Tag Archives: The Black Angels

Bir Yıkım Senfonisi

Müzik ve savaş kavramları, insanlık tarihinde belki de geçmişi en eski ve nadir iki kavramlardır. Savaş insanlığa nasıl hüznü ve acıyı getirmişse çağlar boyunca, müzik de eğlencenin ve neşenin kaynağı olmuştur aynı insanlığa. Ne yazık ki sadece eğlence ve neşe ile sınırlı kalmamış müzik, savaşın yıkımlarının ardından yükselmiştir savaş meydanlarından. Geride kalanların çektiği acıyı anlatmış, hüznü taşımıştır notalarında. Ve yine ne yazık ki sadece bununla da kalmamış, müziğin manevi gücünü keşfeden insanoğlu tarafından belki de karıştırılması gereken son duyguya, yok etme duygusuna karıştırılmış ve fetih marşları, zafer marşları ortaya çıkmıştır. Müzik, yıkıma alet edilmiştir.

Savaş, her ne kadar istemesek de, içerdiği çok farklı duygular ve insan manzaraları ile aslında müzikle anlatılmaya çok uygundur. Millete, coğrafyaya göre bu anlatımın şekli ve özellikleri değişir. İskandinav müziğinde savaşın getirdiği yıkım övülür, yakıp yıkmak büyük bir coşku ile anlatılır genellikle. Anadolu türkülerinde savaşmak zorunda kaldığımıza vurgu yapılır ve onurlu bir ölümle gurur duyulur. Savaşın hem öncesi, hem sonrası hem de savaşın kendisi yani savaş anı müziğe konu olarak kullanılabilir. Savaş sonrasını anlatan eserlerde zafer ve hüzün bir arada anlatılır. Anadolu türkülerinde gördüğümüz budur en azından. Çanakkale Türküsü, Yemen Türküsü ve Plevne Marşı şu an aklıma ilk gelen eserler. Tamamı da savaştan sonra yazılmıştır ve tamamına hüzün ve kahramanlık edası hâkimdir. Ortak tarihimizin savaşlarla dolu olmasını ve “savaşçı millet” olarak nitelendirildiğimizi düşünürsek, aslında Türk müziğine savaşın etki etmemiş olması garip olurdu. Bugün neredeyse tüm Kafkas milletlerinin müziklerine baktığımızda sözlerin muhakkak bir savaş, sürgün, yıkım teması içerdiğini görürüz. Bu kesinlikle bir acındırma değildir; bu, tamamen yaşanmışlığın, duyguların tam da olması beklediği üzere müziğe yansımasıdır.

Müziğin en büyük elementi olan maneviyat, elbette ki müthiş bir güçtür. Savaş tekniğinde fiziksel güç ve manevi güç neredeyse eşit derecede önemlidir. Fiziksel olarak daha güçlü orduları, sayıca daha az ama daha çok inanmış ordularımızla yendiğimiz onlarca savaş hikâyesi vardır tarihimizde ve insanlığın savaş tarihinde. Müzik gibi doğrudan maneviyata etki eden bir kavramın savaşta kullanılmasının keşfi tüm milletler için hiç de zor olmamıştır. Asya milletlerinin savaş davulları, düşmana gök gürültüleri gibi geliyor, özellikle korkunç bir aksaklıkla çalınan bu davullar karşı askerleri daha tek bir hamle yapamadan oldukları yerlere çiviliyordu. Osmanlı mehteranı imparatorluğun en güçlü dönemlerinde rakip devletlerin en son duymak isteyecekleri melodiler icra ediyordu. Mehter takımları, temelde vurmalı ve tiz sesli üflemeli çalgıları esas alan bir yapıdaydı. Hücum Marşı, Fetih Marşı gibi allegrodan prestoya değişen tempolar ve tamamı kreşendo yapıda eserler, savaş anında savaşan askerlere müthiş bir moral kaynağı oluyordu. Aynı mehter takımı sadece savaş esnasında değil, savaşa giderken ve savaştan dönerken de askerin maneviyatına hitap ediyordu. Savaş yolu boyunca askere deyim yerindeyse gaz veriyor, zafer kazanılmışsa zafer türküleri çalıyordu. İskandinav milletlerinin ataları olan Vikingler’in savaş boruları meşhurdur. Dünya’ya da savaş borusu kavramını Vikingler getirmişlerdir. Geceleri karanlığın içerisinden gelen boru sesleri kıyı kentlerde yaşayan ve saldırıya uğrayan kentleri halklarının kâbusları olmuştur tarih boyunca. İlkel dönem tarihte durum böyleyken, modern zamanlarda da değişen tek şey orduların silah gücü olmuştur. Amerikan iç savaşında Güneylilerin ve Kuzeylilerin, Avrupa savaşlarında Fransızların çaldıkları hücum borularını pek çok filmde duyarız. Bugün bir enstrüman olarak ortaya çıkan French Horn’un kökeni de bizzat savaş borularıdır. Enstrüman olarak güçlü ve tiz sesler veren üflemeli çalgılar ve davullar savaş müziğinin en önemli unsurlarıdır.  Savaş filmleri için ya da içerisinde savaş sahnesi olan filmler için hazırlanan soundtrack’lerin neredeyse tamamında bu enstrümanların çoğunlukla kullandığını görebiliriz. Bir diğer önemli nokta ise çağımız müzik anlayışında savaş müziğinin orkestra ile çok daha etkili ve başarılı icra edilebiliyor olmasıdır. Yüzüklerin Efendisi ve Karayip Korsanları serilerinin soundtrack’leri bu hususta verebileceğim en popüler örnekler. Özellikle Yüzüklerin Efendisi serisinde besteci Howard Shore, bu konuya adeta yepyeni standartlar getirmiştir. Sadece Yüzüklerin Efendisi serisi için hazırladığı besteleri için geliştirdiği yöntem ve teknikler bile savaş müziği besteciliği olarak yepyeni bir dalı doğurmuş olabilir. Filmdeki her ırk için apayrı elementler kullanması ve bunu senfoniye müthiş aktarması filmin başarısına başarı katmıştır. Bugün ben halen Rohan savaş borusunun tüm detaylarını biliyorsam bunu Howard Shore’a borçluyum.

İkinci Dünya Savaşı boyunca Rus radyolarının sürekli olarak senfoni yayını yapması hem askerler hem de savaşın yıkımıyla mücadele etmeye çalışan halk için müthiş bir moral oluyordu. Hatta bu senfoni ile ilgili olarak çok bilinen bir olay vardır. Stalingard Savaşı’nda Almanlar şehri kuşatmışlardır. Şiddetli çatışmalar devam ederken Ruslar askerlere moral vermek için cepheye bir senfoni orkestrası getirirler. Konser başlar, bir süre sonra Almanların ateş etmeyi kestikleri fark edilir. Bir süre sonra orkestra çalmayı bitirdiğinde Almanlara Ruslara seslenirler, “Biraz daha Bach çalar mısınız? Söz, ateş etmeyeceğiz.

Klasik müzik yapısı itibariyle bu tür bir etki yaratırken, diğer müzik türlerinde durum daha çok eleştirel boyutlarda gelişmiştir. Rock müzik özellikle seksenli yıllardan itibaren savaş karşıtı bir duruş geliştirmeye başlamıştır. İlk dönemlerinde böyle bir duruş çok göze çarpmasa da seksenlerde Rock ve barış olguları iç içe geçmiş durumdaydı. John Lennon’un “Elvis askere gittiği gün ölmüştü” sözü sanırım bir fikir veriyordur bu konuda. The Beatles, Jim Morrison, Bob Dylan ve Jimmy Hendrix savaş karşıtlığının ilk temsilcilerinden olmuşlardır. 1969’da Vietnam Moratorium Günü konserinde Give Peace A Chance (Barışa Bir Şans Verin) şarkısını John Lennon 500.000 kişiye söyletmiştir. Bu halen daha kayda değer bir rekordur.

Yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalarda okuduğum bir makalede yazar çok başarılı bir tespit yapıyor ve bugün sözüm ona savaş karşıtlığı yapanların sadece yukarıda saydığım isimleri taklit ettikleri, söylemlerinin sadece sözde olduğunu ve hayatlarında söylediklerinden en ufak bir iz bile taşımadıklarını söylüyordu. Bugün müzikte savaş karşıtlığı bile artık ticarileştirilmiştir. Bono ve pek   çok sanatçının sırf bu temayla popüler kaldığı bir gerçek haline gelmiştir. Belki de bu konudaki en güzel tespit de South Park dizisinin 11. sezonunun 9. bölümünde anlatılmıştır. Buradan izlenebilir.

Müzikle savaşa karşı verilen mücadelede belki de kitlesel boyuttaki en önemli hareket, hippi hareketi oldu. Çıkış noktasında müziği ve salt barışı planlayan bu hareket de yine zamanla yozlaştı ve uyuşturucu batağında, bırakın savaşı barışı, hayatın kendisini umursamayan insanlar sürüsüne dönüştü. Dolayısı müziğin savaşla olan mücadelesine olan güven kayboldu. Ben kendi adıma bugün bu amaçla yapılan çalışmaların çoğunun samimiyetine inanmıyorum. Bu sözde samimiyetin ödül törenleriyle perçinlenmeye çalışılmasını ise kaldıramıyorum açıkçası. Bir memesi açıkta şarkıcının sahneden “peaceee” diye bağırmasını bir popülerizm pornosu olarak adlandırıyorum.

Savaş karşıtı duruşuma rağmen belki de en büyük zaafım, savaşı anımsatan simgelerin müzikte kullanılmasını destekliyor olmamdır. Yukarıda yazdıklarıma ne kadar da tezat bir ifade oldu bu. Ancak durun ve anlatacaklarımı dinleyin. Özellikle metal müzikte, sözlerle alakalı olsun olmasın, müzisyenlerin kılıçlarla, baltalarla süsledikleri imajlarını çok şiddetli bir şekilde destekliyorum ben. Bu tamamen fantastik ve simgesel bir duruştur, bir role play’dir aslında. Immortal’a, Amon Amarth’a, kliplerinde eli kılıç tutan herkese buradan saygılarımı iletiyorum. İskandinav metalini seviyor olmamın belki de bir sebebi bu yoğun simge kullanımıdır. Ülkemizde de savaş simgeleri kullanan ve şarkı sözlerinde savaştan bahseden metal gruplarımız var. Sabhankra, Garmadh ve Forgotten bu grupların önde gelenleri. Özellikle tema bakımından Garmadh, şarkılarında Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını anlatmaktadır. Yerli ve yabancı grupların savaş temalı albüm kapaklarını birer sanat eseri sayıyor ve dijital ortamda topluyorum. Çok iyi olanları poster bile yapıyorum.

Yazıyı bir sonuca bağlamayacağım. Çünkü yazarken aklımda herhangi bir çıkarım yoktu. Tek bir çıkarım yapabildim, o da doğrudan kendimle alakalı: Müziğin içerisinde kılıç görmek hoşuma gidiyor.

NOT: Yazıyı yazmayı bitirdiğimde Megadeth’in müziğine ve kliplerine bol bol konu ettiği savaş karşıtlığından ve Symphony Of Destruction’dan bahsetmeyi unuttuğumu farkettim. Ancak yazının bütünlüğünü bozmamak adına herhangi bir ekleme yapmaktan kaçındım.  Bu sebepten dolayı yazının başlığını değiştirip “Bir Yıkım Senfonisi” yaptım. Yazıyla bir alakası olmadığını göreceksiniz.

The Black Angels

Gil‘in sayesinde keşfedip hastası olduğum, Alper‘i de hastası yaptığım bir grupla yine karşı karşıyasın sevgili okur. Teksas’lı bir saykodelik rock grubu olan The Black Angels, özellikle vokallerinin başarılı performansıyla dikkatimi çekti.

Grubun yüksek ekolu vokalleri, harmonika ağırlıklı melodileri ve basit tekdüze gitar ritimleri ve davulllarıyla saykodelik rock’ın en lezzetli tarafını icra ettiğine şüphe yok. Yazının kalan kısmını okurken lütfen aşağıdaki videoyu oynatmaya başlayın. Böylece The Black Angels’la bu yazının sonuna kadar tanışmış olun.

The Black Angels

Back vokallerin ve bas yürüyüşlerinin çok başarılı kullanıldığı parçaları var. Genel olarak parçaları aynı havada olmakla birlikte özelleştirecek olursak iki tip parçaları var: Daha slow ve melodik olanlar, daha az melodik ve agresif olanlar. Diskografileri ıvır zıvırı saymazsak temel olarak 3 EP ve birisi toplama 4 albümden oluşuyor. Bunlar içerisinde 2005 yılında çıkardıkları ve kendi adlarını taşıyan ilk EP’leri ile ilgili bir tanıtım yazısı yazmıştım IDEA Magazine‘nde. Bu EP’deki istisnasız tüm parçalar tipik The Black Angels müziğinin özeti olarak dinlenebilir. 2006 yılında çıkan Passover albümünde 2005 yılında çıkan EP’deki parçalar da yer alıyor o halleri ile. Dolayısı ile The Black Angels dinlemeye başlayanlar doğrudan Passover albümü ile başlasa da bir şey kaybetmezler. 2011 yılında çıkan Another Nice Pair isimli toplama albümü saymazsak, grubun son albümü 2010 yılında çıkan Phosphene Dream albümü. Ayrıca 2011’de de altı parçalık bir EP yayınladılar: Phosgene Nightmare. Albümden çıkan bir de klip var: Entrance Song. Grubun bir mükemmel özelliği de albüm ve EP’lerini CD formatının yanı sıra plak olarak da basması. İşte bu çok iyi bir detay.



The Black Angels’in bir diğer özelliği ise garip albüm kapakları. Yazının sağında solunda görsel bir ilüzyonmuş gibi görünen tüm o görseller bu adamların albüm kapağı. Grubun davulcusu da bir hanım ayrıca onu da söyleyeyim. Davullar tek düze olduğundan ve perküsyon çok sık kullanıldığından davulcuya fazla iş düşmüyor. Zaten grup canlı performanslarda da sadece floor tom kullanıyor. Bu sarışın abi gibi ablamız bagetleriyle tam tam çalıyor.

http://www.theblackangels.com/ adresinde yayına devam eden internet siteleri çok çok başarılı. Kafa yapan müziklerini gibi internet siteleri de kafa yapıyor, bür süre sonra sersemletiyor sizi. Ayrıca grubun şarkılarını da dinlemenize olanak sağlıyor.

Şu an için grubun en sevdiğimiz şarkısı  2011’deki Phosgene Nightmare isimli EP’deki Melanie’s Melody şarkısı. Bu şarkıyı yazının en başından hatırlarsınız hani dinleyin demiştim okurken, işte o şarkı. Ayrıca Black Grease ve The First Vietnamese War isimli şarkıları da gayet hoş. Bu üç şarkı şu an aklıma gelen ilk üç şarkıları. Ama biz de inanın hergün dinledikçe keşfediyoruz bu harika grubu. Garip şarkı isimleri ve yer yer ohaa dedirten şarkı sözleriyle The Black Angels kulaklarınızda yer edinmek için şurada bekliyor bizleri.