Tag Archives: Togay

İstanbul’da Neler Oldu?

19-20 Mayıs’ta , Togay‘la birlikte İstanbul‘a gittik sevgili okur. Neden? Konser için. Hangi konser yahu? God Mode‘un, yani Togaylar’ın Peyote‘de vereceği konser.

Bir önceki gün gidecektik ama Ahmet‘in nişanını bırakıp gitmek olmazdı. Ahmet’in nişanı da apayrı bir eğlenceydi aslında. Neyse, bu yazıda İstanbul’dan bahsedeyim. Evet, sabah Togay’la buluşup otogara geçtik. Saat 08.00’de araç hareket etti. İstanbul’a gitmeyeli epey zaman olmuştu. Planımız otobüsle gidip Esenler Otogarı‘ndan Taksim‘e geçmekti. Trenle gidersek Pendik‘ten karşıya geçmek çok sıkıntı olabilir diye düşündük. Ahh salak biz!

Saat 08.00’de bindiğimiz araç saat 14.00’te İstanbul’a, Esenler Otogarı’na girdi. Tam 6 saat sonra yani! İnsan insana böyle zulüm etmez lan! İşin saçma tarafı, saat 12.00’de İstanbul ili sınırlarına girip de Üçüncü Köprü sağ olsun, tam iki saatte Esenler’e bizi ulaştırmış olması. Otobüsler artık mecburen üçüncü köprü güzergahını kullandığı için eskiye göre tam 1 saat yolculuğumuza ekleniyor. Dolayısıyla, İstanbul’a gideceklere tavsiye, trenle gidin abicim. Net. Bu arada şu İstanbul’a o kadar yeni yer yapılıyor, projeler falan. Ama neden bu Esenler’e bir şey yapılmıyor? Otobüsün dolaşıp çıktığı o alt katlarda adam kesiyorlar lan resmen. Enteresan.

istan96Esenler’e inince bir şok da orada yaşadık. Zira Kamil Koç‘un Esenler’den Taksim’e servisi yok. Biz de mecburen metro + metro aktarma yapmak zorunda kaldık. Böylece üçüncü İstanbul Kartı‘mı da almış oldum.

Taksim’e ulaşıp Togay’ın grup arkadaşlarını beklemeye başladık. Eh, bir Decayed Darkness olamasak da, en az onlar kadar havalı bir buluşma gerçekleşti. Daha sonra Togaylar’dan ayrılıp Cihan‘la buluşmak üzere İstiklal Caddesi‘ne daldım. Çok özlemişim herifi. Buluştuktan sonra hemen Karaköy İskelesi‘ne geçtik. Neden? Çünkü Kadıköy‘e gidiyorduk!

istan98

İstanbul’dan aldıklarım

Olum İstanbullu olmadığımız için herhalde daha çok tadına varabiliyoruz. Vapur ne kadar harika bir şey lan! Her geldiğimde bunu tecrübe ediyorum valla. Karşıya inince yine bir turist gözüyle şunu bir kere daha anladım ki İstanbul’un Anadolu yakası çok daha güzel lan. Daha doğrusu Kadıköy. Çok rahat, bariz daha rahat bir yer. Eskişehir’den gelirken, yol boyunca Togay’la planlama yaptığım için nerelere gideceğimi çok iyi biliyordum. Cihan da sağ olsun bana eşlik ediyordu. Önce Hammer Müzik‘e gidip bir önceki gece listelediğim şeyleri aldım. Daha sonra DMS‘nin Kadıköy Şubesi’nden biraz sarf malzeme aldım. Tüm işlerimizi bitirip vapura dönerken, Mephisto Kitabevi‘nden çıkan iki kişinin elinde Pentagram‘ın Akustik albümünün CD’sini gördüm. Neler oluyor diye sorduğumda bana grubun imza günü olduğu söyledi!

istan01Böyle bir şans ancak üç yıl da bir olur. Düşünsene, az önce Pentagram’ın yeni çıkardığı akustik albümün plağını almışsın. Yürüyorsun, köşeyi dönünce grubun imza günü olduğunu görüyorsun. Neyse hemen girdim mekana. Üç katlı mekanın ikinci katından itibaren kuyruk başlıyordu. Cihan üzerimdeki yükü alıp bitişikteki kahveciye gitti. Bir saat kadar bekledikten sonra nihayet en üst kata çıkıp grup elemanlarıyla buluşabildim. Bir de ne göreyim! Demir Demirkan! Eskişehir’deki konsere gelemeyen Demir abi, bu imza gününde grup üyeleriyle birlikteydi. Sırasıyla Hakan Utangaç, Demir Demirkan, Murat İlkan, Cenk Ünnü, Gökalp Ergen, Ogün Sanlısoy, Metin Türkcan ve Tarkan Gözübüyük‘ten oluşan grup katılımcılarla hem sohbet ediyor hem de albümleri imzalıyordu. Sırasıyla her birine plağı imzalatıp bir de şu harika fotoyu çektirdikten sonra adeta uçarak indim mekandan.

istan00

istan02

istan99

Cihan’la buluşup vapura bindik ve bu sefer Eminönü iskelesinde indik. Cihan’ın uzman olduğu alan Yeşilçam filmleri. Özellikle Kemal Sunal, Şener Şen ve İhsan Yüce‘nin çok büyük bir hayranıdır. Yol boyunca onlarca filmdeki replikleri seslendirdik. Bir araya geldiğimizde bunu hep yaparız. Ertesi gün sınavı olduğu için Cihan’la Taksim’de vedalaştık ve ben Togaylar’la buluştum. Bu arada Togaylar diyip duruyorum ama adamların isimlerini de yazayım. Vokalde Erdinç, gitarda Tayfun, bass gitarda Tuna ve davulda Berk. Bu dörtlüye yine gitarda Togay’ı da ilave edince karşımıza God Mode çıkıyor.

istan89İstanbul’daki Peyote, bizim Eskişehir’dekinden daha kötü lan. İnsanın kendi şehri gibisi yok. Neyse biraz da konserden bahsedeyim. Konserde sırasıyla İstanbullu metalcore grubu Grapes In The Mouth, İzmirli deathcore grubu God Mode ve Almanyalı beatdown grubu Spawn Of Disgust sahne alacaktı. Grapes’i duymuştum, Pasif Agresif‘te bir de albüm yorumlarını okumuştum. O yüzden çok merak ediyordum. Grup başladı. Özellikle melodik sololarını çok beğendim. Ama Peyote’nin sahnesi çok kötüydü. Davulun yan olarak kurulduğunu ilk defa burada gördüm. Grapes, özellikle iki gitaristiyle çok dikkatimi çekti. Son şarkı olarak Trivium‘dan In Waves‘i çaldıklarında ben dahil herkes şarkıya eşlik ediyordu.

Daha sonra God Mode sahneye çıktı. God Mode’u ülkede en çok takip eden, albümlerine en detaylı incelemeleri yazan ben, o ana kadar sahnede hiç izlememiştim. Bizimkiler, Tayfun’un sempatik hareketleri eşliğinde sahneye çıktılar. Her iki albümlerinden ve yeni çıkaracakları albümden parçalar çaldılar. İlk grup sahnedeyken eşlik eden seyirci kitlesi biraz daha azalsa  da performansın sonlarına doğru ortalık iyice karıştı. Ortalık karıştı lafını burada gerçek anlamıyla kullanıyorum. Zira yıllardır death metal seyircisine alışmışız. Hayatımda ilk defa core/beatdown dinleyicisi izledim. Evet bir noktadan sonra grubu bırakıp, sahne önünde sağa sola uçan tekmeler savuran seyircilere odaklanmaya başladım. İlk şarkılara en önde eşlik ederken bu tekme tokat faslı başlayınca arkalara çekildim yalan yok. Lan heriflerde nasıl bir enerji var!

istan90

Konserde en çok eğlenen seyirciler 😉

God Mod’un sahne süresi dolmak üzereyken Sercan‘dan mesaj geldi. Taksim’e gelmiş ve bizi bekliyormuş. Togay ve Berk’le birlikte hızlıca toparlanıp mekandan ayrıldık. Sercan’la Galatasaray Lisesi‘nin önünde buluştuk. 1 Mayıs tatilinde görüşmüş olmamıza rağmen epey özleşmişiz. Buradan Sercan bizi Kızılkayalar‘a götürdü. Biz daha önceden hep Bambi Kafe‘ye giderdik. Ama Kızılkayalar’ın ıslak hamburgeri daha güzelmiş lan. Ya da o anda çok açtık öyle geldi.

Sercan, gecemizi kurtaran adam oldu. Eğer Sercan olmasaydı, o yorgunlukla yola çıkıp eve dönmeye çalışacaktık. Ya da bir arkadaşın arkadaşında kalacaktık. Ama Sercan’ı şans eseri İstanbul’da yakalayabildiğimiz için öz be öz kardeşimizin evinde kalmış olduk. Gece nereden aklına geldi Sercan’ın bilmiyorum, Godspel‘in yıllar önceki bir şarkısına taktı kafayı. Ben tüm o kahkahanın içinde uyumuş gitmişim. Rüyamda da seni gördüm.

Sabah, kahvaltı faslından sonra Sercan’ın evine yakın bir yerden servisine bindik Anadolu Turizm‘in. Gelirken Kamil Koç’la daha rahat gelmiştik. Anadolu Turizm, herhalde birkaç koltuk daha sığdırabilmek için koltuk aralarındaki mesafeyi daraltmıştı. Bir de önümdeki herif daha yolculuğun başında koltuğunu yatırınca altı saatlik yolculuk ızdırap oldu. İşin kötü yanı Bozüyük’te trafik sıkışmıştı ve araçlar bir metre bile ilerleyemiyordu. Şoför erken davranıp bizi Kütahya yoluna soktu. Böylece fazladan 30 km daha yol geldik. Trafikte beklemektense yol gitmek daha iyidir değil mi?

İstanbul’dan saat 14.00’te bindiğimiz araçtan saat 20.00’de indik yine. Yorgun ve perişandık. Ki bu halimizin Sercan’ın evinde güzel bir uyku çekip dinlendiğimiz halde böyleydi.

Velhasıl kelam, yolculuk kısımlarını saymazsak İstanbul bu sefer güzeldi sevgili okur. Albümler, sürpriz imza günü, konser, Cihan, Sercan ve vapur. Her biri harikaydı.

istan97

Reklamlar

God Mode – Hybrid Lying Machine (2016)

god00 Togay, arkadaş grubumuzdaki en üretken müzisyendir. Buna kimse de karşı çıkmaz ve çıkamaz. Kurduğu her grupla muhakkak en az bir albüm kaydetmiştir. Bu grupların sonuncusu olan God Mode ise Togay’ın bana göre diğerleri içerisinde ayakları en yere basan projesidir.

2013’te God Mode kurulduğunda, Togay müthiş bir heyecanla ilk besteleri dinlettiğinde, bu parçalarda farklı bir matematik olduğunu söylemiştim. İlk dikkati çeken şey davullardı. God Mode,  ilk kadroyu oluşturan isimlerin ağırlığıyla, çok kısa sürede 8 parçadan oluşan bir albüm kaydetti (Tempus vs Mortis) ve Youtube’da üç video yayımladı. Kendi adıma ben, büyük bir beğeniyle dinledim bu ilk albümü.

god01

Aradan geçen bir yılda,  grupta Togay ve Tayfun haricindeki tüm üyeler değişti. Açık konuşmak gerekirse bu değişimler beni başlangıçta biraz tedirgin etti ancak birkaç haftadır dinlediğim yeni albüm “Hybrid Lying Machine” bu tedirginliğimi boşa çıkardı. Albümü tanıtmaya başlamadan önce albüm kadrosundan bahsedeyim biraz. God Mode’da gitarlar Togay Çalıkoğlu ve Tayfun Deniz‘in tekelinde. Bu ikili, çok uzun süredir birlikte çalıştıkları için artık birer beste makinesine dönüşmüş durumdalar. Metalcore’un da formülünü açıkça çözmüşler. Vokalde Erdinç Öztan var. Burada hemen bir anektoda yer vereyim. Yıllar önce Nokia Super Sound isimli bir yarışma düzenlenmişti. Düşün, o zaman Nokia 6600 kullanıyoruz, Nokia’nın dev olduğu zamanlar. Yarışmaya İzmir’den Guardinals isimli bir grup katılmıştı. Şarkının adı “Darkness and Silence” idi sanırım. O zaman ADSL falan yok, internet şimdiki gibi yaygın değil. Dream TV‘de ara ara yarışmacıların demolarını gösteriyorlar klip şeklinde. Bilgisayarın mikrofonunu TV’ye dayayıp öyle kaydetmiştim o parçayı. Çok merak ettiyseniz şuraya tıklayıp dinleyebilirsiniz. İşte o Guardinals’ın vokalisti Erdinç Öztan, şu anda God Mode’un vokalisti. Hakkında en az bilgiye sahip olduğum elemanlar ise bass gitarda Tuna Dinçer ile davulda Berk Sualtı. Her ikisinin de eline emeğine sağlık, umarım kısa sürede kendileriyle de tanışacağız.

god02

god03

Albümde 10 parça var ve toplam çalma süresi 40 dakika. Sözler Erdinç Öztan tarafından yazılmış. Tam da sevdiğim şekilde, şarkı sözleri kartonette yer alıyor. Davullarda Ali Erdem Uzunay kompozisyonlarını dinliyoruz. Albüm kapağı ve kitapçık tasarımı İrem Şahinbaş tarafından yapılmış. Albüm Baran İşmenHousehold Production ve Stüdyo Frekans‘ta kaydedilmiş. Bildiğim kadarıyla mix ve mastering işlerini de Baran yaptı. Bu albümün bir önceki God Mode albümüne göre en büyük artısı sözlerin ve vokallerin ciddi anlamda kalitesinin artmış olması. Benzer şekilde, davullarda da diğer albümdeki tempoyu ve stili yakalayabildikleri için gayet memnun oldum.

İlk albüme göre melodiklik nispeten daha az olmuş. Ancak, Togay yine aralara ufak sürprizler yerleştirmekten alıkoymamış kendini. (Her ne kadar metalcore diye adını koymuş olsalar da, çok temiz death metal soundu alıyorum albümden.)

Albümü iki haftadır sürekli dinliyorum. En sevdiğim parçalar 12400, Generation-Z, Alienated ve Kleptomaniac. Bunlardan Generation-Z’deki clean vokal kısmı pek sevemedim yalan yok. Ancak yine aynı parçanın girişi, albümdeki en iyi başlangıçlardan biri. Albümde Healing Process isimli enstrümental bir parça var. Akustik bir düzenleme gibi düşünebilirsiniz. Akustik diyince aklınıza çerez bir parça gelmesin, disstortion ve davul kullanılmamışlar sadece. Gerisi bildiğin metal. Şarkılar içerisinde ismiyle dikkat çeken bir parça daha var: “0100000101000100“. Fark ettiyseniz bu bir binary code. Sekizli bloklar halinde ayırıp okuttuğumuzda karşılık gelen sözcük “AD” oluyor. Yani şarkının adı “AD”.

Albümün arka kapağında şarkı listesinin yanında insanoğlunun evrimini farklı bir açıdan ele alan bir yaklaşım görüyoruz. Ön kapakta ve sözlerde de aynı tema işlenmiş zaten.

god04

Albümü şuradan kesintisiz olarak dinleyebilirsiniz. Yakın zamanda da çeşitli konser ve festivallerde God Mode’u izleyebilirsiniz. Youtube kanallarında yayımlanan şu videoya bakılacak olursa albümün ilk klibi de Alienated’a çekilecek.

God Mode’un yakın zamanda sahne alacağı konser ve festivaller hakkında şakayla karışık bilgi aşağıda yer alıyor. Yine en aşağıda grubun Facebook sayfası yer alıyor. Burayı da çok basit olarak “Beğen“irseniz grup hakkındaki tüm güncellemelere ulaşabilirsiniz.

god05

13198622_1096762810388727_657467291191025837_o

Hafta Sonundan Süzülenler

Uzun süre sonra, çok uzun bir süre sonra ilk defa geçen hafta sonunda olduğu kadar dolu dolu bir hafta sonu yaşadım sevgili okur. Detayların pek çoğunu unuttum. Yeni başlayan hafta da çok yoğun devam ettiğinden ancak yazabildim. Yazmasam olmazdı.

3Kanat_CD_DigipackCuma günü süper başladı: Efendi‘nin ilk albümü Hangi Rüya nihayet yayımlandı. Bir süredir tanıtımıyla ilgili çalışıyorduk. 29 Nisan sabahı hem basılı CD olarak müzik marketlerde, hem de dijital platformlarda albüm yayına girdi. Tüm gün, bunun heyecanıyla su gibi aktı geçti. Haftanın son gününün vermiş olduğu o mutluluk adeta ikiye katlandı.

http://www.efendiband.com/

revenge

Aynı akşam Utku‘nun süper davetine icabet ettik. Bir cuma gecesinden beklenen her şey vardı. Ama çok daha fazlası için birkaç saat daha beklemek gerekti. Saat gece yarısına yaklaşmışken Sabhankra tam 9 senedir beklediğimiz yepyeni albümü REVENGE‘i yayımladı! Tam 9 sene dile kolay. Yıllardır bekliyordum. Şarkıların tamamını biliyordum ama yeni düzenlemelerin neredeyse hiç birinden haberim yoktu. Dolayısıyla 29 Nisan’ı 30 Nisan’a bağlayan gece sadece benim için değil, tüm Sabhankra fanları için unutulmaz bir gece oldu. Birkaç sene önce, şansa bak ki aynı gecede, yine güzel olaylar olmuştu. Sabhankra’nın yepyeni albümü başka bir yazının konusu olacak. Burada yazmaya başlarsam yazı bitmez.

Vakit epey geç olduktan sonra Utku sağ olsun eve bıraktı bizi. Aslında biraz daha abartıp film de izleyebilirdik şimdi düşünüyorum da. Filmden bahsetmişken hemen ekleyeyim. In the Heart of the Sea filmini izle sevgili okur. Sıkılmadan izleyeceğin, güzel bir macera filmi. Gerçi şimdilerde senin gözün Game Of Thrones‘dan başkasını görmüyordur değil mi 🙂 Aralara da Supernatural‘in bölümlerini çakıyorsundur, ohh. Ben de öyle yapıyorum, rahat ol. İkinci bölüm şu anda torrentte iniyor. İlk bölüm açıkçası çok da tatmin etmedi. Aralıksız devam edeceğini umduğum kalan dokuz bölümde utandırırlar umarım. Game Of Thrones bu şekilde başlamışken halen devam eden Supernatural’de sezon içinde verilen aralar canımı sıkıyor. Geçen yine 3 haftalık bir ara verdiler. Daha sonra geçiştirme bir bölüm geldi. Daha çok Darkness görmek istiyoruz. Dünya’nın en güzel elmacık kemiklerinden mahrum bırakmayın lan insanı!

efendistand

Cumartesi sabahı albümlerin satılacağı standı tasarlayıp deneme baskısını aldım. Albüm Eskişehir’deki satış noktalarında bu stantlarda satılacak. Daha sonra havanın iyi oluşunu fırsat bilip dolaşmaya çıktık. Hiç hesapta yokken muhteşem bir etkinliğin ortasında bulduk kendimizi. Espark’ın yanında kurulmuş olan kitap fuarına gittik. Sevdiğim sevmediğim, duyup duymadığım bir sürü yayınevi stant açmıştı. Birkaç kitap aldık. Bol bol promosyon doldurdular çantamıza. Tübitak Yayınları‘ndan iki tane güzel kitap aldık. Bunlardan “Petrol, Su ve İklim” özellikle aradığım bir kitaptı. Jules Verne‘in İthaki Koleksiyonu‘ndan bir kitap daha aldım. Ayrıca Kitab-ül Hiyel‘in yeni baskısını aldım İletişim Yayınları‘ndan. Puslu Kıtalar Atlası‘nın çizgi romanının özel ayracını bastırmışlar. Dört beş tane aldım.

kitaplar

fuar01 fuar02 fuar03 fuar04 fuar05 fuar06

Bu dolaşmadan sonra eve kafamızda efsane bir hamburger yapma fikriyle döndük. Hamburgerleri yapmamız yaklaşık bir saat sürdü. Söylemesi ayıptır, çok çok iyi oldu. Hamburgerin yanına bir de fırında mantar yaptım. Bunu ben yaptım bak! Hamburger yapımındaki bu başarımızı gördükten sonra daha da dışarıda hamburgere para vermem. Şaka lan, efsane piliç burger olursa veririm. Onu da yapmanın bir yolunu bulana kadar…

Aynı akşam saat 20.00’de Togay ve Volkan‘la buluştuk. Daha sonra sırasıyla Yağızhan ve Alper geldiler. Çok uzun süredir bu kadroyla buluşamıyorduk. Ne muhabbet ne muhabbet anlatamam! Öyle ki mekana sığamadık, başka bir yere geçtik. Burada Yağızhan’la birlikte o kadar güldük ki karnım ağrıdı. Alper ve Togay, birbirlerinden habersiz olarak kendi gruplarının yeni albümlerini masaya çıkardılar. Togay’ın grubu God Mode, İzmir’de ilk albümleri olan Hybrid Lying Machine nihayet yayımlanmıştı. Nihayet diyorum, çünkü albüm kaydedildikten sonra basım süreci biraz uzamıştı. Ama Togay, iş bitiriciliğiyle nihayet yeni albümü önümüze koyuvermişti. O anda masada iki tane gıcır gıcır albüm duruyordu. Her iki albüm de başlı başına birer yazının konuları olacak, merak etmeyin.

albumler

toplant

Gece saat 23.00 civarında ben Peyote‘ye geçtim. Neden? Çünkü burada Black Omen konseri vardı. Çok uzun süredir Black Omen’i sahnede izleyemiyordum. Türk Black Metal gruplarının en uzun süredir aktif olup en çok sayıda albüm kaydeden gruplarından birisi Black Omen. Melodik Black Metal alt türünde ise bana göre rakipleri yok. Eskişehir’de Black Metal konseri yapılabilecek Peyote’den başka bir mekan var mıdır bilmiyorum. İşte bu “tek olma” avantajını Peyote iyi kullanıyor ve dinleyiciyi kaliteli metal gruplarıyla sürekli olmasa da zaman zaman buluşturuyor. Black Omen konseri başlı başına bir yazının konusu olacak. Gece saat 01.30 civarında konser bitti. Tüm eski dostlar sarılıp kucaklaşıp ayrıldık. Başımı yastığa koyduğumda kulağımda Curtains Of Imaginary Vortex‘in giriş melodisi çalıyordu hala.

blackomen

Fotoyu kimin çektiğini bilmiyorum.

Pazar sabahı, saat 10.00 olmadan uyandım. Son bir yıldır yaptığımız en hızlı kahvaltıyı yaptık ve Alper geldi. Neden? Çünkü sezonu açıyorduk, pikniğe gidiyorduk. Ama bu sefer Utku’nun ayrıcalığından yararlanacaktık. Toplandık ve Utkular geldikten sonra “resmi piknik alanımıza” gittik. Burada pikniğe dair çok fazla detay vermeyeceğim. Bu konu, başka bir yazının da konusu olmayacak. Ancak çok uzun süredir bu kadar keyifli vakit geçirmiyorduk. Pazar günü sabah uyandığım andan itibaren beni sarıp sarmalayan o boğulmuşluk hissinden tamamen kurtuldum o gün. Akşam eve dönünce tüm bir hafta sonunun nasıl geçtiğini düşündüm. Tam 3 tane yeni albüm yayımlandı, kitap fuarı gezdik, pikniğe gittik, efsane bir hamburger yaptık, konsere gittim ve yakın arkadaşlarımla buluştum. Bu, bir hafta sonundan süzülebilecek en güzel anlardı işte.

Geçen Haftadan Satır Başları

Türker’İ Askere Uğurlama

turkerEskişehir’deki en eski arkadaşlarımdan birisi İlker‘dir. Bu sevgili Japon dostum, Batuhan‘la birlikte, taa dershane günlerimizden beri arkadaşımdır. Kendisiyle bir süre aynı grupta da çaldık. Eh, işin daha çok başında olduğumuz zamanlardı. Ne kadar güzel zamanlarmış. Daha sonra okuldu, dersten kalmaktı geçmekti, işti güçtü derken biz bu İlker’le çok az görüşür olduk. Sonra İlker askere gitti. Gerçi hala askerde, Ankara’da yedek subay. İlker’in en az kendisi kadar renkli ve yetenekli bir kardeşi var: Türker. Türker’in bloguyla ilgili şu yazıyı yıllar önce yazmıştım. İlker’le görüşemediğimiz dönemlerde Türker’le sürekli muhabbetimiz devam ediyordu. Geçtiğimiz günlerde aradı beni. Abisi gibi o da askere gidiyormuş. Hatta buna da yedek subay çıkmış 🙂 Ancak henüz nereye gideceği belli değilmiş. Hemen Pilot Bar‘da buluştuk. Oturduk sohbet ettik. Yan masayla tatsız bir münakaşa yaşadık hatta. Ancak bu bile keyfimizi kaçırmadı. Abisini askere yolcu edemedim ama Türker’i ettim. Abisi beş ay sonra, Türker de bir sene sonra gelecekler.

Halİl Eskİşehİr’deydİ

hailCan dostumuz Halil geçen hafta Eskişehir’deydi sevgili okur. Uzunca bir süre sonra Halil’le görüşme fırsatım oldu. Geçen hafta içi Pilot Bar’da önce Togay‘la buluştuk. Sonra ardımızdan Volkan ve Halil de geldiler. Eskişehir Rock Topluluğu ekibi uzun bir aradan sonra, tam da ilk zamanlarında olduğu gibi Pilot Bar’da yeniden buluştu. Eskirock Metal Fest 6‘yı yapabilir miyiz diye konuştuk. Sonra telefon, tablet mevzularını tartıştık. Geçenlerde İzmir’de yapılmak istenen ancak ele yüze bulaştırıldığı herkes tarafından açıkça söylenen festival, Alive Fest ile ilgili konuştuk. Bu festivalle ilgili olarak yapılan şu yoruma hepimiz güldük: “Festivallerde aksaklıklar olur eyvallah, ama bu adamlar aksaklık organize edip adını festival koymuşlar…” God Mode ve festivalde sahne alacağı söylenen grupların neredeyse %75’inin sahne almadığı ya da üç dört parça çalıp sahneden indiği bir festival olmuş.

Volkan’ın yâri Kübra’nın KPSS’den “maşallah” gayet güzel bir puan alarak “inşallah” atanmayı beklediğini öğrendik. Amin. Halil’in ve benim tayin planlarımızı konuştuk. Sonra elbette konu benim “efsanevi” davuluma geldi. Ah, canım peram, ahh. Daha sonra Halil’le kucaklaşıp vedalaştık. Uzunca bir süre görüşemeyeceğiz çünkü. Ayrılırken hepimizin ağzından aynı sözcükler dökülüyordu: Hail Satanas, Hail Ceylan.

Kick pedalı aldım

tama-hp200-32679Geçenlerde şu yazımda aldığım davuldan bahsetmiştim. Bu benim için çok önemli bir gelişme, adete bir milat oldu. Ancak elektronik davul setup’ında bir eksik vardı: O da kick pedal. Standart setup içerisinde kick pedalı çıkmıyor. Ancak Roland‘ın (gerçi kaliteli diğer markaların da) en büyük avantajlarından birisi kick pad’ler sayesinde davulcuya istediği pedalı kullanabilme imkanı veriyor olmasıdır. Ben de biraz araştırıp İzmir’den kendime bir TAMA HP200 pedal buldum. Aslında niyetim single kick pedal almak değildi. Ancak bir süre param kalmadığı için mecburen single’la takılmak zorundayım. İleride kendime Pearl marka bir twin pedal almak niyetindeyim. Neyse şimdilik single da işimi görüyor. Pedalın altında tablasının olması çok önemliydi, altında tabla olmayan pedallar seri olmuyor. Pedalı bulduğum yer şans eseri İzmir’de dayımın çalıştığı yerin çok yakınında bir mağazaymış. Dayım aynı gün alıp kargoladı sağolsun. Pedalda ufak tefek çizikler vardı ancak mekaniğinde en ufak bir problem yoktu. Ufak bir yay ayarıyla mükemmel bir hale geldi.

ECE ve onur’un Düğünü

onrGeçtiğimiz hafta sonu, Cumartesi günü, Onur ve Ece‘nin düğünleri vardı sevgili okur. Osmangazi Üniversitesi yakınlarındaki GAGA isimli mekana gittik. Şimdiye kadar katıldığım en “organizasyonlu” düğünlerden birisiydi. Evlenenler arkadaşımız, sahnede çalanlar arkadaşımız ve masamızdakiler arkadaşlarımız olduğundan eğlenceli bir akşam oldu. Düğünün en güzel yanı da uzun süredir göremediğimiz dostlarla buluşabilme imkanı oldu. Serkan Abi‘yi Trabzon’da olduğu için aylardır görmüyordum. Düğünde bir süre hiç tanımadığım bir grubun arasında kaldık. Tam da o anda Serkan Abi’yle Ali‘yi gördüm. Ali de uzun zamandır tanıdığım, taa Amoral Vuslat zamanlarından bildiğim, kral bir adam. Hemen yanlarına gittim. Metalciler yan yana gelince düğünde bile, muhakkak bir albüm, grup muhabbeti dönüyor. Serkan Abi ayak üstü Cradle Of Filth‘in yeni albümü Hammer Of The Witches‘i tavsiye etti. En son bizim konserdeyken görüştüğümüz Tolga‘dan düğünle ilgili tüyolar aldık. Gelin ve damat, davetliler için bir Kiss şarkısı çalacak ve söyleyeceklermiş. Gelin ve damatların böyle sürprizler yapması davetliler için de heyecan verici oluyor sevgili okur. Heyecan.

Ön Yargıları Yıkmak: Siren Charms

In_Flames_-_Siren_Charms_(album_cover)Aşağı yukarı bir yıl önce şu yazıda, In Flames‘in son albümü Siren Charms henüz çıkmamışken, albümden yayımlanan iki video klip hakkında bir şeyler yazmışım. Bu iki parça albüm hakkında fikir vermişti. Ancak albümün tamamını dinlemeden yorum yapmak elbette mümkün değildi. Albüm yayımlandıktan sonra da kendi adıma büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Albüm beklediğimden çok daha kötü çıkmıştı. Albümü zorlaya zorlaya dinledim, bitirdim. Kapattığımda hiçbir şarkı beni sarmamıştı, klip çekilen iki şarkı da buna dahil.

Geçtiğimiz hafta bir akşam Togay‘la konuştuk telefonla. Neler yaptığını, dinlediğini sordum. Bana şaşırtıcı bir şekilde “In Flames’in son albümünü dinliyorum” dedi. Dedim ben o albümü sevmedim. Hayır Mesutcuğum, dedi. “cuğum” kısmını epey bir vurguladı. Öyle düşünme, dedi. Albüm dinledikçe sarıyor insanı, dedi. Mutlaka yeniden dinle! Evet, ben daha önce de son albüm Siren Charms’la ilgili böyle yorumlar okumuştum. Albüm ilk dinlemede alıştığımız In Flames tarzından çok farklı geliyor kulaklara. Çok itici oluyor. Ancak bir haftadan uzun bir süredir albümü dinliyorum (hafta sonu dinlemedim yalan söylemeyeyim) ve Togay haklı çıkıyor yavaş yavaş.

Albümde “Dead Eyes” isimli müthiş bir parça keşfettim. Anders’in enfes vokal melodileri ve gayet başarılı davul tonları bu şarkıyı hemen keşfetmemi sağladı. Albümden çıkan ilk parça Rusted Nail ise daha çok Reroute The Remain albümündeki şarkıları anımsattı bana. Bir diğer heyecanlı şarkı ise Everything’s Gone. Anders’in yine efektli vokallerinin yanı sıra epey sert bir parça olması gayet hoş. Grupların yaptığı ana tarzdan uzaklaşmaları ürkütüyor beni çoğu zaman. In Flames’in bu albümde sert müzikten taviz vermemesi bile albümü sevmek için yeterli olabilir.

Through Oblivion, diğer saydıklarımdan daha yavaş ve altyapıyla desteklenmiş bir şarkı. “My destination, my mission, my intuition” şeklinde başlayan nakaratıyla akılda kalıyor. Klip şarkısı olarak seçilmesi ise şaşırtıcı doğrusu. Yukarıda da dediğim gibi albümde “Dead Eyes” gibi bir parça varken neden bu?

Togay haklı çıktı sevgili okur. Ön yargılarım, bir yıldan beri şu albüme kulak vermemi engelliyordu. Ben çok iyi bir In Flames fanıyım. Ancak daha önce bu blogda yazdığım üzere grubun en sevmediğim albümleri A Sense Of Purpose ve Siren Charms idi. Siren Charms, artık bu en sevmediklerim arasında yer almıyor. Şimdi yazıyı bitiyorum ve bir Dead Eyes açıyorum. On birinci In Flames albümünün dokuzuncu parçası.

Savaşalp’in Gidişi

savas01

Savaşalp’le ilk fotomuz. Facebook hesabıma yüklediğim ikinci foto.

Gidişler” isimli bir seriye başlayacağımı hiç düşünmezdim. Geçen hafta pazartesi günüydü. Haftanın ilk günün bunalımını atamadan Savaşalp aradı. “Bu akşam buluşalım, ben yarın gidiyorum” dedi. Bir süredir gideceğini söylüyordu. Hatta daha önce birkaç akşam buluşup konuşmuştuk bu konu hakkında. Uzun bir süredir gündeminde Eskişehir‘den ayrılıp İzmir‘e yerleşmek vardı Savaşalp’in. “Zorlamanın alemi yok” diyordu.

Sevgili okur sen bilirsin, Savaşalp en yakın dostlarımdan biridir. 2008 yılından beri arkadaş, dost ve kardeşiz. Hani derler ya, hastalıkta sağlıkta bir arada olabilmek diye. İşte Savaşalp’le dostluğumuz böyleydi. Geçtiğimiz yıllarda iki ciddi rahatsızlık atlattı. Daha doğrusu ciddi bir hastalığı iki defa nüksetti. Bunlar herhalde dostumun hayatındaki en büyük şanssızlıklar ve aksaklıklar oldu.

savasslayer

Slayer

Savaşalp’le Slayer dinlerken tanıştık. Savaşalp’le son defa pazartesi akşamı buluştuğumuzda da Savaşalp’le hala Slayer konuşuyorduk. Aradan geçen o kadar sene sonra bile zevklerimiz çok az değişmişti. Gerçi son buluşmamız içimde büyük bir ukde olarak kaldı. Sindiremedim böylece veda etmeyi.

savas02Oturup yakın dostunuzun size ne kattığını hiç düşündünüz mü? Bu elbette hesabı yapılan bir şey olmuyor hiçbir zaman. Ben şimdi düşünüyorum, Savaşalp’le yaptığımız semavi dinler muhabbetlerini başka kimle yapabilirdim? Başka kim her an suratını asıp sert bakışlarla air guitarını eline alıp Slayer çalmaya hazır bekleyebilir? Yıllar önce Savaşalp’in evinde çekmiştik “en iyi blog budur” reklamımı. Yaptığımız tüm Eskirock Metal Fest‘lerde Savaşalp değişmez ekip üyesiydi. Ekip dediysem zaten topu tüfeği 6-7 kişi oluyorduk. Bir avuç adam, elimizden gelenin en iyisini yapmaya gayret ediyorduk. sadece bizim konserler değil, Eskişehir’deki o dönemlerde yapılan tüm metal konserlerine birlikte giderdik. Ah ulan ne günlerdi.

savas04

Bilmem hangi konserdeyken.

Savaşalp sayesinde tanıdığımız çok kral adamlara (Gil, Duran, Ayberk, Aykut Gökmen…) da buradan selam göndermezsem ayıp olur.

Velhasıl, Savaşalp artık gitti. Eskişehir’de olmayacak. İzmir’de Togay‘a ilaveten bir dostumuzun daha olması güzel bir şey ama Eskişehir’de bir eksiğiz artık. Aynı dönem, aynı bölüm arkadaşları olan bizler, Alper, Volkan, Savaşalp ve ben, yıllardır Eskişehir’de süren dostluğumuz elbette devam edecek ama diyorum ya Eskişehir’de artık bir eksiğiz.

savas03

Benim evdeki çok sert toplantılarımızın sonuncusu

Bu Aralar Elime Geçenler

Şimdi sevgili okur, malum geçenlerde bir İstanbul seyahatim olmuştu. Bununla ilgili yazıları zaten okumuştun blogda. O seyahatte aldığım, sonrasında da elime geçen bir kaç farklı albüm oldu. Onları da seninle paylaşmak istedim.

Affliction – Execution Is Necessary

Bana ve Togay‘a göre Affliction, bu topraklardan çıkan en iyi metal gruplarındandır. Execution Is Necessary ise kaydedilmiş en iyi metal albümlerinden birisidir. Grup sonradan isim değiştirdi ve Affliction ismiyle bir daha albüm çıkarmadı. Ancak EIN, Türk metalcisinin gönlünde en iyi Türk metal albümleri arasından hiç çıkmadı. Albüm açılış parçasından son parçasına kadar dopdolu. Bazı albümler vardır, parça atlamadan, baştan sona dinlersiniz. İşte EIN tam da böyle bir albüm. Parçaların aralarında mükemmel melodiler gizli. Albümdeki her parça hit ancak özellikle hastası olduğum parçalar: The Question, Hollow, WWW (World Wide Wrath), Dark Side Of Creation ve Raven. Bakın en sevdiklerimi sayarken bile albümün yarısını saymış oldum.

affl01 affl02

Albümün yayımlanma yılı 2007 olduğu ve üzerinden 8 sene geçtiği için sıfırını bulmak çok çok zor. Ancak şans eseri ben buldum ve hemen arşive kattım. Umarım siz de en az benim kadar şanslısınızdır ve bir gün bir yerlerden bulabilirsiniz bu baş yapıtı. Bu tarzda, Türkiye’de yapılmış en iyi albümlerden birisi olduğuna şüphe yok çünkü. Affliction keşke hep aynı tarzı yapsaydın…

Pentagram – LIVE MMXIV

pent01  Biz, Alper‘le birlikte, Pentagram dinleriz sevgili okur. Hatta şu yazımda son albümleri MMXII ile ilgili değerlendirmelerimi yazmıştım. Üyesi olduğum Çılgın Koleksiyoncular Grubu‘nda birkaç ay önce bir dostumuz Pentagram’ın yayımlandığı LIVE MMXIV isimli dvd ve cd albümden bahsetmişti. Albümün DVD’sinde HRC İstanbul Grand Opening konserindeki 45 dakikalık performans ve Yavuzfest‘teki 25 dakikalık performans yer alıyor. Bu konserlerin ikisi de 2014 yılına ait. Diğer taraftan yarım saatlik Dream TV ana sahne performansı (2013) ve albümden çıkan iki video klip, Geçmişin Yükü ve Apokalips de dvd de yer alan diğer içerikler. CD’de ise son albümün playlisti aynen var ancak çeşitli konserlerden alınmış live versiyonları ile. Albümün satış fiyatı da çok uygun (üstelik bir de dvd içermesine rağmen). Kartonet tasarımı MMXII ile uyumlu olmuş, steampunk hakim.

pent03

Tıklayınca büyür

pent02

Tıklayınca büyür

SABATA – OST PLAĞI

sabataSpagetti Western‘lere olan ilgimi bilirsin sevgili okur. Daha önce bu blogta bununla ilgili pek çok yazı yazmıştım. Spagetti Western denilince akla gelen ilk on film arasında sayılabilecek ve ülkemizde de zamanında büyük ilgi gören bir  film var: Sabata. Ya da orijinal adıyla “Ehi amico… c’è Sabata, hai chiuso!” Kemal Sunal’ın “Umudumuz Şaban” filminde bu repliği bolca duyarız. İşte, Sabata’nın sevilmesinde belki de en önemli pay soundtrack’i olmuştur. Zaten spagetti westernlerin en tipik özellikleri film müziklerinin zamanla filmin ötesine geçebilmiş olmalarıdır.

İstanbul’da Akmar Pasajı‘nda bir dükkanın önünde kırkbeşlikler serilmiş ve tanesi dört liradan keşfedilmeyi bekliyordu. uzun sürmedi Sabata’yı farketmem. Plağın bir yüzünde “Sabata” diğer yüzünde ise “Banjo” parçaları yer alıyordu. Hemen müthiş bir heyecanla dükkana daldım ve plağı aldım.

Eve gelip araştırınca müthiş bir şok geçirdim. Çünkü benim dört liraya aldığım kırkbeşlik, orijinal basım, bire bir kompozöründen, Marcello Giombini‘den, albümün soundtracki olarak yayımlanan plakmış. Vay arkadaş, bu nasıl güzel bir şans böyle 🙂

2014’ün Son Yazısı – Yolda 9 Saat Mahsur Kaldım

My Resort’un en sönük yılıydı bu yıl. Askerlik nedeniyle verdiğim 6 aylık ara, evlilik nedeniyle verdiğim 1 aylık ara derken blogu yazmaya pek zaman kalmadı. Ama elbette bitmedik, tükenmedik, yine tüm heyecanımızla yazmaya ve okumaya devam edeceğiz sevgili okur.

Yılın son yazısı bu olacak evet. 2015’in ilk yazısı ise bir klasik olan “2014 Yılı Değerlendirmesi” yazısı olacak. Bugün, 31 Aralık günü ayrıca benim meslek hayatımın da ikinci yıl dönümü. Onun için de bir yazı yazacağım.

Geride bıraktığım yıl içerisinde olan ancak benim yazamadığım bir kaç yazı daha var. Bunlar da yılın ilk günlerinde yazılacak. Mesela Sabhankra‘nın yeni albümü Seers Memoir. Albüm çıktı, ancak henüz elime ulaşmadığı için yazıyı bekletiyorum. Bir de Togayların, God Mode, çektiği yepyeni klip var. Bunun da son düzenlemeleri yapılıyor ve bir iki güne yayınlanır diye düşünüyorum.

Yılın son yazısında bahsedeceğim olay dün başıma gelen felaket olacak. Dün saat 16.00’da Bilecik’ten yola çıktık Eskişehir’e gitmek üzere. Hasan Hüseyin‘le birlikte henüz birkaç kilometre gitmiştik ki tıkanmış bir trafiğin ortasında kalakaldık! Meğer öğlen 13.30’dan beri İstanbul yolunda Bilecik-Eskişehir arasındaki kısım tıkanıkmış. Biz de bu curcunanın ortasına dalmış bulunduk.

Geri dönmek imkansızdı. Sağımız solumuz kamyon, tır, otobüs ve otomobillerle doluydu. Kar durmaksızın yağıyordu. Birkaç saat bekledikten sonra artık sinirler bozulmaya başladı. Karnımız acıkıyordu, susamıştık ve tuvalet ihtiyacımız kabarıyordu.

Bir iki saatte, birkaç yüz metre ilerleyebiliyor ve yine dakikalarca aynı noktada saplanıp kalıyorduk. Karşı şeritte de durum aynıydı ve ilermeye yoktu. Yol boştu. Tek tük kamyonlar geçiyordu. Hava da soğumaya başlamıştı. Aracın içinde üşümeye başladık. Saat 21 sularında iki tane çocuktan kraker ve gofret satın aldık. Açlığımızı biraz bastırdı bunlar. Saat 22 sularında moralimi düzelten bir telefon konuşması yaptım ve ferahladım biraz. Saat 23.00’te bir tankerin arkasındaydık ve bir milim ilerleyememiştik. Yoldaki tüm araçlar gibi biz de kontak kapatıp uyumaya çalıştık.

Bir mesaj geldi. O sesle uyandım. Aracın dışına çıktım. Biraz yürüyeyim derken bir trafik polisi beni gördü ve araca binmemi, yolun açıldığını söyledi. Gerçekten de 00.40’ta yavaş yavaş hareket etmeye başladık. Yolun sağ ve sol şeridinde kamyonlar ve tırlar arka arkaya park etmişlerdi.

mesafeAsıl sorun da işte bunlardı zaten. Yüksek tonajlı oldukları için dorselerini kaygan zeminde kontrol edemiyorlar ve kayıyorlardı. Bunlar yoldan çekilince yol açılmıştı nihayet. Saatte 30 km. hızla yola devam ettik. Bilecik’ten Eskişehir’e kadar kilometrelerce süren bir kamyon kuyruğu vardı.

Nihayet kazasız belasız gece 02.40’ta Eskişehir’e ulaştık. Yorulmuştuk, uykusuzduk, her yerimiz ağrıyordu, üşümüştük. Ancak sinir bozukluğu yerini mutluluğa, eve ulaşmanın verdiği heyecana bırakmıştı. Hasan Hüseyin’le sarılıp vedalaştım ve eve doğru yollandım. Doğrudan yatağa girip uyudum.

Karayolları’nı aradık. Arayan arkadaşlarımızdan bilgi aldık. Ancak verdikleri bilgiler doğru değildi. Yol açık dedikleri halde saatlerce kıpırdayamadan bekledik. Bu benim başıma ilk defa geliyordu. Aynı şekilde Hasan Hüseyin de ilk kez böyle bir durumla karışılaşmış. Neyse ki usta şoförlüğü sayesinde kaymadan, bir tehlike yaşamadan evimize ulaşabildik.

Yılı bu şekilde kapattık. Aklıma hep Bilecik’teki en mutlu zamanlar geldi. Bu mutlu anların verdiği mutluluğa tutundum 🙂 Bir yıl önce bu yazıyı yazdığım saatleri anımsıyorum. O heyecanı yeniden yaşıyorum.

2015 umarım çok süper bir yıl olur. Herkes her dilediğine kavuşur. Seni çok seviyorum ve öpüyorum sevgili okur. Mutlu yıllar 😉

Olaylar: 1984, Buluşmalar

Marmaris’le alakalı şu fotoğrafı koymayı unutmuşum. Biz çekerken çok eğlenmiştik. Blogta da bulunsun istedim.

Tıklayınca büyür

Evet, eğitime gittiğim gün okumaya başladığım ve eğitimden dönerken yolda bitirdiğim muhteşem bir romandan bahsedeyim biraz da: 1984. George Orwell‘in kült romanı. Daha önce okumamıştım. Çok büyük hata yapmışım. Kurgu müthiş! Detaylar inanılmaz. Kitap çok akıcı bir biçimde ilerliyor, olaylar aniden gelişiyor. Kitabın sonlarına doğru biraz sıkıldığım bölümler oldu gerçi ama kitabın genelini büyük bir keyifle okudum.

Kısaca kitabı özetlemek istiyorum. Kitap bir kurgu dünyasında geçiyor. 1984 yılında Dünya’da üç büyük devlet vardır. Bu devletler sosyalizm benzeri bir yönetimle yönetiliyor, halk adeta robotlaştırılmış. Olayların geçti ülke olan Okyanusya‘da iktidarda olan ve “Parti” diye adlandırılan yapı, İngiliz Sosyalizmi -ingsos- sistemi ile halkı her anlamda kontrol etmektedir. Öyle ki Parti, geçmişi değiştirebilmekte böylece insanların kıyaslayabileceği bir kanıt kalmadığı için daima yanılmaz olan Parti olmaktadır. Kitaptan bununla ilgili müthiş bir örnek vereyim. Parti, halka dağıtılacak günlük çikolata hakkını 30 gramdan 20 grama düşürüyor. Halka bu şekilde duyuruluyor. Ertesi gün halk, günlük çikolata hakkının “20 grama çıkarılmasını kutlamak için” sokaklara dökülüp sevinç gösterileri yapıyor. Yani kimse bir gün önce olanları hatırlamıyor, hatırlamak istemiyor, kanıtlayamıyor.

Big Brother Is Watching You!

Big Brother Is Watching You – Büyük Birader Seni İzliyor!” Bu mottoyu muhakkak duymuşsunuzdur. İşte, büyük birader kavramının çıkışı da bu kitaptır. Sürekli izlenen, evlerine yerleştirilmiş tele-ekran denilen cihazlarla sürekli takip edilen bir toplum. 1984, okunması gereken bir kitap. Zaten Dünya Edebiyatı’na da bir kült olarak geçmiş durumda. Kitap 1949 yılında yazılmasına karşın Türkçe’ye 1984 yılında çevrilmiş, tam da kitabın adıyla aynı tarihte. Ve yine tam da 1984 yılında kitabın filmi çekilmiş. Filmde John Hurt başrolde oynuyor. Kitap Türkiye’de Can Yayınları‘ndan çıkıyor ve sürekli basımı yapılıyor.

Kitapla ilgili çok fazla detay vermeyeceğim. Çünkü bahsettiğim filmi de buldum ve izleyeceğim. Filmi de izledikten sonra bütüncül bir 1984 yazısı yazmak çok daha iyi olacak.

Cumartesi akşamı bizimkilerle birlikte, belki de aylar sonra tam kadro olarak, Pilot Bar‘da buluştuk. Uzun süredir görüşemeyince konuşacak o kadar çok ve o kadar farklı konular oldu ki. Alper, Togay, Volkan, Levent, sahnede olan Yağız, Ender, Mert, Korhan ve yeni klavyeci dostumuz Burak ile gece boyu mükemmel muhabbetler daldık çıktık. Levent’le neredeyse bir yıldır görüşmüyorduk mesela. Koskoca ekipte geriye bir tek Togay ve benim metalci kaldığımız gerçeğiyle yüzleştik bir süre. Sonra Alperler’in grupla ilgili konuştuk. Hatırlarsanız şu yazımda bahsettiğim klipleri yayımlanmıştı geçtiğimiz gün. Volkan okulda  harikalar yarattığından bahsetti. Yağızlar sahneye çıktılar, güzel güzel söylediler, eğlendik. Ben bunlara iki senedir Bora Duran İnsan’ı çaldıramıyordum.  O gece bir sürpriz yaptılar ve hepimiz bana bir sürpriz yapıp çalacaklarını beklerken yine çalmadılar. Bu, inanılmaz bir sürpriz oldu. Çok teşekkür ederim 🙂 Şu aşağıdaki video aynı gece çekildi. Yağızhan şarkıyı söylerken kimin gözlerinin içine bakıyorsun?

Buluşmalar bugün de devam etti. Çok uzun süre sonra önce dayımın yanına, sonra Arzu Hoca‘nın evine, Togay’ın evine gittim. Neredeyse iki yıl sonra Ufuk kardeşimle karşılaştım yolda. Togay’ın evinde, hayatımda görüp keşke benim olsa diye heveslendiğim, en çok heveslendiğim o gitarı gördüm. Resmen kıskandım, yanlışlıkla yere falan düşürmek istedim gitarı ama gitar o kadar iyi ki kıyamadım yere düşürmeye bile. Oradan Orhan Abi‘ye uğradım. Daha sonra da en son askere gitmeden önce gördüğüm Ahmet‘le buluştum. Ahmet’le yine ne biçim muhabbetler ettik. Öeff 🙂

Togay ve ben depresifken.

 

Yanından ayrıldığım herkes beni sonsuzluğa uğurlar gibi veda ediyor anlamadım bu işi bir türlü.

Yeni Yıla Çok Az Kaldı

Bu sabah erkenden uyandım. Sanki bir bahar havası vardı Eskişehir’de. Güneş parlıyordu ve hava soğuk değildi. Gözüm apartmanın önündeki peyzaja takıldı. Lan nasıl yeşillik, çimenlik falan. Sanki üç dört gün sonra çamurun altında berbat olmayacakmış gibi nasıl umutla yeşil yeşil duruyorlar. İşte bu ikiyüzlülüğü affetmedim. Ezebildiğim kadar çok çimeni ezip minibüs durağına gittim. Saat 1o.30 civarındaydı. Alper‘e gidiyordum tez çalışmam için. Önceki gün biraz konuşmuştuk. Saat 11 civarında Alper’e gittim. Yeni kalkmışlardı Caner‘le. Çabucak başladık çalışmaya. İyi ki buluşmuşuz. Çünkü tezle ilgili ciddi fikirler verdi, bir de listelemeyle ilgili bir yanlışımı gösterdi sağolsun.

Alper’den saat öğlen 1’i biraz geçe çıktım. Hemen yakınlarda olan Anadolu Üniversitesi’nin önündeki durağa geldim. Birkaç dakika beklemiştim ki Bozüyük dolmuşu geldi. Ona bindim. Yolda telefon rehberimin karmakarışık olduğunu farkettim. Koskoca rehber altüst olmuştu. Bozüyük’e inene kadar rehberle uğraştım. Şansıma Bilecik‘e giden araba da kalkmak üzereydi. Oturacak yer de vardı. Hemen bindim ve bu sefer arkama yaslanıp belki de bir yıldır ilk defa bu yolu hiçbir şeyle uğraşmadan, sabah ki güneş havaya tezat, kapalı bir gökyüzü altında izledim. Bilecik’e geldikten sonra da bol bol çilek yedim. Karnım çok acıkmıştı çünkü. Bu mevsimde çileği nerden buldun Mesut? Şurdan…

Geçen hafta 20 Aralık gecesi geçtiğimiz 500 yılın en karanlık gecesiymiş sevgili okur. Eğer bundan o gece haberim olsaydı inan o geceyle ilgili yine kayda değer şeyler yapardım. Ama olmadı. Bugün Hande Facebook’ta paylaşmasaydı görmezdim de.

İki gün sonra 2013 bitiyor malum. Her yerde bir yılbaşı çılgınlığı var. Ben de bu çılgınlığa katıldım kısmen. Gittim bir tane 16 GB micro sd hafıza kartı aldım. 3 tane de çift katmanlı DVD aldım. Bir tane de pofidik birşey aldım. Söz vermiştim çünkü. Canım sıkıldıkça oynarım diye. Yeni yılın My Resort için anlamı Yılımın Özeti yazıları oluyor malum. Koskoca bir yılı değerlendireceğim ve artık geleneksel hale gelmiş Yılımın Özeti yazısını yayınlayacağım. Bu yazıyı 1 Ocak sabahı yazacağım. Ayrıca salı günü iş hayatımın tam 1 yılı dolmuş olacak. Onunla ilgili de ayrıca bir yazı yazacağım.

Yeni yıla geçen yıl ve ondan önceki yıl olduğu gibi bu yıl da evde ailemle gireceğim. Annemin süper yemekleri, bol çerez, bol içecek, Scrabble muadili olarak aldığım kelime oyunu ve annemlere hazırladığım nice güzel sürprizle güzel bir yılbaşı olacak ümit ediyorum. 1 ocak günü de belki bizimkilerle buluşur bir toplu oturma yaparız.

Bütün yıl Togay‘ın yaptığı albümü ve Alper’in cover’ını saymazsak, hiçbir şey yapmadık neredeyse müzik adına. Ama yılın son ayında hepimizde bir heyecan coşku oluştu. Cumartesi yine stüdyo yaptık. İnanılmaz şeyler çaldık. Duysanız inanamazsınız (!) yani. Kestiğimiz pozları üst tarafta görüyorsunuz zaten. Stüdyodan sonra da Pilot Kafe & Bar‘a geçtik. Burada Galatasarayımızın maçının ikinci yarısına yetiştik. Biraz sohbet ettik, biraz da maçı izledik. Keyifli bir akşam oldu.

Bu yıl içerisinde yazdığım muhtemelen son yazı bu olacak sevgili okur. Ya da üşenmezsem, daha doğrusu zaman yaratabilirsem yarın akşam da bir yazı yazabilirim.

Bu arada, bundan bu yıl içinde bahsedeyim, Katatonia‘nın taa 2006’daki efsane albümü The Great Cold Distance‘dan 2007 yılında çıkan July isimli bir single var sevgili okur. Lan albümde de en sevdiğim şarkı July olmasına rağmen nasıl olmuşta ben bunun single’ını indirmemişim? Daha birkaç gün önce bu single’dan Unfurl isimli bir şarkı keşfettim. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ben bunca zaman nasıl olurda dinlemem bu şarkıyı?

Bir büyük keşif daha yaptım sevgili okur. Dün tam da bu saatlerde Ümit Besen‘in, büyük efsane, unutulmaz ses Ümit Besen’in belki de en iyi şarkılarından birini keşfettim: Yakında Geleceğim. Şarkının klibi de en şarkı kadar mükemmel. Hayır, şaka yapmıyorum. Çok ciddiyim. Cidden çok iyi lan 😀

Dayanamıyorum ve yazıya Ümit Abi’nin mahlasının da geçtiği, şarkının en efsane sözleriyle son veriyorum:

Silerek kara bahtını, ümitler bekler yarını,
Takarak aşk kanadını, yanına geleceğim…