Tag Archives: Umur

Muhteşem Dolunayın Etkileri!

owlproofheadCuma gecesi Utku‘nun doğum günüydü, kutladık. Cumartesi gecesi de Dolunay‘ın gecesiydi. Onu da kutladık. Bu işin giderek benden çıkması ve eşe dosta yayılması ne yalan söyleyeyim hoşuma gidiyor. Gözlerini kaldırıp gökyüzünde seni görenlerin aklına ben geliyorum; bir bütün benliğimle, kelimelerimle ve dertli dertli şarkılarımla ben…

dolunayscreen

Dolunay

Ah keşke o yüksek makamlarından bir ayrılsan, burnunu birazcık aşağı eğsen ve o güzide yörüngenden bir çıksan da yanıma gelsen, seni tanıştıracağım öyle güzel bir insan var ki sen bile hayran olacaksın. Bak dün gece, cümle kuşlar uyurken, dağlar, aşlar, ağaçlar sayıklayıp dururken adını, birkaç çift göz yine seni arıyordu göklerde. Kimi ben gibi gafletten, kimi de hasretten o güzel varlığının hissine.

Yine gittim her şeyin başladığı o yere. Kucağında uyudum sandım dalımda dururken. Uykusuz gözlerle bir sağa, bir sola bir de başımı kaldırıp sana baktım. O şefkatin başka hiçbir yüzde yok. Bunu bir tek ben biliyorum.

Geçen hafta salı günü Ankara‘ya gittim Bakanlığa. Bitmiş, ölmüş. Heyecan kalmamış, yeni bir şeyler bekliyor herkes. Sonumuz hayır olsun. Yolculuğun en güzel kısmı sabah Alper‘le yaptığımız kahvaltıydı. Haa bir de Stefan Zweig‘in Satranç isimli öyküsünü okudum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı bu. satrancHazal‘ın tavsiyesiyle aldım. Güzeldi gerçekten. Olağanüstü değildi evet ama güzeldi. Bu ara kitapyurdu.com isimli siteden alıyorum kitapları. Acayip indirimler yapıyor. Bir de bu Yapı Kredi Yayınları‘nın Modern Klasikler Dizisi‘nde nereden baksan sekiz on tane Zweig kitabı var. En çok satan ilk dört tanesini almıştım. Sırayla okuyacağım. Okudukça yazarım. Sen seversin edebiyat sohbetlerini.

Taa askerde, 1 Nisan 2014’te Seval‘in beni ziyaret ettiği gün getirdiği beyaz renkli Sony kulaklarım bozulmuştu. Bir süredir kardeşim Mustafa ve Savaş Sungur‘un şiddetle tavsiye ettiği Sennheiser‘ın çeşitli modellerini inceliyordum. sennheiserGeçen gün harika bir indirim denk getirip birikmiş bonuslarımın da katkılarıyla CX500 modelli kulaklığı aldım. Bu kulaklık aldığım ilk kulak içi tipteki kulaklık. Alışmam biraz zor oldu ama şu an gayet memnunum. Ses olarak da çok başarılı buluyorum. Basslar az geldi başlarda. Ancak kulaklıkla verilen dört farklı silikon başlıktan bir tanesi tam istediğim kaliteyi yakalamamı sağladı. Kılıfı, sargısı ve toplam kalitesiyle, gayet memnun kaldığım bir alışveriş oldu.

Az önce, YÖKDİL sınavından geldim. Kolaydı. Keşke çalışsaymışım. Çok pişmanım çalışmadığım için. YDS’nin aksine bu sınavda kelime bilgisi çok etkilemedi beni. Yalnız paragraflardan bazıları çok karmaşıktı. Bir de üç dört tane devrik cümle yapısı vardı. Uyanıklar o yapıları da tıpkı soru cümlelerine benzetmişler. Çok kötü gelmez sonuç. Ama çok da iyi bir şey beklemiyorum açıkçası. Sınavdan bahsetmişken, geçen hafta Alper’in tavsiyesiyle bir başvuru yaptım. Ne olduğunu ve nasıl sonuçlandığını “aşılmaz” tabularım yüzünden daha sonra anlatacağım.

miklosMüzik. Evet biraz da müzik. Şu sıralar Miklos Rozsa‘nın El Cid filmi soundtracklerine sarmış durumdayım. Aslında bu müzikleri sen de biliyorsun. Nereden? Cüneyt Arkın‘ın kült filmleri Battalgazi serisinden. Şu senfoni beni benden alıyor, yere göğe sığamıyorum. Nasıl anlatsam sana bilemiyorum. Böylesi bir ruh, böylesi bir destansılık, ahh! Cüneyt Arkın’ın tarihi filmlerinde özellikle de Battalgazi serisinde Miklos Rozsa’nın El Cid ve Ben-Hur filmleri için yaptığı soundtrackler kullanılmış. Bu aslında güzel bir şey. Düşünsene, Avrupa’nın en saygın senfoni orkestrasını dinlemeye annemle gitsek, orkestra Miklos Rozsa çalsa, annem bile dinlediği şeyden etkilenecek, bu müzik ona bir şeyler anımsatacak. Harika!

Son olarak, Wonder Woman‘ı izledik. Allah’ım gülüşü aynı sen! Bilerek o ön iki dişini gösterecek şekilde bırakılan bir ağız, duru bir güzellik ve enteresan bir çekim gücü (astronomik espri yaptım). Velhasıl, DC’nin yaptığı en iyi film galiba bu olmuş. İşin içine bir de çok sevdiğim 1. Dünya Savaşı‘ atmosferini serpiştirmişler. Osmanlının falan adı geçiyor. Sümerler’in de adı geçiyor ama ne alaka çözemedim. Gerçi başka bir yerde  de saçmalayıp Nazi falan dediler, şaşırdık. Bir daha izlemek şart. Merve, Mustafa  ve Hafize açıkça söylemediler ama pek beğenmediler filmi. ne yalan söyleyeyim ben de iki buçuk saat sürecek bir film beklemiyordum. Film, antik bir havada başlıyor. Bu kısımlarda epey sıkıldım. Ancak ne zaman ki savaşın içerisine dahil oldular, koltuğumda daha bir kuruldum. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ilişkin filmlere bayılıyorum sevgili okur. Özellikle ikinci dünya savaşı teması, bu yöndeki kitaplar, filmler ve belgeseller her zaman ilgimi cezbetmiştir ki bunu sana da anlatmıştım, bir Umur‘a bir de sana.

Evet, bu aylık bu kadar. Kendine iyi bak. İzimden ayrılma.

WONDER WOMAN

Bütün filmin hikayesi bu fotoğrafla başlıyor

Bu Masalı Herkes Biliyor

Yılın ilk dolunayı geçeli birkaç gün oluyor. Ancak o birkaç gündür akşamları o kadar yoğunum ki anlatamam sevgili okur. Neyse nihayet bu yoğunluk bitti de yeniden sana kavuşabildim.

Yılın ilk dolunayı nasılda bulutlu bir gece de geldi öyle? Hava buz, ev buz, hastalık derken neredeyse yüzünü göremeyecektim. Arka balkonumda o kadar harika bir şehir manzarası var ki gelip görmen lazım. Evi ilk defa tuttuğum zaman, aklımda belirlen ilk şey de bu olmuştu: Arka balkonda dolunay keyfi.

moonlynight

Gündüz değil, akşam üzeri değil, gece 23.30.

moonlight

Tabi iki yıldır hatta daha uzun süredir benim bu dolunay yazılarıma kayıtsız kalamadı pek çok arkadaşım. Şimdi fark ediyorum da herkes kendi dolunaylarının peşine düşmüş. Popüler kültür bile! Bir dönem baykuşlar pek modaydı. Baykuşlu kazak, baykuşlu kupa, baykuşlu defter. Her yerde her şeyde bir birinden sevimli baykuş figürleri görüyorduk. Dikkat ettim şu günlerde de dolunay figürü pek bir moda. Dövmesini yaptıran, tişörtünü giyen, türlü türlü yerlerde üstelik.

semrewappBu yılın ilk dolunayında ilk sürprizi Şemre yaptı attığı mesajla. Her ay anlattığım masalları ilk ağızdan dinleyenlerden çünkü. Ancak bunca zamandır bu konuda bana tek kelime etmemişti. Şu yanda gördüğün mesajlar upuzun ve yepyeni bir masalın giriş cümleleri oldu o gece. Aynı gece Ankara’da pırıl pırıl iken gökyüzü, ne yazık ki bulutlar bağlamıştı burada yüreğimizi. Son telefon çaldı. Umur‘du arayan. “Şu an ikimizin de ortak tanıdığı birine bakıyorum” dedi. Umur beni böyle sık sık arar. Bilmem kaç milyonluk İstanbul’da kim bilir yine hangi asker arkadaşımıza denk geldi diye düşündüm. Sırayla tüm tertiplerimizin adını saydım. Hayır, dedi. “Ben onunla senin sayende tanıştım” dedi. Kim bu Allah kim? “Dolunay lan!” dedi. O kadar güzel görünüyor ki kayıtsız kalamadım seni aradım, dedi. Öyle ya, askerdeyken benim dolunay masallarımı en çok Umur dinlerdi. Bazen ilgiyle bazen de mecburen dinlerdi.

Buz gibi balkona tripodu kurup makineyi dolunayın ışığına çevirdim. Gece olduğundan pozlama süresini arttırmak gerekiyor. Ayarladım. Şehir geceleri daha güzel çıkıyor. Klişe ama öyle gerçekten. Seni birazcık daha görebilmek için iyice üşüdükten sonra yatağa uzandığımda Instagram’da Eda‘nın şu fotoğrafını görünce “İşte dedim bu ‘ayın’ olayı!” Eh, Eda’yı da birazcık utandırarak aldım fotoğrafını.

proofhead-kisisinden-foto%c2%a6sraf

Sonra pazartesi başladı ter kokusuyla. Baktım, yüzünü buruşturan bir ben değildim. Oh şükür yalnız değilim. Akşam olsun diye dua ettim. Servisten inince yüzümü çevirip batıya baktım. Günler sonra ilk defa, bir zerre kadar da olsa aydınlığı gördüm. Güneşin kaybolmak üzere olan son damlalarını nihayet görebildim.

2014 Şubat’tan Beri Aradığımız Şarkı

2014 yılı Şubat ayında askere gittiğimde aklımda olanlar binlerce soru, bir son bakış ve kanadı kırık bir baykuştu. Şu anda havası en kirli ilçe olarak ünlenen Keşan‘da, soğuktan titiriyorduk. Askerliğin ilk günlerinde acemilikten, şaşkınlıktan ve can sıkıntısından adeta boğuluyorduk. Bu günlerde dışarıda sıra beklerken, eğitimde ara vermişken ve kantinde Power Türk ya da Yeşilçam TV izleyip neskafe içerken kendi kendimize oyunlar icat ediyorduk. Ben o sıralar henüz poğaça kağıtlarına mektup yazmayı akıl edememiştim.

Bir gün nereden esti, nasıl çıktı hatırlamıyorum. Galiba şarkı bulmaca oynuyorduk. Bir kişi ağzıyla bir şarkının girişini ya da ana melodisini yapıyor, diğerleri bulmaya çalışıyordu. Galiba böyle bir oyundu. Ortaya şöyle bir melodi atıldı:

Tabi şimdi siz bu şekilde, daha anlaşılır bir şekilde dinleyebiliyorsunuz. Askerde ve acemi birliğinde olduğumuzdan ağzımızla yapmak büyük bir lükstü 🙂 Shazam falan yoktu, kaldı ki shazam ağzınızla yaptığınız melodileri bulamıyor.

Biz günlerce düşündük o melodi neydi? Çok arabesk bir giriş olduğundan herkesin fikri İbrahim Tatlıses olabileceği yönündeydi. Ama bir türlü adını koyamıyorduk şarkıya. Ankesörlü telefon kuyruklarında bizimkilerin ağızlarıyla bu melodiyi çıkardıklarını falan duyuyordum. O sıralar düşünecek çok fazla bir şeyimiz olmuyordu zira. Ama olmadı, kimse cevabı bulamadı.

Usta birliğine geçtik. Burada uzun dönem askerlere sorduk. Ağzımızla “dıt dıdıdıdı dıt dııt” yaptık. Ancak yine kimse çıkıp da şu şarkıdır diyemedi. Çok zaman geçti, terhis olduk. Terhisin de üzerinden yıllar geçti. Umur‘la ne zaman konuşsak, muhabbet bir şekilde bu arabesk introya geldi dayandı.

Ve nihayet geçen hafta Umur aradı. Hemen Youtube’u aç, arama satırına … yaz dedi. Söylediği iki kelimeyi yazıp ara tuşuna bastım. Çıkan ilk şarkı çalmaya başladığında ben sevinç çığlıkları atmaya başlamıştım bile! Umur, neredeyse iki yıldır aradığımız o melodinin hangi şarkıya ait olduğunu bulmuştu işte!

Şimdi ben burada, yazı içerisinde açık açık yazmadım o şarkının ne olduğunu. Belki sen de bir süre düşünüp bulmak istersin diye. Ama uğraşmayayım, armut pişsin kulağıma gelsin diyorsan işte buraya tıklayarak o şarkıyı öğrenebilirsin. Hayatımda hiç bir şarkıyı bu kadar uzun süre kovalamamıştım.

Efendi’yle Roxy Müzik Günleri Macerası!

roxyŞu yazımda Efendi‘nin bu yıl düzenlenen 19. Roxy Müzik Günleri‘nde finale kaldığını ve 18 Mart günü final performansını sergilemek üzere İstanbul Roxy‘de sahneye çıkacağını yazmıştım.

Birkaç gün öncesinden plan yapıp geçtiğimiz pazar günü Eskişehir Otogarı‘ında buluştuk. Taksi tutmak yerine Alper‘in arabasıyla otogara gittik. İki günlük otopark parası, vereceğimiz taksi parasına eşitti çünkü. Otogar’da saat 14.00’e doğru buluştuk. Epey kalabalık bir gruptuk doğrusu: Alper, Utku, Ersan, Mahmut, Yağmur, Narin, Emre, Serbay, Merve ve ben. Otobüsün arka tarafı bize tahsis edilmişti sanki. İstanbul’a kadar güzel bir yolculuk oldu. Herhangi bir sıkıntı çıkmadı.

Otobüs akşam 20.00 civarında Alibeyköy Cep Otogarı‘na girdi. Biz buradan teyzeme geçtik. Grubun geri kalanı ise Taksim‘e gitmek üzere servis aracını beklemeye başladılar. Teyzemlere en son 4 Şubat 2014’te, askere gitmeden önceki gün gitmiştim. Hatta askere de teyzem ve Cihan tarafından az önce indiğimiz otogardan uğurlanmıştım. Şimdi aynı eve, bir yıldan daha uzun bir süre sonra gidiyorum ve bu sefer asker olan Cihan.

Ertesi sabah saat 11.00’e doğru gidip bir yerlerden İstanbul Kart bulup aldık. Bununla Alibeyköy’den binip Taksim Meydanı‘na ulaştık. İstiklal Caddesi‘ni devam edip Tünel‘e geçtik. Burada kendime bir Irish Flute aldım. Hatıra olsun dedim. Az sonra, Galata Kulesi’nin karşısında bulunan Lavazza isimli mekanda Efendi’nin yanına dahil olmuştuk. Önceki gün bizimle gelmeyen Aykut ve abisi Burak ile Caner de oradaydı. Burada biraz oyalanıp yarışmanın yapılacağı Roxy isimli mekana gitmek üzere yola çıktık. Ama ne yürüdük! Arkadaş ne yürüdük anlatamam! Kana tere batmış bir şekilde mekanın kapısına yığıldık hepimiz. Burada nihayet tüm ekip toplanabildik. Soundcheck için epey zaman varmış. Biraz kapı önünde lafladıktan sonra nihayet Efendi soundcheck için içeri girdi. Biz de bir kenardan sızıp mekana daldık.

roxy05Soundcheck devam ederken en son geçen sene Temmuz ayında gördüğüm asker arkadaşlarım, biricik kardeşlerim Selçuk ve Atilla çıkageldiler. Askerden sonra da görüşmeyi sürdürdüğüm bu adamlarla aylar sonra buluşmak paha biçilmezdi. Karnımız çok aç olduğu için Merve’yle ben kısa süreliğine bu ikiliden ayrılıp karnımızı doyurduk ve sonrasında Selçuk’un bir arkadaşının çalıştığı, arka sokaklardaki bir mekanda tekrar buluştuk. Birkaç saat sürecek mükemmel bir muhabbete böylece başlamış olduk. Selçuk, şu ve şu yazılarımda bahsettiğim kitapların yazarı. Atilla ise turizm sektöründe çalışıyor. Her ikisiyle de askerde çok fazla şey paylaştım. Asker sonrasında da iletişimimiz hiç kopmadı. Muhabbetimiz askerlikten çok, mevcut hayatlarımızı konuştuk. Atilla’nın o muhteşem maceralarını, Selçuk’un ciddi kararlarını dinledim. Onlar da benim seviyeli muhabbetimden keyif almışlardır kanımca 🙂 Muhabbet devam ederken Umur aradı ve yolda olduğunu söyledi. Ama Selçuk’a gelen bir telefonla aylar sonraki ilk buluşmamız sona erdi. Kardeşlerimle kucaklaştık ve ayrıldık.

roxy06Tekrar Tünel’e doğru yöneldim Umur’la buluşmak için. Ancak şansıma HDP mitingi vardı ve yol tıkanmıştı. Bunu tarif edebilecek sözcük kesinlikle buydu: tıkanmıştı. Hiç bilmediğim bu İstanbul’da bir ara sokağa saptım. Aylar önce İlkan Abi’den gördüğüm taktikle yolu bulmaya çalıştım ve bingo! Tam da mitingin bittiği noktada, kalabalığın arkasında tekrardan İstiklal Caddesi’ne çıktım. Umur’u Galata Kulesi’nin altında buldum. Birkaç önce görüşmemize rağmen sanki hiç görüşmemiş gibi kucaklaştık Umur’la. Yakın zamanda nişanlanacağı için sohbetimizin başlarında hep bu mevzulardan bahsettik. Sonra Umur’un beni kahkahalara boğan çıkışları eşliğinde can dostum Keyb ile buluşmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne doğru yürüdük.

roxy08

Keyb, İstanbul’daki daimi plak tedarikçim, elinde Iron Maiden’ın Seventh Son Of The Seventh Son plağı ile bizi bekliyordu. Hızımızı kaybetmeden Roxy’e doğru yola çıktık. Sabah yürüdüğümüz o uzuuuun yolu bu sefer yürümedik. Çünkü öğle üzeri Selçuk ve Atilla’yla buluştuğumuzda bana kısa bir yol öğretmişlerdi. Beş dakikada mekanın önüne geldik. Burada tüm Efendi’yi sahneye çıkmak için bekler halde bulduk. Bizim çocuklar nasıl giyinmişlerdi bir görseniz. Gururla baktım lan hepsine. Mekanın önünde sadece biz değil, Koray Candemir, Harun Tekin, Aylim Aslım ve bir sürü tanınmış sima vardı. Mekanın ses düzeni ise hastası olduğumuz grup Dorian’ın vokalisti İlkin Kitapçı idi.

roxy04

İçeriye girmek üzere beklerken yolunu gözlediğimiz adamlardan ilki, Ahmet Ali Mert çıkageldi! Kardeşi Alper ve nişanlısı Petra da yanındaydı. En son düğünde görüşmüştük Ahmet’le. Sağolsun Efendi’ye destek için o da gelmişti. Tüm mekan dışarıdayken bir anda herkes içeri doluştu. Anlaşılan nihayet gece başlamıştı. Üç grup dinledik ve sıra Efendi’ye geldi. Bu esnada ilginç bir şey oldu. Mekanın kapısı açıldı. İçeriye bir sakal girdi. Neredeyse 3 senedir görmediğimiz dostumuz Erol’du bu. En öndeydik artık Erol’la birlikte. Diğer uçta ise Ahmet, Galaxy Note 4 ile 4K kalitesinde ve kesintisiz olarak performansı kaydetmeye başlamıştı.

roxy00

Yazının bu kısmında grupların sahne performanslarından bahsetmemi bekliyor olmalısınız. Ama yapmayacağım. İzlediğim gruplara dair elbette değerlendirmeler yaptım. Ancak şimdi bu yazıda ne yazarsam yazayım taraflı olacak. Düşüncelerim yanlış yorumlanacak. O yüzden grupların performanslarına ilişkin bir şey yazmıyorum. Buna bizim çocuklar da dahil. Ama çaldılar, çok güzel çaldılar valla 🙂

roxy03Efendi sahneden indiğinde, geceden beri ilk defa sahne önünde bu kadar çok kalabalık oluşmuştu. Alkışlar eşliğinde toparlanıp indiler. Sonra mekanın dışına çıktık. Kanat Atkaya’yı gördüm, tanıdım. Erol, elli tane daha adam tanıdı. Erol bunu hep yapar. Yalan yok, bir daha da içeri girmedik Erol’la. Mekanın önünde çöktük ve uzun, upuzun bir muhabbet başladı.

Belirtmeyi unuttum. Umur, ulaşım sıkıntısından dolayı Efendi’yi dinleyemeden mekandan ayrıldı. Efendi sahneden indikten sonra dışarıda Keyb yanında bir arkadaşla çıkageldi. Bu arkadaş, bizimkinin asteğmen olduğu yerde kısa dönemmiş. Ayak üstü biraz muhabbet ettik. Gayet kral bir elemana benziyordu. Keyb sağ olsun epey dil döktü gece ona gitmemiz için. Gitmedik, üzdük kardeşimi.

roxy02

Gece tüm performanslar bitti ve tüm bir ekip olarak yola düştük. Erol’la vedalaştık. Ahmet Ali bizimle kaldı. Bir süre Cihangir tarafında yürüdükten sonra güzel bir tepenin yamacına tırmandık. Burada nihayet midye yeme fırsatım oldu. Açlıktan öldüğümüz için hemen oradaki bir köfteciden önce beş sonra yedi sonra on bir tane köfte ekmek sipariş ettik. Güzel bir boğaz manzarası eşliğinde yemeğimizi yedik. Sonra Ahmet’le birlikte grubun diğer kalanından ayrıldık. Ahmet’in evi de Keyb gibi karşı taraftaydı. Buraya gitmek için harika bir yol varmış meğer: Taksim Meydanı’nın ilerisinden dolmuşlar kalkıyor ve 24 saat çalışıyorlar. Taksim Meydanı’nda Ahmet Ali’nin kardeşi Alper ve nişanlısı Petra ve arkadaşı Baran ile buluştuk. Hepimiz gittik ve bekleyen dolmuşlardan birine atladık. Dolmuşçu saatte 130 km hızla (ekmek çarpsın) bizi yaklaşık 20 dakikada karşıya geçirdi, Ahmetlerin mahalleye indik. Gece saat 3’e yaklaşıyordu ve yollar bomboştu. Ahmetlerde hiçbir şey yapmadık ve doğrudan uyuduk. Yorgunluktan kırılıyorduk hepimiz. Burada Ahmet ve Petra’nın müthiş misafirperverliğiyle ağırlandık. Her ikisine de teşekkür ederim. Hatta Petra için: Díky za vaši pohostinnost půvabné.

roxy01

Ertesi sabah da erkenden uyandık. Dün bindiğimiz dolmuşun bu sefer tersi istikametinde gidenine bindik. Ahmet sağ olsun durağa kadar bıraktı kardeşim. Sabah erken vakit olduğundan ve o gün resmi tatil olmasından dolayı yine trafik azdı ve bu sefer de yarım saatte karşıya geçtik. Dün bindiğimiz yerde, Meydanın yukarısında, dolmuştan indik. Kahvaltı yaptık. Önceki gün yarışmanın düzenlendiği yerde bir plakçı görmüştüm. Alperlerle buluşmamıza daha vardı. Biz de bu plakçıya gittik. Ancak kapalıydı. Geri dönerken yolda Efendi’yle karşılaştık ve hep birlikte tekrar İstiklal’e doğru yürüdük. Burada otobüse giden servis aracı kalkana kadar bir mekanda oturduk. Önceki gün hakkında değerlendirmeler yaptık. Saati geldiğinde servisin kalkacağı yazıhaneye gittik. Kısa süre sonra da servis geldi. Şaşılacak şey, 20 dakikada Alibeyköy Cep Otogarı’na geçtik. Otobüse bindik ve uyuduk! Cidden uyuduk. O kadar yorulmuştuk ki iki gündür… Bir ara gözlerimi açtım, otobüs İstanbul’dan çıkmak üzereydi. Sonra Sakarya Otogarı’na kadar yine uyudum. Ondan sonra da bir daha uyuyamadım. Eskişehir’e kadar birkaç film izledim. Saat 20.00’ye doğru Eskişehir Otogarı’na ulaştık ve iki günlük bu Roxy macerası bir süreliğine bitmiş oldu.

Yarışmaya katılan tüm gruplar. Tıklayın ve büyük halde görün.

Yarın (Cuma günü) yarışmanın sonuçları açıklanacak. Heyecanla bekliyor olacağız biz de. Merak etme sevgili okur, sen de sonuçları herkes önce buradan öğreneceksin. Bol şanslar EFENDİ!

NOT: Yakın zamanda grubun videolarını ekleyeceğim. Birkaç gün sonra yazıyı yine kontrol edin 🙂

Proofhead İstanbul’da – 2

Yazının ilk kısmı için tıklayın.

Eğitimin ikinci günü de tıpkı birinci gün gibi dolu dolu geçti. Akşam ders bittiğinde ben yine kendimi tutamamış ve birkaç plak ve kitap daha almıştım. Akşam için planımız bir önceki gün yiyemediğimiz balık ekmeği yemek ve biraz dolaşmak şeklindeydi. Dünden muhabbete doyamadığımız Umur da aradı ve buluşabileceğimizi söyledi. Biz de İlkan Abi‘yle önce eve gittik, eşyalarımızı bıraktık. Sonra Keyb‘nin “piç kasa” diye nitelendirdiğimiz A3’üne atladık. Doğruca Üsküdar‘a gittik. Balık ekmeği yedik ve Umur geldi. Sonra hep birlikte Çamlıca‘ya doğru yola çıktı. Bu esnada Osman aradı ve onu da Çamlıca’ya çağırdık.

ist03

Osman Ben Umur

Osman, Umur ve ben yaklaşık altı ay sonra buluşmuş olduk. Çamlıca’da saçma sapan canlı müziklerin çaldığı bir mekanın, canlı müzik olmayan kısmına geçtik. Burada epey muhabbet ettik. Sonra Osman ve yanındaki arkadaşları kalktılar. Biraz oturduktan sonra bizler de kalktık. Umur’u Kadıköy’de metrobüse bindirdik, sonra da eve geçtik. Evde oturken televizyonda çiğ köfte reklamı çıktı. Ulan nasıl canım çekti anlatamam. Sağolsun Keyb de gitti aldı geldi. İşte o zaman anladım arkadaşla kardeşin farkını 🙂

Yolculuğun başında aldığımız bilete amorti bile çıkmadı.

Yolculuğun başında aldığımız bilete amorti bile çıkmadı.

Ertesi gün, pazartesi, eğitimde ilk defa farklı bir hoca gelecekti. Biz yine aynı saatte Fizik Mühendisleri Odası‘na gittik. YTÜ’den bir hoca, Cihan Hoca, geldi. Diğer derslerden farklı olarak, biraz daha teorik, biraz daha formüllü, fizik dersi ayarında üç saatlik bir ders işledik. Öğle arasında ben yine Akmar’a… Aynı gün öğleden sonra, nihayet beklediğimiz hoca, Murat Hoca geldi. Çevre ve Orman Bakanlığı‘ndan emekli ve halen TÜRKAK denetçisi olan Murat Hoca, gürültü konusunda Türkiye’de saha deneyimi en fazla olan kişilerden. Sunumları harikaydı. Tamamen uygulamaya yönelikti. Adam ufkumuzu genişletti adeta.

Raif Ben Keyb

Eğitimin en yorucu günü 3. gün oldu. Ertesi gün gireceğimiz sınavın gıdıklayan heyecanıyla akşamı ettik. Karnımız acıkmıştı. Bir yerde oturduk yemek yerken Keyb geldi. Keyb’den kısa süre sonra da bir diğer asker arkadaşım Raif geldi. Raif, askerden birlikte terhis olduğum, beraber tezkere aldığım arkadaşımdır. Hep birlikte Kadıköy’de dolaşmaya başladık. Hava buz gibiydi, mekanlar ise saçma sapan… İki farklı mekanda iki üç saat oturduktan sonra Raif gitti. Biz de son sürat eve yollandık. Ertesi gün olacak sınav için ufak çaplı bir çalışma yaptık. Sonra uykumuz geldi.

Raif’e ilk buluşmamızda bana geri vermesi için teslim ettiğim kağıt parçası.

Eğitimin son günü, salı günü, tüm çanta ve valizlerimizi hazırladık ancak yanımıza almadık. Hava iyice soğumuş, hatta hafiften kara dönmüştü. İlkan Abiyle kahvaltı için Mühürdar Caddesi’nde bir mekana girdik. Böylece İstanbul’da kaldığımız dört gün boyunca her sabah farklı bir mekanda kahvaltı yapmış olduk.

FMO’ya geldik ve eğitimin son kısmı başladı. Bir önceki günden tanışmış olduğumuz Murat Hoca, yine süper faydalı ipuçlarıyla, gayet dolu dolu bir sunum yaptı bize. Ekip olarak son öğle yemeğimizi de yine Benusen Restoran da yedik ve ben planladığım bazı işler için ayrıldım. Önceki günlerde Serkan’la geziyorduk Akmar’ı. Sağolsun bana eşlik ediyordu. Ancak son gün yalnızdım.

İşleri halledip sınava girmek üzere son defa FMO’ya geldim. Sınav saati geldi ve başladı. Çok zor bir sınav değildi. En azından, çalıştığımız için zorlanmadık. Eğitim programıyla ilgili bir de anket doldurduktan sonra nihayet eğitim bitmiş oldu. Tüm arkadaşlarla vedalaştık ve İlkan Abiyle son sürat Keyb’nin evine doğru yola çıktık. Tipi başlamıştı ve yürümemiz baya zorlaşmıştı. Neyse, eve geldik. Hazırlıklarımızı tamamladık. Ben o ara “şaire bağladım” 🙂 Evden çıktık ve yaklaşık 400 metre mesafedeki metro durağına doğru yola çıktık. Ancak tipi iyice hızlanmıştı ve gözlermizi bile açamıyorduk.

Trene binmek üzereyken ben, boru ve İlkan Abi

Trene binmek üzereyken ben, boru ve İlkan Abi

Zor bela ilerlerken bir dolmuş durağına geldik ve buradan kalkan dolmuşun doğruca Pendik’e, hatta Hızlı Tren İstasyonu‘na gittiğini öğrendik. Böylece metroya binip Kartal’a, oradan da aktarmayla Pendik’e gitmeye gerek kalmadı. Geldiğimizde yine dolmuşa binmiştik ve bu yolculuk yaklaşık 1.5 saat sürmüştü. Gidiş yolcuğumuz da aynen 1.5 saat sürdü. Dolmuştan indiğimiz yerde gördüğümüz bir restorana girdik ve yemek yedik. Bu yemek, yaklaşık 20 saat içinde İlkan Abiyi zehirleyecekti.

Saat 19.10’da Hızlı Tren’e bindik. Kar yağışı artık ciddi anlamda hızlanmaya başlamıştı ve bunu trenin gidişinden de anlayabiliyorduk. Anonslar sürekli “Yoğun kar yağışından dolayı hız yapamıyoruz” şeklindeydi. Hakikaten yapamadılar. Bir saat rötarla geldik Eskişehir’e inebildik. Böylece İstanbul yolculuğumuz bitmiş oldu. Umarım İstanbul’a daha sıcak bir zamanda ve arayı fazla açmadan yine gidebilirim. Çünkü hala buluşulacak o kadar çok dost ve alınacak o kadar çok şey var ki 🙂

NOT: İlkan abinin durumunu merak edenler için; salı akşamı bende kaldı. Gece rahatsızlandı. Ertesi gün iyileştiğini düşünerek Bilecik’e doğru yola çıktı. Ancak yolda fenalaşıp ambulansla Bilecik Devlet Hastanesi‘ne yetiştirildi. Kalp krizi geçiriyor diye epey paniklediler. Yapılan tüm testler temiz çıktı neyse ki. Ertesi gün akşama doğru hastaneden taburcu oldu. Şimdi çok şükür hiçbir şeyi yok. Geçmiş olsun canım abime.

Proofhead İstanbul’da!

Yolculuğun en başında İlkan Abi’yle ortak aldığımız piyango bileti

  Fizik Mühendisleri Odası‘nın düzenlediği A-2 Tipi Mühendislik Akustiği Eğitimi‘ne katılmak için İlkan Abi‘yle birlikte cuma günü İstanbul’a doğru yola çıktık. İstanbul’a ilk defa hızlı trenle gideceğimiz için ben kendi adıma biraz heyecanlıydım. Her sabah Bilecik’e giderken altından sağından solundan geçtiğim o yüksek hızlı tren köprülerinin bizzat üzerinden geçecektim. Bir de yolun Bilecik’ten sonra olan kısmını merak ediyordum.

Saat 16’da İlkan Abi’yle trene bindik. Tren 10 dakikalık bir gecikmeyle hareket etti. Saat 16.30 civarında Bozüyük’e gelmiştik bile. Ancak tren durmadan devam etti. Tren Bozüyük’ten sonra acayip yavaşladı, hatta yer yer durdu. Saat 17’e doğru Bilecik İstasyonunu da transit geçtik. Bu esnada ben tetrisle oynuyordum, İlkan Abi de Kelimelik oyununda yaratıcı sözcükler üretiyordu.

Saat 18.30’da nihayet Pendik İstasyonu’na ulaştık. Yaklaşık iki buçuk saat sürmüştü yolculuğumuz. Pendik’te indikten sonra Burak bize metroya binip Kadıköy‘e geçmemizi söyledi. İnince öğrendik ki Pendik’te metro yokmuş! Neyse, orada biraz ileride dolmuş durakları vardı. Atladık bir dolmuşa ve tam bir buçuk saatlik bir yolculukla Pendik’ten Kadıköy’e geldik. Tam bir buçuk saat!

Rıhtım’da indik ve birkaç dakika sonra Burak’la (yazının kalan kısmında KeyB olarak anılacaktır) kucaklaştık. Karnımız aç olduğundan hemen yakında bir yerde yemek yedik ve Burak’ın epey kötülediği evine doğru yola çıktık. Bu ev, Kadıköy’ün arka sokaklarında, Fener’in stadyumuna karşıdan bakan bir yerde. Ancak Burak’ın kötülediğinden farklı olarak, gayet hoş, temiz bir yerdi. Bizim Burak’ın böyle huyları vardır.

Eve gittik, eşyalarımızı döktük ve tekrar dışarı çıktık. Biz yolu yarılamıştık ki yağmur başladı. Hemen oradaki bir kafeye girip oturduk. Yağmur dinince ertesi gün gideceğimiz kursun yapılacağı yeri aramaya başladık. Bu nasıl büyük bir şans? Meğer kursun yapılacağı Fizik Mühendisleri Odası ile Akmar Pasajı yan yanaymış.

Akmar Pasajı, Hammer Müzik‘in yer aldığı pasajdır. İstanbullular pek aşinadır, ancak İstanbul’da yaşamayan bizler için İstanbul’a gelince muhakkak uğranması gereken bir mabettir. Gelmeden, buradan alınacakla ilgili hazırlıklarımı yapmıştım. Çok güzel bir jesti de İlkan Abi yapacağını söyledi sağolsun.

O gece hayatımın gerçeği yüzüme nasıl çarptı bilemedim. Gece bitmek bilmedi. Yorgunluk, üzüntü ve bilimum eziyet üzerimde tepindi, tepindi ve uyutmadı beni. Neyse ki sabah oldu ve yataktan kalktım. Hazırlandık, saat 8’de çıktık evden. Önceki gün iyice öğrendiğimiz yolu takip edip doğruca eğitimin yapılacağı Fizik Mühendisleri Odası’na geldik. Burası bir apartmanın 3. katında bulunan bir daireydi. Gittiğimizde bir görevliden başkası yoktu. Bu zaten bizim huyumuzdur, en önce gideriz.

Saat 9.30’a doğru herkes toplandı. On iki tane kursiyer ve bir öğretici. Hocamız Prof. Dr. Ayşe ERDEM AKNESİL, Türkiye’de akustik konusunda çalışan az sayıdaki hocalardan bir tanesi. Gayet harika bir üslubu var ve kursun öğleden önceki kısmında ses ve sesin yapısına dair güzel bir sunum yaptı. Özellikle bazı temel kavramlarda çok ciddi yanlışlarım olduğunu farkettim. Öğlen saat 12.30’da yemek arası verdik.

Eğitimi düzenleyen oda yemek için “Benusen Restoran“la anlaşmıştı. Yemeği burada yedik. Benusen, “ben ve sen” demekmiş. Hikayesi şurada yazıyor. Yemekten sonra Akmar Pasajı’na gittik İlkan Abi’yle ve alacağım plakları ayırttık Enis Abi‘ye. Vaktimiz kalmadığı için, tekrar eğitime döndük. Eğitimin öğleden sonraki kısmında hocamız Prof. Dr. Neşe YÜĞRÜK AKDAĞ idi. Öğleden sonraki kısım genelde hesaplamalarla ilgili olacağından derse girerken büyük bir ön yargıyla girmiştim. Ancak Neşe Hoca, gayet detaylı ve insanı yormayan bir anlatımla kendi adıma beni mest etti. Tıpkı Ayşe Hoca gibi, Türkiye’de akustik alanında çalışmalar yapan öncü hocalardanmış kendisi de. Elbette eve döndüğümde adlarını Google’da arattım ve ben de çalışmaları hakkında fikir sahibi oldum.

Ben – Cihan – Serhat- Keyb

Akşam kurs bitti ve doğruca Akmar’a gittik. Cihan‘la konuşmuştuk ve o da orada bekleyecekti. Gün içindeki ilk buluşmayı böylece Akmar’da Cihan’la yapmış oldum. Buluştuk, sarıldık, sonra Hammer Müzik’e girip ayırtığımız plakları aldık. In Flames – Clayman, In Flames – Colony, In Flames – Soundtrack To Your Escape ve In Flames – Reroute The Remain! Bu dört plakla ilgili ayrıca bir yazı yazacağım zaten. Bu plaklardan Soundtrack To Your Escape, İlkan abinin bana hediyesi oldu. Bir diğer plak ise ÇŞB’nin hediyesi oldu. Mükemmel 🙂

Cihan ve yanındaki arkadaşı Serhat ve İlkan abiyle birlikte Kadıköy’de bir yerde oturduk yemek yedik. Daha sonra Cihan ve Serhat’ı Keyb ve ev arkadaşıyla buluşak üzere gönderdim. Biz de İlkan abiyle birlikte bir önceki gün anahtarını aldığım eve doğru yola çıktık. İlkan abinin efsane haritacı sezgileri sayesinde yolu epey kısaltmış olarak eve ulaştık.

İlkan abi bu efsane sezgilerini şöyle tanımlıyor: “Gözlerimi kapatıp yükseliyorum ve sanki Google Earth’deymişçesine sokakları yukarıdan görebiliyorum.

Tüm bunlar olurken, aslında bir önceki günden beri içimde büyüyen bir isteğim, bir bağımlığım baş gösterdi. Bu aslında bir ızdırap. Hayatıma sarılmış dolanmış saçak saçak olmuş bir bağımlılık. Yapmam gerekeni yaptım ben de. Direnmedim.

Merve – ben – Umur

Evden çıktık ve KeyB ile buluştuk. Adını hatırlamadığım bir kafeye gittik oturduk. Bir süre sonra İlkan abi ve Keyb’nin ev arkadaşı ayrılıp maç izlemeye gittiler. Biz de Keyb, Cihan ve Serhat’la aynı yerde kaldık. Henüz 10 dakika geçmemişti ki Umur aradı ve vapurdan indiğini söyledi. Onu da tek bildiğim yer olan Akmar Pasajı’na yönlendirdim. Muhtemelen Cihan’la kucaklaştığımız yerde Umur’a ve kız arkadaşı Merve’ye rastladım. Nasıl bir kucaklaşma öyle yarabbi! Kız, kucaklaşmamızı kıskandı, o kadar! Ben, Mesut Proofhead Çiftçi, Umur Fırtına’yı nasıl da özlemişim. Askerden terhis olduktan sonra buluştuğum ilk kez buluşuyordum bu can yoldaşıyla.

03Umur ve Merve’yle birlikte önce yemek yiyecekleri bir yere gittik. Oradan da bizimkilerin olduğu kafeye geçtik. Şimdi benim olduğum arkadaş ortamlarında genelde iki farklı ortamımdan arkadaşlarım varsa konu hep benim ve ben de olduğunu iddia ettikleri gariplikler üzerine döner. Ve aynen öyle de oldu. Herkes hayatındaki bir “Mesut’un komik/garip/ hıhıhı salak” anısını anlattı. Ama iyi de oldu, güzel ortamdı. Umur’un kız arkadaşıyla uzun süre sonra nihayet tanışmış olduk. Askerdeyken bana gıcık oluyordu bu kız. Uzun süre ortadan kaybolup döndüğümde Umur, “Aha Mesut geldi, ben telefonu kapatıyom” diyip kapatırdı hep. Kız da beni bir tür “kuma” olarak görmeye başlamıştı.

05Umur ve Merve’yi uğurladıktan sonra bizimkilerle daha “deep” muhabbetlere girdik. Sonra İlkan abi ve Burak’ın ev arkadaşı geldiler. Biraz da o şekilde oturup nihayet kalktık.  Cihan ve Serhat’ı metrobüse bindirip biz de eve geçtik. Eve geldiğimizde saat 22’yi biraz geçmişti. Oturduk, bir demlik çay içtik.

Sonra İlkan abiye, hediye olarak aldığım kitaba o an aklıma gelen dörtlükleri yazdım ve verdim. Pek beğendi sağolsun.

Uyumadan önce aldığım plaklar ve KeyB ile bir fotoğraf çektik. Sonra da “aslında hayat ölmek içinmiş” diyip uyudum.

Yazının ikinci bölümü için tıklayın.

2014 Yılımın Değerlendirmesi

Yıllar bir biri ardına geçiyor, hayatlarımız değişiyor sevgili okur. Hayatımın belki de en önemli yılıydı 2014 ve en çabuk geçen yılı oldu.

Her yıl yazdığım ve geride bıraktığım yılı değerlendirdiğim yazılardan birisi olacak bu da. Geçen sene yazdığım, 2013 Yılı Değerlendirmesi‘ni okudum az önce. Blogun en hantal yılı olarak bahsetmişim. Ancak, bu yıl beş yıllık My Resort Tarihinin en kötü yılı olmuş, onu anladım. Çünkü altı ay süren bir askerlik ve bir ay süren bir evlilik sürecinde tamamen blogdan uzaktaydım. Tek bir kelime yazmadım. Haliyle reytingler de düştü. Ancak olsun, bunu dert etmiyorum. İnternet alışkanlıklarında belirli dönemler vardır. Örneğin 2000’lerin başında forum siteleri çok revaçtaydı. Sonra sözlükler birden moda oldular. Sonra blog dönemi başladı. Akıllı telefonlarla birlikte bu sefer de fotoğraf ağırlıklı içeriklerin yer aldığı sosyal profil siteleri popülerleşti. Dolayısı ile kişisel blogların artık iki kuşak geride kaldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Özellikle video ve fotoğraf paylaşımlarına olan ilgi bu denli yoğunken kelimelere ilgi gösteren okuyucuların sayısı ciddi oranda azaldı. Okumaya devam et

Bu Geceki Ay Tutulması

Astronomik bakımdan çok önemli bir gece bu. Bu gece kanlı dolunay var. Üstelik bu dolunay bir de tam ay tutulmasına sahne olacak. Bu olay yaklaşık 500 yıllık periyotlar halinde gerçekleşiyor. Bu yıl bir önceki kanlı dolunay (blood moon) 14 Nisan’ı 15 Nisan’a bağlayan gece gerçekleşmişti. Ben askerdeydim o esnada.

Bu gece ise yine bir kanlı dolunay var ve bir tam ay tutulması ile birlikte gözlenebilecek. Ay tutulması gündoğumu ile çakıştığında gökyüzünde kızıl bir ay seyredeceğiz. Gökyüzünün en güzel süsü Ay, en güzel formunda Dolunay’da, bu sefer kızıl saçlarını dökecek omuzlarından.

Astrologlar bu muhteşem güzelliğin burçlar üzerindeki etkileriyle uğraşadursun, bizler uykularımızdan feda edip güneşin doğumunda bu gökyüzünün en güzel süsünü izleyeceğiz. İlkokulda “Dünya’dan Ay’ın hep aynı tarafı görünür” bilgisini öğrendiğim günden beri Ay’ın hep karanlık yüzünü merak etmişimdir. Yıllar boyu Ay’ı çıplak gözle gözlemledim. Ay’ın Dünya’ya dönük yüzünde bazen gözünde güneş gözlüğüyle bir kadınının yukarı doğru baktığını görüyorum. Yıllardır bu tasvir hiç değişmedi. Ancak karanlık yüz halen keşfedilmemiş bir cennet benim için.

Müptelası olduğum kurt adam hikayelerini bir kenara bırakıp dolunayın bende yarattığı bu manevi etkiyi düşünüyorum. Buna, Dünya’da şahit olan iki kanlı canlı insan var. (Asker arkadaşım Umur, elini göğsüne götürebilirsin.) Bir dolunayın ben de yarattığı tek baskın duygu var: Yazma isteği. Ay da bir ya da iki gece, dolunay oluyor. Kesinlikle izole olmuş bir şekilde, herşeyden uzak, önümde daktilom ya da daha da basiti, elimde kalemim, belki kulağımda bir kaç özel parça, ertesi günü düşünmeden yazmak istiyorum. Bunu bazen o kadar çok istiyorum ki hayatımı gözden kaçırıveriyorum. Her dolunayda dinlediğim, hiç eskimeyen, hiç bıkmadığım şu şarkıyı da paylaşmazsam bu gece ölürüm.

Askerde Okuduğum Kitaplar – 2

Evet sevili okur, ilk kısmını şurada okuduğun yazının ikinci kısmı ile karşındayım. Buy azımızda da yine askerlik süresince okuduğum bazı kitapların mini incelemelerini okuyacaksın.

dogan_kardesimin_hikayesi_tn.jpg11. Kardeşimin Hikayesi: Askerde okuduğum ve final kısmıyla en çok şaşkına çeviren kitap herhalde buydu. Zülfü Livaneli‘nin okuduğum ilk kitabı ve öyküsü. Kurgusunu çok beğendim. Bu kitabı Eskişehirli bir arkadaşım Fatih bana hediye etmişti okumam için. Umur kitabı okuduktan sonra olayın baş kahramanını bana benzetmişti. Kitapla ilgili olarak askerdeyken yazdığım yorum şu şekilde olmuş: “30.04.2014. Fatih’in okumam için verdiği, isteksizce başlayıp bir solukta okuduğum; özellikle de son kısmı ile ağzımı açık bırakan bir kitap oldu. Zülfü Livaneli’den böyle bir eserin çıkması muazzam bir olay! Bravo! Fatih’ten kitabı hediye etmesini isteyeceğim. (…) Kitaptaki kahramanın kitaplık evini çok beğendim.” Okumaya devam et

Askerde Okuduğum Kitaplar – 1

Askerlik boyunca yaşadığım az sayıdaki güzel zamanlardan biri de okumak için fırsat bulduğum zamanlardı. Yaptığım işten vakit bulduğumda ve amelelik yapmadığımız zamanlarda çokça kitap okudum sevgili okur. İnan, askerliği çabuklaştırmanın daha verimli bir yolu da yok.

Okuduğum kitapların bazılarını üst tertiplerden, bazılarını ortalıkta sahipsiz dolaşan kitaplardan, bazılarını Umur‘dan ve bazılarını da kendi paramla çarşıdan aldım. Şöyle bir sayınca usta birliğim boyunca yaklaşık 20 kitap okumuşum. (Acemi birliğinde neredeyse kağıt kalem bile bulamıyorduk bırak kitabı) Eh, her biri yaklaşık yirmişer gün sürer iki tören hazırlığı ve bir tatbikat boyunca da hiç kitap okuyamadım. Bir de Suç ve Ceza‘yı okumam çok uzun sürdü. Bunun nedenini kitaptan bahsederken anlatacağım. Her bir kitabı okuduktan sonra anlık defterime kitapla ilgili düşüncelerimi yazmıştım. Buraya yazacağım yorumlar da doğrudan o defterden alınma. Yazı iki kısımdan oluşacak ve bu ilk kısmı.

kelebek1. Kelebekler ve İnsanlar: Askerde okuduğum ilk kitap. Bu kitabı Keşan‘daki yemin töreninde bana ödül olarak verdiler. Sonu başından belli, ortalamayı geçemeyen bir öykü. Konusu fena değil yine de. Okunabilir. Kitabın iç sayfasına acemi birliğindeki tüm arkadaşlarıma imza attırdım. Üstün Dökmen’in okuduğum ilk kitabı.


milyar.jpg2. Milyarlarca ve Milyarlarca:
Carl Sagan‘ın büyük bir hayranıyım sevgili okur. Askerde çıktığımız ilk çarşıda en önce gittiğimiz yerlerden birisi de kitapçı oldu. Carl Sagan’ın bu kitabını görünce zaten önceden de okumaya hevesim olduğu için hemen aldım. Büyük bir keyifle okudum. Carl Sagan’ın Tanrı’ya dair tespitleri çok yerinde. Ayrıca yine kitabın sonlarına doğru kürtaj hakkında özel bir bölüm var. Burası da gayet harika hazırlanmıştı.


seytenyemini.jpg3. Şeytan Yemini: Jean Christophe Grangé
‘ın okuduğum ilk kitabı. Kitabı gayet başarılı buldum. Özellikle kurgu çok iyi. Anlığa şu şekilde yazmışım: “26.03.2014. İyi bir kitap. Soluk soluğa okuyorum, bırakamıyorum. Çok fazla isim ve yer olmasına rağmen olayların takibi keyif veriyor. Yazarın aralara serpiştirdiği cinsellik de dozajında. Muhtemelen kitap yarın bitecek ve bu yorumun sonunu da yarın tamamlayacağım. Evet, aradan 12 saat geçti ve kitap bitti. Sonu şaşırtıcı, evet. Güzel bir kitap. Belki bazı ölümler olmasıydı, daha da harika olabilirdi. Luc’ün neden intihar ettiğini kitabın sonuna gelmeden yaklaşık 100 sayfa önce tahmin ettim. Yazarın diğer kitaplarına da göz atmakta fayda var. Karargah Bölüğü Koğuşu, Gelibolu.” Bu kitapla ilgili hatırladığım bir diğer husus da şu oldu. Kitabın ortalarına doğru yaklaşık 10 sayfalık bir kısmın baskı hatası sebebiyle olmadığını farkettim.  O hafta sonu çarşıya çıktığımda gidip kitabın bir dijital kopyasını bularak bu sayfaların çıktısını aldım ve öyle tamamladım.

Okumaya devam et