Tag Archives: Yağız

Sabhankra – Revenge (2016)

revengeNe desem, nereden başlasam bilemiyorum. İşte, 9 yıldır merakla beklediğim Sabhankra albümü nihayet yayımlandı. Mayıs ayının ilk gecesinden beri aralıksız dönüyor kulaklarımda. Albüm Rusya’da yayımlandığı için Türkiye’ye gelmesini de beklemek durumunda kaldık. Geçtiğimiz gün iki kopya olarak elime ulaştı ve birkaç hafta önce yazıp bitirdiğim yazıda son rötuşları da yaparak yayımlıyorum artık.

Sabhankra‘yı ilk defa 2006’da, yayımladıkları ilk albüm Powercraft‘la tanıdım. City Of Tulips‘i ilk defa dinlediğimde “Tamam işte, yapmak istediğim, duymak istediğim müzik bu” demiştim. Üniversitenin hazırlık yılıydı, kampüsün her köşesinde sırf o albümdeki parçaların soundtrack olduğu anılarım saklıdır hala.

Bir yıl sonra Sabhankra, “To Die For A Lie” isimli bir EP yayımladı ve yakın zamanda çıkacak “Cursed Sword” isimli albümün duyurusunu yaptı. O dönem benim evimde internet yok henüz. Volkan’ın evine gittikçe oradan araştırıyorum grubu. Myspace çok popüler o dönemde. Facebook da açmışım nihayet. Tüm grup üyelerini isim isim araştırıp ekledim arkadaş olarak. O ana kadar hayatımda duyduğum en iyi müziği yapan adamları tanımalıydım zira.

00  To Die For A Lie, üç parçadan oluşan bir EP idi ve Powercraft’a göre çok farklı bir soundu vardı. Çok daha iyi kaydedilmişti, vokaller muhteşemdi. Buried In Dust, You Will Die ve To Die For A Lie, o ana kadar duyduğum en sert Sabhankra parçalarıydı. Bu üç parçayı da içerecek albüm “Cursed Sword” nasıl bir albüm olacak acaba diye düşünürken, aradan bir yıl daha geçti. Bu esnada “Cursed Sword” olarak duyurulan albümün adının “Revenge” olarak değiştiği açıklandı ve bir şekilde parça listesi yayımlandı internette. 2008 ve 2009 da bu şekilde geçti. Sabhankra sonrasında konsere geldi Eskişehir’e. Bu konserden sonra grupla olan samimiyetim daha da arttı. Artık herkes beni “Eskişehir Sabhankra Yetkili Bayii” olarak biliyordu. Ancak açık açık da söylüyordum, Türkiye’deki en iddialı Sabhankra fanı bendim. Hala da öyleyim gerçi. 2012’de bir fanın yapabileceği en iyi şeyi yaptım ve arkadaşlarımla birlikte Sabhankra’yı Eskişehir’de ağırladık Eskirock Metal Fest‘te. İşte, en sevdiğim grup kendi organizasyonumuzda sahne alıyordu. O gece bittiğinde yalnızca ben değil, tüm arkadaşlarım Sabhankra’yı dinlemiş olmanın verdiği heyecanı yaşıyordu. Ancak ben onlara kıyasla daha paha biçilemez bir heyecanla doluydum: Savaş Abi‘yle vedalaştıktan sonra, trene binmek üzereyken yapabileceği en büyük jesti yaptı. O ana kadar merak ve heyecanla beklediğim albüm Revenge‘in promo cd’sini elime tutuşturdu. İşte, hayatımın en mutlu anlarından birisi bu andı. Yine aynı albümle alakalı hayatımın bir başka en mutlu anı daha var ama şu an onun sırası değil.

Revenge’in bu 2007’de kaydedilmiş ilk promo cd’si, tüm dünyadan sakladığım bir materyal olarak aylarca gizli kapaklı dinlediğim bir albümdü. Sonra bir gün Alper‘e ve Sercan‘a albümden bir parçayı, Immortal Son‘ı dinlettim. Başka bir gün de Yağız ve Ender‘e de bir başka parça olan Cursed Sword‘u dinlettim. Dördü de albümü onlarla paylaşmam için yalvardılar. Ama vermedim. Aramız bozuldu. Birkaç ay konuşmadık. Sonra vermeyeceğimi kabul ettiler ve barıştık.

Powercraft’taki City Of Tulips isimli parçayı hayatımda dinlediğim en iyi parça sanıyordum. Ancak Revenge’de yer alan Cursed Sword‘u duyunca hayatın anlamı değişti. Sahip olduklarımı ve olabileceklerimi sorguladım bu dönemde hep. Ben böyle odamda gizli gizli Revenge dinlerken 2014’te Seers Memoir yayımlandı. Eh, dedim Sabhankra nasılsa Revenge’i artık yayımlamaz. Umudumu kaybettim. (Ama umut, kaybettikçe değerlenen bir şeymiş bunu anlamak için iki yıl daha beklemek gerekecekti.)

01

2016’da Savaş Sungur yine bir bomba patlattı ve yeniden kaydettikleri Revenge albümünü 30 Nisan’da yayımlayacaklarını açıkladı. Bu, özellikle haberi okuduğum gün bende müthiş bir doping etkisi yaptı. Oturup albümün yayımlanmasını beklemeye başladım. Bu arada yıllar önce yayımlanan To Die For A Lie parçasına klip geldi. Klibi açıp izlemeye başladığımızda şok geçirdik! Çünkü yıllar önce yayımlanan şarkıyı yıllar sonra bambaşka bir sound’la dinliyorduk. Albümü yeniden kaydetmek, albüme bambaşka bir ruh vermişti. Öyle ya, 2007’deki gibi yaşayan ve düşünen bir grup yoktu artık. Yaşlar büyümüş, düşünceler gelişmiş ve daha müzikal kökler daha da sağlamlaşmıştı.

To Die For A Lie’ı dinleye dinleye Nisan ayını bitirdik. Berbat bir aydı. Nisan’ın son gecesi Utkulara gittik oturmaya. Bir yandan sürekli Facebook’u takip ediyorum, gece yarısı olsun da Sabhankra albümü yayımlasın diye. Gece yarısına birkaç saat kala Savaş Sungur, muhtemelen tacizlere daha fazla dayanamadı ve albümü dinleyebileceğimiz linki paylaşıverdi!

Yazının bu paragrafa kadar olan kısmı bir albüm kritiği için yazdığım en uzun girizgah oldu. Anekdotlarla bezeli anlatımın da hastasıyım. Evet, şimdi bu hastalığımı bir kenara bırakalım ve albümden bahsetmeye başlayalım.

Albümün açılış parçası You Will Die. Bu, parçayı ilk defa 2007’de dinlemiştik. O günden beri de Sabhankra konserlerinin en gaz parçalarından biri olarak dinledik hep. Hatta şuraya tıklayıp bu parçanın Eskişehir’de kaydettiğim performans videosunu izleyebilirsiniz. You Will Die’da ve tüm albümle ilk fark edilen şey klavyelerin nispeten daha geri planda kalması ve gitarların ön plana alınması olmuş. Önceki albümlere göre düzenlemelerde davullar nispeten daha sadeleştirilmiş, vokaller daha çok agresifleşmiş.

One Shall Fall, yeni albümden ilk defa dinlediğimiz bir parça. Harika bir giriş melodisi ve ardından gelen çok daha harika bir giriş solosu var. Sonrasında scream vokal üzerinde kurulmuş kısımlar halinde ilerliyor. Yeri gelmişken söyleyeyim bu albümün, Sabhankra’nın en iyi sololarının olduğu albümü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. One Shall Fall’ın sonundaki melodik soloyu muhakkak bir kenara not edin.

Ve geldik bana göre albümün en iyi parçasına: Cursed Sword. Albüme adını verebilecek kadar efsane bir parça bu. Tüm albümdeki en yoğun klavye kullanımı bu parçada. Muhteşem klavye melodisi biraz gitarlar tarafından ezilmiş ama olsun. Melodinin olağanüstülüğünü yine de örtememiş bu durum. Tüm Sabhankra diskografisinde en sevdiğim beş parçadan biri oldu bu parça. Yavaştan yükselen girişi, sonrasında kesilmeden devam eden twinler ve arka plandaki çok başarılı klavye partisyonuyla albümde kesinlikle ön plana çıkıyor. Savaş Sungur’un hediye ettiği promo diski aldığım günden beri de en çok dinlediğim şarkıdır. Askerdeyken bile Seval’in getirdiği mp3 çalara yükleyip dinliyordum nöbetlerde falan.

Immortal Son, albümdeki çok iyi parçalardan bir başkası. Cursed Sword’la birlikte klavyenin en çok iş yaptığı şarkı. Şarkı özellikle nakarat öncesi kısımdaki yüksek tempolu davul atakları ve peşinden gelen gitar melodisiyle akılda kalıyor. Grubun ilk basçısı Sinan Erez tarafından çalınan solo ise Sabhankra’nın en melodik ve en iyi sololarından birisi olarak parçayı zenginleştirmiş. Bu soloyu da bir kenara not edin. Immortal Son, yapısı itibariyle Sabhankra’nın müziğinin çok iyi bir özeti niteliğinde. 2007’de yazılmış olsa da, bugün dahi grubun giderek sertleşen müziğini çok iyi karşılıyor.

Albüme adını veren parça Revenge, albümdeki beşinci parça. Yaklaşık yedi buçuk dakikalık süresiyle de albümün en uzun parçası. İlk bir buçuk dakika boyunca klavye eşliğinde yürüyen parça, bu andan itibaren klasik Sabhankra tarzı melodilerle koşmaya başlıyor. Uzun bir parça yapınca aralara küçük şakalar ve küçük sürprizler koymayınca olmuyor tabi ki. Bunu da ara ara giren belli belirsiz klavye melodileriyle seziyoruz. Parçanın ortasından itibaren tam da sevdiğim şekilde klavye giriyor ve parçayı kapattığınızda dahi aklınızda kalacak olan melodileri icra ediyor. Ama asıl sürpriz parçanın sonundaki clean vokalle geliyor: Savaş Sungur’un hüznü sesine öyle güzel yansıyor ki “o kısmı bir daha açsana” diyor sağımızda solumuzdaki herkes.

Eternal Rage, albümdeki en sert şarkılardan biri. Çok fazla dur kalk trafiği olan bir şarkı olduğundan ilk etapta çok dikkati çekmiyor. Ama bu şarkıda da bir hazine gizli. Üçüncü dakikanın sonunda başlayan melodi albümdeki gizli hazinelerden biri. Bu kadar kısa ve hüzünlü olması yüzünden, ben bu melodiye “mutlu günlerimin ızdırabı” diyorum.

Hate, albümde en az sevdiğim parça oldu ne yazık ki. Kötü mü? Değil. Harika bir gitar parçası. Hatta sound olarak Powercraft albümüne yakın bir parça.

Şimdi burada derin bir nefes alıyoruz. Yazının buraya kadar olan kısmında parçaları tanıtırken “şöyle güzel”, “böyle efsane” diye yazdım. Şimdi bahsedeceğim parça, öyle bir parça ki ilk duyduğumda kulaklarıma inanamamıştım. Albümdeki en hüzünlü parça, dinleyince “bunu yazan adam ne hissetti de böyle bir melodi çıktı?” diye kendi kendime defalarca sorduğum parça: I Will Die With Your LoveAşkınla Öleceğim. Albümdeki en iyi parçalardan biri olmanın yanında, albümdeki en özel parça. Kimin için? Benim için. Alper için. Ortada bir gerçek var: Sabhankra yapmış. Ve adı da “Aşkınla Öleceğim“. Melodinin hüzünle boğuştuğu, ancak sert kalmaktan da taviz vermeyen bir parça. Her şey fazlasıyla içimizi parçalarken bir de dördüncü dakikanın ortalarına doğru başlayan “albümdeki en iyi clean performansı” sayesinde bu şarkı da unutulmaz Sabhankra şarkılarından biri olmaya aday.

The Nightmare, albümde en az sevebildiğim bir diğer parça. Albümdeki teknik parçalardan birisi bana göre. Bunun dışında pek dikkatimi çekemedi şimdilik. Hemen ardından başlayan To Die For A Lie ise aşina olduğumuz bir diğer parça. Çünkü 2007 yılında yayımlanan aynı adlı EP’de yer alan üç parçadan birisiydi. Şansa bakın ki Revenge’in de çıkış parçası olarak To Die For A Lie seçildi ve bu parçaya klip çekildi. 2007’de dinlediğimiz versiyonda parçanın başlamasıyla birlikte tüylerimizi diken diken eden iki nota vardı klavyede. Yalnızca bu parçada değil, tüm albümde birkaç istisna dışında, klavyeler arka plana çekildiğinden bu şarkıdaki o efsane çıkışlar da ne yazık ki yeni düzenlemelerde yer almıyor. Ancak altyapıdan tamamen çıkarılmamış. Şarkının ruhu kaybolmamış.

Son parça Abandoned By The Gods, albümdeki en iyi girişlerden birine sahip. Klavyedeki ton muhteşem. Parça sürekli olarak yüksek tempoda ilerliyor. Yer yer black metal dinliyor hissine kapılıyorum bu şarkı çalarken. Ben bu şarkıyı, bu albüme kapanış şarkısı olarak tercih etmezdim. Çünkü sonlara kalıp keşfedilmeme riski çok yüksek.

Evet, albümdeki son parça Abandoned By The Gods dedik. Ancak CD’de üç tane de bonus track var. Bunlar 2007’de yayımlanan To Die For A Lie isimli EP’de yer alan üç parça: You Will Die, To Die For A Lie ve Buried In Dust. You Will Die ve To Die For A Lie’ın her iki versiyonunu da dinleyerek kendinizce yorum yapabilirsiniz. Buried In Dust ise Sabhankra’nın klip çekilen ilk parçası olması bakımından önemli.

02

Albümün kayıtlarında gitar ve vokallerde Savaş Sungur, gitarda Süha Kozbey, bass gitarda Gürkan Yücel ve davulda Mehmet Engin yer alıyor. Albüm yayımlanmadan çok kısa bir süre önce grupta eleman değişikliği yaşandı. Grubun yeni davulcusu Rıdvan Başoğlu olarak duyuruldu. Bu ismi Baht grubundan hatırlıyoruz.

Albümün kapağı, bir önceki albüm olan Seers Memoir’in de çizeri olan Marta Sokolowska tarafından çizildi. Kartonet tasarımı ise Tunay Komut tarafından yapıldı. Albümün miks ve mastering işlemleri de aşina olduğumuz bir isim, Barbaros Ali Kaynak tarafından yapılmış. Albüm, tıpkı bir önceki albümde olduğu gibi Rus Haarbn Productions tarafından basıldı ve ülkemize sınırlı sayıda gönderildi. Satın almak için grubun sosyal profillerine göz atmanız yeterli.

Kısaca özetlemek gerekirse Revenge, Sabhankra’nın 2006’da yayımlandığı Powercraft’tan beri yayımlanan ve en iyi albümü. İçerdiği çok iyi parça sayısı ve albümün bağlantılı temalı şarkılarıyla bu yıl içerisinde şu ana kadar yayımlanan en iyi Türk metal albümlerinden de birisi. Bir fan olarak yazı boyunca yer yer objektifliğimi kaybetmiş olabilirim, anlayışla karşılayacağından eminim. Çünkü bu albüm dile kolay, tam 9 yıldır yayımlanmasını beklediğimiz bir albümdü. Son bir not, albümün teşekkürler kısmında bana da bir selam çakan gruba ben de sevgi ve saygılarımı buradan iletiyorum. Bundan değerli bir şey olamaz.

03

Kısa süre sonra blogda yeni bir yazıda, elimdeki tüm Sabhankra materyallerini yayımlayacağım. Böylece Türkiye’deki en büyük Sabhankra fanı olduğumu bir kere daha cümle aleme ispatlamış olacağım.

Albümü grubun Bandcamp sayfasından dinleyebilirsiniz.

Facebook sayfası: http://www.facebook.com/SabhankraBand

 

Reklamlar

Yazma Özgürlüğü, Kaçmak ve Tove Lo

Şimdi sen, 1. sınıf kalitedeki koltuğunda oturup en pahalı IPhone’undan geniş geniş benim yazdıklarımı okuyor ve bok atıyorsun ya, bana neyi yazıp neyi yazamayacağımı ahkam kesiyorsun ya, yapma bunu. Çünkü sen ne dostsun, ne müziksin, ne mutluluksun, ne de acı… Öyleyse ben seni neden yazayım ki? Pişkinliğin tarif edilemez şu züppeliğini görüp de ben seni neden yazayım? En güzel şiir olsan ne fayda?

Küçükken tatillerde çoğunlukla annem ve Murat‘la birlikte yolculuk yapardık. Bursa’ya, dayımın öğretmenlik yaptığı köye giderdik. Orası müthiş bir köy idi. Hatta yıllar sonra Ferhat Abim‘le gittiğimizde bile hala (çok kısa sürmüştü bu ziyaretimiz) çocukluğumdan bazı izler bulmuştum. Menteşe Köyü, aklımdasın.

snap01Bu yolculuklarımızda annem hep “Yola bakma, miden bulanır“, derdi. Ben de hep uzaklardaki tepelere bakardım. Çok uzaklarda kimisi gün gibi aydınlık, kimisi ise sise pusa bulanmış, hayal meyal görünürdü. Kendimi o tepelerin başında yalnız başıma düşlerdim. Yalnız başıma orada ne yapardım diye ürperirdi içim. Aradan yıllar geçti. Önceki sabah işe giderken kendimi yine aynı hayalleri kuruyor iken buldum. Neden bilmiyorum yalnızlığa olan bu merakım. Annem hep küçükken yalnız başıma ne oyunlar oynadığımı anlatır. Anne baba olmanın en büyük keyfi budur herhalde: Kapı aralığından yavrucuğunun kurduğu hayalleri izlemek, oynadığı komik oyunlara gülmek…

snap02Hafta sonu pek çok misafiri ağırladığım ve değerli dostlarla buluştuğum, yoğun, sırılsıklam bir hafta sonu olarak bitti gitti. Cumartesi gecesi hep birlikteyken elektrikler gitti. Geceyi Selda’nın korku hikayeleriyle tamamladık. Utku’yla ben çok korktuk. Önce İstanbul’dan kuzenim Orbay’ı misafir ettim. Askere gidecek. Vedalaşmaya gelmiş. Daha sonra Gelibolu’dan komutanım Mevlüt Başçavuşla buluştum. Emekli olmuş. Onunla vedalaştıktan sonra da Ordu’dan yakın dostumuz Emre‘yle buluştum. Onlar önden Alper‘le buluşmuşlardı bile. Ben yanlarına dahil oldum. O ekiple bir süre vakit geçirdikten sonra da Ender ve Yağız‘ın yanına gittim. Fatih Abi de oradaydı ve başına gelen garip olaylardan bahsediyordu…

imageŞu kızı da onlarla birlikte otururken gördüm ilk defa. Diğer pek çok mekanın aksine, o esnada tam da ekranda görünen video çalıyordu sistemde. Hem ses hem görüntü vardı yani. Göz ucuyla takip etmeye çalışsam da ne şarkının, ne de söyleyenin adını görebildim. Şarkı gayet gözleri kapatıp dinlemelik ayarında olduğu için Youtube’da nasıl arayacağımı düşünmeye başladım. Bu esnada ekranda bir sonra başlayan şarkının adını not ettim. Eve dönüp o şarkıyı Youtube’dan bulunca tavsiyelerde şırrank diye çıkıverdi aradığım şarkı: Tove Lo – Habits. İsveçli arkadaşımızı şu an için Youtube’da 404 milyon kişi izlemiş. Aferin kendisine.

Pulp Fiction Plağım

pulp01Baştan söylemekte yarar var, güzel bir hediye bu. Quentin Tarantino‘nun 1994 model filminin soundtrack albümünün plak formatına da nihayet sahip oldum böylece. Albümü daha önce kaset olarak bulabilmiştim.

Bir filmin çok sevilmesinde ve akılda kalmasında etkili olan önemli unsurlarından birisi de elbetteki soundtrack’leridir. İşte Pulp Fiction‘ın film müziği bu işlevi fazlasıyla yerine geçmiş ve hatta yer yer filmin bile ötesine geçmiş bir müzik. Filmi bilen bilmeyen herkes muhakkak şu melodiyi duymuştur: Misirlou.

Sevdiğim filmlerin soundtrack albümlerini yavaş yavaş plak formatında toplamaya devam ediyorum. Yıllar önce Kill Bill ile başlamıştım bu işe. Aslında bu açıdan bakıldığında Quentin Tarantino filmlerinin istisnasız hepsinin soundtrack albümleri toplanmaya değer işler. Çünkü çok çeşitli tarzlar içeriyorlar.

pulp02

Plaktan bahsedeyim biraz da. İçerisinden albümü mp3 olarak da indirmenizi sağlayan bir kod çıkıyor en başta: Back To Black Vinyl kodu. Bu güzel bir avantaj. Ancak plak ne yazık ki gatefold değil ve sleeve yok. Plak kabının arka yüzünde bilgiler yer alıyor. Ve biz burada neyi farkediyoruz? Plak, MCA Records‘tan çıkmış! Yani ben basmışım. (MCA Records, benim halen yürüttüğüm bir distro ya o açıdan şakasını da yapayım dedim.) Albümde toplam 16 tane parça bulunuyor. Filmden pek çok kare yer alıyor kapakta. Ön kapakta ise Uma Thurman‘ın hafızalara kazınmış o meşhur pozu yer alıyor. Yıllar sonra Kill Bill’le daha bir ünlü olacağını bilmiyor o sıralar.

pulp03

Şimdi herkes Misirlou‘yu bilir bu albümden. Ama bence asıl büyük keşif şudur. Çok iyi bir zamanlama ve biraz ön hazırlıkla müthiş keyif alarak dinleyebileceğiniz bir şarkıdır bu. Bir de şu şarkı var: Surf Rider Dinledikçe biraz da Türk işi geliyor melodi kulağa.

pulp

Filmden bir “sahne”

Bizim için bu filmin, bu albümün bir diğer önemi de bir diğer özelliği Yağız ve Ender‘in kurduğu grubun ismine ilham vermiş olması. Epey bir ilham alarak grubun adını UCUZ ROMAN koydular gençler.

Bu Muhteşem Gecemiz!

Çok mutluyum, uzun süredir bu kadar mutlu olduğumu da hatırlamıyorum. Önceki gün Ankara’dan döndüm ve bu sabah işe gittim. Haftanın son günü o kadar dipte başladı ki benim için anlatamam.

Sonra bir mucize hatta mucizeler oldu ve mesai bitti 🙂 Ah, mucizelere nasıl da hasret kalmışım. Nasılda özlemişim onlara tutunup yaşamayı. Sabah ki güneş tutulmasını göremediğim için üzülüyordum, çok daha büyük bir doğa olayına şahit oldum.

Eve geldim ve Yağız‘dan o telefon geldi: Çok uzun süre sonra stüdyo daveti. Evden uçarcasına çıktım ve stüdyoya kondum. Sonra bir doping geldi, öfff 🙂 Çok eğlendikten sonra her güzel şey gibi prova da bitti. Yağızlarla kucaklaştık ve ayrıldım. Havanın o ayazında içimdeki mutluluk üşümemi bile engelledi.

“Tanrım, bu muhteşem gecemize şahit ol.” Antik tanrılar siz de Olympos’tan göz kırpabilirsiniz. Attan inen eşşeğe binmez. Binmesin. Ben birazdan içimdeki bu coşkuyu kaybetmeden uyuyacağım sevgili okur 🙂 Unutmadan, bugün şu viral reklama çok güldüm. Siz de izleyin çok gülün, hep gülün 🙂

Olaylar: 1984, Buluşmalar

Marmaris’le alakalı şu fotoğrafı koymayı unutmuşum. Biz çekerken çok eğlenmiştik. Blogta da bulunsun istedim.

Tıklayınca büyür

Evet, eğitime gittiğim gün okumaya başladığım ve eğitimden dönerken yolda bitirdiğim muhteşem bir romandan bahsedeyim biraz da: 1984. George Orwell‘in kült romanı. Daha önce okumamıştım. Çok büyük hata yapmışım. Kurgu müthiş! Detaylar inanılmaz. Kitap çok akıcı bir biçimde ilerliyor, olaylar aniden gelişiyor. Kitabın sonlarına doğru biraz sıkıldığım bölümler oldu gerçi ama kitabın genelini büyük bir keyifle okudum.

Kısaca kitabı özetlemek istiyorum. Kitap bir kurgu dünyasında geçiyor. 1984 yılında Dünya’da üç büyük devlet vardır. Bu devletler sosyalizm benzeri bir yönetimle yönetiliyor, halk adeta robotlaştırılmış. Olayların geçti ülke olan Okyanusya‘da iktidarda olan ve “Parti” diye adlandırılan yapı, İngiliz Sosyalizmi -ingsos- sistemi ile halkı her anlamda kontrol etmektedir. Öyle ki Parti, geçmişi değiştirebilmekte böylece insanların kıyaslayabileceği bir kanıt kalmadığı için daima yanılmaz olan Parti olmaktadır. Kitaptan bununla ilgili müthiş bir örnek vereyim. Parti, halka dağıtılacak günlük çikolata hakkını 30 gramdan 20 grama düşürüyor. Halka bu şekilde duyuruluyor. Ertesi gün halk, günlük çikolata hakkının “20 grama çıkarılmasını kutlamak için” sokaklara dökülüp sevinç gösterileri yapıyor. Yani kimse bir gün önce olanları hatırlamıyor, hatırlamak istemiyor, kanıtlayamıyor.

Big Brother Is Watching You!

Big Brother Is Watching You – Büyük Birader Seni İzliyor!” Bu mottoyu muhakkak duymuşsunuzdur. İşte, büyük birader kavramının çıkışı da bu kitaptır. Sürekli izlenen, evlerine yerleştirilmiş tele-ekran denilen cihazlarla sürekli takip edilen bir toplum. 1984, okunması gereken bir kitap. Zaten Dünya Edebiyatı’na da bir kült olarak geçmiş durumda. Kitap 1949 yılında yazılmasına karşın Türkçe’ye 1984 yılında çevrilmiş, tam da kitabın adıyla aynı tarihte. Ve yine tam da 1984 yılında kitabın filmi çekilmiş. Filmde John Hurt başrolde oynuyor. Kitap Türkiye’de Can Yayınları‘ndan çıkıyor ve sürekli basımı yapılıyor.

Kitapla ilgili çok fazla detay vermeyeceğim. Çünkü bahsettiğim filmi de buldum ve izleyeceğim. Filmi de izledikten sonra bütüncül bir 1984 yazısı yazmak çok daha iyi olacak.

Cumartesi akşamı bizimkilerle birlikte, belki de aylar sonra tam kadro olarak, Pilot Bar‘da buluştuk. Uzun süredir görüşemeyince konuşacak o kadar çok ve o kadar farklı konular oldu ki. Alper, Togay, Volkan, Levent, sahnede olan Yağız, Ender, Mert, Korhan ve yeni klavyeci dostumuz Burak ile gece boyu mükemmel muhabbetler daldık çıktık. Levent’le neredeyse bir yıldır görüşmüyorduk mesela. Koskoca ekipte geriye bir tek Togay ve benim metalci kaldığımız gerçeğiyle yüzleştik bir süre. Sonra Alperler’in grupla ilgili konuştuk. Hatırlarsanız şu yazımda bahsettiğim klipleri yayımlanmıştı geçtiğimiz gün. Volkan okulda  harikalar yarattığından bahsetti. Yağızlar sahneye çıktılar, güzel güzel söylediler, eğlendik. Ben bunlara iki senedir Bora Duran İnsan’ı çaldıramıyordum.  O gece bir sürpriz yaptılar ve hepimiz bana bir sürpriz yapıp çalacaklarını beklerken yine çalmadılar. Bu, inanılmaz bir sürpriz oldu. Çok teşekkür ederim 🙂 Şu aşağıdaki video aynı gece çekildi. Yağızhan şarkıyı söylerken kimin gözlerinin içine bakıyorsun?

Buluşmalar bugün de devam etti. Çok uzun süre sonra önce dayımın yanına, sonra Arzu Hoca‘nın evine, Togay’ın evine gittim. Neredeyse iki yıl sonra Ufuk kardeşimle karşılaştım yolda. Togay’ın evinde, hayatımda görüp keşke benim olsa diye heveslendiğim, en çok heveslendiğim o gitarı gördüm. Resmen kıskandım, yanlışlıkla yere falan düşürmek istedim gitarı ama gitar o kadar iyi ki kıyamadım yere düşürmeye bile. Oradan Orhan Abi‘ye uğradım. Daha sonra da en son askere gitmeden önce gördüğüm Ahmet‘le buluştum. Ahmet’le yine ne biçim muhabbetler ettik. Öeff 🙂

Togay ve ben depresifken.

 

Yanından ayrıldığım herkes beni sonsuzluğa uğurlar gibi veda ediyor anlamadım bu işi bir türlü.

Müthiş Bir Pazar Günü

15 Aralık Çarşamba günü sevgili okur, çok uzun süre sonra harika bir haftasonu geçirdim. Harika lan, harika bildiğin! O günü Yağız zaten taa sabahtan ilan etmişti harika olacak diye.

Herşey bir önceki gün Alper‘le ve Volkan‘la buluşup Espark‘a gitmemizle başladı. Burada hızlıca bir liste oluşturup cuma günü vizyona giren ve tam 1 yıldır izlemeyi beklediğimiz Hobbit – Smaug’un Çorak Toprakları filmine 8 tane bilet aldık. En büyük salondan ve (şansımıza) alabileceğimiz en iyi yerden. Film ne yazık ki üç boyutlu olduğundan gözlük de almamız gerekiyordu. Burada Volkan ve ben hemen devreye girdik ve gözlükleri ertesi gün filmden önce alacağımızı söyleyip almadık. Zira ben de iki tane, Volkan’da da üç dört tane Cinemaximum 3D gözlüğü vardı. Bunları muhtelif zamanlarda aşırmıştık. Ben bir tanesini çok yakın zamanda Thor‘dan aşırmıştım mesela. Neyse. Bu sayede tanesi 2 liradan olmak üzere tam 16 lira para vermekten kurtulduğumuzu sanıyorduk. Evet.

Biletleri alıp uzun süre sonra yeniden açılan Pilot Bar‘a gittik. Burada eski dostlarımız Murat Abi ve Özcan Abi ile biraz muhabbet ettik. Bir şeyler yedik. Benim yediğimin içinde biber vardı. Keşke biber olmasın deseymişim. Yemekten sonra kalkıp Özgür Abi‘nin yanına gittik. Ayaküstü lafladık biraz. Sonra oradan da ayrıldık. Şansıma yolda minibüs denk geldi atladım hemen ve eve geldim.

Ertesi gün, yani bu başlıkta geçen pazar günü, müthiş başladı. Evde çok iyi vakit geçirdim. Haftalardır haftasonları bir müzik sesiyle uyanıyordum. Bu pazar duymadım. Biraz da erken kalktım. Heyecanla saatlerin geçmesini bekledim. Sonra iyice giyinip kuşanıp dışarı çıktım. Yağız ve Ender‘le uzun süredir stüdyoya girmiyorduk çalışmak için. Üstelik bu sefer bass gitarda da Alper olacaktı. Müthiş eğlenceli olacaktı ve öyle de oldu sevgili okur. Yağızların gitar çaldığı dönemden pek bir şey çalmadık son ana kadar ama bu tek düze hafif müzik bile yetti lan eğlendirmeye 🙂 Stüdyonun sonunda ise Ender dayanamadı bana, bastı distortion pedalına 🙂 Kardeşim benim.

Stüdyodan sonra ise apayrı bir dünyaya uçtuk Yağız’la. Etrafımızdan duvarlar falan kalktı bir acayip olduk. Kafamı duvara çarptım, krize girdik, gülmekten yerlere yattık. Çok uzun süre önce yine Yağız’la yapmıştık bunu. O zaman açık havadaydık diye daha bir çarpmıştı beni. Bu sefer o kadar uzun olmadı ama aynı şiddette oldu. Alper o anları görüntüleyebildi sağolsun.

Burada sinirliyiz.

Burada çok sinirliyiz. Hiç gülmedik.

Oradan yavaş yavaş Espark’a doğru yola çıktık. Espark’ta Yağız ve Ender bir sigara molası vermek için yanımızdan ayrıldılar. Acıkmış olan bizler de KFC‘den ayıptır söylemesi bir kova aldık. 30 parçalık tahrik edici tavuk parçaları ve kola. Kova almayalı ne kadar olmuştu acaba. En güzel zamanlarımda kendimi hep KFC yiyerek şımartırım sevgili okur. Şimdi sahip olduğum göbek de işte o güzel zamanlardan bir yadigar. Biz orada kovadaki tavuk parçalarını götürürken çok uzaklarda bir Sercan santral başında askerlik yapıyor ve bize küfür ediyordu.

Filmin başlamasına dakikalar kala sekiz kişilik ekibin tamamı hazırdık: Alper, Murat, Volkan, Togay, Yağız, Ender, Caner ve ben. Volkan’ı sabahtan, öğlenleyin ve filmden yarım saat önce arayıp gözlükleri unutma diye hatırlatmama rağmen sağolsun yine de unutmuştu gözlükleri 🙂 Ben de iki gözlük olduğu için altı tane daha gözlük aldık. Daha da filmlerde gözlüğe para vermeyiz. Senede zaten üç beş defa gittiğimiz sinemada film başına 2 liradan, nerden baksan 10 lira kâra geçer, köşeyi döneriz.

Sinemaya girdik. Volkan bir gün önceden izlediği için nispeten en kötü yere o geçti. Sırayla Togay, Alper, ben, Murat, Caner, Yağız ve Ender şeklinde oturduk. Ender’in bana daha yakın olmasını dilerdim. Film yaklaşık 15 dakikalık bir reklam kuşağından sonra başladı. Keanu Reeves’in acayip bir filmi geliyor dur bakalım. Yazının bundan sonraki kısmında spoiler olacak taa ki suratınıza doğru okunu doğrultmuş bir Tauriel görünceye kadar. Ondan sonrası yine normal yazı.

BU KISIM SPOİLER İÇEREBİLİR, içeriyor hatta

Filmle ilgili aslında kapsamlı bir eleştiri yazabilirim. Hem yakın zaman da kitabı okumuş olmam, hem de film yayımlanmadan önce Peter Jackson‘ın tüm videobloglarını izlemiş olmamdan dolayı güzel bir değerlendirme yapabilirim. Ama neredeyse her sinema yazısından önce yazdığım bir cümle var: Bu blog bir sinema blogu değil ve bende sinema konusunda iddialı değilim. İnternette bunu yapan onlarca muhteşem blog var. Ben sadece hızlıca bir değineceğim The Hobbit: Desolation Of Smaug‘a. Yüzüklerin Efendisi serisinin tek bir cildinden bile daha ince olan tek bir kitaptan üçer saatlik üç film çıkarmak elbette ki herkesin harcı değil. Hele hele söz konusu Yüzüklerin Efendisi’nden bile daha eski ve daha hassas bir eser ise. Şimdi yönetmen Peter Jackson’ı eleştirmek ne derece haklı bilmiyorum. İlk filme nispeten bu filmde çok daha fazla kitaptan bağımsız sahne vardı. Ben çok kaba bir hesapla filmin % 70’i kitapta yoktu diyebiliyorum. Olay akışı doğru, yani sırasıyla uğradıkları mekanlar falan. Ama aralarda olanların çoğu yok abicim kitapta. Beorn‘un evine daldıkları sahne kitaptan farklı, Kuytuorman’da Elflerin eğlenceleri yok, ne bileyim fıçılarla kaçış esnasında o savaşma olayı yok. Hele hele Kili ile Tauriel’in arasındaki o elektriklenmenin tek bir kıvılcımı bile yok kitapta. Yani orijinal eserde böyle bir aşk yok. Kili ve Fili’nin geride bırakılması, Dori’nin onlara eşlik etmesi, kalan ekibin Yalnız Dağa üç cüceden noksan olarak gitmesi falan hep kitapta olmayan kısımlar. Ayrıca dağın içinde gördüğümüz o ocakların çalışması, altıntan dökülen cüce kralı heykeli falan yine hikaye. Zaten Azog karakteri başlı başına bir apayrı bir hikaye. Kirletici Azog diye de çevirmişler. Yalnız Smaug’un sahnelerini pek bir beğendim. Her ne kadar son sahnede çıkıp gitmesi biraz alalade olsa da.

SPOİLER SONU

Peki tüm bunlardan şikayetçi miyim? Hayır lan tabiki. Seri tamamlandığında nekromansırı, büyücüsü, elfi, cücesi herşeyiyle dokuz saatlik bir Orta Dünya ziyafeti olacak. Dokuz saat sevişsen bu kadar keyifli olur mu? Hayır.

Film bittiğinde saat gece 23.30’a geliyordu. Muhteşem geçen üç saatin ardından artık eve dönme vakti gelmişti. İyi de nasıl? Son dolmuş saat 23.30’da geçmiş, son otobüste resmen gözümün önünden zınk diye geçip gitmişti. Geriye tek bir çarem kalmıştı. Tam gece yarısına 10 dakika kala gelen tramvaya binip dua ede ede Tepebaşı’na geldim. Burada hemen koşarak yolun karşısına geçip beklemeye başladım. Ve 23.30’da kaçırdığım dolmuşu turunu tamamlamak üzereyken yakaladım ve bindim 🙂 Böylece eve dönebildim.

Hobbit’le alakalı ilerleyen günlerde başka bir açıdan, başka bir yazı daha yazacağım. Öpüyorum.

Bizim Çocuklar: God Mode ve Efendi

Evet, sevgili okur, My Resort’a yazmayı sevdiğim türde bir yazı ile yine birlikteyiz. Bu yazımızda Togay ve Alper‘in yepyeni projelerinden bahsedeceğim ve dinleyicisi ile buluşmasına birazcık da katkım olursa mutlu olacağım. Her iki projeden de henüz tek parça yayımlandı. Meraklısına.

İlk olarak Efendi‘den bahsedeyim. Biz metal dinleriz. Baya baya bildiğin death metal, black metal falan dinleriz. Ama söz konusu hayattaki en yakın arkadaşımızın pop rock grubu ise şöyle bir kulak veririz. Hımm, eğer emek verilen, farklı ve kaliteli bir iş duyuyorsak da hakkınızı veririz. Evet, Efendi’ye hakkını veriyorum lan! Efendi, ne ara nasıl oldu anlamadığım ama öyle bir konser için bir araya gelip birden bire ciddileşen bir proje. Yanınıza doğru adamları bulursanız, yoldaşlarınız da en az sizin kadar emek veriyorsa yaptığınız işe, sonuçları harika oluyor müzikte. En iyi gruplara, en sevdiğim adamlara bakıyorum, hep aynı şablon. Efendi de böyle bir grup. Ersan, Aykut, Utku ve Seda bir işe kalkışıyorlar, Ersan’ın teklifiyle Alper de ekibe dahil oluyor ve bu mütevazi grup doğuyor: Efendi. Eskişehir’de olsaydım grubun ilk röportajını da ben yapardım herhalde. “Efendi Rock” tarzındaki ilk çalışmaları, Yıldız Tilbe‘nin El Adamı isimli şarkısına yaptıkları düzenleme olmuş. Ben bunun orijinal halini hiç dinlememiştim. Alperler’in yaptığı işi dinledikten sonra bir de Yıldız Tilbe’yi dinleyeyim dedim. Biraz açtım, yok dedim lan, boşver Alperler’i dinleyeyim. Alperleri, Ersanları, Aykutları, Utkuları ve Sedaları hatta. Hiç birinin hakkını yemek olmaz 🙂 Ufuk Bulut‘a ise gruba katkılarından dolayı büyük bir teşekkür yollamamak ayıp olur. Sonuç olarak sevgili okur, böyle bir grup var, Efendi. Şöyle de bir şarkıları var, El Adamı:

———————————-

Yazının ikinci konuğu, God Mode. Allah hali? Töbe yarabbi! Togay’ın yepyeni projesi bu sevgili okur. Biz çıkmasını aylardır bekliyorduk. Togay da sağolsun, ufak ufak besliyordu bizi. Bir gece ne olduğumuzu anlamadan üç şarkıyı birden gönderiverdi. Meğer kayıtları bitirmişler. Ben inanamadım! Her biri birer Çalıkoğlu Metal Hizmetleri A.Ş. klasiği olan son gaz girişler, o biçim melodik işler falan, allah allah dedim. Yağız‘ı aradım. O da öyle demiş. Şaka bir yana, Togay bu grup ile daha önceki tüm işlerinden farklı olarak metalcore yapmış. Grubun kadrosu da bana göre çok başarılı, şu şekilde: Berkay Ünler (Vokal – ex Prime Object), Togay Çalıkoğlu (Gitar – ex Fire and Forget), Tayfun Deniz (Gitar – The Trusted), Hakan Dinçer (Bass – Mary Jane Hits), Ali Erdem Uzunay (Davul – Dark Eden). Bu kadroya Synth ve prodüktör olarak Baran İşmen destek veriyor. Alchemist, God Mode’un yayımladığı ilk parça. Yakında bir de klip geliyor.

2012 Yılımın Değerlendirmesi

özSabhankra – Tribute Band

Tüm yıl boyunca bir sürü yazı yazdım. Sizler de okudunuz, yorum yaptınız. Hepinize teşekkür ederim. Tıpkı bir önce yaptığım gibi bu sene de geride bıraktığımız yıla dair bir değerlendirme yazısı yazacağım. Bu yazımda kısa notlar halinde 2012’yi özetleyeceğim. Bunu aylar bazında yapacağım. Yazının sonunda bir takım istatistiksel bilgiler de vereceğim sizlere. Her ayda olan herşeyi buraya yazmayacağım elbette. Sadece bloga o zaman yazdığım başlıkları tarayıp en kayda değer olanları aktaracağım.

OCAK 2012

Bu ayda tam 27 yazı yazmışım. Bu çok iyi bir performansmış. Bu ayın şüphesiz en büyük olayı mezun olmamdı.

ŞUBAT 2012

Ocağa göre nispeten daha sakin bir ay olmuş. 20 yazı yazmışım. Yüksek lisansa başlamam bu ayın en önemli gelişmesi oldu. Ayrıca KPSS kursuna da gitmeye karar verip kayıt oldum.

MART 2012

21 yazı yazmışım bu ay da. Hayatımın sıradan bir zamanıydı. Tek eğlencem, cuma günleri gittiğim Bilim Etiği dersleri idi.

NİSAN 2012

Elbetteki yeni televizyonum bu ayın en güzel gelişmesi oldu. O kadar ay geçti, halen daha oynatamadığı bir video çıkmadı. Bloga 17 yazı yazmışım. Yazı sayısının az olmasının sebebi bu ay içerisinde özellikle iş yerinde çok fazla yapılacak şeyin olmasıydı.

MAYIS 2012

Bu ay 19 yazı yazmışım. Bu ay yılın en kötü zamanı idi. Çünkü Neşe ablam vefat etti. Bunun etkilerini üzerimizden yeni yeni atabildik. Özellikle ölümü sonrasında yaşananlar bizi en az ölümü kadar üzdü. Bu ay içerisinde yıllar sonra ilk defa Kars’a da gittim. Dedemi gördüm yıllar sonra.

HAZİRAN 2012

17 yazı yazdığım bir diğer ay daha olmuş. Okulun kapanması, tatilin başlaması derken eğlenceli bir ay olmuş. KPSS hazırlıklarına da tam gaz devam ettiğim bir aydı bu ay.

TEMMUZ 2012

Yaz sıcağının en güzel zamanlarıydı ah ulan ah. KPSS falan da geçtikten sonra bir rahatlamıştım ki sormayın gitsin. Hayatımın temmuz ayları hep böyle dolu dolu geçmişti. Bu ay da toplam 20 yazı yazmışım bloga. Gangnam Style, bu ay piyasaya çıktı.

AĞUSTOS 2012

Bu ay 14 yazı yazarak yılın en düşük ikinci ayını geçirmişim. Bu ayın en güzel iki olayı Mustafa ile barışmam ve İhsan Oktay Anar‘ın Yedinci Gün kitabı idi.

EYLÜL 2012

Yılın en düşük ayıymış bu ay, 13 yazı yazabilmişim. Bu çok kötü bir ortalama. Yıllardır bu ortalamaya düşmemiştim. Ancak bunun en büyük sebebi neredeyse ayın 10 gününü arazi çalışmasıyla geçirmemiz oldu.

EKİM 2012

Bu ay 16 yazı yazmışım. Epey de yer gezmişim. Güzel bir ay olmuş. Eğlenmişiz epey.

KASIM 2012

18 yazı ile geçtirdiğim bir ay olmuş. Çok güzel bir aydı. Midi klavye almam, Eskirock Konseri, hayatımızdaki en güzel haftasonu tatili ve tabiki yerleştirilme sonucum bu ayın en müthiş olaylarıydı.

ARALIK 2012

Yılın son ayını 15 yazı ile tamamladım. Bunun sebebi de hem atanma işleri ile uğraşmam hem de dayımların bize gelmeleriydi. Sude ile oynadım bir hafta boyunca 🙂 Ancak yılın en güzel ayı bu ay oldu. Çok fazla mutluluk yaşadım. Geçen sene olduğu gibi bu sene de en çok okunan yazım aralık ayı içerisinde okundu. En çok görüntülenme rekorumu bu ayda kırdım.

Bu yılın en popüler yazısı Hepimiz Hackerız: Windows 7 0xC004F200 Hatasını Çözdüm yazısı oldu. Bana en çok ziyaretçi Facebook üzerinden gelmiş. 96 farklı ülkeden ziyaretçi gelmiş. Türkiye haricinde en çok okur Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Rusya, Bosna Hersek’ten gelmiş. Bu yıl bana en çok yorumu kardeşim Alper yapmış.

Geçen sene kendime bazı hedefler koymuştum Bakalım bunların hangilerinde ne durumdayım?

  • Klavye çalmayı epey ilerletmek (Evet, geçen seneye göre epey ilerledim)
  • İkinci bir yabancı dili temel düzeyde de olsa konuşabilmek (Almanca hariç) (Evet, Rusça öğrendim.)
  • Radyo yayınlarını düzenli hale getirebilmek (Hayır, bu olmadı işte.)
  • Godspel’in albümünü yayınlayabilmek (Hayır, bu da olmadı işte. Ancak yakın zamanda tamam gibi)
  • Alper’le planımızın yarısını tamamen halledebilmek (Evet, bu oldu. Planın yarısını hallettik.)
  • Doğa ve Çevre Kulübü ile Çevşen 3′ü efsane olacak şekilde organize edebilmek (Efsane olmadı belki ama hallettik)
  • Rock Kulübü ile AU Rock Konserleri Vol. II etkinliğini düzenleyebilmek. (Hayır, olmadı.)
  • Eskirock Metal Fest Vol. IV’ü yapabilmek (Evet, hem 4’ü hem de 5’i yaptık.)
  • Kendime bir şekilde bir IPod Touch alabilmek :) (Bu olmadı malesef, ancak bir noktadan sonra ben de vazgeçtim)

Ve şimdi de gelecek sene kontrol edebilmek adına yine bazı hedefler koyuyorum:

  • Yüksek lisans tezimi hazırlamak
  • Klavyede Sabhankra’nın Cursed Sword’u çalabiliyor duruma gelmek
  • Yeni bir işlemci ve anakart almak
  • Öğrenim Kredisi borcumu tamamen ödemek
  • Alper’le birlikte planın diğer yarısına dair somut adımlar atmak
  • Godspel’in albümünü yayınlamak
  • Samsung Galaxy Note II ya da benzeri bir alet alabilmek
  • Uygulamalı Matematik dersini geçmek
  • İşimle ilgili o hedefi gerçekleştirmek

Şimdi de bu yılın en güzel anlarının fotoğraflarını koyuyorum.

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Kolin Hotel

Image Hosted by ImageShack.us

İstanbul Mitsubishi Road Trip ekibi

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale 57. Alay Şehitliği

Image Hosted by ImageShack.us

Dragon Yarışları

Image Hosted by ImageShack.us

Sercan Mezuniyet

Image Hosted by ImageShack.us

Sercan Merve mezuniyet

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Anzak Koyu

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Şehitleri Abidesi üzerindeyiz

Unuttuğum olaylar ve fotoğraflar olabilir, onları da güncelleme ile eklerim. Bu yeni yılın hepimize uğurlar ve başarılar getirmesi dileğiyle sevgili dostlar, okuyucular.

2 Günde Nasıl 1+1 Ev Alınır?

Bütün hikayemiz Ahmet‘in beni hafta başında arayıp Azerbaycan‘da oturan amcasının oğlu Yağız‘ın Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü‘nü kazandığını söylemesiyle başladı. Yağız, yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının girebildiği özel bir sınava girmiş. Bu sınavın sonuçları Türkiye’deki sınavdan çok sonra açıklandığından çocuğun herhangi bir devlet yurdu için başvuru şansı kalmamış.

Neyse, salı günü öğleden sonra Espark‘ın yanındaki Kahve Diyarı‘na gidip Ahmet, İlksen yengesi ve kuzenleri Yelenda ve Yağız’la buluştum. Kayıt işlemlerinin ardından yol boyunca bulabildikleri kadar yurt, apart vs ilanı toplamışlar. Bunlara baktık birlikte. Bir takım kriterler belirleyip aralarından elemeye başladık. Yağız tek kişilik bir odada kalmak istiyordu.

Kalktık, önce üniversiteye yakın olan yurtlara ve apartlara bakmaya başladık. Ancak Eskişehir’de bayan öğrenciler için çok fazla apart ve yurt imkanı olmasına rağmen, Erkek öğrenciler için bu sayı biraz daha kısıtlıdır. Neyse, epey bir yer gezdikten sonra hali hazırda hiç bir yurtta tek kişilik oda kalmadığını; hakkını yemeyelim, tek kişilik odası olan yurtların da çok fahiş fiyatlar talep ettiğini gördük. İşte o dakikalardaydı aklımıza 1+1 ev alsak acaba nasıl olur diye düşmeye başladı.

Yağız’ın babası Azerbaycan’daydı, dolayısı ile önce kendisi ile görüştük. Ercan amcanın da bu fikre dünden razı olduğunu anladık yaptığımız uzun görüşmeler sonucunda. Bir özel apartla da görüştükten sonra zaten hava kararmıştı artık. Yanımızda Ahmet, Yağız, Yelenda ve yengesi oldu halde yemek yemeye gittik. Acıkmıştım, epey de acıkmıştım üstelik.

Biz yemek yerken Ercan amca internetten Eskişehir’de bulunan 1+1 evleri araştırıyordu. Aynı araştırmanın bir benzerini biz zaten gün içerisinde yapmıştık birkaç emlakçıya gidip. Telefona habire mesajla ev ilanları gelmeye başlamıştı Azerbaycan’dan. Bu ilanlarda yazan numaraları ben aramaya başladım. Ancak aradığımız evlerde hep bir sıkıntı çıkıyor, ya evin yeri ilanda belirtilenden farklı oluyor, ya içerisinde kiracısı oluyor ya da bambaşka sıkıntıları ortaya çıkıyordu. Hem yorgunluk hem de bir hayal kırıklığı açıkçası üzerimize çökmüştü. Yemekten sonra bir değil, ikişer çay içip aradığımız bu ilanlardan ikisinde bahsedilen evleri, hemen yanımızdaki Aytaç Caddesi üzerinde oldukları için görmeye gittik. Gece karanlığında, el yordamıyla bulduk adeta evleri. Ev sahiplerini arayıp ertesi gün için randevu aldık.

Saat iyice geceye doğru yaklaşırken Ahmet’le birlikte kuzenlerini ve yengesini Uluönder‘deki Ali Güven Turizm Otelcilik ve Meslek  Lisesi Uygulama Oteli‘ne yerleştirdik. Biraz daha oturduktan sonra nihayet gece yarısı bizim eve varabildik. Ahmet en son 5 sene önce gelmişti bize. Ahmet’in iPhone‘a şarj aleti bulmak için koleksiyonlarımı epey bir karıştırdık ama bulamadık. Artık nereye koyduysam, çok alakasız bir zamanda ortaya çıkmasını beklemeye başladım bile. O yorgunlukla bir de oturup Real Madrid Barcelona muhabbeti yaptık Ahmet’le. Sonra ben uyuyakalmışım. Uykumda da epey sayıklamışım diyor Ahmet.

Ertesi sabah 9’da uyanıp yarım saat sonra evden çıktık. Önce otele gidip Yağızları aldık. Sonra tramvaya binip dün sözleştiğimiz eve doğru yürümeye başladık. Bir süre sonra evi gezdirecek olan adam, ev sahibi değil emlakçı, geldi. Evi gezdik. Beğendik, beğenmediğimiz tarafları da oldu. Ama genel olarak olumlu bir kanı oluştu. Ancak ev ile ilgili ciddi bir sıkıntı vardı, o da evin iskanı henüz alınmamıştı. Emlakçı en fazla üç hafta içerisinde çıkacağını söylüyordu. Aile, Yağız’ı burada bırakıp Azerbaycan’a döneceği için iskan meselesi ciddi bir sorundu. İleride oluşabilecek bir sıkıntıyı Yağız’ın hem yaşı hem de tecrübesizliği sebebiyle halledebilme şansı yoktu.

Saat öğlene doğru yaklaştığında son fiyatı ve işin olurunu konuşması için topu Azerbaycan’daki Ercan amcaya attık. Biz de Kahve Ateşi‘ne oturup beklemeye başladık. Bu esnada Ahmet’in kuzeni Gonzales Onur‘dan falan bahsettik, epey güldük. Azerileri ve Azerbaycan’ı konuştuk falan. Saat 1’e doğru ben okula gitmek üzere yanlarından ayrıldım.

Saat 4’te okuldaki işim bitince yine buluşmak üzere bu sefer söz konusu 1+1 eve gittim. Bu ev, Aytaç Caddesi’ndeki fırın ve caminin arasındaki sokaktaki standart bir 1+1 evdi. Genişce sayılırdı. İki yanı da açıktı ve güneş alıyordu. Ön kısmında bir camı caddeye bakıyordu. Tek duvar tipi bir mutfak diğer emsallerinde olduğu üzere evin giriş kısmındaydı. Banyo da cadde tarafında konuşlandırıldığından güneşin eve girebilmesi için banyo kapısına iki buzlu cam takılmıştı. Odalardan birinde ilk bakışta kullanışsız havası veren bir gömme vardı ancak çok iyi bir tasarımla buranın da avantaja dönüştürülebileceği kesindi.

Neyse, eve vardığımda herhalde kendi aralarında sözleşmiş olacaklar, bana evi satın almaktan vazgeçtiklerini söyleyip şaka yaptılar. Ben de hiç bozuntuya vermeyip “Tamam o halde, haydi yurt bulalım” dedim. Sonra Ahmet, işin aslını anlatıp bu iskan meselesi yüzünden biraz tedirgin olduklarından bahsetti. Ev sahibinin teklifi ve razı olduğu fiyat şuydu: 66 bin liralık evi 60 bin liraya satacak, paranın 55 bin liralık kısmı satışta ödenecek, geri kalan kısmı da iskan çıktıktan sonra ödencekti. Yani bir nevi teminattı bu. Ayrıca satışta, tapuda herhangi bir masrafımız da olmayacaktı. Emlakçıya komisyon vs. de ödemeyecektik. Bu makul bir anlaşmaydı. Önce bir notere gidip bu sözleşme için onayı olabilir mi diye sorduk. Ancak noterde fikir aldığımız bir vatandaş bize bunun çok da mantıklı olmayan ve riskli bir anlaşma olduğunu söyledi. Bunun üzerinde sabırlar iyice tükendi ve Ercan amca da bize bu iş uzayacağını ve gidip yurtla görüşüp anlaşmamızı söyledi. Yolda giderken de Eskişehir’deki bir yatırımın cazipliğine dayanamamış olacak ki evin ada ve parsel numarasını istedi. Bu numaraları emlakçıdan alıp ilettim. Eskişehir’den bulduğumuz bir bağlantı sayesinde evin durumunu sordurduk. Ancak aldığımız yanıt şaşırttı bizi: İskana henüz başvurulmamıştı bile!

Emlakçının önünde olduğumuz halde kaldırıma çöküp kaldık yorgunluktan. İşler iyice sarpa sardı anlayacağınız. İki gündür bir cümle aile efradının bizleri “iki günde ev alınmaz” diye uyardığını hatırladım o dakikalarda. Alınmaz mıydı lan yoksa?

Ümitlerin tükenip sinirlerin bozulduğu o son anda ev sahibine son bir teklif yapmak üzere bu sefer emlakçıya arattık ev sahibini. Ve oldu! Lan bir anda yüzümüzde çiçekler açtı 🙂 Ev sahibine satışa 50 bin lira, iskan çıktıktan sonra 10 bin lira vermek üzere anlaştık. Herhangi bir masrafımız da olmayacaktı yine. Hemen bu gazla emlakçıyla ön satış sözleşmesi benzeri bir anlaşma yaptık. Kaporo olarak 500 lira bırakacaktık. Emlakçı sözleşmeyi hazırlamaya başladı. Satış için anlaştığımız fiyatı sordu bize. 60 bin lira diyince adamın gözleri büyüdü “Nasıl ya? Olamaz” dedi. İşte o an sevgili okur, işte o an içimden “Aha işte bu iş şimdi oldu, hem de kârlı bir iş oldu” dedim. Emlakçı bize inanamayıp ev sahibini bir daha aradı ve bu fiyatı teyit etti. Anlaşmayı imzaladık. Ben de şahit olarak imzaladım 🙂

Sonra kafamız rahat, gönlümüz hoş, yine yemek yemek üzere dün gittiğimiz Sağlık Pide‘ye gittik. Yemeğimizi yedik, çayımızı içtik. Gece yarısına İstanbul’a bilet almış olan Yağız, ablası ve annesini Eskişehir’de gezdirmeye başladık. Espark, Adalar, İki Eylül, Hamamyolu derken tramvaya binip bir de Kent Park‘a götürdük. Birkaç gün önce hep beraber oturduğumuz Rosa Luna isimli mekana gittik yine. Rosa Luna’nın anlamı üzerine tartıştık. Ahmet “Gül Bahçesi” anlamına geldiğini söyledi. Ben de İtalyanca “Kırmızı Ay” demek olduğunu iddia ettim. Şimdi kontrol ettim ve ben haklı çıktım.

Burada yine epey bir sohbetten sonra saat 10.30 civarında Yağız, Yelenda ve İlksen teyzeyi otogara bırakıp biz de eve gelmek üzere tramvaya bindik. Eve geldik, yemek yedik ve yattık.

İki günümüz, yürüdüğümüz kilometrelerce yol, terleyip attığımız litrelerce sıvı, içtiklerimiz, yediklerimiz o gece hepimizin rüyalarına girdi. Ama en kârlı da ben çıktım. Yepyeni, on numara insanlarla tanıştım. Ahmet’le çok uzun bir süre sonra uzun uzun muhabbet edebildik.

Eğer bir gün siz de ev alacak olursanız bana da haber verin sevgili okur 🙂

Fire And Forget’e Yepyeni Bir Davulcu!

Umut

Eskişehir/İzmir kökenli gruplarımızdan Fire and Forget, bir süredir devam eden davulcu arayışını nihayete erdirdi sevgili okur. Çok mutlu ve gururluyuz.

İkinci albüm çalışmaları devam eden grubumuza, özellikle Eskişehirli metal dinleyicisinin çok aşina olduğu bir davulcu olan Umut Kaya‘yı dahil etmenin mutluluğunu yaşıyoruz iki gündür. Öyle ki Togay falan sevinçten havalara uçuyor, telefonla ulaşamıyoruz 🙂

Fire and Forget vokal-Hande, gitarlar-Yağız ve Togay, bas-Tayfun ve davul-Umut’lu kadrosuyla ikinci albüm çalışmasına devam ediyor sevgili okur. Çok yakın bir sürede ilk albümlerindeki tarzın biraz uzağında, çok daha melodik bir yapıyla karşımızda olacaklar.

Umut Kaya, köktenci bir Beşiktaşlı olup, ben kendisini ilk kez Amoral Vuslat grubu ile tanımıştım. Ancak daha önce de pek çok grupla çalışmışlığı, çalmışlığı vardır. Fire and Forget’le birlikte de çok güzel işler yapacaklarından şüphem yok.