Tag Archives: Yasin

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Proofhead Safranbolu’da!

Yazıları, iş işten geçtikten sonra yazmak yönünde ciddi bir eğilimi olan blog, Proofhead My Resort’ten herkese sevgiler!

Ben geçen hafta neredeydim? Safranbolu‘daydım. Orada “Kalıcı Organik Kirleticiler(KOK) ve KOK Stoklarının Bertarafı“na yönelik bir eğitim çalışması vardı. Yasin‘le birlikte bu eğitime Bilecik adına katıldı. Bir de iş yerinden arkadaşımız, Satberk abimizin kızı Merve de kendi çalıştığı firma adına katıldı. Böylece üç kişilik bir ekip olarak orada bulunacaktık.

Pazarı pazartesiye bağlayan gece Eskişehir Otogar‘dan yola çıktım. Neden bu saatte? Çünkü Eskişehir’den Safranbolu’ya bir tek bu saatte otobüs vardı. Yalnızdım. Yasin ve Merve de aynı araca Bilecik‘ten bineceklerdi. Küçük bir çanta dışında pek bir şey almadım yanıma. Eşim, bari bir pantolon daha alsaydın, dedi. Güldüm, yahu ne gerek var, dedim…

Otobüse bindikten 10 dakika sonra, henüz Eskişehir’den çıkmamışken muavin servis yaptı. Kola istedim, istemez olaydım. Gecenin karanlığında elim çarptı ve bir yudum alamadan olduğu gibi üzerime döktüm! Bak daha yolculuğun 10. dakikasındayım!

Kurulamak, silmek için hiçbir şey yoktu. Muavin kolanın döküldüğünü gördü, yüzüme baktı. Peçete getirir misin, dedim. Gitti iki tane peçete getirdi. O peçeteler koltuğun üzerinde biriken kolayı emdirmeye yetti ancak. Neyse uzatmayayım, muavinin her seferinde iki tane getirip bırakması sebebiyle tam dört defa peçete istedim. O tek tek getirmekten bıkmadı, inadına ben de isteyip durdum lan. İşin kötüsü pantolonun altı da olduğu gibi ıslandığı için, dünyanın en iğrenç hissiyle Bilecik’e kadar gitmek zorunda kaldım. Hayatımın en çileli üç Bilecik yolculuğundan birisiydi. Tam gece yarısı Bilecik Otogarı‘na girdik. Hemen indim ve Yasin’den istediğim peçetelerle ıslak mendilleri aldım. Bu arada Satberk abi de kızını yolcu etmek için gelmişti. Görüştük, vedalaştık. Otobüs fazla oyalanmadı ve yola devam ettik. Bu esnada birkaç saat geçtiği için koltuk ve pantolonum kurumaya başlamıştı. Allahtan yanımda oturan yoktu da yan koltukta nispeten daha rahat gidebildim. Merve uyuduktan sonra Yasin arkamdaki koltuğa geçti. Biraz sohbet ettik ve biz de uyuduk. Gözümü açtığımda Karabük Otogarı‘ndaydık. Gözümü geri kapattım. Sanki birkaç dakika geçti ve bu sefer muavin, Safranbolu geçmiş olsun, dedi. Lan dedim bu kadar yakın mıymış! Hakikaten yakınmış. Neredeyse iç içeler.

safran01Otele geldiğimizde saat 05.00’e yaklaşıyordu. Hilton Garden Inn Hotel‘de kalacaktık. Aklımda uykudan başka bir şey olmadığı için bu kısımları hatırlamıyorum. Odaya girdim ve uyudum. Saat 09.00 civarında uyanınca, nihayet bir oh diyebildim. Arayıp Yasin’i de uyandırdıktan sonra kahvaltıya geçtik. Kahvaltıyı hep birlikte tamamlayıp Safranbolu’yu gezmeye çıktık. Ancak nereye gideceğimiz konusunda en ufak bir fikrimiz bile yoktu. Bir aşağı bir yukarı yürüyüp işin olmayacağını anlayınca tekrar otele dönüp yardım isteyelim dedik. İşte bu an, şansımızın döndüğü an oldu.

Otelin girişinde kahvesini yudumlayan bir bey bizi görünce selam verdi. Otelin Genel Müdürü Onur İslam! Kendisi Karabük’e gideceğini ama istersek bizi “Eski Çarşı” denilen ve o meşhur evlerin bulunduğu yere bırakabileceğini söyledi. Lan şansa bak!

Atladık arabaya. Onur Bey’le birlikte Safranbolu’nun kalbine doğru yol almaya başladık. Safranbolu halkı, yazları ve kışları farklı yerlerde konaklıyormuş. Yani en azından eskiden böyleymiş. Hak yazları daha yukarıda bulunan ve şimdi şehrin modern yakası olan kısımlardaki bağ evlerinde kalırken, kışın Eski Çarşı dedikleri o konaklara çekilirmiş. Bizi Eski Çarşı’nın tam göbeğindeki otobüs durağına bıraktı Onur Bey. Burası gezmeye başlamak için iyi bir nokta. Hemen bitişiğinde Tarihi Cinci Hamamı yer alıyor. Hala hizmet veriyor, masaj, kese ve bilumum hamam hizmeti varmış.

safran00

Hüsnü Çoban’ın ilk defa geldiği sahne

safran14Hamamın iki yanından şehrin alt mahallelerine iniliyor. Sağ tarafta yukarı doğru bir yol çıkıyor. Burada sırasıyla Ziraat Bankası ve Hüsnü Çoban başkomiserimin haksız yere sürüldüğü karakol binası yer alıyor. Aynı yolu tepeye kadar izlediğinizde Kent Tarihi Müzesi karşınıza çıkıyor. Zaten kentte sarı rengi, en yüksek tepede yer alması ve heybetli mimarisiyle hemen dikkati çekiyor burası. Burada geçmişten günümüze Safranbolu temasıyla bir takım eserler sergileniyor. Müzenin giriş katındaki bilişim sergisini ise pek çok büyük şehirde dahi bulamazsınız. En altta zemin katta, kentte geçmişte yürütülen ve artık kaybolmaya yüz tutmuş mesleklere ilişkin canlandırmalar var.

Kent Tarihi Müzesi’nin arkasında bir saat kulesi var. Buraya müzeye girerken verdiğiniz bileti göstererek girebiliyorsunuz. Bu saat kulesi, Anadolu’daki en eski saat müzesi. Mekanik aksamı hala çalışır durumda. Hala bakımı yapılıyor ve işliyor. İngiliz malı. Bakımını 55 yıldır üslenen bir üstat tarafından saat kulesine ve Safranbolu’ya dair pek çok bilgi veriliyor. Bugün Anadolu’da pek çok şehirde saat kulesi vardır, diyor. Ancak pek azı ilk kurulduğu mekanizmayla çalışmaktadır, diye de ekliyor. 1797 yılında İzzet Mehmet Paşa‘nın İngiltere’den getirttiği mekanizma tıkır işliyor. O dönemden bu döneme saat kulesine bakım işini üstlenen dördüncü kuşak imiş usta.

safran02Biz, önce Demirciler Çarşısı‘na gittik. Burada birkaç dükkanda halen demir işleri yapılıyor. Bakır eşya satanlar ise bunun ticaretini yapan kişiler. Yani gördüğünüz eşyaların hiçbiri bunlar tarafından yapılmamış. Alınıp satılan türde eşyalar. Dolayısıyla gürz, kılıç, miğfer, balta vb. eşyalar görünce heyecanlanmayın. Fiyatları da absürt pahalı zaten. Demirciler çarşısında ilgimi çeken bir detayı aktarayım hemen. Bir dükkanda dış kapı tutamağı yapıyorlar. Bunların kiminin üzerinde bildiğimiz şekliyle pentagram, kimisinde de Davud yıldızı yer alıyor. Ustaya sordum, “Davud yıldızı neden usta? Biz de böyle bir motif yok?“. Usta hiç beklemediğim bir cevap verdi: O yıldız, Hz. Davud’un yıldızı, bizim ustamızdır o. Doğru ya, Kutsal metinlerde Davud’un demirciliğin piri olduğu bahsi vardır.

Kentin daha aşağı mahallelerinde Rumlar kalıyormuş. Yukarı mahallelerde ise Türkler. Nüfus mübadelesi olunca Rumlar çekilip gitmişler. Bizimkiler de ilk iş, onlardan kalan kiliseyi camiye çevirmişler. Caminin kubbesine bakınca çok net anlaşılıyor.

Çarşının iç kısımlarında, Cinci Hanı‘na yakın bir yerde, Kaymakamlar Müzesi var. Ha unutmadan ekleyeyim, tüm müzelere giriş 2 lira. Kaymakamlar Müzesi önemli. Çünkü tipik bir Safranbolu konağının içini gezme fırsatı sağlıyor. Konaklarda üç kat var. Burada odalarda sensör var. Sizi görünce, odalara yerleştirilen maketler hareket etmeye başlıyor. Bazı odalardaki setler korku filmlerini andırıyor. Yine odalardan bazılarının içerisindeki dolaplarda banyo yapmaya yarayan tekneler var. Her odaya ortadaki büyük bir salondan giriliyor. Yani evlenen çocuklar, baba evinde kendi odalarında yaşamaya devam edebiliyor. Bu şekilde tasarlanmış. Evler hakkındaki en büyük özellik, kot farkından yararlanıp hiç bir konağın bir diğerinin güneşini kesmeyecek şekilde inşa edilmiş olmasıymış. Pencere sayıları bilerek bol tutulmuş. Bol güneş alsın diye. Özetle, Kaymakamlar Müzesi, muhakkak görülmesi gereken bir yer.

safran13Müzeden çıkıp rampa aşağı beş dakika yürüyünce meşhur Cinci Hanı’na geliyorsunuz. Halen otel olarak işletiliyor. Buraya da giriş paralı. İçeride ne var? Hiçbir şey. Ama şehrin göbeğinde dönemin mimari özelliklerini yansıtması bakımından güzel. Buranın en büyük avantajı en üst katına çıktığınızda gördüğünüz manzara. Aman diyeyim, en üst merdivene çıkınca karşınıza çıkacak olan kapıyı sakın çalmayın. Zira burası da otelin bir odası 🙂

safran12

Cinci Hanı’ndan panoramik. Tıkla büyüsün

Cinci Hanı’ndan çıkınca, şehrin içerisinde kaybolmayı deneyin. Tam karşıda bir PTT Şubesi var. Kendinize bir kart atabilirsiniz. Küçük dükkanlar göreceksiniz. Her birinde, birbirinin aynısı hediyelikler var. Çoğu Çin malı. İlginç bir şeyler bulmak zor. Diyeceksiniz ki lokum? Safranlı lokum bana biraz hikaye geldi. Yılda toplam üretiminin “30 kg” olduğunu (evet, tüm Safranbolu’da ve hatta Türkiye’de) düşünürsek bu baharatın. Yediğiniz beş gramlık lokumun içerisindeki safran yüzdesi herhalde sıfırdır, yoktur. Zira tadında Eskişehir’de yediğim lokumdan farklı bir tat yoktu. Ben ki hiç bir şeyin tadını unutmayan biriyim, bu kadar da iddialıyım. Ha güzel lokum yok mu? Var tabi, yaban mersinini bir deneyin derim.

Gördüğümüz yerleri Yasin Göynük’e benzetti, ben Odunpazarı’na, Merve ise Hamamönü’ne. İç turizmde ne yazık ki gidebildiğimiz en ileri nokta da bu: buzdolabı süsü. Belki Eskişehir’e ilk defa gelen biri için “Balmumu Müzesi” ilgi çekici bir yer olabilir ama ne bileyim, Safranbolu’da benim ilgimi çeken çok az şey oldu.

Otel hakkında pek bir şey yazmadım. Küçük bir otel. Onur Bey’in jesti sayesinde dört yıldızı aldı benden 🙂 Ancak konaklama hizmeti dışında başka hiçbir hizmet vermiyor, otelde oturup tv izlemekten başka bir şey yapmadık. Sezonda değildik diyemeyeceğim zira Safranbolu için bir sezon kavramı yok.

Son gün, Hıdırlık Tepesi denen bir yere çıktık. Burada bize Safranbolulu bir bey eşlik etti. Bu yazıyı yazarken aralara serpiştirdiğim bilgilerin çoğunu, onun tepeden şehri anlatımı esnasında öğrendim. Şahsına münhasır biriydi sağ olsun. Arada ince ince giydiriyordu. Mesela Cinci Hanı ve Hamamı’nın, Padişah Deli İbrahim‘i okuyup üfleyen Cinci Hoca tarafından yaptırıldığından bahsetti. Kahkahalarla dinledik.

safran23

Hıdırlık Tepesi Panoramik. Tıkla büyüsün.

safran24

Safranbolu’daki ilk gün otelde öğle yemeği yiyemediğimiz için (daha doğrusu çorbaya 16 lira vermek istemediğimiz) için otelden ayrılıp şehrin içerisinde indik. Burada “peruhi” ve “haluşka” denen yemekleri tattık. Fena değiller. Ama yemekten daha çok meze gibi düşünülebilir. Meşhur kuyu kebabı varmış, onu yiyecek mekanı bulamadık, göremedik.

Eskişehir ve Bilecik’e giden başka bir araç olmadığı için, cuma sabahı saat 10.30’da Safranbolu Otogarı’ndan yola çıktık. Eskişehir’e varmam saat 18:15’i buldu. Otobüsten indiğimde elim ayağım titriyordu yorgunluktan. Özetle sevgili okur, Safranbolu kaçmak için güzel bir kent. Aracınız da varsa bir iki günde tamamen keşfedip tadına varabilirsiniz.

safran17

Kent Müzesi Girişi – Yasin ve ben

Otel Hikayeleri Serisi – Elveda

antalya01Oteldeki son günüme uyandığımı bilmiyordum (öğleden sonra olacakları bilmiyordum). Sabah yarım saat daha erken uyandım. Duş almak istedim önce. Ama daha sonra vazgeçtim. Hiç iştahım olmadığı halde kahvaltıya geçtim. Bu otelin kahvaltıları biraz garip. Diğer günlerden farklı olarak bugün eğitim saat 9.30’da başlayacaktı. Önceki akşam Bilecik’ten Yasin ve Elif gelmişlerdi aynı otele fotoğrafçılık eğitimi için. Kahvaltıda görüştük biraz. Daha sonra ben tam saatinde salona geçtim. Salon bomboştu. Dışarıda yağmur çiseliyordu.

Şimdi en uzak pencereden görüyorum denizi. Kıyıya yakın çam ağaçları olmalı. Uç dallarını seçebiliyorum. Deniz, ufukta bir grilikte kayboluyor. Sonunu görebiliyorum ama sınırını seçemiyorum, gök nerede başlıyor, Tembelliği bırakıp ayağa kalkıyorum. “Otur oturduğun yerde” diyen ‘ben’e inat, pencereye doğru yaklaşıyorum. Manzara inanılmaz! Deniz kudurmuş, köpürüyor; dalgalar kumsalı dümdüz etmiş. Uzaktan ne kadar da kusursuz görünüyor. Bakıyorum, gerilerden kopup geliyor ve neredeyse üç metreyi buluyor dalgalar. Korkutucu. Orada çam ağaçları gerçekten de varmış. Sahilin bittiği yerde, yüz metre kadar içeriden başlıyorlar. Deniz böyleyken yağmur başlıyor ve şiddetleniyor. Toprak yıkanıyor, süzülüyor ve denizle kavuşuyor.

Ben böyle hülyalara dalmışken salon dolmuştu bile. Özel atıklara her zaman sempatiyle yaklaşmışımdır sevgili okur. Bundan olacak sunumlar su gibi aktı gitti. Öğle yemeğini Yasin’le birlikte yedik. Öğle yemeğinden sonra ise bizi bir sürpriz bekliyordu. Cuma günü sabahtan yapılacak olan eğitim programını bugün öğleden sonraya sığdırmışlar. Böylece cuma günü boşa çıkmış oldu. Eh bu durumda bizim de dönüş biletlerimizi erkene almamız için fırsat doğmuş oldu.

Bilet işlerini ayarladıktan sonra Halil Abi‘yle saat 17.30 civarında otelden ayrıldık. Planımız Antalya‘da Kaleiçi‘nde gezmekti. Beklediğimiz otobüs biz daha durağa gitmeden gelmiş durmuştu bile. Böylece hemen binebildik. Yaklaşık yarım saat sonra Işıklar Caddesi‘nde indik. Burada Pamukkale Turizm’in acentasını bulup servis saatini öğrendik.

antalya03Yolculuklarıma çıkarken yanıma küçük çantalar almayı tercih ediyorum. İşte bunun faydasını Antalya’da gördüm sevgili okur. Gezerken hiç sorun yaşamadım. Halil Abi’yle önce karnımızı doyuralım istedik. Ben bilmiyordum ama Antalya’nın piyazı çok meşhurmuş. Biraz şans, biraz tecrübeyle Şişçi Cafer & Piyazcı Cengiz iştirakiyle kurulan bir işletmeye rastladık. Oturduk, siparişi verdik. Halil Abi sorduğunda “ben çok piyaz sevmem” demiştim. Meğer ben hayatımda piyaz yememişim ki! Bir piyaz düşünün, tahinle yapılsın! Yok artık!

Hayatımda yediğim en muhteşem antalya02piyaz ve şiş köfte eşliğinde karnımızı doyurduk. Her eğitimin bir “en iyi anı” vardır, bu eğitimin en iyi anı da işte bu andı sevgili okur. Yemekten sonra Halil Abi’yle dolaşmaya başladık. Yıllar önce konser için geldiğimiz Kaleiçi’nde yıllar sonra yeniden geziyordum işte. Biz o zaman geldiğimizde sezondaydık elimi sallıyorduk Ruslara değiyordu, sapık diyorlardı dokunduğumuz için. Şimdi ise Kaleiçi bomboştu. Burada küçük bir mekana oturduk. Epey güzel muhabbet ettik. Daha sonra biraz daha dolaşıp başka bir mekana geçtik. Hayatımda dinlediğim en rahatsız edici canlı müzik performansı eşliğinde vakit geçirdik burada da.

Saat 22.00’ye doğru Halil Abi’yle vedalaştık. O otele geri dönmek üzere şehir içi otobüs durağına, ben de Otogar’a gitmek üzere Pamukkale Servis Durağı’na gittim.

Burada başıma ilginç bir olay geldi. Ben durakta beklerken küçük bir kızın elinden tutan bir adamın bana yolun karşısından dik dik baktığını fark ettim. Yanlarında ise tahminen yirmi yaşlarında bir genç kız daha vardı. Adam bana baktı baktı ve sonra yanıma doğru gelmeye başladı. Adam yanında iki kız olduğu halde yavaşça yanıma yaklaştı. “Merhaba” dedi. “Merhaba” dedim. “Servis mi bekliyorsunuz?” dedi. “Evet, Pamukkale” dedim. Adamın birden yüzü değişti, güldü. “Tamam kızım burasıymış” dedi. Sonra konuşmaya başladık. Nereye, ne iş yapıyorsunuz falan. Yanındaki küçük kız babasının elinden asılıyor, kendini bırakıyor, sağa sola sallanıyordu. Çocukken ben de anneme böyle işkence ederdim. Sonra kız birden “Aaa baba aya bak yuvarlak” dedi. Adam yukarıya doğru baktı. Gerçekten de ay pırıl pırıl bir dolunaydı. “Evet kızım bu gece tam ay varmış” dedi. Ben ekledim “Dün ve bugün dolunay. Ben takip ediyorum da.” Böyle deyince adamın büyük kızı hemen mesleğimi sordu. Çevre mühendisi olduğumu söylediğimde kız bir anlam veremedi. Zaten tam o anda da servis geldi.

antalya04Servisle kırk dakikalık bir Antalya turundan sonra Otogar’a ulaştık. Saat 23.30’da Eskişehir otobüsüne bindiğimde gözlerim kapanmak üzereydi. Yine de sürekli uyudum diyemem. Epey bir müzik dinledim. Bir Avuç Dolar İçin‘i izledim berbat bir Türkçe dublajı olmasına rağmen. Hatta bilgisayarla internete bile girdim. Sabah 05.30’da Eskişehir’e ulaşmıştık. Buz gibi eve girene kadar pek bir şey düşünmedim. Buz gibi yatağa girdiğimde de aklımda bir düşünce yoktu. Sonra aklıma geldi ve mesaj attım. Sonrası yok.

Proofhead İstanbul’da!

Geçtiğimiz cuma ve hemen peşinden gelen hafta sonunda İstanbul‘daydım sevgili okur. Keyifli bir gezi oldu. Üç gün içerisinde şanssızlıklarım ve şanslılıklarım çeşit çeşitti. Bu yazıda bunları anlatacağım, hadi bakalım.

Perşembe akşamı mesai bitiminde hemen 5 dakika uzaklıktaki otogara gittim. Yol arkadaşım aynı dairede çalıştığım Yasin‘di. Koltuklarımız yanyana olduğundan epey bir yolu gırgır muhabbetle tükettik. Ancak İstanbul’a yaklaştıkça tıkanan trafiğin verdiği rehavetten olacak (gerçi epey de stress yaptı bende) bir ara uyumuşum. Uyandığımda Yasin arka koltuğa geçmişti. Ben de acayip terlemiştim, gömleğim sırılsıklam olmuştu. Trafik de tamamen durmuştu. Saat 22.00’yi geçtiği için trafikte kamyon ve tırlar çok fazla sayıdaydı. Buna bir de gurbetçilerin dönüş yolculuğu eklenmişti ve İstanbul’un içinde adeta ilerleyemez olmuştuk.

Arada olanları atlıyorum, saat 23.30’da Esenler Otogar‘da arabandan indim nihayet. Saat 17.30’da Bilecik‘ten binmiştik ve yolculuk bu hesaba göre yaklaşık 6 saat sürmüştü. Bunun çok net 2 saati İstanbul’un içerisindeydi. Esenler Otogar’da Nurettin Amca ve kuzenim Alper‘le buluştum. Alper topçudur bizim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin altyapısında oynuyor. Eve saat gece yarısını biraz geçe gittim. Halacığımla kucaklaştım. Halamlara en son 2011 yılı aralık ayında gitmiştim. O gün en son öğle yemeği yediğim için yaklaşık 12 saat süren bir açlığı bastırmam pek çabuk oldu. Çay çorba derken saat 2 gibi uyudum.

Image Hosted by ImageShack.usCuma günü 30 Ağustos Zafer Bayramı‘ydı. Saat 11 gibi uyandık Alper’le. Halamın kızı Cansu da uyanmıştı. Bu şekerlerle biraz muhabbet ettikten sonra kahvaltıya geçtik. Diğer yandan teyzemin oğlu, Cihan‘dan haber geldi. İstanbul’a gitme sebeplerimden biri de Cihan’la beraber yapacağımız bir işti. Her neyse, saat 15.00’te çıkıp şansımıza bir biri ardına gelen otobüslere binip Sefaköy Metrobüs Durağı‘nda Cihan’la buluştuk. Çok ısrar ettim ama siyah renkli bir metrobüse binmedik. Oradan Edirnekapı mıydı nereydi hatırlamıyorum, mezarlık falan olan bir yerin yakınında indik. Bu arada yazı boyunca farkedeceğiniz üzere İstanbul’u hiç bilmiyorum. Neyse, bekledik Alibeyköy‘e giden bir otobüs geldi. Buna binip halamlardan çıkarayak aldığım bilgisayar kasası kucağımızda olduğu halde Cihanlar’ın mahalleye geldik. Kasayı ve çantamı koyup Taksim‘e doğru yöneldik.

Image Hosted by ImageShack.us

O etkileyici fotolardan biri

Yolda giderken telefonla çeşitli konuşmalar yaptım. Gizem‘in Ankara’ya gittiğini öğrendim. Savaş Abi‘nin halen Batman‘da olduğunu unutup onu aradım buluşalım diye. Adam Batman’daymış 🙂 Sonra Alper‘le Sercan‘a Cihan’la çekildiğimiz birbirinden etkileyici fotoları yolladım.

Taksim gene Taksim sevgili okur. Şansıma epey bir sokak müzisyeni dinleme fırsatı buldum. Santur olunca bu iş oluyor arkadaş. Onu gördüm. Ha bir de kontrbas, o  olunca da oluyor. Bu da epey dikkat çekiyor. Tünel denilen yere gittik. Birkaç mağazaya girip çıktık. Biraz daha gidip Galata Kulesi‘ne vardık. Burada en büyüğünden beşer tane midye yedik. O anda bilmiyordum ama bu yediklerim İstanbul’da yediğim son midyeler olacaktı. Galata Kulesi’nin havasına çok kaptırdık kendimizi ve ertesi gün yapacağımız İhsan Oktay Anar‘ın İzinde gezisi için pek bir heyecanlandık. Taksim’deki önemli işlerimizi de hallettik bu arada.

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.usDünya çok küçük sevgili okur. Taksim’de gittim Eskişehir’den arkadaşım Harun‘a rastladım 🙂 Tabi bonus saçları kestirmiş iş güç olunca, ama gördüğü yüzü unutmayan bu kardeşin, Harun’u da bir kilometreden tanıdı 🙂 Epey bir kucaklaştık, hasret giderdik.

Galata Kulesi’nden sonra artık yapacak pek bir şey kalmamıştı. Haa, dur bir saniye çok önemli bir kısmı unutmuşum: Sahaflar. Cihan beni Taksim’de bir aralığa soktu. Bir kapıdan geçtik ve dar bir pasaja girdik. Ulan her yer sahaftı! Burada çok fazla toz yuttum dersem ne demek istediğimi anlarsınız herhalde.

Image Hosted by ImageShack.us

Galata Kulesi

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Flashbacks Of A Fool filminden…

Akşam eve dönerken ıvır zıvır bir sürü şey aldık. Yine kıyıda köşede kalmış sahaflardan bulabildiklerimizi topladık. Sonra yine şansımıza zırt diye gelen otobüse atlayıp nihayet teyzemlere gidebildik. Gece epey şamatalı geçti. Cihan’la biz kuzen olmanın ötesinde iki kardeş gibiyiz. Hem yaşıt hem de kafadar olmamız, hem de annelerimizin aynı modeller olması sebebiyle bir birimize epey düşkünüzdür. Günün hasılatını tutup ertesi günün planlarını yapıp uykuya daldık.

Cumartesi sabahı erkenden kalktık. Ancak erkenden kalkmamız pek bir anlamsız oldu. Zira Cihan’ın saat 14.30’de bir iş görüşmesi çıktı. Neyse, planlarda uyarlamaları yapıp saatin gelmesini bekledik. Bulunduğumuz yere epey yakında olan bir alışveriş merkezine gittik. Cihan iş görüşmesindeyken ben de ilginç tasarımlı ürünlerin satıldığı bir mağazaya takıldım. Tasarımlar cidden ilginçti de fiyatlar çok daha ilginçti. Bu kadar kazık fiyatlar hayatımda görmedim lan! Oradan hemen D&R‘a geçtim. İçimden ufak bir hediye almak geldi. Görür görmez de aldım.

Image Hosted by ImageShack.us

İşte bu o torba

Ben tam çıkıyordum ki Cihan da geldi. Beraberce Kadıköy’e geçmek için vapura binmek üzere gidiyorduk ki yolda büyükçe bir torba gördük. Şöyle göz ucuyla baktığımızda içerisinin tepeleme kitap dolu olduğunu gördük. Cihan hiç tereddüt etmedi sırtladı! Nöbetleşe taşıyarak zaten yakın olan eve geri döndük hemen bu torba, hatta çuvalla.

Sonra yine bir hışımla yola çıktık. Bu sefer pek vakit kaybetmeyelim diye ümit ediyorduk ki Fener civarında trafik dondu. Biz de mecburen otobüsten indik oralarda bir yerde. Vapura bineceğimiz yere kadar yürüdük. İyi ki de yürüdük. Zira bu yürüyüş esnasında Cihan bana İhsan Oktay kitaplarında geçen pek çok yeri tarif etti. Uzun İhsan‘ın izini yol üstündeki evlerde aradık.

Image Hosted by ImageShack.usİleride bir yerde güzel bir balık ekmek yedim. Hakkaten güzeldi lan. Sonra birden bire etrafımızı onlarca Güney Koreli sarıp Gangnam Style dansı yapmaya başladı. Meğer Günye Kore günü müymüş neymiş, bir şeyler varmış. Etrafta bir sürü Gizem’e, İlker‘e, Taner‘e ve Ramazan‘a benzeyen adam ve kadın vardı. Ha, bir de çok fazla Suriyeli ve Mısırlı turist vardı sevgili okur. İnanamadım. 25 senedir İstanbul’da yaşayan Cihan da inanamıyormuş bu kadar fazla olduklarına.

Telefonumun kılıfının mıknatısı kırıldığı için yeni bir cepli flip kılıf aldım 10 liraya. Çok iyi lan 🙂 Oradan da koştuk koştuk yakaladık vapuru. Karşıya geçerken iki tane küçük ve salak kız çocuğunun boğuşmalarına katladık. Vapur yanaşınca hemen atladık indik.

Image Hosted by ImageShack.usBurada hedefimiz Hammer Müzik‘ti. Çünkü almak istediğim iki parça ürün Türkiye’de sadece burada vardı. Hammer’ı ararken farkettik ki Fenerbahçe‘nin maçı varmış, her yerde bir sürü fener formalı vatandaş vardı. Akmar Pasajı‘na geldik. Birazcık dolandık falan ama nihayet bulduk mekanı. Ne alacağımı bildiğim için doğrudan istedim oradaki ismi Enes olan arkadaştan: In Flames – Subterranean (özel basım) cd’si ve Ghost B.C. – Infestissumam özel baskı plağı. Hammer Müzik’in internette yazan fiyatlarıyla dükkandaki fiyatlar Image Hosted by ImageShack.usarasında çok fark var. Dükkandan alırken mutlaka fiyat sorun, epey indirimli oluyor. Sağolsun Enes, çok güzel bir fiyat verdi. Ben de aldım iki parça ürünü. Bir de güzel paket yaptı. Bu iki albüm için de ayrı birer yazı yazacağım. Pasajdan çıkarken yine çok orijinal bir sahaf bulduk. Cihan’la oradan da epey bir şey aldık.  Yükümüz iyice arttı. Ancak gün daha bitmemişti. Hemen vapura atlayıp bu sefer daha güzel bir yerde oturarak gün batımını izledik. Karşı kıyıya indiğimizde yine her yer Koreli, Suriyeli ve Mısırlı turistlerle doluydu.

Image Hosted by ImageShack.us

Cihan çekti bu fotoğrafı

Yükümüze aldırış etmeden ara sokaklara daldık. Cihan bana bulabildiği her adresi ve konumu gösterdi. Puslu Kıtalar Atlası‘dan, Kitab-ül Hiyel‘den falan. Tarihi Mısır Çarşısı‘na girdik. Oradan çıktık yine acayip bir sokağa girdik. İhsan Oktay Anar’ın izinde gezimiz çok eğlenceli ve biraz yorucu geçti. Bunu özel bir yazı olarak yazmak istedim. Ancak sonra vazgeçtim. Sadece bu yazıda anlattıklarımla sınırlı kalsın istedim. Gerisi sadece Cihan’ın ve benim hafızamda…

Image Hosted by ImageShack.usCumartesi günü böylece bitti. Pek bir olay olmadı. Pazar sabahı saat 10 gibi kalktım. Kahvaltıya yeni başlamıştık ki Utku aradı. Utku çok yakın zamanda evlenip balayına Prag‘a gitmişti. Nikahına gidememiştim, ama evlendikten sonra göreyim diye aramıştım bir önceki gün. Neyse, Utku’yla da bir önceki gün Cihan’la gittiğimiz alışveriş merkezinde buluşmaya karar verdik. Cihan’la beraber gittik biraz da gecikerek. Utku ve eşi Hazal bizi bekliyorlardı. Epey bir muhabbet ettik. Starbucks‘a gittik. Cihan özellikle çay istedi, ben de özellikle Ice Tea içtim. Kadın pek bir şaşırdı kasada duran.

Utku’yla evlilik, doların durumu, emlak piyasası, mühendislik, Gaziosman Paşa, eğitim sistemi, Eskişehir’deki anılarımız ve bilimum konu hakkında bol kahkahalı bir sohbete karıştık. Bu esnada yine cuma günü aradığım ancak ulaşamadığım Funda aradı. Funda’yla biraz konuştuk. Sonra hep beraber kalktık. Kayatürk ailesini uğurlayıp Cihan’la eve geçtik.

Üç günde elimde bir bilgisayar kasası da olmak üzere epey bir kitap cd falan biriktiğinden, bir de teyzem bir poşet kıyafet doldurduğundan eşyalarım dağlar kadar oldu. Bunun üzerine Cihan’la en ucuzundan bir valiz aldık asker boy. Metro‘nun servisine binip otogar’a gittik. Burada servisten inerken Cihan yeni aldığımız valizi parçaladı sağolsun 🙂 Hemen oradan tedarik ettiğimiz imkanlarla bu sorunu da hallettik ve nihayet otobüsüm geldi. Ben yine 5-6 saatlik bir yolculuğa kendimi hazırladım.

Ne mi oldu? 4 saat 15 dakikaya geldik Bilecik’e 🙂 Şansıma otobüs aktı geldi. Hiç trafiğe falan takılmadı. Böylece İstanbul seyahatim de bitmiş oldu. Aldığım kitaplardan bahsetmedim hiç, evet haklısınız. Bunlarla da ilgili bir yazı yazacağım sevgili okur. O yazıyı bekle. Yazıyı İstanbul temalı çok güzel bir parça ile bitiriyorum: Laleler Şehri.

Yeniden Bir Antalya Sabahına Uyanmak

Image Hosted by ImageShack.us

Ömer Abi’ye not: İnan hiç uğraşmadım, kızma.

Son hazırlıklarımı da tamamlayıp çıktım. Kapımı kilitledim. İki adım atmıştım ki geri döndüm. Olanca öfkemle kilidi geri açtım ve içeri girdim ayakkabılarımı çıkarma zahmetine bile girmeden. Yatağın üzerindeki telefonumu şarjda unutmuştu zira. Telefonu ve şarj aletini aldıktan sonra artık kesin olarak yolculuğa hazırdım.

Hafif valizler hazırlamayı çok severim. Bu seferki de öyle oldu. Hafifti, tekerleklerinin üzerinde götürmeye değmeyecek kadar hafifti. Ancak gecenin o sessiz karanlığında çıkardığı sesi seviyordum. En azından bu şekilde yalnız olmadığımı biliyordum. Merdivenlerden indim, son bir kere pencerene el salladım ve dış kapıdan çıktım. Bu ağır dış kapı karanlık bahçe ile gerçek dünya arasındaki tek sınırdı. Bahçe ne kadar karanlık olsa da içerisinde kaldığım sürece güvendeyim demekti. İşte bu güveni geride bırakıp yola çıkıyordum.

Çıkacağım her yolculuğa son yolculuğum olacak gibi çıkıyorum. Bu açıkça karamsar bir tutum, farkındayım. Ancak belki de bir şeyler için sürekli tetikte kalmamı sağlıyor. Bir tür istemsiz savunma tepkisi de olabilir. Her neyse, son iki aydır pek çok defa yaptığım üzere, bu defa da Antalya‘ya doğru yola çıkacaktım.

Bilecik Otogarı‘nı bilenler bilir, ruhsuz sevimsiz bir yerdir. Kamil Koç‘un ofisi en sonda, küçük ve diğerlerine göre sessiz sakin bir ofistir. O gece şansıma Antalya’ya Bilecik’ten 22.30 arabasıyla giden tek “şanslı” bendim. Ofise girer girmez adam biletimi uzattı. Saat henüz 22.10 civarında olmasına rağmen tamamen iç güdüsel olarak “ne kadar gecikecek” diye sordum. Adam da onu bir zahmetten kurtarmışım gibi yüzüme baktı ve “İstanbul’dan bir saat geç çıktı” dedi. Ardından uzun sessiz bir bekleyiş başladı.

İnternetten televizyonunun arada sırada kesilerek yayımladığı Kurtlar Vadisi efektleriyle beraber tek kelime etmeden o küçük ofiste 40 dakika bekledim. Korktuğum gibi olmadı. Otobüs normal saatine göre sadece 15 dakika geç geldi. Zaten bir tek ben binecek olduğum için neredeyse üç dakika içerisinde de yeniden hareket etti.

Geçen sefer Sinem‘le giderken yaşadığım şeyin aynısı başıma geldi. Önümdeki koltuk neredeyse ağzımın içine kadar yatırılmıştı. Tüm cesaretimi toplayıp öndeki insan azmanına koltuğu biraz dikeltebilir misin diye sordum. Azman homurdandı, ancak bu kadar dikeliyor, dedi. Olsun en azından şimdi ağzımın içine girmiyordu. Otobüs koltuklarına eğilip dikilebilme özelliği koyanlara lanet ettim Bozüyük‘e gelene kadar.

Molaya girdiğimizde yerimden kalkmadım. Sadece otobüse bindiğimden beri sol tarafıma hiç bakmadığımı farkettim. Koridorun sol tarafındaki koltukta bir kız epey derin bir uykuda gibiydi. Kızı bir süre seyrettim. Sonra otobüs hali hazırda durduğu ve hiçbir gürültü olmadığı için uykuya daldım.

Yol esnasında bir iki defa gözlerimi aralayıp neler olup bittiğine baktım. Kız halen aynı şekilde uyuyordu. Önümdeki azman uyuyordu. Ben de uyumaya devam ettim. Aklıma Puslu Kıtalar Atlası‘ndaki o uyuyan bekçi geldi. Rüyayla gerçek arasındaki o incecik çizgide yürüdüm birazcık salak salak gülerek. Sonra yine uykuya daldım.

Image Hosted by ImageShack.us

Sabah uyandığımda otobüs Antalya Otogarı’ndan çıkıp Serik‘e doğru yola koyulmuştu. Sağ elimdeki parmakların uyuştuğunu farkettim. Sol taraftaki kıza baktım. Kız uyanmıştı ama halen uyukluyordu. Otobüste de pek kimse kalmamıştı. Muavin gelip üçüncü defa nerede ineceğimi sordu. Söyledim.

Image Hosted by ImageShack.us

Saat sabah 7’yi biraz geçe Serik Otogarı’na biraz da sersemlemiş olarak indim. İki üç dakika kadar orada bulunan üç sıra banktan ortadakine oturup kendime gelmeye çalıştım. Kendime geldikten sonra otele geçtim. Otel, Limak Atlantis Otel. Daha önce gelmemiştim. Daha önce gelenlerin tavsiyelerini hatırlamaya çalışacağım.

Image Hosted by ImageShack.us

Otelde epey bir kalabalık vardı. Saat 9’da kayıt masası açılana kadar gittim kahvaltı yaptım. Sonra kayıt masasına kayıt işleri için geçtim. Bu otelde üç farklı bina var: Ana bina (1 numara), 2 numara ve 3 numaraları binalar. Ana binanın avantajı yemek salonuna yakın olması, 2 numaranın avantajı kapalı havuza yakın olması ve 3. numaranın avantajı ise toplantı salonuna yakın olması. Buna göre sizin için ne önemliyse kalacağınız binayı seçebilirsiniz. Yalnız belirtmekte fayda var, özellikle toplu organizasyonlar da istediğiniz yerde kalma şansınız pek yok. Ben sabahın köründe gelip resepsiyondaki görevliyle konuştuğum ve sağolsun bana söz verdiği için seçme şansım oldu.

Kayıt işlemlerini halledip odaya çıktım. Biraz uzanıp uyudum. Sonra öğle yemeğini tam vaktinde yedim. Yemekten sonra hemen sahile koştum. Malum geçen sefer sahilde gezerken asamı bulmuştum. Bu sefer sahilde diğer seferlerin aksine bir dolu insan vardı. Epey bir taş sektirdikten ve kumlara “Alaattin” yazdıktan sonra odaya döndüm.

Image Hosted by ImageShack.us

Odamdan dışarısı bu şekilde gözüküyor

Supernatural‘ın son bölümünü ve Django Unchained‘ı izledim. Bu filmle ilgili olarak yakın zamanda bir yazı yazacağım. Antalya’da kaldığım bu zamanla ilgili bir sonraki yazıyı geçen sefer yaptığım gibi yine geri döndüğümde yazacağım. Bu arada burada bulunma sebebim Su ve Atıksudan Numune Alma Eğitimi ve Toprak, Arıtma Çamuru ve Katı Atıktan Numune Alma Eğitimi‘dir. Merak eden varsa diye söyledim. İş yerinden Yasin eşlik edecek bana burada.

Yakın zamanda görüşmek üzere sevgili okur.

Mesut Proofhead