Tag Archives: Yedinci Gün

İhsan Oktay Anar Külliyatı

ioa00

Uzun süredir aklımdaydı paylaşmak ancak bilgisayarın başında oturunca silip gidiyordu aklımdan. İhsan Oktay Anar‘ın bütün eserlerini eski ve yeni basım olarak toplarlamış bulunuyorum sevgili okur. Bu yazıda, tamamı İletişim Yayınevi‘nden yayımlanmış olan kitaplarından bahsedeceğim. Belki başka bir yazıda da İhsan Oktay’ın OT Dergisi‘nde ve diğer başka dergilerde yayımlanan yazılarını paylaşırım.

ioa07

Puslu Kıtalar Atlası’nın yayımlanmış üç farklı versiyonu

ioa01

Özel Baskı Ciltli (sağda) ve Dış Kabı (solda)

Evet, yolculuğumuz 1995’te başlıyor. Puslu Kıtalar Atlası yayımlandığında, herhalde o dönemin edebiyat eleştirmenleri büyük çaplı bir şok geçirmişlerdi. Zira ilk defa bir yazar fanteziyi tarihle yorumluyor, kendi kurguladığı bir paralel evrende adeta mucizeler yaratıyordu. Üstelik bunu yaparken bilimin olanca gizemini de kullanıyordu ki okuyucuların beyinlerinde şerareler ardı ardına beliriyordu. Gerçekle düşü ayıran çizgiyi neredeyse yok ediyordu.

Puslu Kıtalar Atlası, ilk yayımlandığından beri tam 22 sene geçti ve Türk Edebiyatı’nın kült eserleri arasında adını çoktan yazdırdı bile. Hatta yirminci yıl özel baskısı bile yapıldı çok güzel bir cilt ve dış kaplamalı olarak. Puslu Kıtalar, İhsan Oktay’ın yayımlanmış olan yedi romanı içerisinde en çok okunan, en çok bilinen ve ne yazık ki popüler kültüre en çok çerez yapılmaya çalışılan oldu. Oysa ki hemen her sayfasında bambaşka bir lezzet, bambaşka bir gizem ve kim bilir ucu nerelere uzanan bambaşka atıflar var. Ve çok az okuyucu kitaplardaki göndermelerin farkında.

Bu noktada bazen isyan ediyorum. Keşke, İhsan Oktay Anar, bu kitapla tıpkı Tolkien gibi, Martin gibi yepyeni bir evren kurgulasaydı ve tüm eserlerinde bu evreni kullanıp geliştirseydi. Gerçi evet, kısmen, yaptığı iş buna benziyor biraz. İkisi hariç, tüm kitaplarındaki olaylar Osmanlı döneminde geçiyor. Ancak Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Galiz Kahraman‘da Osmanlı sonrası genç Cumhuriyet dönemini anlatıyor.

ioa06

Yolculuğun bir sonraki adımı ise Kitab’ül Hiyel. 1996 yılında, “Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri” alt başlığıyla yayımlandı. Bu romanda, bir öncekinin aksine, öykülerde anlatılan icatların çizimleri de yer alıyordu. İhsan Hoca, bu çizimleri de bizzat kendisi yapmıştır. Her biri, birbirine bağlı olan öyküleri tam 94 farklı ağızdan nakletmiş, okurken bu kişilerin lakapları bile kahkaha krizine sokmaya yetmiştir okuyucuları. Mizah, İhsan Oktay’ın kitaplarında hep vardır. Bu öyküde de dozunu ustalıkla tutturmuştur. Kitap, 144 sayfa olmasına rağmen, yapılan atıfları tek tek araştırıp bulmaya kalktığınızda okuması iki üç gün sürebiliyor. Puslu Kıtalar, yola çıkmak için olmazsa olmazdır. Kitab’ül Hiyel ise yola çıkarken alınacak en leziz yolluktur.

ioa02

Efrasiyab’ın  Hikayeleri, 1998 yılında yayımlandığında, İhsan Oktay’ın üçüncü kitabı olmasının yanı sıra, Puslu Kıtalar Atlası’nda sürekli bahsedilen Efrasiyab isimli kahramanın hikayelerinin de nihayet yayımlandığı düşüncesiyle büyük heyecan yaratmıştı. Ancak, Puslu Kıtalar’da bahsedilen Efrasiyab ile kitapta bahsedilen Cezzar Dede‘nin pek de alakaları yoktu. Üstelik kitaptaki olaylar tahminen 1950-1970 arası dönemde geçiyordu. Eh, önceki kitaplardaki o tarihi ögelerle iç içe geçmiş fantastik kurguları bulamayan okurların gözünde Efrasiyab’ın Hikayeleri, en zayıf eser olarak kendine yer edindi. Ancak bu haksızlık bence. Bu kitabın benim için bir önemi de annemin de okuduğu ilk ve tek İhsan Oktay kitabı olmasıdır.

ioaefrasiyab

Efrasiyab’ın hikmetlerinden bazıları… (Resimli Roman’dan)

ioa03

Yaklaşık 7 yıllık bir aradan sonra, 2005’te, üstelik aynı yıl içinde tam dört baskı yaparak, Amat yayımlandı. Aman yarabbim o ne kitaptı öyle! Seval‘in doğum günü hediyesi olarak aldığı bu kırmızı kapaklı kitabı, evden okula, okuldan eve giderken dolmuşlarda ve otobüslerde okudum. O nasıl bir kurgu, o nasıl bir ters köşe etmektir öyle! Evet, Puslu Kıtaları bitirip başımı kaldırdığımda gözlerim sevinçle parlıyordu. Hayatımın en önemli yazarlarından birini bulmuştum ve üstelik yıl 2007 idi. Ancak Amat’ı bitirdiğimde gözlerimde oluşan parıltıyı, dehşete düşmüşlük, şaşkınlık ve hayranlığın bir karışımı olarak tanımlayabilirim. Puslu Kıtalar’dan sonra en sevdiğim ikinci kitaptır. Kitabın adında dahi bir gönderme, bir oyun var. Dahası okudukça denizcilikle ilgili bu kadar çok Osmanlıca terimi nasıl da ustalıkla kullanmış bu adam  diye mest oluyorsunuz.

ioa04

Çok bekletmemiş ve 2007’de Suskunlar‘ı patlatmış bu sefer de hoca. Eflatun rengi bir roman bu. İletişim Yayınları’nın da tek tip tasarıma geçmeden önce yayımladığı son Anar romanı. 2007’de yayımlandığında özellikle Amat’ın getirdiği başarı ve aldığı ödüller sayesinde, Suskunlar, Puslu Kıtalar’dan sonra, hocanın en çok bilinen romanı olmuş. Benim şansım, 2007’de Puslu Kıtalar’ı keşfedip bu dünyaya dalınca, karşımda okuyabileceğim bir tanesi de yeni yayımlanmış tam dört tane roman  olmasıydı. Dolayısıyla o yıl benim için İhsan Oktay Anar yılı oldu. Hayatım, düzenim, hayal gücüm ve hatta blogum bile, o dönem onun etkisine girdi. Suskunlar’ın bendeki baskılarından bir tanesini birkaç yıl sonra bir arkadaşıma hediye ettim, belki o da bu dünyaya ilgi duyar diye. Bir de unutmadan, benim İhsan Oktay Anar kitaplarım notlarla, işaretlerle ve çevirilerle doludur. Özellikle ilk eserlerini, benim kitaplardan okumak, alçak gönüllü olamayacağım, bir ayrıcalıktır 🙂 Çünkü hemen her göndermenin açıklaması vardır. Bunları bulmak, araştırmak için saatlerim ve günlerim gitti. Suskunlar, diğer tüm kitaplar arasında beni ilk defa biraz korkutan kitap oldu. Kitaptaki bir sahne, okuduğum gece rüyama girmişti hiç unutmuyorum. Tıpkı öncekiler gibi, bu kitapta da müzik ya da onun ifadesiyle musikî’ye dair tüm terminoloji Osmanlıca.

ioa05

Taa 2012’de yayımlandı Yedinci Gün. Önce İletişim Yayınları’nın yeni kapak tasarımı şaşırttı. 180 dereceyi eşit açılara bölünmüş halde gösteren çizimleri içeren kapağı ve sırtta yapılan renk değişiklikleri şahsen beni şaşırttı. İletişim, artık İhsan Oktay kitaplarını yepyeni bir seri halinde basıyordu. İtiraf edeyim Yedinci Gün, ustanın en az okuduğum kitabıdır. Ortasından dalıp bitirmeleri saymazsak baştan sonra herhalde ancak 2 defa falan okumuşumdur. Ancak burada da hoca boş durmamış, havacılığa ve bugün bile tartışılan bir takım uygulamalara merak salmış. Aşk‘ın insana neler yaptırabileceği, tüm diğer eserler arasında en iyi şekilde bence burada tarif edilmiş. Aşk, Döjira, ahh.

Vee geldik 2014’tün ilk aylarına. Galiz Kahraman yayımlandı. Hayatımın belki de en unutulmaz yılı olan 2014’te, yarısını yolda yarısını da rüyalarda okudum. “Mevcude’nin çekilmez hoppalığını” ben biraz “sevimli ve tahrik edici” bulsam da, kitaptan süzülenler yalnızca bu tahrikler değildi. İlk defa basında, sağda solda İhsan Hoca’nın bu kitabı birilerini iğnelemek, eleştirmek için yazdığı iddia edildi. Yanılmıyorsam tam da bu dönemde, İhsan Oktay’ın yazmayı bıraktığı iddia edildi. Bizler dehşete düşmüş, hocayı ikna etmek için açılan Facebook gruplarına üye olurken, neyse ki bir açıklama yaptı ve yüreklere su serpti. Galiz Kahraman’da, öykü boyunca İdris Amil Hazretleri‘ne gülüyor ve Efgan Bakara zavallısına acıyoruz. Hoca, burada ilk defa kalemi kırıyor ve haykırıyor, aşk acı çekmektir arkadaş! İlginç bir nida ile başlayan kitap bu sefer yerine oturmuş ve gülümseten, aynı nidayla bitiyor: Hüüüüüp! Jjjjjjjjjjjjt! Nah-ha!

ioa09

Eveeet, buraya kadar bahsettiğim tüm kitaplar hoca tarafından yazılıp yayımlanan kitaplar. Yalnızca bir tanesinde, Kitab’ül Hiyel’de kısmen de olsa görseller, çizimler görebilmiştik. İstanbul’da yapılan bir sergi haricinde, İhsan Oktay’ın karakterlerinin neye benzediği konusunda kimsenin bir çıkarımı yoktu. Herkes, “ulan keşke Uzun İhsan’ı bir görsem, Ebrehe nasıl bir tip?” diye okuyor, hayaller beyinlerin en derin kıvrımlarından akıyordu. İşte, 2015’te bomba patladı ve usta çizer İlban Ertem, Puslu Kıtalar Atlası’nı resimli roman olarak uyarladı. Ama ne uyarlamak! Her biri olağanüstü güzellikte binlerce görselle bezenmiş, 300 sayfaya yakın ve gerçek bir atlas boyutunda bir kitap! Burada İletişim Yayınları’na biraz kızgınım. Çünkü 2015’te yapılan ilk baskı ince karton kapaklı olarak yayımlandı. Aynı yılın sonlarına doğru ise ikinci baskı bu sefer kalın karton kapaklı ve ciltli olarak, daha bir güzel yayımlandı. Mecburen ikisini de almak zorunda kaldık.

Hocanın birkaç istisna dışında, hemen her kitabında kendine çaktığı bir selamı var. Bazen bizzat kendini yerleştiriyor bazen de düpedüz kendisini tarif ediyor. Her kitapta da bir meslek dalına ait detaylı bilgiler veriyor. Yani kitabın konusunda bizzat o meslek dalı yer alıyor. Şöyle ki;

Puslu Kıtalar: lağımcılık, tünel inşa işleri

Kitab’ül Hiyel: mühendislik, Makine mühendisliği

Amat: denizcilik

Suskunlar: müzik

Yedinci Gün: havacılık, mühendislik

Galiz Kahraman: kısmen aşçılık

Uzun bir yazı oldu. Umarım birilerinin işine yarar. Son olarak kitapların basım yıllarını ve bendeki kitapların baskı numaralarını içeren bir tablo ekliyorum. 3 yıl oldu hala yayımlanan bir şey yok. Müjdeli haberi de yine buradan vermek üzere, öpüyorum.

ioa08

Kitap İlk Basım Yılı Sahip Olduğum Baskılar
Eski Tasarım Baskısı Yeni Tasarım Baskısı
Puslu Kıtalar Atlası 1995 29. Baskı 54. Baskı
Kitab’ül Hiyel 1996 18. Baskı 27. Baskı
Efrasiyab’ın Hikayeleri 1998 19. Baskı 31. Baskı
Amat 2005 5. Baskı 15. Baskı
Suskunlar 2007 1. baskı 11. Baskı
Yedinci Gün 2012 —– 1. Baskı
Galiz Kahraman 2014 —– 1. Baskı
Puslu Kıtalar Atlası 20. Yıl Özel baskı 2015 Tek Baskı
Puslu Kıtalar Atlası (Resimli Roman) 2015 1. ve 2. Baskılar

İhsan Oktay’dan Yeni Yıl Sürprizi: Galiz Kahraman

853-yo822012’de Yedinci Gün yayımlandığında kendi adıma en az 3 sene daha umudu kesmiştim yeni kitaptan. Ancak yeni yılın ilk günlerinde İletişim Yayınları bombayı patlattı: İhsan Oktay Anar‘ın yeni eseri Galiz Kahraman 17 Ocak’ta kitapçılarda!

Suskunlar‘dan sonra tam beş yıl beklemiştik Yedinci Gün için. Bu yeni kitabın böyle erken çıkması pek çok İhsan Oktay hayranında (ben de dahil), yoksa hoca da sene de iki kitap yazan popüler yazarlar kervanına mı katılıyor diye bir tedirginlik yaratsa da hocanın iş durumu ile ilgili bir gelişmeden dolayı zamanının tamamını bu yeni eser için ayırdığını ve bizi uzun süre bekletmediğini öğrendik. Rahatladık.

Kitapla ilgili şöyle bir brifing yayımlanmış:

“Bütün zamanların kahramanı olan bir insanın hikayesidir bu. O hem herkes hem de hiç kimsedir. Dünyadan alacağını tahsil etmeye gelmiştir. Çünkü, Tanrı dahil herkesin ona borcu vardır. Vebaline girilen tüyü bitmedik yetim işte odur. Kadim zamanlardan beri hakkı yendiğine göre, sonlu ama sınırsız bir evrenin engin ve derin merkezi insan olmanın, “olmasa da olur” halini icrâ etmesinde hiçbir sakınca yoktur. Romantik bir insafsızlığın bakir tacizcisi olmak sonuna kadar hakkıdır. Sıradanlığın üst insanıdır o. Asilliğiyle asilleşememesi umrunda bile değildir. Onun umrunda olan tek şey, sadece ve sadece kendini algılamak, kendi küçük âlemine sığan kainatı kabul etmektir. Çünkü bilmektedir ki, gerçek bilgelik de zaten budur.”

Sadece buna bakarak yorum yapmaktan özellikle kaçınıyorum. Çünkü bir önceki eser Yedinci Gün’de, kimseye itiraf edemesem de acayip ters köşe olmuştum. Ama biliyorum, bu yeni kitapta da yine uçsuz bucaksız düşünceler, fikirler evreninde fazlasıyla tatmin olacağız. Belki en büyük çekincem her yeni kitapta olduğu gibi, öncekilerden daha kötü, çok daha kötü bir kitap okuma olasılığıdır. Her ne kadar İhsan Oktay Anar’dan bahsediyor olsam ve bu ihtimal çok zayıf bir ihtimal olsa da bu tedirginlik kapağı ilk açtığım ana kadar içimde olacak.

22-bnxn

Yedinci Gün’ün tadı halen damağımda iken Galiz Kahraman nasıl bir eser olacak heyecanla bekliyorum. İhsan Oktay’ı birazcık bile okursanız anlıyorsunuz ki eserlerin adlarına bakarak içerikleri hakkında çıkarım yapmak mümkün değil. Yedinci Gün için şu yazıdaİhsan Hoca daha iyisini yapana kadar galiba en iyisi bu!” demişim. Şu an bu fikrimden biraz uzağım. Yedinci Gün, Anar’ın en iyi eseri değil. Ama en kötüsü de değil. Bakalım Galiz Kahraman nasıl bir sıraya yerleşecek?

Kitabın ön siparişini verdim. Bir yazı da kitabı okuduktan sonra yazacağım için fazlaca eşelemiyor, kısa kesiyorum.

707-a2dl

İhsan Oktay Anar – Yedinci Gün

2007’de çıkan Suskunlar‘dan sonra tam 5 sene sürdü Yedinci Gün için bekleyişimiz. Bekleyişimiz diyorum zira İhsan Oktay Anar‘ı seven, okuyan, canı sıkıldıkça herhangi bir kitabını rastgele açıp ortasından okumaya başlayan hayran sayısı tahmin ettiğinizden çok daha fazla.

Yedinci Gün, yine klasik bir İhsan Oktay Anar düşü olmuş. İhsan Hoca, yine utanmadan sıkılmadan başrölü eline almış ve çok da iyi yapmış! Kitabın belki kaç sayfasına yüzümdeki o hayranlığı ifade eden tebessümle baktım hatırlamıyorum. Amat‘tan itibaren sürekli yükselttiği çıtayı bu kitapta aynı yerde tutmayı başarmış. Çok daha rahat yazdığını diğer kitaplardan farklı olarak çıkarabildim bu sefer. Şüphesiz bu ustalığın, erbaplığın bir amaresinden başka bir şey değildir.

Kitapta kendine ettiği onca bedduayı, hakareti okurken kahkahalar attım. Hiç bir tarih kitabının, hiç bir tarihçinin anlatamayacağı akıcılıkta bir Avrupa Tarihi‘ni bir felsefeci olan İhsan Hoca o kadar güzel anlatıyor ki kitabın son bölümünde, kitabı elinde tutan en bön insan bile bu ustalığa şapka çıkarmalıdır.

Hans-El, Gret-El, Mikael, Rafael ve Gabriel‘in adlarını okurken kendi kendime, İşte bunlar hep İhsan Oktay Anar, dedim. Suskunlar’dan alışkındık aşk hikayelerine. Bu kitapta İhsan Hoca bize bir değil iki aşk hikayesi anlatıyor. Bu kadar az sayfaya bu kadar çok şeyi nasıl sığdırabildiği de bir muamma doğrusu.

Tıklayınca “kocaman” oluyor

Biz, her kitapta yepyeni bir “ilmi” öğrendik. Puslu Kıtalar Atlası‘nda “lağımcı (tünelci)” olduk, Kitab-ül Hiyel‘de “makine mühendisi”, Amat‘ta en kaşarlısından “denizciler”, Suskunlar’da yedi düvele nam saldık “müzisyen” olduk ve bu kitap bizi artık göklere çıkardı; “pilot” olduk, havacılığı öğrendik. Öyle senede birkaç kitap yazan, hırkalı yazarlara inat, İhsan Hoca aralıklarla ama okuyucuyu doyuran; uzun süre de etkisini kaybettirmeyen kitaplar yayınlasın. Gerçek yazarlık budur. Gerçek yazarlık kaleminden dökülen her sözcüğe saatler harcamaktır bana göre.

Yukarıda da belirttiğim üzere bu kitap da klasik bir İhsan Oktay Anar romanı olmuş. Yine o Osmanlıca sözcükler, yine o hayret verici kurgu, yine o fantastik ögeler, yine o açık saçık ve bir o kadar komik anlatımlar ve yine o Osmanlı Devri! Kitabın geçtiği dönemler 2. Abdülhamit‘in İstibdat Dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yılları bu arada. Yazılan her sözcüğün, girilen her şifrenin, okunan her duanın, edilen her bedduanın bir anlamı olduğu, ileride okuyacaklarımızla ilintili olduğu bir kurgu var yine. “Yedi Uyurlar” efsanesini alıp “İstihbarat Dairesi” memurları yapmaya kim cesaret edebilir? Üstelik yanlarındaki o köpek detayını bile es geçmeden.

Bugün bile halen tartıştığımız savaş, barış, ölmek, şehit olmak kavramlarını fantastik bir öyküye koymak kimin aklına gelirdi ki? Kimsenin söylemeye cesaret edemeyeceği şeyleri, üstelik adı “Yedinci Gün” olan bir kitapta söylemeye kim cesaret edebilirdi ki?

Dojira‘ya olan aşkıyla İhsan Sait, bu hayatta benim, hatta sensin sevgili okur. Dojira belki çok uzaklarda, ama ona kavuşma isteğinin gözümüzü kör ettiği o anın iğrençliğini, biz söylemeye çekinirken, İhsan Hoca kendi adını verdiği karakteriyle anlatabilecek kadar açık ve çekincesiz.

Ortalama bir insan tipi yaratıyor önce: Bulgur pilavı, kuru fasülye, turşu yiyen. Sonra bu adamı ulusun kurtuluşu ilan ediyor, tehlikeli bir şeyler sezmiş olacak ki bu adama “Reis-i cumhur” olma hakkından vazgeçeceğine dair kağıt imzalatıyor. İhsan Oktay Anar okuyucuları, bu ilginç çıkışlara hiç şaşırmıyorlar. Bembeyaz vücutlu kadınları kaba saba adamlara aşık ettirdiği zamanları tebessümle okuyoruz.

Kitabın pek çok blogda şimdiden yorumları, incelemeleri ve bin bir türlü eleştirisi şu anda mevcut. Rahatlıkla söyleyebiliyorum ki beklentilerimi karşılayan bir kitap oldu. Sonu en azından benim beklediğim şekilde bitti. Ortalama 40. sayfadan sonra zaten akıp gidiyor kitap. Bıçak gibi kesiliyor olay akışları, ama hoca bunun altyapısını belki 20 sayfa önceden verdiği için hiç abes gelmiyor insana.

“Suskunlar”ı bitirdiğimde İhsan Oktay Anar’ın ustalık eseridir demiştik. Yedinci Gün, bu ünvanı korumaya devam ediyor bana göre. İhsan Hoca daha iyisini yapana kadar galiba en iyisi bu!

DR.com.tr’den Bir Alışveriş

Carpe Mortem – Yedinci Gün

Bu ay İhsan Oktay Anar‘ın son kitabı Yedinci Gün‘ün çıktığı ay olarak benim gibi pek çok Anar hayranı için güzel bitti sevgili okur. Kitabın bu ayın sonunda yayınlanacağı haberini veren, kitap çıktığı gün de mesaj atan İsmet abiye daha yazının başındayken teşekkürlerimi iletiyorum.

D&R Mağazası‘na gidip Yedinci Gün’ü sordum görevliye. Ancak gelmediğini, muhtemelen ertesi gün geleceğini söyledi. Ben de kös kös eve döndüm. İnternetten D&R’ın sitesine baktığımda kitabın online olarak satışa sunulduğunu, üstelik 17 liralık mağaza fiyatından farklı olarak 12.50 liraya satıldığını gördüm.

Soul Sacrifice‘ın Carpe Mortem albümünü de yine birkaç gün önce yine sipariş vermek üzere D&R’a gitmiştim. Yine mağaza satış fiyatı 15 liraydı o albümünde. Kitabın fiyatını ucuz görünce albüme de bakayım dedim. Onun fiyatı da 12 liraydı. Lan bana o dakika dank etti. Eğer ben bu iki ürünü mağazadan alsam 32 lira verecektim. Ama internetten alınca 25 liraya geliyordu.

Ben de o şekilde yaptım ve Yedinci Gün’ü ve Carpe Mortem’i internetten sipraiş ettim. Kargo parası eklenmesine rağmen yine mağazan alacağım fiyattan 5 lira daha az ödedim. O açıdan epey mutlu oldum 🙂

Kitap da albüm de ayrı ayrı başlıklar olarak blogda yer alacaklar. O yüzden hiç detaylarına girmiyorum sevgili okur.