Tag Archives: yıllık izin

Salda Gölü – Doğum Günü – Antalya

Uzun zaman oldu yine yazmayalı sevgili okur. Ama inan vakit bulamadım. Biraz uzun bir gezi yazısı olacak bu okuyacağın. Yazı içerisinde çok ciddi ve çok önemli tespitlere, tavsiyelere yer vereceğim. Okumanda fayda var yani. Ben yazarken çok eğleneceğim umarım okurken de sen eğlenirsin.

O hafta sonu için Alper’in birkaç gün önce yaptığı teklifin cazipliğine dayanamadım ve yıllık izin almayı düşündüğüm hafta için yaptığım planı değiştirdim. Daha doğrusu  bu planda küçük bir değişiklik yaptım diyelim. Biz, Antalya’ya gitmeyi planlıyorduk. Ancak Alper’in teklifi bizi yola iki gün daha önce çıkardı. Burdur’a, Salda Gölü’ne gidiyorduk ve sabah saat 05:00’te yola çıkmıştık bile! Bu kadar çabuk karar alıp yola revan olmanın verdiği keyifle güneye, “el değmemiş” topraklara gidiyorduk!

İki araçta toplam altı kişiydik. Birkaç gün önce elimizdeki malzemeyi kontrol edip Dechatlon’dan yeni malzemeler almıştık. Ben bu mağazaya ilk defa, iki buçuk yıl önce İzmir’de gitmiştim. Ancak geçen sürede, özellikle de internet mağazasıyla, ülkede outdoor sporları yapan herkes için vazgeçilmez bir platform olmuş Dechatlon. Çadırlarımızı, matlarımızı ve birkaç ufak tefek eksiğimizi tamamladık. Yanımıza üç tane taşınabilir güç kaynağı, bir tane 12 volt akü, iki tane şarjlı LED ışıldak, küçük tüp, mangal, dört tane katlanabilir sandalye, üç tane çadır, bir tane şişme yatak ve şu an aklıma gelmeyen iki bagaj dolusu malzemeyi aldık. Okumaya devam et

Ayağıma Beş Dikiş Atıldı!

Geçen hafta bayram tatili bittiğinde, pazartesi günü içinden nasıl lanet ederek uyandın değil mi sevgili okur? Pazartesi günü işe, okula gidecek olmanın verdiği o bunalım, o stres seni nasıl da boğdu değil mi? Heh işte, sen işe, okula giderken ben yatıyordum pazartesi sabahı. Neden? Çünkü yıllık izne ayrıldım. Dokuz günlük resmi tatilin üzerine bir de beş gün yıllık izin hakkımı kullandım. Eğer birazdan anlatacağım şey olmasaydı muhteşem bir hafta olacaktı. O yüzden az muhteşem bir hafta oldu. Bu arada blogu çok uzun süredir ihmal ediyorum. Olan biten olayları yazamıyorum. Aksıyor, gecikiyor yazılar. Kusura bakma n’olur.

Geçen salı akşamı Utkular’a gittik sevgili okur. Oturduk, Guitar Hero oynadık. Çaydır, çorbadır, figürdür derken epey eğlendik. Gece yarısına doğru hafif bir yağmur çiselerken vedalaştık ve ayrıldık. Utkucum sağolsun, bir sigara içimi kadar bize eşlik etti. Yolda ben dayanamayıp ufak bir cin hikayesine başlar gibi olduysam da susturdular beni.

Neyse, saat gece yarısını geçe eve girdik. Üzerimi değiştirdim. Su içmek için mutfağa yöneldim. Attığım ilk adımda ayağıma giren şişe kırığını hissettim çıkan “hırç” sesinden. Işığı açtığımda sol ayağımın altından halıya pıt pıt A Rh (-) kan akıyordu. Ayağıma saplanan camı söküp attım. Benim sesimden dolayı mutfağa gelen Merve ne yapacağını bilmez halde kala kaldı. Hemen kardeşim Murat‘ı aramasını söyledim. Daha sonra aslında biraz salaklık da ederek banyoya gittim. Ayağım epey kanıyordu. Lavaboda yıkamaya çalıştım, nafile. Suya değince daha da çok kanamaya başladı. Ayağımı hemen bir bezle sıkıca sardık ve ben sırtım yerde ayaklarım duvarda olacak şekilde uzandım. Murat’ı beklemeye başladık. Murat geldiğinde hemen en yakın hastanenin acil servisine gittik. Beni gördüklerinde fazla bir şey sormadan müdahale odasına aldılar. Buradaki sağlık görevlisi tanıdık çıktı.
dikissanAyağıma, yaranın içine, önce bir uyuşturucu iğne vurdular. İnanılmaz yaktı. Daha sonra bir de koldan tetanos iğnesi yaptılar. Ohh. Sonra ayağıma dikiş atmaya başladılar. Beş dikiş attılar. Yara epey derinmiş.

Şimdi evdeyim. Aksayarak yürüyorum haliyle. Aklıma takılan soru şu: Biz evde yokken, deprem ya da bir sarsıntı da olmamışken o şişe nasıl kırıldı? Bir süre önce cam şişelerin ağız kısımlarını keserek bardak yapma işine girişmiştim. Bir tane açılmamış meyveli soda şişesinin üzerini de yuvarlak şekilde cam kesme elmasıyla kestim. Mutfakta tezgahın üzerinde öylece duruyordu. Nasıl kırıldı bilmiyorum. Eve birisi mi girdi diye kapı pencereyi de kontrol ettim. Kimse girmiş gibi görünmüyordu.

Özetle, dikkat et sevgili okur. Evdeyken de dikkat et. Evde terlik giy. Ben severim terlik giymeyi. O gece giymedim bak, ayağım delindi. Bir de böyle kırılabilecek türde bardak şişe gibi cam eşyaların ortalıkta durmaması gerekiyor. Annem yıllardır hep söyler bunu. Umarım senin başına böyle şeyler gelmez sevgili okur.

USB Kablo Dönüşümleri

Etrafıma bakıyorum da tüm elektronik ıvır zıvırlar artık USB ara yüzü üzerinden şarj olabiliyor. Bak sayıyorum; tabletim, Nokia 1200 cep telefonum, walkman’im, mp3 çalarım, fotoğraf makinem. Elbette bunların her birinin birer de adaptörü var. Ancak her birinin 5 volt ve yaklaşık 1 amperlik bir güç kaynağıyla şarj edilebileceğini görünce bende bir ışık yandı ve şu yazıda anlattığım kabloyu yaptım. Tek bir güç kaynağı kullanarak tüm bu aletleri şarj edebileceğimi anladım.

Geçen sene cep telefonumu şarj etmek için bir USB kablo yapmıştım. Geçen hafta yıllık izinde olmamı fırsat bilerek yeni kablolar da yapabildim. Önce walkman’le başladım. Güç girişine göre bir soket aldım ve elimdeki eski farelerden birinin USB girişi ile birleştirdim. USB kablonun içerisinde genellikle 4; bazen de 5 farklı kablo oluyor. Bu kablolardan ikisi veriyi, ikisi de elektriği taşıyor. Bir standart olmasına rağmen bu renkler hiçbir zaman aynı olmuyor. Ucunu kestiğim USB kabloyu avometre ile deneyip elektrik uçlarını buluyorum. Daha sonra da kullanacağım aletin polaritesine göre (+) ve (-) uçları ayarlıyorum. Sonra lehimleme ve yalıtım işi bitiyor ve şarj kablosu hazır!

kablo1Walkman’den sonra bir süredir temassızlık yaparak beni dinden imandan çıkaran tabletin şarj aletini parçaladım. Parçaladım dediysem kırıp atmadım. Adaptör kutusunu maket bıçağı ile 20 dakika uğraşıp güzelce kestim ve adaptörün iç kısmını çıkardım. Daha sonra yeni bir kablo alıp adaptör devresi üzerindeki miniş deliklere lehim yaptım. Ancak bir sorun vardı, prize takılı olmasına rağmen elektrik gelmiyordu şarj ucuna. Daha sonra fark ettim ki lehim yaparken adaptörün devresine zarar vermişim. Böylece adaptörü çöpe attım. Hazırladığım yeni soketin ucuna yine bir USB kablo bağladım ve bingo! Tablet şarj olmaya başladı.

Yıllar önce aldığım ve halen daha kusursuz çalışan bir fotoğraf makinem var. Bunun tek kusuru data kablosunun uzun süre önce bozulmuş olmasında dolayı çalışmamasıydı. KODAK öyle bir kablo ara yüzü yapmış ki Dünya’da tanımlanmış herhangi bir standardı yok. Dolayısı ile makinenin bilgisayar bağlantısı ve şarj edilebilme imkanı ortadan kalktı. Ben de adaptörü harici olarak şarj edebileceğim bir aparat almak durumunda datacablekalmıştım. Çektiğim fotoğrafları da makinenin hafıza kartını çıkartarak alabiliyordum. İşte geçen hafta tüm bu kablo işlerine girişince dedim lan dur şuna da bir bakayım.

Avometre

Önce data kablosunu sokete yakın bir yerden kestim. İçinden beş farklı kablo çıktı. Daha sonra soketin minik kutusunu açtım bir de baktım ki bu beş kablodan iki tanesi lehim yerlerinden kopmuş! Ancak o kadar minik noktalara lehimliler ki anlatamam. Dolayısıyla şimdiye kadar yapacağım en hassas lehimler bunlar olacaktı. Eski USB kablosunu kullanmadım. Elimdeki çok iyi ancak bozuk bir mouse’un müthiş kaliteli kablosunu kestim ve şansıma bundan da aynı renklerde beş tane kablo çıktı. Yemin ederim ki 0.5 mm kalemin ucu kadar dört tane deliğe bu kabloları lehimledim. Her bir delik için çok az lehim kullandım. Çünkü yandaki deliğe taşması halinde mümkün değil bir daha temizleyemezdim. Lehimler bitti ve her bağlantıyı tek tek avometre ile kontrol ettim. Sonra sıcak silikonla devrenin lehim kısmını örttüm. Daha sonra da soketin kutucuğunu kapattım dikkatlice, güçlü yapıştırıcıyla yapıştırdım. Heyecanla fotoğraf makinesini yıllar sonra data kablosuyla bilgisayarıma bağladım. Bir süre hiçbir şey olmadı ve sonra “Yeni aygıt bulundu” balonu pop’ladı 🙂 Olmuştu işte. Artık fotoğraf makinemi de data kablosuyla USB üzerinden kullanıp şarj edebiliyorum.

Mikro usb ucu

Şu an Apple haricindeki hemen hemen tüm firmalar bildiğiniz üzere telefonlara ve tabletlere şarj ve data kullanımı için mikro usb arayüzünü standart hale getirdiler. Bu sayede de taşınabilir güç kaynakları ortaya çıktı. Bunların çıkış voltajları 5 V oluyor. Kendinize kapasitesi ve çıkış akımı güçlü bir taşınabilir güç kaynağı alırsanız elinizdeki tüm elektronikleri tek bir kablo ile çalıştırıp kullanabilir, şarj edebilir, adaptörle uğraşmak zorunda kalmazsınız.
kablo2

Yürüyen Kentler Serisi – İhanet Altını

yk_04
Taa şu yazımda aldığım bir kitap vardı, o kitabı kısa sürede okuyup bitirmiştim ancak serinin diğer kitabını almam epey zaman aldı. Bu hafta yıllık izinde olduğum için elimde biriken tüm kitapları bitirmek niyetindeyim. Philip Reeve tarafından yazılan steampunk bir gelecekte geçen bilim kurgu serisi Yürüyen Kentler‘in ikinci kitabı olan İhanet Altını‘nı da bitirdim.

Kitabın adı “İhanet Altını” ancak kitap içerisinde çevirmenler hep “yağmacı altını” ibaresini kullanmışlar. Serinin ilk kitabını açıkçası bir çocuk kitabı sanıp okumaya başlamıştım. Sonradan anladım ki kitap yetişkinlere yönelik fantastik bilim kurgu türündeymiş. Üstelik pek çok ödül almış tam dört kitaplık bir seriymiş. Biraz araştırıp şurada kitapla ilgili güzel bir değerlendirme yazısı okumuştum.

Kitap Türkiye2de giderek daha da tanınıyor. Türkçe’ye ilk defa Günışığı Kitaplığı tarafından çevrilmiş. Benim seriyle ilk tanışmam yine bir başka yıllık iznimde olmuştu. Bir sahafta Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan ilk kitap “Yürüyen Kentler”i bulmuş ve açıkçası çok ilgimi çeken kapak illüstrasyonu sayesinde almıştım. Okudum ve çok sevdim. Sonra ikinci kitabı almak için interneti araştırınca Yürüyen Kentler serisinin artık ON8  Yayınevi‘nden çıktığını gördüm. Çevirmenler de değişmişti haliyle. Seriye hazırladıkları yeni kapak görselleri Günışığı Kitaplığı tarafından hazırlanan kapaklardan çok farklı ve çok daha etkileyiciydi. İkinci kitabı sipariş ettim ben de.

yk_02

Günışığı Kitaplığı’nın bastığı kitaplar

yk_01

ON8 Yayınevi’nin bastığı kitaplar

İkinci kitapla ilgili spoiler vermemeye çalışarak anlatmaya devam edeyim. İlk kitapta Tom ve Hester, ortalığı epey yıkıp döktükten ve koskoca bir yürüyen kenti havaya uçurduktan sonra aradan iki yıl geçiyor. Bir gün hava araçları Jenny Hanniver‘a bir tarihçi olan Profesör Pennyroyal‘i alıyorlar. Bu adamın başlarına ne maceralar açacaklarını bilmiyorlar elbette. Kitabın ortalarına doğru Tom, başka bir hanımla yakınlaşıyor. Hester, gerçek babasının kim olduğunu öğreniyor. Acayip gelişmeler oluyor; ölümler, patlamalar, silahla yaralamalar ve nihayet sonsuz düzlüğün ötesinde bir yerde ikinci kitap bitiyor. Üstelik Philip Reeve, bir de beklenmeyen misafir ekliyor öyküye son dakikada.

yk_05

Şimdiden yıllık iznimin en güzel taraflarından birisi oldu bu kitap. Ekonomik olarak düze çıkınca diğer iki kitabı da alıp seriyi bitireceğim. Para vermeye kesinlikle değiyor çünkü. Philip Reeve ile ilgili olarak “Modern çağın Jules Verne’i” diyorlar. Eh, bu bile almak ve okumak için bir sebep değil mi?

Bu seri hakkında bir sonraki yazıyı son iki kitabı da okuduktan sonra yazacağım. Yani serinin tamamını okuduktan sonra. Bakalım seriyi okumayı bitirdikten sonra da bu kadar beğeniyor olacak mıyım? Bakalım öykünün sonunda Dünya nasıl bir yere dönüşecek. Karakterler hala hayatta kalacak mı?

yk_03

Serinin üçüncü ve dördüncü kitapları

Serinin Facebook sayfası: https://www.facebook.com/yuruyen.kentler

yk_julesverne

Bu Hafta Yıllık İzindeydim

Her güzel şey gibi bu güzel şey de, beş günlük yıllık iznim, bitti sevgili okur. Geçtiğimiz haftalar benim için her açıdan çok zordu. Bunalımlar, sıkıntılar, sıkışmalar derken çıkış yolumu yıllık izinde buldum. Geçen sene askerde olduğum için kullanamadığım  yıllık iznimden küçük bir parça kullandım. Geçen sene askerde demişken, geçen sene tam da bugün, 28 Şubat’ta yemin törenim vardı sevgili okur. Usta asker olmuştum, ödül almıştım. Sonrasındaki cumartesi ve pazar günleri de çarşı iznimiz vardı. Vay be ne zamanlarmış.

Geride bıraktığım haftanın en güzel yanı sabahları erken kalkmak zorunda olmayışım oldu 🙂 Evde yalnız kaldığım dört günün bir kısmında bazı özel işleri hallettim. Eh uzun süredir hafta içi Eskişehir’de olamıyordum. Diğer kısmında ise annemlere gittim.

Dün gece mesela… Annemin seramik kursundan getirmiş olduğu çamurla birbirinden komik şeyler yaptık. Şimdi bunların her biri fırınlanacak ve sırlandıktan sonra komik birer obje olarak sahiplerini bulacak. Dün öğleden sonra da Savaşalp‘le buluştuk. Çok uzun süre yine metal müzik muhabbeti yapabildiğim bir dostla bir araya gelmiş olduk. Playlistimiz Slayer, Disturbed, Pentagram ve bilimum sert abilerden oluşuyordu. Bu arada Savaşalp’e teşekkür etmek istiyorum. Tam da ihtiyacım olduğu anda bana harika bir kulaklık hediye etti.

Yazıda belirli bir kronolojik sıra izlemiyorum, aklıma geldikçe ekliyorum. Bugün evdeki sifonun bozulduğunu fark ettim. Lan daha birkaç hafta önce yenilemiştim. Ama sifonun tahliye sistemini tetikleyen kısmı bozulmuş. Yarın Koçtaş‘a gidip durumu anlatacağım, bakalım yenisini verecekler mi. Ha bir de ufak bir masa yapacağım kendime. Bugün gerekli vidaları falan almıştım ama ölçüde hata yapmışım, bu iş de yarına kaldı.

Önceki hafta ufak bir kaza atlatan yol arkadaşım Hasan Hüseyin arabayı yaptırmış. Bu hafta yine gidip gelmeye devam ediyoruz. Bu güzel bir gelişme oldu. Önümüzdeki ay muhtemelen dopdolu geçecek denetimlerle. En azından sürekli eve gidip gelebilmek iyi olacak.

Yüksek lisans tezimi nihai olarak geçtiğimiz pazartesi günü Fen Bilimleri Enstitüsü‘ne sundum ve mezuniyet için gerekli işlemleri başlattım. Eğer bir aksilik çıkmazsa bu hafta içerisinde ilişkim kesilecek ve mezuniyetim gerçekleşecek. Bu süreçte çok koşturduğum ve pek çok defa vakit kaybettiğim için güzel ve detaylı bir yazıyla tüm süreci anlatacağım. Olur da siz de bizim okulda Fen Bilimleri Enstitüsü’nde yüksek lisans yaparsanız bu yazı size epey faydalı olacaktır.

Bu yazıyı yazarken yıllardır kaliteli görüntülü bir versiyonunu aradığım Küçük Kovboy filmi yan sekmede iniyor. Cüneyt Arkın‘ın belki de sen sevdiğim filmlerinden olan bu Yeşilçam klasiğinin asıl özelliği ise film müziklerinin Ennio Morricone‘dan araklanmış olmasıdır 🙂 Ayrıca filmde pek çok yabancı artist ve aktrist rol alıyor ve yönetmeni de İtalyan Guido Zurli. Hemen inerse bu gece bu filmi izliyorum. Aslında bu filmle ilgili de bir yazı yazmakta fayda olacakmış gibi görünüyor.

Zaman zaman bizim çocuklarla benim evde toplanıyoruz, bisküvi yiyip çay içiyoruz. Demlik poşetiyle demliyorum çayı. En az beş altı çeşit de bisküvi açıyorum, kremalısı, kakaolusu, fındıklısı falan o biçim yani.

Bu hafta içi geç uyanmak çok iyi oldu ancak hep hastalıklarla uğraşmak zorunda kaldım, o açıdan kötüydü. Bir de uzun süre sonra ilk defa CV hazırladım. Bununla ilgili olup bitenler başka bir yazının konusu olacak.

Önceki gece Erol‘la konuştuk gece yarısından sonra. Şaşırttı, üzdü, güldürdü ve özlediğim Erol gibi konuştu. Erol bana epey yeni havadisler verdi. İstanbul’da buluşamadığımızdan dert yandık. Neyse, Eskişehir’e geleceği günü bekliyoruz artık.

IMG_20150228_005124

Mustafa – Murat – Ben

Hani bir başlığım var: Aniden Karşıma Çıkan İnsanlar diye. Heh işte, pazartesi günü tam da böyle bir şey oldu. Caner‘le, ilkokul arkadaşım ve hatta ilk arkadaşım Caner’le. Birkaç yıl önce yine karşılaşmıştık ancak ilk defa oturup sohbet edebilme imkanımız oldu. Sivrihisar‘dan konuştuk uzun uzun. Bilinçaltımızdaki Sivrihisar arka planını eşeledik. Gideceğim, kendime söz verdim, gidip aynı yerleri aynı sokakları tekrar, teker teker dolaşacağım.

Evet, yıllık izin sürecinde bilgisayarda da epey iş yaptım. Biriken işleri erittim. Ferhat abime yeni bir kartvizit yaptım yeni dükkanı için. Bir de askerden geldiğimden beri izleyemediğim bazı dizilerin sezonlarını toparladım. Bunları izlemeye başlarım yakında. En başta dediğim gibi, her güzel şey gibi bu güzel şey de bitti sevgili okur. Yarın bu saatler çoktan sendrom başlamış olacak. Yine Bilecik’in kabusu saracak her yanımı. Ulan artık yavaş yavaş sonuna geliyorum.

2014 Yılımın Değerlendirmesi

Yıllar bir biri ardına geçiyor, hayatlarımız değişiyor sevgili okur. Hayatımın belki de en önemli yılıydı 2014 ve en çabuk geçen yılı oldu.

Her yıl yazdığım ve geride bıraktığım yılı değerlendirdiğim yazılardan birisi olacak bu da. Geçen sene yazdığım, 2013 Yılı Değerlendirmesi‘ni okudum az önce. Blogun en hantal yılı olarak bahsetmişim. Ancak, bu yıl beş yıllık My Resort Tarihinin en kötü yılı olmuş, onu anladım. Çünkü altı ay süren bir askerlik ve bir ay süren bir evlilik sürecinde tamamen blogdan uzaktaydım. Tek bir kelime yazmadım. Haliyle reytingler de düştü. Ancak olsun, bunu dert etmiyorum. İnternet alışkanlıklarında belirli dönemler vardır. Örneğin 2000’lerin başında forum siteleri çok revaçtaydı. Sonra sözlükler birden moda oldular. Sonra blog dönemi başladı. Akıllı telefonlarla birlikte bu sefer de fotoğraf ağırlıklı içeriklerin yer aldığı sosyal profil siteleri popülerleşti. Dolayısı ile kişisel blogların artık iki kuşak geride kaldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Özellikle video ve fotoğraf paylaşımlarına olan ilgi bu denli yoğunken kelimelere ilgi gösteren okuyucuların sayısı ciddi oranda azaldı. Okumaya devam et