Tag Archives: yüzüklerin efendisi

İzin Öncesi Harika Keşifler & Olaylar

Mirvari Kahvesi

mirvariBenim Türk kahvesiyle pek aram yoktur. Kırk sene içmesem canım çekip de bir Türk kahvesi içeyim demem. Bir de orta, sadece, şekerli ayrımında çok başarılı olduğumu söyleyemem. Sade Türk kahvesi öyle alelade içilebilecek bir lezzet değil bence. Türk kahvesine olan bakış açım bu şekilde olumsuzken, ailemizin “elf”i Hazal‘ın, tüm fikrimi değiştiren, “bir şans daha vermelisin Mesut” diye beni telkin eden o harika keşfinden bahsedeceğim: Mirvari Kahvesi. Bir yudum alıp şu yorumu yaptım.

iciminasil biliyonmu

Yeni çıhmış, içimi nasıl biliyon nu? Mmmpeehhy…

Hazal sağ olsun, 240 gramlık mucize bir paket getirdiğinde içeceğimiz şeyin bu denli lezzetli olabileceğini hiç düşünmemiştim. Nasıl tarif edebilirim? Ağızda hafif tortulu bir lezzet bırakıyor. Tadı sütlü gibi ama sütten ziyade hafif bir krema tadı geliyor. Dibinde kalan telve bile o kadar eğip bükmüyor ağzınızı. Kimisi kahvenin telvesini sever hani. Parmak parmak tadına bakar. İşte bu kahvenin öyle bir telvesi de olmuyor. Şekersiz bile içilebilir.

Bu kahve Türk kahvesi, damla sakızı , has salep, keçiboynuzu tozu, krema, mahlep ve safran’ın özel miktarlardaki karışımından oluşuyor. Tuğba Kuruyemiş‘ten başka satan yok. Mirvarinin sözcük anlamı “inci” demek. 240 gramlık paketi 10 lira. Kahve içmeyi seviyorsanız, daha önce de Mirvari kahvesi içmediyseniz denemek için beklemeyin bence. Ha, bu bir reklam değildir.

Yepyeni Türlerde Black Metal Tecrübesi

Geçen hafta iş yerinde epey yoğunluk vardı. Her gün sabahtan akşama aralıksız iş çıkarmak durumundaydım. Böyle kesintisiz çalışmaya başladığımda kendime bir hedef koyuyorum, istisnalar ve kendi kontrolüm dışındaki olaylar haricinde, yaptığım işi bitirmeden yerimden kalkmıyorum. Perşembe ve cuma günü çalışırken kulağımda yeni keşfettiğim iki grubun şarkıları döndü durdu hep. Kulaklarımda kıyametler koptu ama kimseler farkına bile varmadı.

a3421730298_10Mesarthim, Avustralyalı bir atmosferik black metal grubu. Çok da araştırmadan karşıma çıkan ilk parçaları olan Pillars‘ı dinlemeye başladım. Melodiler hoşuma gidince EP’nin tamamını indirdim. Özellikle aralara serpiştirilmiş klavye melodileri ve durağan giden ritim çok hoşuma gitti. Pillars, grubun 2016 yılında çıkardığı, dört parçadan oluşan ve toplamda 37 dakikalık çalma süresine sahip bir EP. Grup aynı yıl bir EP daha çıkarmış. Grup üyelerinin adları ve hatta tek kare fotoğrafları bile yok. İsimlerini Nokta ” . ” olarak belirtmişler. Kaç kişiden oluşuyor, kimlerdir bilemiyorum. Black metali güzel yağan şeylerden biri de her grubun böylesi gizemli bir yönünün bulunması bence.

midnightPillars, güzel ama itiraf etmek gerekirse tek düze bir albüm. “Bu albümü sevdiysen bunu da seversin” şeklinde gelen bir tavsiyeyle Midnight Odyssey‘in 2015’te çıkardığı tek parçalık The Night Has Come For Me isimli EP’sini dinlemeye başladık. Ambient Black Metal türünde, bol klavyeli, bol melodili ve sözlerle birlikte iyi bir vokalle desteklenmiş bir parça. 12 dakika sürüyor ama türün dinleyicisiyseniz muhakkak seversiniz. Bu parçayla birlikte bir kere daha anladım ki “choir” dediğimiz vokalleri pek seviyorum. Midnight Odyssey de Avustralyalı bir proje. Grup değil, tek bir kişiden oluşuyor.

I stand as one, hiding in the trees
The night has come for me
My many voices are overpowering
You will never be free

İçimin Yağlarını Eriten Bölüm: Battle Of Bastards

İzlediğim dizilerle ilgili spoiler veren yazılar yazmak hiç tarzım değil. Ama bunca yıldır izlediğim Game Of Thrones‘un ilk defa bir bölümü böylesine güzel hissetmemi sağladığı için bu yazıyı yazmasam olmazdı.

13407010_10154270298479161_600996300336373567_n

Battle Of Bastards, 6. sezonun 9. bölümü idi. Dün gece 6. sezonun final bölümü yayımlandı. Henüz izlemedim. Bu akşam Getik Kafe‘de izleyeceğiz. O yüzden sabahtan beri özellikle kaçıyorum Facebook’tan ve bilimum sosyal platformlardan spoiler yememek için. Nasıl bir final olacak hiç bilmiyorum.

Battle Of Bastards’a dönecek olursak, izlediğim en iyi bölümlerden birisiydi diyebilirim.Korkumdan iMDB’ye de giremiyorum şu anda. Ancak reyting oylamasında zirvedeydi. Ben de dahil izleyen herkesin bölüm bittiğinde derin bir ohh çektiğini okuduk hafta boyunca sözlüklerde, sağda solda. Bölüm bittiğinde bayrakları astık, profilimizi süsledik.

196418_340Yine de fazlaca detaya girmeden, bu bölüm neden çok iyiydi ondan bahsetmeye çalışayım. Şüphesiz bu bölümü en iyi yapan şey bölümün tamamına yayılmış olan iki farklı savaşa ait sahnelerdi. Savaş sahnelerinde izleyici olarak en tatmin olduğumuz olay, kaybedileceğine kesin gözüyle bakılan savaşların, tüm umutların bittiği anda çok zayıf bir ihtimalle gerçekleşmesi beklenen olasılıklar dahilinde kazanılmasıdır. Biz bu sebepten Yüzüklerin Efendisi‘ne doyamıyoruz. Rohan’ın doğuda belirmesi, ölülerin gemilerden taşması ve sonucunda kazanılan zaferler.

İşte bu bölümde de aynı hissiyatı dolu dolu yaşayabildik. Açıkçası ben önce Kurtlar Vadisi, sonra da Game Of Thrones’la hayatımıza giren “başrol oyuncusunu acımadan öldürmek” tribinden dolayı tüm bölümü diken üstünde izlemek zorunda kaldım. Ama sonuçta kıçımı koltuğa öyle bir yaydım ki, dedim bu mutluluğun üzerine bırak da bir yazı yazayım. Game Of Thrones, bana daha önce hiç böyle hissettirmemişti.

Savaş sahneleri diyorduk. Biz, ejderhasever bir milletiz. İşte bir kere daha ejderhanın gücünü gördük bu bölümde. Diğer taraftan bölüme de adını veren “Battle of Bastards” ise hayatımda izlediğim en gerçekçi savaş sahnelerine sahipti. Bir filmi/diziyi izledikten sonra hissetiklerimi başkaları da hissetmiş mi diye araştırırım hep. Yorumları okuyunca anladım ki hissetmiş. Jon Snow, ayaklar altında ezilirken o kadar kaptırmışım ki nefesimi tuttum ben de. Sağdan soldan kıskaca alınmışken en az onlar kadar korktum. Kazananın kim olacağını kestirmek başlarda o kadar imkansızdı ki.

wunwun Elbette bölümü bu denli güzel yapan bir diğer unsur ise savaşın tek fantastik ögesi olan Wun Wun isimli devdi. Yanında dev olan bir ordunun kendinden daha emin olmasını, daha cesur olmasını beklersiniz değil mi? Ama Jon Snow’un ordusunda o cesaret biraz eksikti. Kahraman dev, savaşın gidişatında çok büyük öneme sahip. Keşke ilerleyen bölümlerde başka devler de görebilsek ama muhtemelen Wun Wun’la birlikte soyları tükenmiş oldu.

Bölümün sonlarında dişimizi sıktık, yumruklarımızı sıktık, bitir artık şunu diye bağırıp durduk. Eh istediğimiz gibi olmayınca açıkçası ben sövdüm. Bu işin altından yeni bir pislik çıkacak, elinde fırsat varken neden yapmıyorsun diye. Ama bölümün son iki dakikasını izleyince, böylesi bir sonun diziye daha çok yakıştığını anladım.

Özetle, bu akşam Game Of Thrones’un final bölümünü izleyeceğim. Altı senedir tırnakları kemire kemire izlediğimiz, darbe üstüne darbe yediğimiz zamanlardan sonra umarım senaristler bu sezon taşı gediğine koymuşlardır. Eğer final de en az Battle Of Bastards kadar iyiyse, oturup son iki bölümü film tadında açar açar izlerim.

EKLEME: 28.06.2016. Son bölümü dün izledik. Çok çok iyiydi ancak neyse ki Battle Of Bastards kadar iyi değildi.

Yıllık izindeyim, daha sık birlikte olacağız. Umarım.

2014 Yılımın Değerlendirmesi

Yıllar bir biri ardına geçiyor, hayatlarımız değişiyor sevgili okur. Hayatımın belki de en önemli yılıydı 2014 ve en çabuk geçen yılı oldu.

Her yıl yazdığım ve geride bıraktığım yılı değerlendirdiğim yazılardan birisi olacak bu da. Geçen sene yazdığım, 2013 Yılı Değerlendirmesi‘ni okudum az önce. Blogun en hantal yılı olarak bahsetmişim. Ancak, bu yıl beş yıllık My Resort Tarihinin en kötü yılı olmuş, onu anladım. Çünkü altı ay süren bir askerlik ve bir ay süren bir evlilik sürecinde tamamen blogdan uzaktaydım. Tek bir kelime yazmadım. Haliyle reytingler de düştü. Ancak olsun, bunu dert etmiyorum. İnternet alışkanlıklarında belirli dönemler vardır. Örneğin 2000’lerin başında forum siteleri çok revaçtaydı. Sonra sözlükler birden moda oldular. Sonra blog dönemi başladı. Akıllı telefonlarla birlikte bu sefer de fotoğraf ağırlıklı içeriklerin yer aldığı sosyal profil siteleri popülerleşti. Dolayısı ile kişisel blogların artık iki kuşak geride kaldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Özellikle video ve fotoğraf paylaşımlarına olan ilgi bu denli yoğunken kelimelere ilgi gösteren okuyucuların sayısı ciddi oranda azaldı. Okumaya devam et

Hastalandım, Orta Dünya’ya Veda

randmillAşağı yukarı geçen hafta perşembe gününden beri hastayım. Özellikle haftasonu çok daha ciddiydi durumum. Terlere battım çıktım. Haliyle bu durum beni herşeyden alıkoydu. Neyse ki Merve ve annem sayesinde iyileştim. Gerçi boğazımda halen yutkundukça acı veren bir kitle var. Antibiyotikle bunu da muhtemelen bu haftasonuna kadar temizlerim.

Önceki gün Bilecik’te İlkan Abi‘nin aile hekmine gittim sağlık ocağına. Doktor boğazıma baktı ve “Ooovv bu son zamanlarda gördüğüm en kötü boğaz, çok kötü iltihap kaplamış” dedi. Sonra ateşimi de ölçtü. Şaşkınlıkla “olum senin ateşin de var, sen hastasın” dedi. 1000 mg’lık Klamoks antibiyotik yazdı. Bu ilacı 8 gün boyunca 12 saat arayla kullanmak gerekiyormuş.

Bu hafta işler epey yoğun. Bugün Mahalli Çevre Kurulu toplantısı vardı mesela Valilik’te. Onunla uğraşıyordum günlerdir. Bugün sabahtan itibaren de içine gömülmüş durumdaydım. Neyse ki öğlen saat 14.00’de toplantı başladı ve saat 15.30 civarında bitti ve kurtuldum. Güzel gitti herşey. Ancak tabiki önümüzdeki yıl “Temiz Hava Eylem Planı” hazırlayacağımız için sevincim çok da uzun sürmedi. Yıl bitiyor, hemen her sektörde olduğu gibi bizde de işler yoğun.

Dün gece, üniversite 1. sınıftan beri beklediğimiz film serisi, The Hobbit‘in son kısmı “The Battle of the Five ArmiesBeş Ordunun Savaşı“nı izlemeye gittik. Üç yıllık bir macera da (filmi IMDB’de gördüğümüz andan itibaren beklediğimiz süreyi de sayarsak aşağı yukarı 7 sene olmuş) böylece bitti. Bakalım Peter Jackson‘ın bir sonraki J.R.R. Tolkien uyarlaması ne olacak? Ya da olacak mı? The Hobbit’in ilk iki bölümünü topluca izlemiştik. Bu bölümü de vizyona girmesinden ancak bir hafta sonra birlikte izleyebildik. Her birimiz topluca gideceğimizi bildiği ve ortak bir gün belirleyebilmek epey zor olduğu için birazcık geç oldu ama temiz oldu.

Orta Dünya’ya Veda” diye yazdım başlıkta. Evet, uzun bir süre Orta Dünya hakkında yapılmış yeni bir film olmayacak gibi duruyor. Peter Jackson, her ne kadar The Hobbit’te b.kunda boncuk bulmuşsa da diğer Tolkien kitapları için bunu yapamayacaktır. Hobbit gibi tek ciltlik bir romandan üçer saatlik üç film çıkarmak için kitapta yeri olmayan epey bir takım kurgular eklemiş. Serinin son filmini de getirmiş Yüzüklerin Efendisi‘nin ilk filmine bağlayıp bitirmiş. Benim aklıma hemen Star Wars serisi geldi böyle olunca 🙂 Filmi bu kadar uzun tutup, bu kadar eklemeler yapıp da şöyle efsane bir cenaze töreni eklememiş mesela. Şüphesiz ki filmin en keyifli anları ikinci yarıdan itibaren başlayan ve filmin sonuna dek süren aralıksız savaş sahneleri. İlk defa bir cüce ordusu görmüş olduk böylece. Ancak o yetenekli cüceleri daha çok takım taklavat, techizatla görmeyi yeğlerdim. Oysa gördüğümüz başlarında bir domuzu binek olarak kullanan kralları ve bir cüce ordusu oldu. Tavsiyem şu ki bu filmi muhakkak sinemada izleyin. Olur da Peter Jackson bir daha film yapmazsa Orta Dünya hakkında yapılmış son filmi sinemada izledim diyebilirsiniz.

Eve aldığım LG marka televizyonun yanında verdikleri 3D gözlükleri de sinemada kullanabildiğimi farkettim. Demek ki 3D teknolojisi olarak aynı teknoloji. Aynı şekilde filme girerken ilave 2 TL karşılığında aldığınız gözlükle de LG televizyonun 3D gösterimlerini izleyebiliyoruz. Demek ki yeni televizyon alacaklar 2 adet gözlük hediye bilmem ne ekstralarına kanmasınlar. 2 liralık gözlük.

Son olarak, geçen gün yıllar önce Volkan‘ın evinde dinleyip bilinçaltıma kazıdığım şu şarkıyı yeniden hatırladım (yine Volkan’ın sayesinde). Birkaç gündür dinliyorum.

Yüzüklerin Efendisi “Fly You Fools” Polemiği

Bir süre önce Ece‘nin şu paylaşımıyla haberim oldu bu durumdan. Daha sonra söz konusu linkin Türkçe’ye çevrilmiş halini de buldum. Öncelikle olayın ne olduğundan kısaca bahsedeceğim.

Yüzüklerin Efendisi serisinin ilk filminde (ve kitabında) Frodo yüzüğü Hüküm Dağı‘na attıktan sonra orada mahsur kalıyor. Tam tüm umutlar bitti derken Gandalf kartallarla çıkageliyor ve hobbitleri kurtarıyor. Bu noktada insanın aklına şu geliyor, ulan madem kartlallar böylesine güçlü, neden en başta Hüküm Dağı’na uçarak gelmediler de karadan savaşa savaşa gelmeyi tercih ettiler? Hatta bununla ilgili olarak şu animasyon bile yapıldı ki çoğu insan How Lord Of The Rings Should Have Ended (Yüzüklerin Efendisi nasıl bitmeliydi?) isimli animasyonu izledikten sonra uyandı bu fikre. Tüm animasyon bu fikir üzerine kuruluydu.

Daha sonra bu konu hep LOTR fanları arasında bir tartışma konusu oldu. Nasıl, nasıl Gandalf bunu en başta düşünemedi, diye. Daha sonra, bir eleman çıktı ortaya, iyi bir fan, ve aslında Gandalf’ın da planının bu olduğunu ve bunun da filme ve kitaplara yansıdığını ifade etti. Gandalf, Saruman‘dan yardım istemeye gittiğinde onun taraf değiştirdiğini görmüş ancak Saruman tarafından esir edilmekten kurtulalamıştır. Esaretten de kartallar sayesinde kurtulunca aklında bir ışık yanmıştır. Yüzüğün yok edilmesi kararı çıkan Ayrık Vadi‘deki konsey toplantısında dahi Gandalf’ın aklında bu plan vardır. Zira Frodo’ya Sıçrayan Midilli Hanı’nda buluşmak üzere söz vermiş, ancak Saruman’a esir düştüğü için gidememiştir. Kaçtıktan sonra doğruca kartalların yanına gitmiş ve bu planı yapmıştır. Konseyde Frodo armut gibi “ben giderim Hüküm Dağı’na” deyince Gandalf hemen sıçrayarak kalkmış ve Frodo’ya eşlik edeceğini söyleyen ilk kişi olmuştur. Sonradan sayı 9’a çıksa da, yeteri kadar kartal vardır ve herkes gelebilir diye Gandalf ses etmemiştir. Bu noktada, Gandalf’ın planı çok gizlidir ve ekibi Saruman farketmeden kartallarla buluşmak üzere yola çıkarır. Ama şu karga casuslar işleri mahveder. Saruman eğer Gandalf’ın kartallara gittiğini anlarsa işler berbat olacaktır. Velhasıl, yine bizim izmarit Frodo’nun tercihi ile Moria Madenleri‘ne girerler. İşte buradaki hikaye de malum. Balrog karşılarına çıkar ve Gandalf savaşmak zorunda kalır. Heh işte, tüm bu çıkarımları yapmamızı sağlayan cümle de bu savaşın sonunda Gandalf düşerken gelir: “FLY YOU FOOLS!” Yani elemanın iddiasına göre Gandalf artık vakti kalmadığını görünce Yüzük Kardeşliğine planının özetini haykırır: “Uçsanıza sizi aptallar!

Biz yıllarca Türkçe dublaj ve altyazılarda, yalan yok, bu kısmı hep “Kaçsanıza aptallar” olarak duyduk ve okuduk. Kitabın Metis Yayınları’ndan çıkan çevirisinde de aynı şekilde, “Kaçsanıza aptallar” yazıyor. Kitabın orijinal dilinde ise “Fly, you fools” şeklinde geçiyor. Orijinal dvd’de Türkçe dublajında “Kaçsanıza” ve orijinal dilinde “Fly you fools” diyor. Şimdi burada bir durmak ve ifadeyi irdelemek lazım.

flyufools2

flyufools1
İlk bakışta insana çok mantıklı geliyor değil mi, Gandalf düpedüz “Uçun sizi aptallar” demiş. “FLY” demiş. Ancak burada “fly” sözcüğünün uçmaktan başka bir anlamı daha var, o da kaçmak. İngilizce’de “Fight or Flight” diye bir deyim var. Anlamı savaş ya da kaç. Buradaki “flight” sözcüğü tek başına uçuş, uçmak, kaçış, firar anlamına geliyor ki Türkçe’de de aynı şekildedir. Adamlar uçtu gitti elimizden, deriz m esela. Flight sözcüğü köken olarak tabiki fly fiilinden türemiştir. Dolayısı ile fly sözcüğünün “fly you fools” cümlesindeki anlamı “kaçın sizi aptallar” ifadesinden başka bir şey olamaz. Ki zaten bu kitabı çeviren çevirmenler de bizden milyon kere daha dikkatliler bu konuda, yanlış çevirmeleri gibi bir ihtimal, hele ki böyle bir eseri, pek olası değil. flyufools3

Dolayısı ile yine başa dönüyoruz ve evet, Gandalf’ın aklına böyle bir plan gelmemiş diyoruz. Kartallarla işin en başında Hüküm Dağı’na gitme fikrini hiç akıl edememişler.

Bu yazının ortaya çıkmasında doğrudan en büyük emek Savaşalp‘indir. Ayrıca dolaylı olarak Duran‘a ve Ece’ye de teşekkür ederim.

Her şeyi bir kenara bırakıp özetle diyebiliriz ki Yüzüklerin Efendisi Serisi, Dünya’nın en iyi kurgusuna sahiptir ve çekilmiş en iyi filmlerdir.

Müthiş Bir Pazar Günü

15 Aralık Çarşamba günü sevgili okur, çok uzun süre sonra harika bir haftasonu geçirdim. Harika lan, harika bildiğin! O günü Yağız zaten taa sabahtan ilan etmişti harika olacak diye.

Herşey bir önceki gün Alper‘le ve Volkan‘la buluşup Espark‘a gitmemizle başladı. Burada hızlıca bir liste oluşturup cuma günü vizyona giren ve tam 1 yıldır izlemeyi beklediğimiz Hobbit – Smaug’un Çorak Toprakları filmine 8 tane bilet aldık. En büyük salondan ve (şansımıza) alabileceğimiz en iyi yerden. Film ne yazık ki üç boyutlu olduğundan gözlük de almamız gerekiyordu. Burada Volkan ve ben hemen devreye girdik ve gözlükleri ertesi gün filmden önce alacağımızı söyleyip almadık. Zira ben de iki tane, Volkan’da da üç dört tane Cinemaximum 3D gözlüğü vardı. Bunları muhtelif zamanlarda aşırmıştık. Ben bir tanesini çok yakın zamanda Thor‘dan aşırmıştım mesela. Neyse. Bu sayede tanesi 2 liradan olmak üzere tam 16 lira para vermekten kurtulduğumuzu sanıyorduk. Evet.

Biletleri alıp uzun süre sonra yeniden açılan Pilot Bar‘a gittik. Burada eski dostlarımız Murat Abi ve Özcan Abi ile biraz muhabbet ettik. Bir şeyler yedik. Benim yediğimin içinde biber vardı. Keşke biber olmasın deseymişim. Yemekten sonra kalkıp Özgür Abi‘nin yanına gittik. Ayaküstü lafladık biraz. Sonra oradan da ayrıldık. Şansıma yolda minibüs denk geldi atladım hemen ve eve geldim.

Ertesi gün, yani bu başlıkta geçen pazar günü, müthiş başladı. Evde çok iyi vakit geçirdim. Haftalardır haftasonları bir müzik sesiyle uyanıyordum. Bu pazar duymadım. Biraz da erken kalktım. Heyecanla saatlerin geçmesini bekledim. Sonra iyice giyinip kuşanıp dışarı çıktım. Yağız ve Ender‘le uzun süredir stüdyoya girmiyorduk çalışmak için. Üstelik bu sefer bass gitarda da Alper olacaktı. Müthiş eğlenceli olacaktı ve öyle de oldu sevgili okur. Yağızların gitar çaldığı dönemden pek bir şey çalmadık son ana kadar ama bu tek düze hafif müzik bile yetti lan eğlendirmeye 🙂 Stüdyonun sonunda ise Ender dayanamadı bana, bastı distortion pedalına 🙂 Kardeşim benim.

Stüdyodan sonra ise apayrı bir dünyaya uçtuk Yağız’la. Etrafımızdan duvarlar falan kalktı bir acayip olduk. Kafamı duvara çarptım, krize girdik, gülmekten yerlere yattık. Çok uzun süre önce yine Yağız’la yapmıştık bunu. O zaman açık havadaydık diye daha bir çarpmıştı beni. Bu sefer o kadar uzun olmadı ama aynı şiddette oldu. Alper o anları görüntüleyebildi sağolsun.

Burada sinirliyiz.

Burada çok sinirliyiz. Hiç gülmedik.

Oradan yavaş yavaş Espark’a doğru yola çıktık. Espark’ta Yağız ve Ender bir sigara molası vermek için yanımızdan ayrıldılar. Acıkmış olan bizler de KFC‘den ayıptır söylemesi bir kova aldık. 30 parçalık tahrik edici tavuk parçaları ve kola. Kova almayalı ne kadar olmuştu acaba. En güzel zamanlarımda kendimi hep KFC yiyerek şımartırım sevgili okur. Şimdi sahip olduğum göbek de işte o güzel zamanlardan bir yadigar. Biz orada kovadaki tavuk parçalarını götürürken çok uzaklarda bir Sercan santral başında askerlik yapıyor ve bize küfür ediyordu.

Filmin başlamasına dakikalar kala sekiz kişilik ekibin tamamı hazırdık: Alper, Murat, Volkan, Togay, Yağız, Ender, Caner ve ben. Volkan’ı sabahtan, öğlenleyin ve filmden yarım saat önce arayıp gözlükleri unutma diye hatırlatmama rağmen sağolsun yine de unutmuştu gözlükleri 🙂 Ben de iki gözlük olduğu için altı tane daha gözlük aldık. Daha da filmlerde gözlüğe para vermeyiz. Senede zaten üç beş defa gittiğimiz sinemada film başına 2 liradan, nerden baksan 10 lira kâra geçer, köşeyi döneriz.

Sinemaya girdik. Volkan bir gün önceden izlediği için nispeten en kötü yere o geçti. Sırayla Togay, Alper, ben, Murat, Caner, Yağız ve Ender şeklinde oturduk. Ender’in bana daha yakın olmasını dilerdim. Film yaklaşık 15 dakikalık bir reklam kuşağından sonra başladı. Keanu Reeves’in acayip bir filmi geliyor dur bakalım. Yazının bundan sonraki kısmında spoiler olacak taa ki suratınıza doğru okunu doğrultmuş bir Tauriel görünceye kadar. Ondan sonrası yine normal yazı.

BU KISIM SPOİLER İÇEREBİLİR, içeriyor hatta

Filmle ilgili aslında kapsamlı bir eleştiri yazabilirim. Hem yakın zaman da kitabı okumuş olmam, hem de film yayımlanmadan önce Peter Jackson‘ın tüm videobloglarını izlemiş olmamdan dolayı güzel bir değerlendirme yapabilirim. Ama neredeyse her sinema yazısından önce yazdığım bir cümle var: Bu blog bir sinema blogu değil ve bende sinema konusunda iddialı değilim. İnternette bunu yapan onlarca muhteşem blog var. Ben sadece hızlıca bir değineceğim The Hobbit: Desolation Of Smaug‘a. Yüzüklerin Efendisi serisinin tek bir cildinden bile daha ince olan tek bir kitaptan üçer saatlik üç film çıkarmak elbette ki herkesin harcı değil. Hele hele söz konusu Yüzüklerin Efendisi’nden bile daha eski ve daha hassas bir eser ise. Şimdi yönetmen Peter Jackson’ı eleştirmek ne derece haklı bilmiyorum. İlk filme nispeten bu filmde çok daha fazla kitaptan bağımsız sahne vardı. Ben çok kaba bir hesapla filmin % 70’i kitapta yoktu diyebiliyorum. Olay akışı doğru, yani sırasıyla uğradıkları mekanlar falan. Ama aralarda olanların çoğu yok abicim kitapta. Beorn‘un evine daldıkları sahne kitaptan farklı, Kuytuorman’da Elflerin eğlenceleri yok, ne bileyim fıçılarla kaçış esnasında o savaşma olayı yok. Hele hele Kili ile Tauriel’in arasındaki o elektriklenmenin tek bir kıvılcımı bile yok kitapta. Yani orijinal eserde böyle bir aşk yok. Kili ve Fili’nin geride bırakılması, Dori’nin onlara eşlik etmesi, kalan ekibin Yalnız Dağa üç cüceden noksan olarak gitmesi falan hep kitapta olmayan kısımlar. Ayrıca dağın içinde gördüğümüz o ocakların çalışması, altıntan dökülen cüce kralı heykeli falan yine hikaye. Zaten Azog karakteri başlı başına bir apayrı bir hikaye. Kirletici Azog diye de çevirmişler. Yalnız Smaug’un sahnelerini pek bir beğendim. Her ne kadar son sahnede çıkıp gitmesi biraz alalade olsa da.

SPOİLER SONU

Peki tüm bunlardan şikayetçi miyim? Hayır lan tabiki. Seri tamamlandığında nekromansırı, büyücüsü, elfi, cücesi herşeyiyle dokuz saatlik bir Orta Dünya ziyafeti olacak. Dokuz saat sevişsen bu kadar keyifli olur mu? Hayır.

Film bittiğinde saat gece 23.30’a geliyordu. Muhteşem geçen üç saatin ardından artık eve dönme vakti gelmişti. İyi de nasıl? Son dolmuş saat 23.30’da geçmiş, son otobüste resmen gözümün önünden zınk diye geçip gitmişti. Geriye tek bir çarem kalmıştı. Tam gece yarısına 10 dakika kala gelen tramvaya binip dua ede ede Tepebaşı’na geldim. Burada hemen koşarak yolun karşısına geçip beklemeye başladım. Ve 23.30’da kaçırdığım dolmuşu turunu tamamlamak üzereyken yakaladım ve bindim 🙂 Böylece eve dönebildim.

Hobbit’le alakalı ilerleyen günlerde başka bir açıdan, başka bir yazı daha yazacağım. Öpüyorum.

Bir Yıkım Senfonisi

Müzik ve savaş kavramları, insanlık tarihinde belki de geçmişi en eski ve nadir iki kavramlardır. Savaş insanlığa nasıl hüznü ve acıyı getirmişse çağlar boyunca, müzik de eğlencenin ve neşenin kaynağı olmuştur aynı insanlığa. Ne yazık ki sadece eğlence ve neşe ile sınırlı kalmamış müzik, savaşın yıkımlarının ardından yükselmiştir savaş meydanlarından. Geride kalanların çektiği acıyı anlatmış, hüznü taşımıştır notalarında. Ve yine ne yazık ki sadece bununla da kalmamış, müziğin manevi gücünü keşfeden insanoğlu tarafından belki de karıştırılması gereken son duyguya, yok etme duygusuna karıştırılmış ve fetih marşları, zafer marşları ortaya çıkmıştır. Müzik, yıkıma alet edilmiştir.

Savaş, her ne kadar istemesek de, içerdiği çok farklı duygular ve insan manzaraları ile aslında müzikle anlatılmaya çok uygundur. Millete, coğrafyaya göre bu anlatımın şekli ve özellikleri değişir. İskandinav müziğinde savaşın getirdiği yıkım övülür, yakıp yıkmak büyük bir coşku ile anlatılır genellikle. Anadolu türkülerinde savaşmak zorunda kaldığımıza vurgu yapılır ve onurlu bir ölümle gurur duyulur. Savaşın hem öncesi, hem sonrası hem de savaşın kendisi yani savaş anı müziğe konu olarak kullanılabilir. Savaş sonrasını anlatan eserlerde zafer ve hüzün bir arada anlatılır. Anadolu türkülerinde gördüğümüz budur en azından. Çanakkale Türküsü, Yemen Türküsü ve Plevne Marşı şu an aklıma ilk gelen eserler. Tamamı da savaştan sonra yazılmıştır ve tamamına hüzün ve kahramanlık edası hâkimdir. Ortak tarihimizin savaşlarla dolu olmasını ve “savaşçı millet” olarak nitelendirildiğimizi düşünürsek, aslında Türk müziğine savaşın etki etmemiş olması garip olurdu. Bugün neredeyse tüm Kafkas milletlerinin müziklerine baktığımızda sözlerin muhakkak bir savaş, sürgün, yıkım teması içerdiğini görürüz. Bu kesinlikle bir acındırma değildir; bu, tamamen yaşanmışlığın, duyguların tam da olması beklediği üzere müziğe yansımasıdır.

Müziğin en büyük elementi olan maneviyat, elbette ki müthiş bir güçtür. Savaş tekniğinde fiziksel güç ve manevi güç neredeyse eşit derecede önemlidir. Fiziksel olarak daha güçlü orduları, sayıca daha az ama daha çok inanmış ordularımızla yendiğimiz onlarca savaş hikâyesi vardır tarihimizde ve insanlığın savaş tarihinde. Müzik gibi doğrudan maneviyata etki eden bir kavramın savaşta kullanılmasının keşfi tüm milletler için hiç de zor olmamıştır. Asya milletlerinin savaş davulları, düşmana gök gürültüleri gibi geliyor, özellikle korkunç bir aksaklıkla çalınan bu davullar karşı askerleri daha tek bir hamle yapamadan oldukları yerlere çiviliyordu. Osmanlı mehteranı imparatorluğun en güçlü dönemlerinde rakip devletlerin en son duymak isteyecekleri melodiler icra ediyordu. Mehter takımları, temelde vurmalı ve tiz sesli üflemeli çalgıları esas alan bir yapıdaydı. Hücum Marşı, Fetih Marşı gibi allegrodan prestoya değişen tempolar ve tamamı kreşendo yapıda eserler, savaş anında savaşan askerlere müthiş bir moral kaynağı oluyordu. Aynı mehter takımı sadece savaş esnasında değil, savaşa giderken ve savaştan dönerken de askerin maneviyatına hitap ediyordu. Savaş yolu boyunca askere deyim yerindeyse gaz veriyor, zafer kazanılmışsa zafer türküleri çalıyordu. İskandinav milletlerinin ataları olan Vikingler’in savaş boruları meşhurdur. Dünya’ya da savaş borusu kavramını Vikingler getirmişlerdir. Geceleri karanlığın içerisinden gelen boru sesleri kıyı kentlerde yaşayan ve saldırıya uğrayan kentleri halklarının kâbusları olmuştur tarih boyunca. İlkel dönem tarihte durum böyleyken, modern zamanlarda da değişen tek şey orduların silah gücü olmuştur. Amerikan iç savaşında Güneylilerin ve Kuzeylilerin, Avrupa savaşlarında Fransızların çaldıkları hücum borularını pek çok filmde duyarız. Bugün bir enstrüman olarak ortaya çıkan French Horn’un kökeni de bizzat savaş borularıdır. Enstrüman olarak güçlü ve tiz sesler veren üflemeli çalgılar ve davullar savaş müziğinin en önemli unsurlarıdır.  Savaş filmleri için ya da içerisinde savaş sahnesi olan filmler için hazırlanan soundtrack’lerin neredeyse tamamında bu enstrümanların çoğunlukla kullandığını görebiliriz. Bir diğer önemli nokta ise çağımız müzik anlayışında savaş müziğinin orkestra ile çok daha etkili ve başarılı icra edilebiliyor olmasıdır. Yüzüklerin Efendisi ve Karayip Korsanları serilerinin soundtrack’leri bu hususta verebileceğim en popüler örnekler. Özellikle Yüzüklerin Efendisi serisinde besteci Howard Shore, bu konuya adeta yepyeni standartlar getirmiştir. Sadece Yüzüklerin Efendisi serisi için hazırladığı besteleri için geliştirdiği yöntem ve teknikler bile savaş müziği besteciliği olarak yepyeni bir dalı doğurmuş olabilir. Filmdeki her ırk için apayrı elementler kullanması ve bunu senfoniye müthiş aktarması filmin başarısına başarı katmıştır. Bugün ben halen Rohan savaş borusunun tüm detaylarını biliyorsam bunu Howard Shore’a borçluyum.

İkinci Dünya Savaşı boyunca Rus radyolarının sürekli olarak senfoni yayını yapması hem askerler hem de savaşın yıkımıyla mücadele etmeye çalışan halk için müthiş bir moral oluyordu. Hatta bu senfoni ile ilgili olarak çok bilinen bir olay vardır. Stalingard Savaşı’nda Almanlar şehri kuşatmışlardır. Şiddetli çatışmalar devam ederken Ruslar askerlere moral vermek için cepheye bir senfoni orkestrası getirirler. Konser başlar, bir süre sonra Almanların ateş etmeyi kestikleri fark edilir. Bir süre sonra orkestra çalmayı bitirdiğinde Almanlara Ruslara seslenirler, “Biraz daha Bach çalar mısınız? Söz, ateş etmeyeceğiz.

Klasik müzik yapısı itibariyle bu tür bir etki yaratırken, diğer müzik türlerinde durum daha çok eleştirel boyutlarda gelişmiştir. Rock müzik özellikle seksenli yıllardan itibaren savaş karşıtı bir duruş geliştirmeye başlamıştır. İlk dönemlerinde böyle bir duruş çok göze çarpmasa da seksenlerde Rock ve barış olguları iç içe geçmiş durumdaydı. John Lennon’un “Elvis askere gittiği gün ölmüştü” sözü sanırım bir fikir veriyordur bu konuda. The Beatles, Jim Morrison, Bob Dylan ve Jimmy Hendrix savaş karşıtlığının ilk temsilcilerinden olmuşlardır. 1969’da Vietnam Moratorium Günü konserinde Give Peace A Chance (Barışa Bir Şans Verin) şarkısını John Lennon 500.000 kişiye söyletmiştir. Bu halen daha kayda değer bir rekordur.

Yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalarda okuduğum bir makalede yazar çok başarılı bir tespit yapıyor ve bugün sözüm ona savaş karşıtlığı yapanların sadece yukarıda saydığım isimleri taklit ettikleri, söylemlerinin sadece sözde olduğunu ve hayatlarında söylediklerinden en ufak bir iz bile taşımadıklarını söylüyordu. Bugün müzikte savaş karşıtlığı bile artık ticarileştirilmiştir. Bono ve pek   çok sanatçının sırf bu temayla popüler kaldığı bir gerçek haline gelmiştir. Belki de bu konudaki en güzel tespit de South Park dizisinin 11. sezonunun 9. bölümünde anlatılmıştır. Buradan izlenebilir.

Müzikle savaşa karşı verilen mücadelede belki de kitlesel boyuttaki en önemli hareket, hippi hareketi oldu. Çıkış noktasında müziği ve salt barışı planlayan bu hareket de yine zamanla yozlaştı ve uyuşturucu batağında, bırakın savaşı barışı, hayatın kendisini umursamayan insanlar sürüsüne dönüştü. Dolayısı müziğin savaşla olan mücadelesine olan güven kayboldu. Ben kendi adıma bugün bu amaçla yapılan çalışmaların çoğunun samimiyetine inanmıyorum. Bu sözde samimiyetin ödül törenleriyle perçinlenmeye çalışılmasını ise kaldıramıyorum açıkçası. Bir memesi açıkta şarkıcının sahneden “peaceee” diye bağırmasını bir popülerizm pornosu olarak adlandırıyorum.

Savaş karşıtı duruşuma rağmen belki de en büyük zaafım, savaşı anımsatan simgelerin müzikte kullanılmasını destekliyor olmamdır. Yukarıda yazdıklarıma ne kadar da tezat bir ifade oldu bu. Ancak durun ve anlatacaklarımı dinleyin. Özellikle metal müzikte, sözlerle alakalı olsun olmasın, müzisyenlerin kılıçlarla, baltalarla süsledikleri imajlarını çok şiddetli bir şekilde destekliyorum ben. Bu tamamen fantastik ve simgesel bir duruştur, bir role play’dir aslında. Immortal’a, Amon Amarth’a, kliplerinde eli kılıç tutan herkese buradan saygılarımı iletiyorum. İskandinav metalini seviyor olmamın belki de bir sebebi bu yoğun simge kullanımıdır. Ülkemizde de savaş simgeleri kullanan ve şarkı sözlerinde savaştan bahseden metal gruplarımız var. Sabhankra, Garmadh ve Forgotten bu grupların önde gelenleri. Özellikle tema bakımından Garmadh, şarkılarında Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını anlatmaktadır. Yerli ve yabancı grupların savaş temalı albüm kapaklarını birer sanat eseri sayıyor ve dijital ortamda topluyorum. Çok iyi olanları poster bile yapıyorum.

Yazıyı bir sonuca bağlamayacağım. Çünkü yazarken aklımda herhangi bir çıkarım yoktu. Tek bir çıkarım yapabildim, o da doğrudan kendimle alakalı: Müziğin içerisinde kılıç görmek hoşuma gidiyor.

NOT: Yazıyı yazmayı bitirdiğimde Megadeth’in müziğine ve kliplerine bol bol konu ettiği savaş karşıtlığından ve Symphony Of Destruction’dan bahsetmeyi unuttuğumu farkettim. Ancak yazının bütünlüğünü bozmamak adına herhangi bir ekleme yapmaktan kaçındım.  Bu sebepten dolayı yazının başlığını değiştirip “Bir Yıkım Senfonisi” yaptım. Yazıyla bir alakası olmadığını göreceksiniz.

Yüzüklerin Efendisi Karakter Çizimleri

Bugün madem şöyle bir girdi yaptım, bu şekilde devam edeyim diyorum. Bir süredir Facebook’ta özellikle Orta Dünya temalı mizah sayfalarına takılıyorum. Hakikaten komik olmalarının yanında, bazen görsel olarak çok kıymetli işleri de paylaşabiliyorlar.

Geçen gün yine böyle bir grupta müthiş bir Saruman çizimi gördüm. Hemen Google Görsellerde aratıp söz konusu görsel setinin tamamına yani toplamda 10 farklı karakterin çizimine ulaştım. Uğraştığıma değdi ve birbirinden harika ve alışıldıktan bağımsız çizimlere ulaştım. Bunların her birini kuşe kağıda bastıracağım. Zira her biri çerçevelenip saklanmaya layık olmuş. Çok dikkatli incelememe rağmen bu çizimleri kimin yaptığını bulamadım. Bilen varsa lütfen yorumlarda belirtsin.

Blogun bu paylaşımını geçtiğimiz günlerde doğum gününü kutlayan kardeşim Savaşalp’in onuruna yapıyorum. Doğum günün yeniden kutlu olsun. Bu arada eklediğim görsellerin tamamı yüksek çözünürlüklüdür, ekrana sığdırmak için küçülttüm. Siz bilirsiniz işinizi 🙂

Okumaya devam et

Yakın Zamanda Bloga Eklenecek Başlıklar

Quentin Tarantino

Zaman zaman böyle yazılar da yazıyorum. Bunlar hem okuyucuyu ileride nelerle karşılaşabileceği konusunda aydınlatıyor hem de böyle alenen açıklayınca bende yazma isteği uyandırıyor. Bu ara farkındayım, yazılar biraz seyreldi, eskisi gibi değil. Ancak hayatım da eskisi gibi değil artık biliyorsun sevgili okur. Yazı yazma işini öylesine yapmak istemiyorum, bu iş için zaman ayırmak istiyorum. Dolayısı ile uygun zamanı yaratmak özellikle bu sıralar biraz zor oluyor. Ancak yine de blog yazmayı bırakamam.

Önümüzdeki dönemde şiire ve didaktik yazılara yeniden başlamayı planlıyorum. Elbette ki en çok ilgi gören kategori “O An Yaşananlar”a da yazılar yazacağım. Yakın zamanda blogda şu yazıları okuyacaksınız:

  1. Quentin Tarantino‘yu neden severim?
  2. Karanlık Bahçe‘de Toplantı
  3. Tehlikeli Ejderhaların Kontrolü Yönetmeliği
  4. Kim Hangi Cikcikli Sözü Söyledi?
  5. Cüce Dilinde Günün Sözcükleri
  6. Yüzüklerin Efendisi Karakter Çizimleri

Takipte kalın, mutlu olun. Proofhead My Resort, toplum sağlığını önemseyen bir müessesedir. Yazıyı bitirecektim ama içimden yazmak geldiği için devam ediyorum.

Nihayet atandıktan neredeyse iki ay sonra kendi ofisimize geçebildik. Yavaş yavaş işlerimizin yoğunluğu da artmaya başladı. İşe daha bir hevesle gider oldum sevgili okur. Akşamları yalnız geçiyor tabiki. Yemek konusunda bir türlü istediğim ayarı tutturamıyorum. Onu da zamanla hallederim gibime geliyor. Neyse, birazdan maça gideceğim halı sahaya. Geçen hafta sağ elimi; ondan önceki hafta da sağ bacağımı sakatlamıştım. Bu hafta sağlam dönmeyi ümit ediyorum.

Poster Hediyeli Hobbit Fırsatını Kaçırmayın!

Hepsiburada.com‘da bu aralar inanılmaz bir kampanya var sevgili okur. İthaki Yayınları‘ndan çıkan Hobbit, Poster Hediyeli ve ücretsiz kargo ile sadece 17 liraya geliyor. Ben sipariş verdim ve süper hızlı kargo ile 1 günde geldi, elime geçti.

Bu kampanya daha ne kadar devam eder bilmiyorum ama bence bitmeden yararlanmakta fayda var. Buraya tıklayarak alışveriş sayfasına gidebilirsiniz.

Kitapla birlikte hediye gelen poster şu:

Kitabın önemini anlatmaya ise gerek yok. Bence herkesin kütüphanesinde Yüzüklerin Efendisi serisi ile birlikte yer alması gereken bir kitap. Üstelik anlatımı da Yüzüklerin Efendisi kadar yoğun değil, okuması çok daha kolay 🙂 Serinin ilk filmi geçtiğimiz aralıkta vizyona girdi. Dolayısı ile şu aralar kitabı da çok popüler.

Şimdi size süper bir kıyak yapıyorum. Hobbit’in bir de özel resimli versiyonu var. İşte o versiyonda yer alan tüm görselleri ben internetten toparladım ve PDF haline getirdim. O PDF’ye ve dolayısı ile kitap için çizilmiş özel çizimlere de sahip olmak istiyorsanız işte tam buraya tıklayıp kolayca indirebilirsiniz.

Fetih 1453

Fetih

Salı akşamı Eskişehir Özdilek AVM‘de bulunan Cinetime sinemasında yeni vizyona giren ve “En pahalı Türk yapımı” olarak tanıtılan Fetih 1453 filmini izledim sevgili okur. Bu yazımda filmle ilgili görüşlerimi anlatacağım.

Filme fragmanını izleyip gittim. Biletlerimizi aldıktan sonra salona yerleştik ve kısa süre sonra da film başladı. Şahin ile öykünün bağlanması hoşuma gitti en başta.

Filmi çok beğenmedim. Filmi izledikten sonra sadece ben mi böyle düşünüyorum diye biraz da internet araştırması yaptım. Benim eksik olarak gördüğüm yönleri başkaları da dile getirmişler. Tabi çok acımasız eleştiren de olmuş, yapıcı davranan da olmuş. Ben bu yazımda okuyacaklarınızı böyle bir çerçeve içerisinde anlatacağım.

Film devam ettikçe dijital olarak kurgulanıp montajlanan sahnelerin çokluğu beni çok rahatsız etti. Yani Türkiye’nin en pahalı yapımı, anlaşılan parayı dijital montaja harcamış. Film neredeyse yarı yarıya perde önünde çekilmiş. Üstelik bazı yerlerde o kadar kötüydü ki montaj, haftalık çekilen sitcom’lardaki araba sahnelerindeki gibiydi arka planlar. O açıdan hayal kırıklığına uğradım. Yeniçeri Ulubatlı Hasan‘ın bayrağı burca dikmeye çalışırken epey zorlandığı sahnede bu kısım bari montaj olmasın bari dedim ama yok, burası da dijitaldi.

Ulubatlı Hasan demişken, İstanbul’u fetheden sanki Ulubatlı Hasan’mış gibi anlatmış yönetmen. Ne alakası var yahu? Filmde Fatih‘in o yıllardır anlatılan dehasından çok birşey göremedim ben. Savaş sanki tamamen Ulubatlı Hasan’ın cesareti ve naraları ile örülmüş. Fatih sadece emir veren bir tip olarak anlatılmış. Bu anlatımı hiç beğenmedim.

Çok iddialı bir yapım çeksem herhalde en ufak ayrıntısına kadar düşünürdüm. Tarihi gerçeklerden şaşmazdım, konuşmasından kıyafetine ince eler, sık dokurdum. Bu filmde öyle olmamış. Adamlar İstanbul Türkçesi konuşuyor. Araya bir iki tane Osmanlıca ünlem katıp -bre- durumu kotarmaya çalışıyorlar. Yani filmin bu yönü sanki bir dizi aceleciliği ile hazırlanmış. Ya da Osmanlı Ordusu, hiç o bildiğimiz, düşündüğümüz şekilde değil. Hele bir Mora Savaşı sahnesi var. Siz ne olduğunu anlamadan başlıyor, kim Osmanlı, kim düşman, kim kazanıyor, kim kaybediyor belli değil. Yeniçerilerin birkaç yerde keçe başlıkları görülüyor. Osmanlı askerlerini canladıran figüranlar olmamış. Ne kıyafet olarak ne de dövüşme şekilleriyle Osmanlı’nın o efsane ordusu değiller. Bir kere mehter takımı yok! Lan yeniçeri demek mehter demek! Doğru dürüst yeniçeriler de olmadığından mehtere de gerek duymamış yönetmen. Bir de lağımcı ocağı var. Lağımcıların bu fetihteki rolünü ben bilmiyordum açıkçası, ama komik olmuşlar filmde. Yağlı vücutlar falan. Bununla da epey dalga geçilmiş ortamlarda.

Dediğim gibi daha yazılabilecek çok fazla şey vardır. Ancak ben yazmıyorum. Spoiler de ver vemek istemiyorum. Filmde olmuş dediğim olay müzikleridir. Müzikler de yer yer sürekli gaz modunda gidiyor, tempoyu bu şekilde yüksek tutmaya çalışmışlar, bir yerden sonra bayıyor. Bir de bağırış çağırış çok filmde. O da sıkıyor insanın canını.Bu filmin müziklerini iyi ki Fazıl Say yapmamış. Herife felaket gıcığım. Gerçi Fazıl Say da anladığım kadarıyla birazdan bahsedeceğim şeyden dolayı vazgeçmiş yapmaktan.

Filmde Papa, Bizans, dinsiz Türkler temaları yine olmazsa olmazlar arasında. Bizans’ın yıkılmadan önceki gün bile karılarla kızlarla alem yapılan bir yer olduğunun altı çiziliyor.

Malum Ulubatlı Hasan’ın var olup olmadığı bilinmiyor. Ama olsa bile bu yeniçerinin filmde anlatılışı çok uç olmuş. Bir kere yeniçeri olduğu halde Conan modunda geziyor yarı çıplak. Fatihle kankalar. Yani bir yeniçerinin padişahla bu kadar içli dışlı olması mümkün değildir değil mi? Ama filmde kanka bu ikisi. Ayrıca Ulubatlı, gayet diğer yeniçerilerin aksine, metalci görünen, sürmeli, uzun saçlı, gerektiğinde sevişen, nara atan acayip bir tipleme olmuş. Bizans’a yardıma gelen Latinlerin kumandanı rolündeki herife de acayip benziyor tip ve tarz olarak. Yani kim Türk ve müslüman, kim “gavur” anlayamıyorız dövüşürken.

Bir de hatun var. Absürd mavi renkte gözleri var, bir de derin göğüs dekoltesi var (Dilek Serbest‘miş adı). Topçu usta Urban‘ın üvey kızı rolünde. Bu kızı da ilk gördüğümüzde “gavur” sanıyoruz ama sonradan bunun da müslüman olduğu ortaya çıkıyor. Babası yaralanınca koskoca şahi topu bu kadın onarıyor. Burası senaryo gereği oluşturulmuş, tarihi bir dayanağı yok, dolayısı ile söyleyecek bir söz de yok. Ama orta okuldaki tarih öğretmenimizden beri istisnasız duyup öğrendiğimiz topları Fatih’in kendisi planlıyor, hatta etrafındakiler bu topları dökmek imkansızdır diyor falan. Şahi top denen bu devasalar, bir tane de değil üstelik, çok sayıda dökülüyor. Hatırlayın orta okul, lise tarih derslerinden İstanbul’un Fethi’ni kolaylaştıran sebepleri. Filmde bir tane top gösteriliyor. Bu da bir kere ateşleniyor doğru dürüst. Bu fetih tamamen Fatih’in yaratıcı zekası ve planlarıyla gerçekleştirilmiş. Filmde de keşke bu çok açık anlatılsaydı. Top konusunda tüm olay ustanın ve kızının marifeti ile yapılıyor filmde. Fatih sadece emrediyor.

Akşemsettin‘in filme çok geç girip neredeyse etkisiz eleman olduğunu gördüm. Filmde bu şekilde birkaç etkisiz eleman var sevgili okur. Biri de Fatih’in rüyasında gördüğü Osman Bey karakteri. Ne oluyor, ne olmuyor, demekten kendimi alamadım ben. Sonrasında çekilen sahne ise doğrudan Yüzüklerin Efendisi olmuş.

Fatih’le babası arasındaki tahta çıkıp geri inme, sonra tekrar çıkma hikayesi taht kavgası gibi gösterilmiş. Halbuki tahta yeniden geçmesini Fatih’in kendisi bizzat babasına emretmiştir. “Padişah sensen çık tahta ordunu yönet, padişah bensem emrediyorum, tahta çık” gibisinden birşeyler diyordu Fatih tarihte. Ama filmde bu yok.

Filmde pek çok sahne size tanıdık gelecek. Filmi izlediğinizde bunu çok rahat görebileceksiniz. Minastrit önündeki savaş sahneleri, kulelerin yakılıp devrilmesi, bir anda kapanan kalkanlar… Ben detay vermiyorum. Yılmaz Özdil toplayıp toplarlamış ve yazmış. Bu linke tıklayıp okuyabilirsiniz.

Osmanlıcı bir film olmuş. Osmanlı’ya övgü ve özlem duyanların muhakkak izlemesi gereken bir film olmuş. Gençlik kollarının muhakkak gitmesi gereken bir film olmuş. Destek verenlerle destek vermeyenler arasında çok keskin bir ayrım var bu filmde. Ben destek vermeyenler arasındayım. Türkiye’nin en pahalı yapımında filmin de yarısını dijital kurgu ile çektikten sonra parayı nereye harcamışlar merak ettim.

Film bu haliyle, Türkiye’nin en çok izlenen ve sadece iki kamera ve birkaç kıro ile çekilen Recep İvedik II‘yi neredeyse geçmek üzereymiş. İnşallah geçer de. Dünya’da da bu filme karşı gösterdiğimiz ilgi haber konusu olmuş. Verdiğim linkteki yazıyı okuyun. Benim bakış açım da bu şekildedir.

Sonuç olarak size filmi izlemeyin demiyorum. Bilakis izleyin. Sizlerin de yorumlarını bekliyorum.