Category Archives: Faydalı Mevzular

Bu kategorideki yazılar belki işinize yarayabilecek bilgiler içeriyordur, okuyun.

Fuji Film Etkinlikleri: Haluk Çobanoğlu

halukcoban01

Haluk Çobanoğlu – Bu Fotoğrafları Neden Çekiyoruz?

Eskişehir’deki Fuji Film Mağazası’nın iç kısmında bir eğitim sınıfı var sevgili okur. Sosyal medyadan takip ettiğim için, sıklıkla burada yapılan ücretsiz eğitimleri görüyordum. Ancak bir türlü denk getirip de kayıt yaptıramıyordum. Geçtiğimiz günlerde Haluk Çobanoğlu’nun “Bu Fotoğrafları neden çekiyoruz?” isimli bir etkinliğine denk gelince hemen giriş yaptım ve şansıma kayıt yaptırabildim. Fotoğrafçının aynı isimli bir de kitabı vardı. Etkinlik günü büyük bir heyecanla mağazaya gittim. İçeride, okuduğum Fotoğrafçılık bölümünden de birkaç tanıdık yüz gördüm. Etkinlik tam da belirtilen saatte başladı ve yaşayan efsanelerden Haluk Çobanoğlu sunumuna, daha doğrusu sohbetine başladı.

 

Haluk Çobanoğlu, ülkemizde fotoğraf alanında efsaneler arasına girmiş, büyük bir usta. National Geographic Türkiye’nin foto editörlüğünü yapmış. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde de öğretim üyesi. Yurt dışında sayısız çalışmalar yapmış. 1999 yılındaki deprem felaketinde yabancı ekiplere de rehberlik yapmış. O dönem gördüğü manzaralardan o kadar etkilenmiş ki iki halukcoban03yıl hiç fotoğraf çekememiş. Anlattığı şeyler öylesine ufuk açan bilgilerdi ki, şimdi notlarımı temize çekerken bile yeni şeyler öğrendim. Umarım birilerine faydalı olur bu bilgiler.

  • 200 yıllık (optikle ve fotoğraf makineleriyle ilgili çalışmaların başlamasından itibaren) fotoğraf tarihinin aslında sadece 100 yılı aktiftir. Bu dönem de “baskının” bulunmasıyla başlamış.
  • Ofset baskının gelişmesiyle de fotoğraf yayılmış ve yaygınlaşmış.
  • Fotoğraf, 2. Dünya Savaşı esnasında büyük ölçüde “propaganda” amacıyla kullanılmış.
  • Haber/belgesel fotoğrafçıları (fotojurnalistler), “Bizim, Dünya’nın gidişiyle ilgili dertlerimiz var ve bizler birer hikaye anlatıyoruz.” görüşüne sahiptirler.
  • Her fotoğraf aslında bir belgedir. Bu konuda Haluk Hoca’nın Ara Güler’le bir anısı var. Bir gün, Ara Güler bir çay bardağının fotoğrafını çekmiş. Haluk Hoca da fotoğrafı görünce sormuş: “Yahu, çay bardağını niye çektin?” Ara Güler cevaplamış: “İyi de o bardak artık yok ki…
  • Haluk Hoca’nın bir sorusunu not almışım: Günümüzde, artık her yerde kameralar var. Böyle bir ortamda “belgesel fotoğrafçılığa gerek var mı?” Bu soru, belki de tüm seminerde anlattıklarının çıkış noktasıydı. Bu soruya verilecek cevaplar, seminerde paylaştığı şeylerdi.
  • Ünlü kültür tarihçisi Peter Burke’ün dikkat çektiği bir nokta var. Tarihçiler hep metinlerle çalışıyorlar, ancak nedense görselleri hep unutuyorlar. Arşivlerde herkes metinlerin peşinde. Oysa kimse özellikle fotoğrafın icadından sonraki dönemler için, fotoğrafları kurcalamıyor.
  • sonkuslar.jpgSait Faik’in Son Kuşlar isimli bir kitabında yer alan bir öyküden bahsetti. (Bu öykünün adı Harita’da Bir Nokta) Bu öyküde kahraman bir gün “yazmaktan” vazgeçiyor. Çok detaylı anlatmaya gerek yok, önce bohem Paris’e, sonra Beyoğlu’na yerleşiyor. Sonra Burgaz Ada’da balıkçı olmaya karar veriyor. Ancak yaşadığı çevre ona öylesine malzemeler veriyor, öylesine insan manzaraları sunuyor ki kendine verdiği yazmama sözünü bozuyor ve kaleme kâğıda sarılıyor. Öykünün son cümleleri şöyle bitiyor: “… cebimde taşıdığım küçük çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” İşte insandaki yaratıcılık ve üretkenlik bu “delirme” hissiyatından ileri geliyor belki de.
  • Belgesel fotoğrafçılığın tarihinde “itiraz kültürüne” çokça rastlıyoruz.
  • migrantmother01Amerika’da ekonomik buhran başlıyor 1920’lerin sonunda. Toplumsal yapıda ve yaşantıda inanılmaz değişiklikler yaşanıyor. Mevsimsel göçler başlıyor kıtada. Hatta John Steinbeck’in de romanlarında konu edindiği dönem bu dönemdir. Gazap Üzümleri romanı bu konuda tam bir başyapıt! İşte tam da bu bunalımın ortasında “Bu dönemi fotoğraflamalıyız” fikri ortaya çıkıyor. Yarısı kadınlardan oluşan otuz farklı fotoğrafçı, o dönem ülkenin her yerinde fotoğraflar çekiyor. Üstelik o dönemde, projenin başında da siyahi bir fotoğrafçı var. Proje o dönemin Tarım Bakanlığınca “Farm Project” adıyla başlatılmış. Hatta çok sık gördüğümüz şu fotoğraf da bu proje kapsamında çekilmiş. (Dorothea Lange – Migrant Mother 1936) Bu “Göçmen Anne” fotoğrafını bir de geniş açılı olarak görmek gerek dedi. Ben de aşağıya ekliyorum.
  • migrantmother02
  • Haluk Hoca’nın üstüne basarak söylediği bir husus var: Fotoğrafı çekmek kadar seçmek de önemlidir. Yanlış seçilen fotoğraflar yüzünden, pek çok iyi fotoğrafçının kariyeri sona ermiş.
  • American Gothic by Grant Wood, 1930.1942’de Gordon Parks isimli Amerikalı bir fotoğrafçının çektiği “American Gothic” isimli fotoğraf, aslında meşhur bir tablonun yeniden yorumlanmasıymış. Fotoğrafçı eleştiri dilini öylesine ustalıkla kullanmış ki fotoğraf, sanat tarihinde kendisine yer bulmuş. Orijinal Amerikan Gotiği tablosu, Grant Wood isimli ressam tarafından 1930 yılında yapılmış. Parks ise bu meşhur tabloyu, siyah beyaz eşitsizliğini yorumlamak adına çekmiş.
  • Çok önemli bir fotoğrafçı var: Eugene Smith. Bu adamın babası iflas ediyor ve ardından da intihar ediyor. Bu şokun ardından Eugene de üniversiteyi bırakıyor ve fotoğrafçılığa başlıyor. 1950-1970 yılları arasında Dünya’daki fotoğraf akımını bu adam domine etmiş. Öylesine başarılı oluyor yani. O dönemin meşhur dergisi Life için fotoğraflar çekmiş. Özellikle televizyon öncesi dönemde, Dünya’da Life dergisi çok önemli bir yer tutuyor.
  • Dünyadaki savaş muhabirlerinin çoğu, “Sınır Tanımayan Doktorlar” isimli örgütle birlikte çalışıyorlar.
  • Alber Swaizer: Nobel barış ödülü alan Alman bir doktor. Zaten iki doktorası olmasına rağmen, 30 yaşından sonra tıp okuyor ve Tıp doktoru da oluyor. Bunu da sırf Afrika’da insanlara yardım edebilmek için yapıyor. Afrika’da, Gabon’da bir koloni kuruyor ve orada “Yaşama Saygı” felsefesini geliştiriyor.
  • Irk, din, dil ve cins konuları Dünya’da hiçbir zaman eskimeyen konulardır.
  • ispanyol.jpg

    İspanyol Köyü

    ünya Savaşı’nın esas olarak İspanya’da, iç savaşla başladığı kabul ediliyor. Bu dönemde Eugene Smith, İspanyol Köyü isimli bir çalışma yapıyor. Tıpkı orta çağdaymış izlenimi uyandıran kareler çekiyor. “İspanya’ya, Franco’nun getirdiği yoksulluk ve korku üzerine bir iş yapmaya gidiyorum. Ümit ediyorum ki bu benim en güçlü hikayem olacak!” diyor.

  • Daha sonra II. Dünya Savaşı’nda, Pasifik cephesinde yaralanıyor. Zaman geçiyor. 1970 yılında Japonya’ya gidiyor. O dönemde burada, Minimata denilen bölgede çocuklar sakat doğmaya başlıyorlar. Sonradan bu durumun, körfezde biriken ağır metallerden, özellikle de cıvadan kaynaklandığı anlaşılıyor. Orada faaliyet gösteren bir sanayi tesisinin atıksuları nedeniyle deniz kirlenmiş. Bu yönüyle de Dünya’nın ilk çevre felaketlerinden biri olarak kabul ediliyor. Eugene Smith, bu sakat doğan çocukların ve diğer yerel halkın fotoğraflarını çekiyor. Bu fotoğraflar yurt dışında da yayımlanmaya başlayınca bir dalga oluşmaya başlıyor. Tepkiler çığ gibi büyüyor. Sorumlu şirket köşeye sıkışıyor. Smith, büyük bir kitlesel hareketi başlatmış oluyor.
  • Tabi sonuç? Felakete sebep olan firma Eugene Smith’i dövdürüyor. Ama çok kötü dövüyorlar adamı. Hatta adamcağızın bir gözü kör oluyor. Yıllardır yaşadığı Japonya’dan ABD’ye dönüyor. Bir yıl sonra da ölüyor. Bir dönem dünya fotoğrafını domine eden, Dünya’nın ilk çevre felaketlerinden birini görüntüleyip tüm Dünya’da bir hareket başlatan o duayen fotoğrafçı öldüğünde hesabında yalnızca 28 dolar olduğu biliniyor.
  • Smith’in Dünya’da başlattığı bu dalga elbette bitmiyor. Avrupa’da ilk çevre hareketleri başlıyor. Hatta Yeşiller grubu da bu dönemde kuruluyor.
  • 025841Toprağın Tuzu, 2014 Fransa-Brezilya ortak yapımı belgesel film. Wim Wenders ve Juliano Ribeiro Salgado tarafından yönetilen film, Brezilyalı fotoğrafçı Sebastião Salgado‘nun meslek yaşamındaki önemli çalışmalarını ve hayatını anlatır. Bu filmi epey övdü hoca. Muhakkak izlemek gerek.
  • Etkinliğin sonraki bölümünde ise hocanın kendi çalışmalarını görme şansımız oldu. Bunlar New York Subway (New York Metrosu) ve Arabesk isimli çalışmalar.
  • Haluk Hoca, 90’lı yıllarda ABD’ye New York’a taşınıyor. New York beş bölgeden oluşuyor. Hocanın da yaşadığı Manhattan bölgesinde o dönem (ve belki şu anda da) nüfusun 150 de 1’i evsizlerden oluşuyor.
  • halukcoban02Neden metro? Çünkü burası 100 küsür yaşında, 1000 km uzunluğunda bir yer. Yaşayan bir yer. Buradaki çalışmayı 97-98 yılları arasında çekmiş.
  • O dönemde, Green Kart’la Amerika’ya gidip orada çok kötü hayat koşullarında yaşayanlarla, kötü durumlara düşenlerle röportajlar yapmış.
  • 1998’den sonra da Türkiye’ye geri dönmüş. O dönem Amerika’da bir eğitim kanalında izlediği bir şey dikkatini çekiyor. Amerika kıtasının güney bölgelerindeki Blues, buradan kuzeye göç eden siyahilerle Jazz olarak evriliyor. Buradan da müziğin evrimine giriş yaptı. Belki evrilir, belki değişir ancak iki şey sansürlenemez: Müzik ve mimari. Bu iki sanat, ne yaparsan yap, o toplum hakkında fikir verir.
  • Almanya’ya ilk giden işçilerimiz Zonguldak’tan giden nitelikli kömür işçilerimizdir.
  • Osmanlı’dan beri modernleşmenin adresi hep batı olmuş.
  • Ben bilmiyordum ancak TRT’de üç yıl süreyle Türk Sanat Müziği çalınmadığı bir dönem olmuş. Duyunca çok şaşırdım. Çünkü günümüzde Türk Sanat Müziği dinlemek için tek şansınız TRT’dir.
  • Ülkemizde müziğin tarihi, aslında ülkemizin de tarihinin bir göstergesidir. Çünkü toplumun müziği, aslında toplumun çatışmalarını anlatmaktadır. Bu sözü de ünlü filozof Thedor Adorno söylemiş.
  • halukcoban04Arabesk müzik, özellikle en güçlü olduğu yıllarda tüm diğer müzik türlerini de etkilemiştir. Haluk Hoca da bu sebepten, Arabesk Projesi’ni hayata geçirmiş. Arabesk Projesi, yaklaşık 10 yıl sürmüş.
  • Etkinliğin bu kısmında yaklaşık 12 dakika süren bir sesli gösterim yaptı üstat. Proje kapsamında çektiği fotoğraflara baktık.

Böylece etkinlik sona erdi. Etkinlik süresince tuttuğum notlar bu şekildeydi. Muhakkak ki daha da fazlası anlatılmıştır o gün. Etkinliğin üzerinden epey zaman geçti ama olsun. Bu bilgiler eskimiyor. Fuji Film’in etkinlikleri de devam ediyor bu arada. Bu hafta bir başka ilgi çekici seminere daha katılacağım. O semineri de umarım en kısa sürede yine burada okuyabileceksin sevgili okur. Görüşmek üzere.

Eskişehir’de Olta Balıkçılığı ve Doğa Konferansı

biyoces01Bilimin en büyük destekçisi olan blog My Resort’te yine, müthiş faydalı bir yazıyla karşındayım sevgili okur. Geçtiğimiz hafta sonu, Eskişehir’deki aktif iki balıkçılık derneği olan ETSOBDER ve ESBALDER‘in organize ettiği “Eskişehir’de Olta Balıkçılığı ve Doğa” konferansına katıldık. Burada birbirinden değerli hocalarımız kendi alanlarında yıllardır yaptıkları çalışmaların özetleri niteliğinde çok faydalı bilgileri paylaştılar. Esasen balıkçılara hitap eden etkinliğe pek çok farklı meslekten, meraklı kişiler de (bizim gibi) katıldı. Etkinlikte sunum yapan hocaların anlattıklarımdan derlediğim bilgileri ben de sizlerle paylaşmaya karar verdim. Haydi başlayalım.

İlk olarak Prof. Dr. Naime ARSLAN hocamız sahneye çıktı. Kendisi, omurgasızlar ve mikroorganizmalar konusunda uzun yıllardır Eskişehir’de çalışmalar yapıyor. Sadece kendisini değil, kendinden sonra sahneye çıkacak olan Prof. Dr. Atilla OCAK (bitkiler konusunda uzman) ve Prof. Dr. Özgür EMİROĞLU‘nu (balıklar konusunda uzman) izleyenlere takdim etti.

  • Ülkemizde 5500 endemik hayvan türü vardır.
  • hotspotDünyada biyoçeşitlilik bakımından 35 tane sıcak nokta/bölge vardır ve ülkemiz aynı anda üç bölgeyi içeren Dünya’daki tek ülkedir.
  • Mercimek, nohut ve mısır gibi bitkilerin ilk olarak ortaya çıktıkları bölge Anadolu’dur.
  • Eskişehir’deki sucul ekosistemler; Beşikderesi, Gürleyik, Porsuk Baraj Göleti, Musaözü ve Göksu’dur.
  • Yine ilimizdeki en önemli karasal ekosistemler; Alpu Ovası, Türkmendağı, Sündiken Dağları, Çatacık Ormanları ve Günyüzü bölgesidir.
  • Tür çeşitliliği bakımından en yüksek (zengin) gruplar omurgasızlardır.
  • Bir canlının bir ortamda, bir çevrede yaşamasının/yaşayabilmesinin sebepleri vardır. Bu sebepler o ortamla ilgili çok fazla fikir verebilir, ipucu olabilir ve pek çok şey anlatırlar.
  • Örneğin halkalı solucan, indikatör bir canlıdır. Suda çok fazla varsa organik kirlenmenin çok olduğunu ve çözünmüş oksijenin az olduğunu anlayabiliriz.
  • Ya da örneğin bir suda çok fazla midye yaşıyorsa, o suda çok fazla kalsiyum olduğu söylenebilir.
  • Sekonder (ikincil) denilen türler, karada yaşayan ancak suya da bağımlı olan türlerdir.
  • Planktonlar, sudaki çözünmüş oksijenin %60’ını üreten canlılardır. Besin zincirinin en önemli ve temel halkasıdır.
  • Su yılanları (Matrix tessellata) zehirsiz, tehlikesiz, risksiz canlılardır. Dahil olduğu ekosistemler için de çok faydalıdır. Dolayısıyla bunların kesinlikle öldürülmemesi gerekir.
  • Theodoxus gloeri: Eskişehir’de, Balıkdamı’na has endemik bir salyangoz türüdür.
  • Koruma faaliyetlerinde bir hususa dikkat etmek gerekiyor. Öncelikle canlının doğal yaşam alanının korunması gerekiyor. Daha sonra bireylerin korunması sağlanmalıdır.

Okumaya devam et

Fotoğraf ve Kent Belleği Söyleşisi

porsukkültür.jpg

Bildiğin üzere sevgili okur, Fotoğrafçılık ve Kameramanlık bölümünde ikinci sınıftayım. Fotoğrafa ve grafik sanatların tümüne yıllardır ilgi duyarım. Bu bölüm de o açıdan inanılmaz bir kaçış noktası oldu bana.

Bölümde okuduğumuz kitapların hemen hepsinde ya editör ya da yazar olarak ismi geçen, fotoğrafa, tekniğine ve görsel estetiğe dair pek çok eserin sahibi Prof. Dr. Levend KILIÇ hocamızın geçen cumartesi günü Ghetto Kitap & Cafe isimli mekânda, “Fotoğraf ve Kent Belleği” isimli bir söyleşisi vardı. Tabi ki katıldım.

Ghetto Kafe, yalan yok o güne kadar adını duyduğum bir mekân değildi. Porsuk Kültür Söyleşi ve İmza Günleri isimli etkinlik takvimlerinin ilk söyleşisi de bu program olacakmış. Etkinlik saatinden 10 dakika önce mekâna gittim. Güzel, sade, belli mesajı olan, küçük bir işletmeydi. “Porsuk Kültür” isimli bir de dergi çıkartıyorlar ki gerçekten içerik olarak da tasarım/baskı olarak da göz dolduruyor.levendkilic03
Tam vaktinde Levend Hoca geldi. Çok büyük olmayan kafenin içerisi de dolmaya başlamıştı zaten. Hoca önce herkesi selamladı ve daha önce basılan albümlerini incelemek üzere seyircilere dağıttı. Bana, Eskişehir’in 1998 yılındaki fotoğraflarını içeren, baskı ve cilt kalitesi, dizgisi muntazam bir albüm düştü. Aradan geçen yirmi yılda bile Eskişehir’in ne denli değiştiğini görmek şaşırttı beni.

Okumaya devam et

Bir Reflü Macerası

Son bir buçuk yıldır, zaman zaman göğüs kafesimin altında yemek borusu kısmında aşağıdan yukarıya doğru bir sıkışma, bir yanma hissediyordum. Ben aşktan sanıyordum ama değilmiş, gazdanmış. Bundan iki ay önce bu sıkışmalar ve yanmalar iyice artmaya, gece uykudan uyandırmaya falan başlayınca “iç hastalıkları” polikliniğine randevu aldım.

Aslında bu tür mide, bağırsak, yemek borusu ve tüm sindirim sistemiyle ilgili hastalıklar “gastroenteroloji” kliniğiyle ilgili hastalıklardır. Ancak devlet hastaneleri, MHRS üzerinden bu kliniğe doğrudan randevu vermiyor. Önce iç hastalıklarından randevu alıyorsunuz. Eğer oradaki doktor uygun görürse, sizi gastroenteroloji kliniğine sevk ediyor. Ben de iç hastalıklarına gittim sevgili okur.

pantpas.jpgDoktora hızlıca derdimi anlattım. Kadın gülümsedi ve “Mis gibi reflüyü tarif ediyorsunuz” dedi. Bana dört farklı ilaç yazdı: sabah aç karnına Pantpas, öğün aralarına Dicetel, akşam yatmadan önce Famodin ve her öğünde doyduktan sonra Gaviscon şurup. Bu dört ilacı tam yirmi gün eksiksiz kullandım. Ancak, bu ilaçlar beni daha hassas bir hale getirdi. Karın ağrıları, mide yanmaları, bulantılar vs. başladı. Üstelik yemek borusundaki yanma da sürekli olmasa da zaman zaman devam etti.

Bunun üzerine yirmi gün sonra tekrar doktora gittim. İşe yaramadığını söyleyince, ilaçlara devam etmemi ve kan/idrar tahlili vermemi söyledi. Aynı gün tahlilleri verdim, ilaçlara devam ettim. Bir hafta sonra sonuçlarla doktora gittim yine. Tahlil sonuçları düzgün çıkmıştı, bir sıkıntı yoktu. Bunun üzerine doktor, endoskopi ve ultrason için gün almamı söyledi. Bir hafta sonrasına randevu bulabildim şansıma hem endoskopi hem de ultrason için.

Bir hafta sonra, aç ve susuz olarak endoskopi için hastaneye geldim. Gelmeden yanımda bir refakatçi, yiyecek bir şeyler ve bir de tek kullanımlık yatak örtüsü istediler.  30 yaşındayım, daha önce hiç anestezi almamıştım. İlginç bir tecrübe olacaktı. Bu arada endoskopiyle ultrason işleminin tıbbi gerekçelerle aynı gün yapılamayacağını söylediler. Ben de ultrasonu ertesi güne kaydırabildim. Endoskopinin saati gelince odaya girdim. İçeride yedi sekiz kişi vardı. Hepsi de görevlilerdi. Beni sol tarafıma yatırıp bacaklarımı karnıma çekmemi söylediler. Elimin üzerinden serum için katater taktılar. Bu esnada doktor rahatsızlığımın ne olduğunu sordu. Ona da tarif ettim. Hemşire ağzımın sürekli açık kalması için ortasında açıklık bulunan bir ağızlığı ağzıma iliştirdi. “Şimdi oksijen maskesi takacağım” dedi.

Sonrası yok. Hiç bir şey yok. Okumaya devam et

Anadolu’da Yaşam ve Ölüme Bakış

aktfiffels01Cumartesi günü, Hazal‘ın davetiyle, yıllardır adını duyduğum ancak bir kere bile kapısından içeri girmediğim bir dernekle, Aktif Felsefe Derneği‘yle tanışma fırsatı buldum. Burada, “Anadolu’da Yaşan ve Ölüme Bakış” isimli konferansa katılacaktık. Biraz gecikmiş olduğum halde saat 16.10’da dernek binasına gittim.

Derneğin binası Odunpazarı’nda, Vişnelik Mahallesi Gül Sokak’ta yer alan tripleks bir binadan ibaret. Bu binanın en alt katı atölye olarak, en üst katı kütüphane, orta kısımlar ise mutfak ve eğitim salonları şeklinde kullanılıyor.

Konferansa on dakika geç gitmeme rağmen, sağ olsun Hazal yer tuttuğu için kürsüye yakın bir yere oturabildim. Ve hiç konuşmadan, hemen notlar almaya başladım. Konferans Duygu ALKAN tarafından veriliyordu. Kendisi çok samimi ve sempatik bir üslupla sırasıyla önce Batı kültüründe, sonra Doğu, sonra Orta Asya ve en son da Anadolu kültüründe “ölüm” kavramını ve ölüme olan bakışa  dair saptamalarını aktardı. Okumaya devam et

Eskişehir Kitap Fuarı – 2018

Güzel bir tesadüf oldu ve bu sene düzenlenen 2. Eskişehir Kitap Fuarı‘nı tek başıma gezme şansım oldu sevgili okur. Geçen sene Türker‘le birlikte gitmiştik, yine süper keyifliydi. Bu sene yalnız gitme fikrine ilk başta tereddütle yaklaşsam da fuar alanına gittikten sonra, yalnız olmanın verdiği huzurla, gerçek yüzümü gizlememe gerek kalmadı. Abi ne gezdim ne muhabbet ettim anlatamam.

Anlatırım aslında da uzun sürer. Biz hemen bu senenin “fuardan düşenlerine” odaklanalım. Yazının en başında şunu belirtmeme izin verin, Türk Dil Kurumu Yayınları haricinde, aldığım tüm diğer kitapları, idefix ya da kitapyurdu‘ndan çok daha ucuza alabiliyordum. Bu çok net. O yüzden birazdan da belirteceğim gibi fuar işini biraz daha cazip hale getirmek lazım. Yayınevleri sözüm size.

Tübitak Yayınları haricinde, takip ettiğim tüm yayınevleri fuara katılmıştı. Pek çoğunda ancak %15-20 kadar indirim vardı. Bazıları da sadece belirli kitaplarda indirim yapmıştı. İlk olarak Yapı Kredi Yayınları‘nın standına uğradım. Çocukluk tutkusu olan Harry Potter serisine şöyle bir baktım. Ancak indirimli hali bile çok pahalı lan kitapların. Ben de ufak ufak tezgahın etrafında dolaşmaya başladım. Hayatımızın özetini bizim için yazan, okudukça sızlatan; geçmişi bırak silip atmayı, giderek yüreğimize, düşlerimize işleyen adam, Sabahattin Ali‘nin kendi el yazısıyla yazdığı şiirlerinin derlendiği müthiş bir albüm/kitap buldum. O çok sevdiğim “Eskisi Gibi” şiirini bulup açtım. Fazla bir şey demeden aldım.

Başkalarına gülsem de
Senden uzak kalsam da,
Sevmediğini bilsem de
Ben gene sana vurgunum.
(…)
Gönlüm seninkine yardı,
Aynı şeyleri duyardı
Ayaklarımız uyardı…
Ben gene sana vurgunum.

Buradan bir de Salinger‘in meşhur “Çavdar Tarlasında Çocuklar” romanını aldıktan sonra rotamı İş Bankası Yayınları‘na çevirdim. Sait Faik‘in “Alemdağ’da Var Bir Yılan” romanı aylardır “Okunacaklar Listemde”, tam karşımda asılı duruyordu. Bunun yanına bir de bir hayli ilgi çeken, rengarenk kapağıyla Sunay Akın‘ın “Hayal Kahramanları” kitabını aldım. Bunu aldım çünkü bir roman değil, çocukluğumuzdaki tüm o kahramanlara dair süper derlemeler içeriyordu. Bir koleksiyoncu ve blog yazarı için yeni ufuklar açabilir diye düşündüm.

Daha sonra diğer yayınevlerinin stantlarını dolaştım. KAFA Dergisi de stant açmıştı. Lan çok ilginç, OT Dergisi‘nin standı mesela, tıklım tıklımdı. Ancak KAFA’nın standında kimseler yoktu. Bende olmayan en eski üç sayısını aldım. Bir de zaten alacağım yeni sayıyı aldım. Çıkışa doğru yönelmişken Türk Dil Kurumu standını gördüm. Bir birinden farklı alanlarda düzenlenmiş onlarca sözcük ve derleme çalışması vardı. “Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra – Kaşgarlı Mahmud ve Divani Lügati’t-Türk” isimli mükemmel bir kitap buldum. Kuşe kağıda basılmış, eserin orijinal çizimlerini de içeren, muhteşen figür ve çizimler içeren başarılı bir derleme çalışması olmuş. Ve o anda uzun süredir alınacaklar listesinde olan, benim için anlamı çok büyük olan “Ömer Seyfettin – Bütün Nesirleri” isimli muazzam derlemeyi gördüm. Lan fiyatına bakmadım bile. Sizi bilmem ama benim çocukluğum Ömer Seyfettin’in bir birinden gaz, bir birinden kurnaz öyküleriyle geçti. O yüzden bu adamın adını nerede görsem, duysam saygı duruşuna geçerim. Bu eser ise, TDK tarafından yayımlanan ve gözden geçirilmiş baskısıyla büyük üstadın öykü haricinde yazdığı her şeyi içeriyor. Sıra ödeme gelince afalladım. Meğer tüm kitaplarda tam %50 indirim varmış! %50 diyorum. Zaten piyasaya göre ucuz olan eserler, bir de yarı fiyatına! Örneğin, Ömer Seyfettin’in Bütün Nesirler’i üzerinde etiket fiyatı 30 TL yazıyor. Ancak ben bunu 15 TL’ye aldım. 15 TL’ye bunun boş kağıdını vermezler. O derece.

O gazla ayaklarım kıçıma vura vura ayrıldım fuar alanından. Bak şimdi yazarken bile mutlu oldum sevgili okur. İşte okurların bir kitap fuarından beklentisi tam olarak da budur: İndirim ve özel içerikler. Kitapları internetten, çoğu zaman kargo bedava, mağazalara göre çok daha ucuza zaten alıyoruz. Fuar yapacaksanız indirimlerle okuyucu mutlu edin. Stokları eritin. Yeni yazarları keşfetmeyi sağlayın. Sadece o fuara özel basımlar ve ürünler getirin. Kitap kapaklı defter satma saçmalığından vazgeçin. Bir de son olarak çok seviyorsanız, unutamayın, yüreğiniz yansın, kulaklarınız bayram etsin 🙂

Plak Mecmuası – Jules Verne – Kızıl Pelerin

Süper bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. Sonbaharın gelmesiyle birlikte  giderek eve kapanmaya, koleksiyon işlerine daha fazla vakit ayırmaya başladım. Şu sıralar elime geçen dergi ve kitaplardan bahsetmek istiyorum biraz.

plakmec01Plak Mecmuası, bu ülkede plak kültürü ve teknolojileri hakkında yayımlanan en kapsamlı yayın olarak hayatına devam ediyor. Üç aylık periyotta yayımlanan derginin üçüncü sayısı bir ay gecikmiş olarak yayımlandı. Temmuz ayında yazdığım şu yazıda derginin yayın hayatına son vermiş olabileceği riskinden söz etmiştim. Neyse ki yalnızca bir aylık bir gecikme olmuş. Haziran ayını pas geçip, Temmuz-Ağustos-Eylül sayısı yayımlandı. Ancak, Eylül ayı da bitip Ekim ayı başlamasına rağmen henüz dördüncü sayıdan haber yok. Belki dördüncü sayıyı alır, o şekilde yazarım diye beklemeyi düşündüm. Ama ne yalan söyleyeyim güvenemedim.

Olsun, sorun yok. Dergi zaten çok uzun yıllar bir başvuru kaynağı olabilecek nitelikte. Seçilen konuların bir kısmı gündeme ilişkin. Ancak bu yelpazenin kalan kısmını da plak genel kültürü üzerine derlenen diğer çok başarılı içerikler oluşturuyor. Örneğin bu sayıda, benim de hayatıma dokunan, en unutulmaz ve unutulmayacak şarkılardan birisi olan “Sultan-i Yegâh” konu alınmış. Geçtiğimiz aylarda burada da yazdığım Mor ve Ötesi cover’ına ve sınırlı sayıda plak baskısına geniş yer vermişler. Yetmemiş, bir de Nur Yoldaş‘la bir röportaj yapılmış. Güzel bir röportaj ama biraz eksik. Sırf bu şarkı üzerinden yapılan bir röportajda insan çok daha özel detaylar, anılar bekliyor. O açıdan röportajı biraz zayıf buldum. Okumaya devam et

TEDx Odunpazarı Böyle Geçti

Aniden ortaya çıkan ve beni yatağa mahkum eden bir hastalık dönemini de atlattıktan sonra kaldığımız yerden devam edebiliriz. Geciken, ama gecikse de o ilk günkü heyecanından bir şey kaybetmeyen blog My Resort’ta, 8 Eylül günü Eskişehir’de ilk defa yapılan TEDx Odunpazarı isimli etkinlik hakkında değerlendirmeler yapmaya çalışacağım.

_program

8 Eylül günü, ne yalan söyleyeyim, biraz da heyecanlı olarak etkinlik saatinden neredeyse bir saat önce mekana gittim. Etkinliğin yapılacağı opera binasına geldiğimde ne göreyim! Mekan şimdiden dolmuştu bile. İnsanlar fuaye alanında kurulu olan stantları geziyor, sohbet ediyordu. “Para babalarını değil, fikir babalarını” izlemeye gelen herkes, biraz da ortamın atmosferine kapılıp nasıl derin konularda sohbetler ediyordu görmeniz lazımdı.

Fuaye alanı. Tıklayın dev gibi olsun.

Etkinlikte numaralı bilet ve protokol olmadığından, insanlar salonda gözlerine kestirdikleri yerleri doldurmaya başlamışlardı bile. Ben de Şevkiye ve Betül‘le buluşacağımdan, bu işi biraz ağırdan aldım. Ancak salon dolmaya başlayınca nihayet kendime bir yer buldum. Kızlar da az sonra geldiler zaten.

Katılımcılara, etkinlik anında da orada bulunan bir 3D yazıcı tarafından üretilmiş kırmızı renkli bir X rozeti hediye ediliyordu. Rozeti cebime koyup konuşmacıların adlarını ve branşlarını bir kere daha kontrol ettim. Etkinliğe katılacağımı duyan Halil abimin tavsiyesiyle Doç. Dr. Oytun Erbaş başta olmak üzere tüm konuşmacıları beklemeye başladım. Okumaya devam et

TEDx Odunpazarı’nda Buluşalım!

40488520_277137809772935_8574055780079108096_oEvet sevgili okur, TEDx ilk defa Eskişehir’de, TEDx Odunpazarı organizasyonuyla gerçekleştiriliyor, paylaşmaya değer fikirler bir kere daha meraklılarla buluşuyor.

Bundan dört ya da beş sene önce TED konferanslarıyla tanıştım. Tabi o zamanlar, Türkçe olmadığı için İngilizce sunumları Türkçe alt yazıyla Youtube ya da benzeri sitelerden izleyebiliyorduk. “Technology-Entertainment-Design” yani Teknoloji Eğlence Tasarım olarak belirlenen bir çatı altında, ünlü ya da ünsüz ama muhakkak alanında etkili olan isimler, bir konferans ortamında katılımcılarla buluşuyor. Bunlar kar amacı gütmeyen organizasyonlar. Birleşik Devletler’de çok popüler olmaya başlayınca, organizasyon isminin sonuna bir “x” ekleyerek TEDx konferanslarının da önünü açtı. Yani artık Dünya’da gönüllü olan her şehirde bu konferanslar yapılabiliyor. Elbette bazı şartlara uyulması gerekiyor:

  • Etkinlik organizatörleri konuşmacı olamaz
  • TEDx etkinlikleri asla konuşmacılara ödeme yapmaz. Programa dahil olmak için kimse ödeme yapamaz.
  • Etkinlikteki konuşmacılar, etkinliğin herhangi bir parçasını ayni veya başka türlü sponsor olamaz.
  • Sponsporlar konuşmacı olamaz ve sahnede sunum yapamaz.
  • Konuşmacı kitapları, bir TEDx etkinlik kitabevindeki seçimin parçası olabilir, ancak kitap veya başka bir ögeyi tek tek satamazlar.
  • TEDx etkinliklerinde konuşmacılar, kitaplarını ancak daha büyük bir kitap satışı ve kitabevi varlığının parçası olarak imzalayabilirler.

Türkiye’de yapılmaya başlanan ilk etkinlikleri Youtube’da izledikten sonra açıkçası birkaç “büyük ilde yapılır, çok da tutulmaz” diye tahmin etmiştim. Öyle ya düşünmeye, fikir üretmeye bir lüzum yok şu zamanlarda. Neyse ki Seda beni yanılttı. Ve Eskişehir’in ilk TEDx organizasyonunu sessiz sedasız hazırlamaya başladılar: TEDx Odunpazarı.

Etkinlik, “Keşfedilmemiş Topraklar” mottosuyla yapılacak. Yani yeni bir keşif, gidilmemiş bir gezegen, o ana kadar akla gelmeyen bir fikir, yepyeni bir yol bulma arayışı… İşte 8 Eylül 2018 Cumartesi günü, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Kültür Sarayı‘nda (Opera Binası) bu etkinlik vücut bulacak.

Heyecanlıyız, çünkü ilk defa bir TEDx etkinliğine katılacağız. Elimizi ayağımızı nereye koyacağımızı bilmiyoruz desek yeridir. Organizasyon ekibinde sınıf arkadaşım Seda ATAK ve eşi Tarık ATAK‘la birlikte, Sermihan TÜRKER ve Hakan ÖZKARA yer alıyor. Şimdiden verdikleri emek için teşekkür ediyorum. Umarım etkinlik sonrasında yazacağım yazıda da bu fikirlerim katlanarak artmış olacak.

Etkinliğin konuşmacı listesi epey uzun, aşağıya yazıyorum. Koyu renkli olanlar da özellikle takip edeceğim isimler:

  • Moderatör: Sedef Kabaş (İletişim Koçu ve Gazeteci)
  • Serkant Ali Çetin (Fizik Profesörü)
  • Ersin Antep (Uzman Müzikolog)
  • Başka Bir Okul Mümkün Özel Yaşam Köyü İlk Okulu Uçan Bisiklet
  • Doç. Dr. Şadi Evren Şeker (Bilgisayar Mühendisi)
  • Doç. Dr. Oytun Erbaş (Fizyoloji)
  • Tansel Kaya (Şifreleme Diplomasi ve Sihir)
  • Gülçin Söğüt (Gezgin)
  • Hakan Köstepen (İnovasyon ve İş Geliştirme)
  • Pınar Akalın (Moleküler Biyolog)
  • Ne Münasebet (Müzik Grubu)

Etkinliğin yapılmasına artık sayılı günler kaldı. Üç oturumda gerçekleştirilecek etkinliğin programı da açıklandı. Artık bizlere sadece biletleri almak kaldı. Unutmayın, biletler yalnızca internet üzerinden satılıyor.  Biletler tam (50 TL) ve öğrenci (40 TL) olmak üzere iki grupta satılıyor. Satış linkleri de aşağıda yer alıyor. Kapıda bilet satışı olmayacak.

_program

Etkinlik adresi: https://www.facebook.com/TEDxOdunpazari-206802756806441/

Organizasyonun internet sayfası: http://www.tedxodunpazari.com/

TAM BİLET SATIŞI – ÖĞRENCİ BİLETİ SATIŞI

Örnek bir TEDx konuşması:

Mecmua İşleri – Anket Sonucu

Bu yazıyı, rutin olarak takip ettiğim dergilerden bahsetmek için kaleme alıyorum. Gerçi bu dergilerin bir kısmına blogun çeşitli yazılarında bahsettim. Ancak şöyle derli toplu bir yazı yazmayalı epey zaman oldu.

Nisan ayında senden bir konuda yardım istemiştim sevgili okur. Şu yazımda bir de anket sunmuştum. “Kafa” ile “OT” dergileri arasında bir seçim yapmanı istemiştim. Anket sonuçları Kafa dergisi lehine çıktı. 8 okuyucu Kafa dergisini seçerken yalnızca 2 okur OT dergisini seçmiş. OT dergisi geçen ay ki sayısında, hiç yapmadıkları bir şeyi yaptı. Üstüne bir de bu sayılarında da İhsan Oktay Anar‘ı göremeyince, OT dergisi almayı bıraktım. Evet, artık OT dergisi almıyorum.

mecm01

Kafa, halen takip ettiğim en eski süreli yayın. Eskiden poster ve ayraç verirdi. Şimdilerde, son birkaç aydır, poster ve sticker veriyor. Dergi formatını, baskısını, tasarımını hiç değiştirmedi. Yazarları, pek çok diğerinde olduğu gibi, genellikle çok tanınan yazarlar, televizyon simaları ve popüler şahsiyetlerden oluşuyor. Dolayısıyla okuyacağınız içeriklerden pek çoğu aslında “öylesine” yazılmış yazılar. Ancak kapak konuları, özel dosyaları, grafik içerikleri bakımından gerçekten emsalsiz bir mecmua. Solcuymuş gibi yapıyor ancak hiç de öyle değil. Aylar önce çok lüks ve magazin programlarına bile konu olan bir törenle “yazar buluşması” yaptılar. Ben dergiyi seviyorum yalan yok, takip de ediyorum. Bir falsoları olmazsa, takip etmeye de devam edeceğim.

mecm09

45’lik Dergi, bu ay 5. sayısı yayımlanan mükemmel bir dergi. Bu dergi kimlere hitap ediyor? Müzikseverlere, sinemaseverlere, özellikle Yeşilçam hayranlarına, geçmişe özlem duyanlara, plak koleksiyoncularına ve arşivcilere. Plaklar konusunda çok fazla teknik bilgi içermiyor. Ancak kesinlikle birbirinden ilgi çekici başlıklara sahip. Bu yönüyle Kafa dergisinden çok daha iyi. Okumaya devam et