Category Archives: Faydalı Mevzular

Bu kategorideki yazılar belki işinize yarayabilecek bilgiler içeriyordur, okuyun.

Almanya’da Yayımlanan Atatürk Kapaklı Dergi

hislif00

Geçtiğimiz günlerde Almanya‘da yayımlanan History Life isimli dergi, “Die Grossen Revolutionäre” yani “En Büyük Devrimciler” isimli sayısında, kapağının tam ortasında Mustafa Kemal ATATÜRK‘e verince sosyal medyada ülkece olarak yine göğsümüz kabardı.

Yurt dışında yayımlanan ve ülkemizden, özellikle de Atatürk’ten söz eden bu tip dergi, gazete vb. yayımlar sadece benim değil, pek çok kişinin ilgisini çekiyor elbette. O yüzden hemen Seval‘e ulaşıp durumu anlattım. O da görmüş zaten ve arıyormuş dergiyi. İnanmazsın birkaç hafta aradı durdu ve geçen gün müjdeyi verdi: Nihayet bulmuş ve son iki dergiyi de satın almış.

“Modern Türkiye’nin kurucusu” ve “Atatürk, sarsılmaz bir cumhuriyet yarattı” gibi okudukça insanı gururlandıran ifadelerin kullanıldığı bu dergiyle ilgili olarak hemen hemen tüm basında haberler çıktı. Ancak hiç kimse, derginin iç kısımlarından bir şeyler paylaşamadı.

Evet, Proofhead My Resort çok büyük bir kültür hizmeti daha sunuyor. İşte History Life dergisinin Almanya’da yayımlanan Mayıs sayısında Atatürk’ün ve onun başarılarının anlatıldığı sayfalar aşağıda yer alıyor. Okumaya devam et

Daktilo Alırken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

daktilo01Çok spesifik, hedefe yönelik bir başlık attım. Bu sabah kalktığımda Instagram‘dan bana gelen bir mesaj isteği gördüm. Bu arada, blogda da iletişim formu olmasına rağmen Instagram’dan çok daha fazla mesajlar alıyorum. Bana iletilen istekte Ecemsu isminde bir kullanıcı blogda 2015 yılında yazdığım şu yazımı okuduğunu ve bir daktilo almak istediğini belirtmiş. Bu konuda nelere dikkat etmesi gerektiğini sormuş.

Daktilo konusunda bir kere kazık yediğim için, aklımda kalanlarla kendisine bir mesaj attım. Sonradan baktım ki aslında bloga yazılacak bir yazının konusu olacak kadar çok şey yazmışım. Böyle de olunca ilgilenenlerle paylaşmak istedim aktardıklarımı.

2015 yılından bugüne, tüm değerli dostlarıma, kutlama mesajları başta olmak üzere, değer verdiğim, önem verdiğim mesajların tamamını daktilomla yazdım. Daktiloyu aldığım gün aldığım üç tane şeritten, ikisi hala yedek olarak duruyor. Zaman zaman da internetten satış var mı yok mu diye hala kontrol ederim.

Daktilo alırken önce gerçekten daktilo almak isteyip istemediğinizi netleştirin. Çünkü bu mekanik makineler hantal, bakımları pahalı, ustaları çok denecek kadar az ve en önemlisi üzerilerindeki mürekkep şeritlerini bulmak giderek zorlaşıyor. Ancak elbette daktilodan çıkan bir mektup, bir şiir ya da bir öykü hem yazarken sizi hem de okuyacak kişiyi heyecanlandırıyor.

Benim tavsiyem piyasada belki de %90 oranında bulunan F klavyeli daktilolardan kesinlikle almayın. Dikkat edin, eğer F klavye ise almayın. Çünkü bu daktilolara ş ç ğ gibi Türkçe karakterleri eklemek için diğer karakterlerden kırpılıyor. Örneğin bazı noktalama işaretleri yok. Mesela “1” rakamı yok. Bunun yerine küçük “L” kullanıyorsunuz. Kaldı ki büyük ihtimalle günlük hayatta Q klavye kullandığınız için F klavyeye alışana kadar daktilodan soğursunuz. Çünkü daktiloda yazmak darbe şiddetinden dolayı biraz da fiziksel güç gerektiriyor.

Bu açıdan Q klavyeli makineler bence daha iyi çünkü hepsi Avrupa yapımı. Gerçi F klavyeler de ülkeye ilk gelirken Q klavye olarak geliyor, sonra Devlet Malzeme Ofisi‘nde başlıkları değiştiriliyormuş. Ancak Q klavyelerde de bazı ufak versiyon farklılıkları oluyor. Örneğin QWERTY düzeni yerine AWERTY düzeni ya da Y ile Z harflerinin yerleri değişik oluyor. Bunlara dikkat edin. Muhakkak makinenin altında, sağına soluna iyi bakın. Eğer “DMO” yazısı görüyorsanız almayın. Bu makine Devlet Malzeme Ofisi’nin hurdaya ayırıp sattığı yıllarca kullanılmış bir makinedir çünkü. Piyasada hurdacılarda, sağda solda satılan, dekor olarak kullanılan makinelerde de ben aynı logoyu gördüm defalarca.

daktilo02Travel tip denen, kutulu olan daktiloları tercih edin. Her ne kadar travel tip denilse de cidden ağır oluyor daktilolar. Eğer kutusu olmayan hantal bir tip alırsanız bir köşede tozlanır durur. Genelde ağır hantal tiplerin görüntüsü güzel oluyor ancak eve getirdiğinizde anlıyorsunuz hatanızı.

Yukarıda da yazdığım gibi daktiloyu alırken alabiliyorsanız muhakkak iki üç tane şerit alın. Yedekli bulunsun.

Bazı daktilolar benimki gibi çift şerit yazabiliyor, inanın bu özellik hiç önemli değil. Çünkü çift şerit bulmak zor ve işlevsiz. Satıcı çift şerit diye fiyatı yükseltirse aldanmayın.

Üst kısımda şeridin aktığı ve tuşların vurduğu siper bölümünde satın alırken şeridin takılı olduğundan emin olun hatta yazmayı deneyin. Bazen buradaki metal aksam eğiliyor ve satıcı bu kısım boşken satıyor. Evde de şerit takılamıyor haliyle. Sonra satıcı “siz takarken eğilmiştir” diyor. Siz alırken şeridi taktırıp makinenin yazdığından emin olun.

Tuşların baş kısımları dikkat ederseniz kaynaklı/lehimli/perçinli kafalara sahip. Bu kafalar bazen gevşiyor. Ancak kaynakla yine sabitlenebilir. Kontrol için bu kafalara da bakabilirsiniz. Eğik, eksik, oynayan vb. varsa satıcıya söylersiniz. Aynı şekilde tuşların butonları da çok sıklıkla çıkabiliyor, altındaki tırnaklar kırıldığı için Japon yapıştırıcısıyla geçici olarak tutturulabiliyor. Boşluk tuşu, satır başı tuşu, satır kolu gibi en önemli aksamları kontrol edin. Üst kısımda tabla üzerinde marjin ayarlamaya yarayan çubuklar vardır sağa sola hareket eden. Bunlar sıkışmış olabilir. Dikkat edin.

Dünyada daktilonun hala en aktif kullanıldığı ülke Hindistan. Elektriğin bile olmadığı bazı yerleşim yerlerinde, seyyar da olsa kamu hizmetlerini bu sayede yapabiliyorlar. O yüzden YouTube da Hintlilerin yüklediği bir sürü daktilo bakım videoları var. Bakabilirsiniz.

Tavsiye edebileceğim bir marka yok açıkçası. Benim aldığım daktilo Royal marka. Memnunum. Mekaniği çok sağlam. Şimdiye kadar üzmedi sağ olsun. Çalışan ve pratik olan her cihaz bence alınabilir. Genelde malzemeden çalınamayan yıllarda üretildikleri için gördüğüm en hurda daktilonun bile mihrabı hala yerindeydi.

Son olarak, en başta yazdığımı bir daha yazayım. Gerçekten daktilo almak istediğinizden emin olun. Bu hantal, masraflı, bakım isteyen ama kullanması müthiş keyifli makineye sahip olmak istiyor musunuz?

daktilo03

Anadolu Üniversitesi’nden 13 Gün Boyunca Her Gün Bir Kitap

anadolukitapKorona virüsü sebebiyle bir süredir devam eden gönüllü karantina sürecimiz ve dün gece açıklanan iki gün sokağa çıkma yasağı devam ediyor sevgili okur.

Bu dönemde özellikle kamu kuruluşları, evinde oturan kişiler için pek çok güzellik yaptılar. Örneğin TÜBİTAK Bilim Teknik, Bilim Çocuk ve Meraklı Minik dergilerinin tamamını ücretsiz olarak okuyucularla buluşturdu. Benim gibi arşiv delileri de, sadece güncel sayıları değil, geçmiş yıllara ait sayıları ve hatta o sayılarla verilen tüm ekleri bile indirip arşivlediler.

Devlet Tiyatroları, TRT gibi kurumlar da Youtube üzerinden bir sürü tiyatro oyunu ve unutulmaz diziyi yükleyerek evinde kalan vatandaşlara birer alternatif oldular.

Anadolu Üniversitesi de bu süreçte boş durmamış ve Anadolu Üniversitesi Yayınları‘ndan Türk Klasikleri Serisi‘ni 13 gün boyunca her gün bir yeni kitap olacak şekilde paylaşıma açmış. Bu seride çok önemli ve çok özel kitaplar yer alıyor. Lise Edebiyat derslerinde adını hep duyduğumuz ancak çok azımızın okuma zevkine erişebildiği Araba Sevdası, Firuz Bey, Karabibik gibi her bir Türk Edebiyatı için bir ilk niteliğinde olan romanlar bunlar.

Buraya tıklayarak seriye ulaşabilirsiniz.

Kitapların bazıları Osmanlıca ve Türkçe eş baskı, kimleri de günümüz Türkçesiyle basılmış. İster indirip arşivleyin, ister indirmeden okuyun ancak muhakkak aşağıda yer alan linke tıklayıp eserleri her gün kontrol edin. Üniversitenin belirttiği 13 günlük süre 16 Nisan 2020 Perşembe günü sona eriyor. Bu tarihten sonra bu kitaplar ücretsiz olarak kalacak mı yoksa erişime kapanacak mı henüz bilmiyoruz.

Keyifli okumalar ve teşekkürler Anadolu Üniversitesi 🙂

http://kdm.anadolu.edu.tr/TurkKlasikleri.html

Konya’da Karamanlıca Dili Keşfi

sille03Önceki hafta, Konya‘ya yaptığım ziyaretle ilgili yazdığım yazı çok ilgi gördü. Okuyan herkese teşekkürler. O yazının içerisinde Konya’da Sille Mahallesi’nde yer alan “Aya Eleni Kilisesi” hakkında da birkaç kelime yazmıştım. Bu yazıda esasen bu kilisenin kitabesinden yola çıkarak, aslında kolaylıkla okuyabileceğimiz bir dilden, Karamanlidika ya da Karamanlıca denilen artık ölü sayılabilecek bir dilden bahsedeceğim.

sille01Mehmet ve Emrecan, Sille’ye gideceğimizi söylediğinde heyecanlanmıştım. Çünkü burada yer alan antik sayılabilecek bir kilisenin varlığından haberdardım. Sille’ye ulaşıp bomboş sokaklarda dolaşmaya başladık. Bir süre sonra çocuklar bana kiliseyi gösterdiğinde şaka yapıyorlar sandım. Çünkü yapılışı bu kadar eski olan bir kilisenin halen ibadet edilebilecek kadar sağlam olması ilginçti. Sonradan anladım ki yapıldığı iddia edilen 327 yılından bugüne kadar pek çok tadilat görmüş. Yapılış tarihinden ve kilisenin tadilat geçmişinden bahsedebilmemizi sağlayan ve aslında bu yazının da konusu olan şey ise 1833 tarihli kitabesi.

1833 tarihi bile epey eski bir tarih. Bugün Sivrihisar‘da bulunan Ermeni Kilisesi‘nin 1881 yılında yapıldığını biliyoruz. Yıllarca süren mezbelelik halinden şu son beş on yıldır kurtulmuş (çok da iyi yapılamayan bir restorasyon sayesinde) durumda. Oysa bu kilisenin, Bizans’ın Hristiyanlıkla neredeyse tanıştığı yaşta olduğu iddia ediliyor. O dönem Bizans’ın efsane imparatoru Konstantin‘in annesi Helena, Hacı olmaya karar veriyor. Bunun için de Kudüs’e giderken Konya’ya uğruyor. Kalıntılarını bugün bile kilisenin sağında solunda gördüğümüz ve ilk Hıristiyanlık çağlarına ait antik oyma mabetleri görüyor. Bir iddiaya göre orada kaldığı süre içerisinde kiliseyi yaptırıyor, bir iddiaya göre ise hac yoluna devam edip dönene kadar bitirmelerini emrediyor. Konya’da İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün sitesinde bile bu bilgi yer alırken Prof. Dr. Semavi EYİCE‘nin 1975 yılı Ocak ayında yayımladığı “Anadolu’da Karamanlıca Kitabeler” isimli makalesinde ise şöyle bir iddia yer alıyor:

sille05

Dolayısıyla kilisenin aslında benim de ilk anda anlam veremediğim şekliyle, o kadar da eski olmadığı kanaatine varmış durumdayım.

İşte bu kilisenin kapısının üzerinde bir kitabe yer alıyor. Şöyle dikkatlice bakınca, yazan sözcükleri okuyabildiğinizi, Türkçe kelimelere benzetebildiğinizi fark ediyorsunuz. O kadar şanslıydım ki Konya’ya gitmeden kısa süre önce ekşi şeylerde okuduğum ve ilgimi çektiği için alfabesini döküp çalıştığım Karamanlidika dilinin halen en büyük örneklerinden bir tanesi sayılan bir kitabe, üstelik ülkede bu dilde yazılmış on altı adet kitabeden birisine rastlamıştım (Semavi Hoca’nın çalışmasında 9 tanesi yer alıyor).

Karamanlidika ya da Karamanca, bu bölgelerde (Nevşehir, Niğde, Konya) yaşayan Hristiyan Türklere ait bir dil. Bu kişiler, yüzlerce yıldır yaşadıkları topraklarda konuştukları Türkçe’yi, Yunan harfleriyle yazmayı tercih etmişler. Çevrilen kitabelerde ve bu dilde yazılan kitaplarda sözcükler Türkçe. Sadece benim tespit ettiğim kadarıyla kişilerin isimleriyle ay isimleri Yunanca.

sille06

ekşi şeyler’de bulduğum örnek bir Karamanlıca yazı

Dilin özünün Türkçe olması, ancak yazılan harflerin Yunan alfabesi olması nedeniyle bazıları Karamanlıca’yı ayrı bir dil olarak kabul etmiyorlar. Bu durumun “Türkçe’yi Kiril alfabesiyle yazmaktan ne farkı var?” diyorlar. МЕСУТ ПРООФХЕАД ЧИФТЧИ gibi.

Bu kısımda yine Prof. Dr. EYİCE’nin çalışmasından yararlanarak kitabede ne yazdığını açıklayalım.

sille02sille04

sille07

327 tarikinte pou serrif ekklisemizi
Aya Eleni Mihail arhangelos ismine kourtou temeli
Hale ekklesiamızın outzntzou tamiri
Sefketlou Soultan Mahmout efentimiz ihsan eileti emri
Epitropos zarraf Ha Elia oltou tekmil nazırı
Mihael arhangelosun sefaati-ilan Haktaale
Imtat eten (n) ere ve zehmet çekennere vere eciri
Sine . 1833 : Feb 12
a ô

Şu haliyle okunduğunda bile az çok anlayabiliyoruz anlatılmak isteneni, ancak yine de günümüz Türkçesiyle ifade etmek gerekirse:

327 tarihinde bu şerif kilisemizi
Aya Eleni Mikhaik Arkhangelos ismine kurdu temeli
Halen kilisemizin üçüncü tamiri
Şevketlu Sultan Mahmud efendimiz ihsan eyledi emri
Epitropos sarraf Hacı Elia oldu tekmil nazırı
Mikhail Arkhangelos’un şefaatiylen Hak ta’ala
İmdat edenlere ve zahmet çekenlere vere ecri
Sille Sene 1833, şubat (Fevruarios) 12
a ô (en son satırdaki bu harfler grek alfabesinin ilk ve son harfleri olup her şeyin başı ve sonu anlamında Hristiyalarda kabul edilen bir işarettir)

Bu yazıları okumak benim için birazcık da bu yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalar sayesinde giderek daha kolay oldu. Bir de Grek alfabesindeki çoğu harfin Kiril alfabesiyle aynı olduğunu fark ettim. Dolayısıyla alfabenin de şöyle bir listesini yapmak gerekirse:

sille08sille09

Ülkemizde böyle bir dil, böyle hazine var. Kim bilir belki uzak bir köyde, kahvehane bahçesinde bulunan bir dikili taş görürsünüz bir gün. Belki de üzerinde yazanlar size tanıdık gelir. Hatta okumak için heyecanla arabadan inersiniz telefonu yere düşürüp camını kırmak pahasına. Yüzlerce yıl önceden size gelen birkaç kelimeyi, bir mesajı okuyup anlamanın verdiği o hazla gözünüz görmez olur hiç bir şeyi…

 

Gehinnom

Bilgi öyle kutsal, öyle değerli ki sevgili okur, bunu ne yapsam hangi kelimeleri seçsem anlatamam. Şu hayatta bir ona doyamadım, bir de bilgiye desem yalan olmaz. Yeni şeyler öğrenmenin hazzı, inan hiçbir şeyde yok. Belki bilardoda… Ama yok yahu, yeni şeyler öğrenmek daha keyifli. Bu keyfin bir “tık” daha güzeli ise, bildiğinin farkında olmadığın şeyleri yeniden keşfetme anı! Bu yazıda, bir black metal şarkısıyla başlayıp İsrail’e, oradan da İhsan Oktar Anar’a uzanıp nihayet son bulan bir yolculuktan bahsedeceğim.

hinnom01Bu yıl çıkan albümler içerisinde bir tanesi, bir black metal albümü var ki yayımlanır yayımlanmaz kendi türündeki başyapıtlardan birisi olarak değer gördü. Mgła grubunun Age Of Excuse isimli yeni albümü, tıpkı bir önceki albümü Exercises In Futility gibi baştan sona dinlemekten hiç sıkılmadığım bir albüm oldu. Uzun süredir beni bu kadar heyecanlandıran bir başka yabancı grup ve black metal albümü olmamıştı. Galiba bu yeni nesil black metal gruplarını seviyorum. Mgła’yı ilk olarak Exercises In Futility V isimli parçalarıyla tanımıştım. Bu arada evet, grup şarkılarına ayrı ayrı isim koymayıp numaralandırarak isim veriyor. Yazımıza konu olan Age Of Excuse albümü yayımlandığında ise, tüm albümde bir inci gibi parlayan “Age of Excuse II” isimli girişinden son saniyesine kadar insanı mest eden şarkı kulaklarıma hücum etti. İstisnasız her sabah işe giderken ve işten dönüşte eve girerken dinlemeye başladım bu şarkıyı.

Mgla, sadece müzikleriyle değil, sözleriyle de gerçekten takdiri hak ediyor. İnsanın ve insanlığın çürümüşlüğünü olabilecek en vurucu sözcüklerle, bazen bütün bir paragraf, bazen de tek bir kelimeyle anlatıyorlar. O açıdan lirikleri de çok değerli. Yazımıza konu olan Age Of Excuse II isimli parçanın sözleri de bu yüzden daha ilk okuduğum anlarda beni yakaladı. Sözler alışıldık kalıpların ve kavramların dışında, İngilizce’de çok sık kullanılmayan sözcükler harmanlanarak kaleme alınmıştı.

“Between the grinder and the abattoir,
Such are the landscapes of grief,
Grayness and glitz,
Glitter and gehinnom…”

Burada bir sözcük dikkatimizi çekiyor: Gehinnom. Okunuşu “cehinom”. Biraz kafa yorduğumuzda aslında bu sözcüğün Türkçe’de de yer aldığı şekliyle, düpedüz “Cehennem” demek olduğunu anlıyoruz. Peki ama nasıl?

hinnom03

Günümüzde vadinin görünüşü

Araştırmaya başlıyoruz ve bu “Gehinnom” denen sözcüğün aslında bugün İsrail topraklarında yer alan “Hinnom Vadisi” olarak da bilinen yerin adı olduğunu görüyoruz. Durun şimdi, işler karışmaya başlıyor. Cehennem şeklinde Türkçeleştirdiğimiz bu sözcük aslında Aramicede “gehinnam”, İbranicede ise “Gei hinnom” yani “Hinnom Vadisi” olarak yer alıyor. Nişanyan Sözlük’e göre kelimenin çıkış noktası bu diller. Kudüs’te bulunan Hinnom Vadisi’de milattan önceki dönemlerde “Moloh” adı verilen bir tanrıya adanmış bir tapınak vardı. İnsanlar, tanrı Moloh’a (ya da bazen Molok) kurban olarak küçük çocuklarını sunuyorlardı. Burada, yılın her günü yanan devasa bir ateş vardı. İnsanlar tanrı Moloh’a en değerli varlıkları olan çocuklarını kurban etmek için onları ateşe atıyorlardı. Bu esnada da çocukların çığlıkları duyulmasın diye yüksek sesle davullar çalınıyor, ailelerin tereddüt etmeleri önlenmeye çalışıyordu. Nihayet M.Ö. 7. Yüzyılda Kral Yosiah bu saçma ritüeli yasaklıyor ve bu tapınağı lanetliyor. O günden sonra Hinnom Vadisi, ağır suçlar işleyerek idam edilenlerin, hayatını kaybeden günahkar insanların ve değersiz cesetlerin yok edilmesi için kullanılıyor. Şehrin çöplerinin yanı sıra, ateşe atılan suçluların cesetleri yüzünden vadi, pis bir koku, zehirli dumanlar ve bitmek bilmeyen ateşlerle doluyor. Bir süre sonra da toplumda günahkarların sonunda cesetlerinin gideceği yerin de Hinnom Vadisi ya da kendi dillerindeki karşılığıyla “Gei Hinnom” olacağı yönünde bir kanı oluşmaya başlıyor. Bir yerlerden tanıdık gelmeye başladı değil mi?

İşte bu Tanrı “Moloh” bir süre sonra kendine yeni bir isimle, “Melek”, semavi dinler içerisinde yer buluyor ve gayet tabi “Gehinnom” da. En azından bir kavram olarak, günahkarların gideceği yer karşılığına geliyor.

hinnom02

Bir black metal şarkısında geçen tek bir sözcüğün ardında böylesine mistik bir öykü bulunca elbette deşmeye devam ediyorum ve karşımıza kim çıkıyor? İhsan Oktay Anar! Yazının en başında söylediğim bir şey vardı: Bildiğinin farkında olmadığın şeyleri yeniden keşfetme anı. İşte o anı yaşadım. İhsan Oktay Anar’ın uzun süre önce okuduğum ve halen zaman zaman rastgele ortasından açıp okumaya devam ettiğim kitaplarından Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Galiz Kahraman’da Hinnom Vadisi’ne yer veriliyor. İhsan Oktay, Hinnom Vadisi üzerinden yine bir cehennem tasviri yapıyor. Ben kitapları okurken bu detayı atlamışım yalan yok. Çünkü Hinnom’un öyle bir yer olduğunu bilmiyordum.

“… Fakat seninle yapacağım akitte bir şartım var. Sen, bu anların herhangi biri için eğer, ‘Dur! Geçme! Ne kadar güzelsin!’ dersen, benim aynada gördüğüm cazibeye kapılmışsın demektir. İşte, bu sözü söylediğinde, senin üzerindeki efendiliğimi ve hakimiyetimi derhal kabul edecek ve benimle birlikte, Acıpayam’ın çöplüğü olan Hinnom’da yaşayacaksın. Kabul mü?”

Efrasiyab’ın Hikayeleri isimli romanda böyle bir pasaj var. Çilem Tercüman’ın yayımladığı çalışmadan nakletmek gerekirse, bu öyküde Azazil isimli karakter, bizzat şeytanın kendisidir. İhsan Oktay, esprili üslubu gereği, şeytanın yaşadığı yer olan “cehennem”i, doğrudan vermek yerine ona eğlenceli bir yorum katarak Denizlili bir forma sokmuş. İhsan Hoca, Azazil’e doğrudan şeytan demek yerine kendince bir ipucu vererek okuyucuya sezdirmeyi tercih etmiştir. Bu onun üslubunun değişmez ögesidir.

“Belki de iyi ve kötü edebiyat arasındaki fark, Olimpos’un zirvesindeki on iki neşeli ilah ve ilahenin kusursuz güzellikteki heykelleri ile, Kudüs’ün Hinnom Vadisi’nin derinindeki zavallı ve me’yûs cesetler arasındaki farktı.”

Yukarıdaki bölüm ise Galiz Kahraman’dan. Burada “Hinnom Vadisi”, doğrudan gerçek anlamıyla kullanılmış. Buradaki dikkatimi çeken şey, Olimpos gibi hayali bir mekan ile Hinnom Vadisi gibi gerçek bir mekanı karşılaştırmış olması.

Evet, belki sıkıcı, belki keyifli bir yazı oldu. Ancak dediğim gibi, bir black metal şarkısındaki tek bir kelimenin ardından gelen bu tespitler umarım birilerinin işine yarar. Bu arada Efrasiyab’ın Hikayeleri’ni okumadıysanız muhakkak okuyun. Yazı burada bitiyor. Bilginin kıymetini bilenlerden olmanız dileğiyle.

Canon EOS 550D Günlükleri: EF 50mm, Türkçe Kılavuz, Çanta

Bu seri önümüzdeki dönemde hayli ilgi çekici bir seri olacak benden söylemesi.

Evet, bu yıl yola Canon‘la, EOS 550D ile devam etmemiz nedeniyle tüm dikkatimi markaya ve makinenin yeteneğine vermiş durumdayım. 2009 yılında üretilmesine ve aradan geçen 10 yıla rağmen halen, güncellenmiş versiyonlarına kafa tutabiliyor. SLR makinelerdeki en büyük olayın algılayıcı olması sebebiyle, üst versiyonlarda CMOS‘tan farklı bir tür kullanmadıkları sürece bu makine günümüz standartlarında bir kaliteyle iş üretmeye devam edecektir.

canongun03Cihazı aldıktan hemen sonra kullanma kılavuzunu İngilizce olarak bulup indirmiş ve hatta bastırmıştım. Kullanma kılavuzu özellikle çekim modlarıyla ilgili bir sürü fikir verdi bana. Geçenlerde şans eseri bu cihazın Türkçe çevrilmiş bir kullanma kılavuzu olduğunu da gördüm. Türkçe çevrilmiş diyorum çünkü firmanın resmi olarak yayımladığı Türkçe bir kılavuz yok ne yazık ki sitesinde. Bu Türkçeye çevrilen kılavuzu bir siteden bin bir güçlükle indirdim ve ne gördüm! Şifreli! Neyse, biraz uğraştıktan sonra şifresini kırdım. Tamamen şifresiz, yazdırılabilir bir hale getirdim. Tıpkı daha önce yaptığım gibi, kitap halinde bastırdım ve zaman zaman açıp inceliyorum. Bu yazının belki de en büyük güzelliği bu olacak. İndirmek için aşağıdaki linke tıklayın. Doğrudan indirebilirsiniz. Aradan uzun zaman geçmiş ve bir şekilde bağlantı ölmüşse lütfen bana haber verin.

Canon EOS 550D’nin Türkçe kullanma kılavuzunu indirin

canongun02Fotoğrafla ilgili teknik derslerin en başından beri üzerinde durulan önemli bir nokta var: Sabit odak uzaklıklı objektifler, hareketli olan zoom objektiflere göre çok daha kaliteli ve keskin görüntü üretirler. Dolayısıyla, özellikle profesyonel çekimlerde fotoğrafçılar zoom objektifler veya kit objektifler yerine her bir odak uzaklığı için ayrı ayrı objektifler kullanırlar. Çünkü üretilen görüntünün en kusursuz olması istenir. Kaldı ki bu adamların kullandığı algılayıcılar da Full Frame dediğimiz en yüksek kalitedeki algılayıcılardır.

canongun01Buradaki fikirden hareketle, bir süredir kendime 50 mm odak uzaklıklı bir objektif (lens) almak istiyordum. Kit lenslerden farklı olarak, 50 mm lensler özellikle portre çekimlerinde de kullanıldığı için çok düşük (çok açık) diyafram aralıklarına (1.8 gibi) izin verebiliyorlar. Evde de zaman zaman bu konuyu konuşuyorduk. Çünkü bizim ev hep böyledir: sanat, belgesel, jazz falan… Şaka bir yana, Merve sağ olsun bu isteğimi uzun süre ölçüp biçmiş ve bana sürpriz -doğum günü sürprizi- olarak Canon EF 50mm F/1.8 STM modelli lensi almış. Hiç beklemediğim bir anda gelen kargoyla şaşkına döndüm 🙂

Bu lensi önceki haftalarda gittiğimiz Side gezisinde çok fazla kullanma şansım oldu. Kit lense göre çok daha kaliteli işler başardık birlikte 🙂 Lens, 1.8 diyafram açıklığına kadar izin verebiliyor. Bu arada, kit lenslerin dış çapı 52 mm iken bu lensin 48 mm. Bu bilgiyi internette bulamamıştım. Lensi alınca bizzat kendim gördüm. Dolayısıyla yedek kapak vb. alacaksanız 48 mm.ye göre sipariş etmeniz gerekiyor.

canongun06

50 mm lens kullanarak çektiğim bir kare. Betül‘ün arka kısmındaki kısma dikkat edin. Alan derinliği çok düşmüş. Bu da çok açık diyafram değeri sayesinde oldu.

Lensin kutusunun içerisinde bir yatağı var. Benim tavsiyem kullanmadığınız zaman alt ve üst kapaklarını örterek bu kutu içerisinde saklayıp tozdan, kirden koruyun. Hemen Canon’un resmi sitesine girip diğer ekipmanların olduğu gibi bu objektifin de kaydını yaptırdım. Bu, ileride çalınma vb. durumlarda bir tür delil niteliği taşır. Ayrıca, Canon zaman zaman kullandığınız ürüne göre bazı güncellemeler (elektronik aksamlar için) gönderiyor.

canongun04

Yazının son kısmında ise bir diğer güzel doğum günü hediyesinden, çok kaliteli bir fotoğraf makinesi çantasından bahsedeceğim. Sağ olsunlar biricik kardeşlerim, dostlarım benim için almışlar. Fotoğrafçıların sırt çantası kullanımı giderek yaygınlaştı, artık eski tip el çantalarına rağbet azalıyor. Sırt çantası hacmi sayesinde çok daha fazla ekipmanı, sıkış tepiş olmadan muhafaza edebiliyor. Bir de iç kısmındaki portatif yastıklar sayesinde çantanın içerisini organize edebiliyorsunuz. Petrix markalı çantanın iç kısmında ve ön yüzünde de bir sürü cep ve bölme var. Dahası askı aparatları üzerine fazladan askılar konulmuş. Bu sayede isterseniz tripodu ya da monopodu çantanın yanına asabilir ve bağlayabilirsiniz. Bu çanta için Alper, Utku, Hazal, Özge, Koray, Mustafa ve Caner‘e endless sevgilerimle 🙂 Her kullandığımda, hatta her elimi sürdüğümde aklıma şu güzel fotoğraf karesi gelecek 🙂

canongun05

Canon EOS 550D Günlükleri

Geciken bir yazı oldu bu. Yaklaşık iki aydır yola Canon‘la, EOS 550D ile devam ediyoruz sevgili okur. Eski Kodak marka fotoğraf makinem hala saat gibi çalışsa da, artık bir DSLR makine almanın zamanı çoktan geçmişti bile. Neyse, geç oldu belki biraz ama güç olmadı.

Bir süredir letgo üzerinden DSLR makinelere bakıyordum. Başlarda Nikon üzerindeydi tüm dikkatim. Sonra bir gün Özge‘yle konuşurken ondaki makinenin Canon olduğunu, ben de Canon alırsam lensleri, objektifleri değiş tokuş yapabileceğimizden bahsetti. Böyle bir konuşma olunca, bir anda yakınımda, arkadaşlarda, iş yerinde olan makinelerin hepsinin Canon olduğunu fark ettim. Böylece rotayı Canon’a çevirdim.

kamera03Letgo’da çok beğendiğim bir makine buldum. Shutter yani çekim sayısı yazmıyordu ancak satıcı çok az kullanıldığını söylüyordu. İlana sadece boş makine ve objektifin fotoğrafını koymuştu. Fiyatı uygun bulduğumu ancak makinenin yanında diğer aksamların olup olmadığını sordum. O da şarj aleti, tripodu ve çantası olduğunu söyledi. Eğer çok önemliyse de İzmir’deki ailesinden göndermelerini isteyebileceğini söyledi. Dedim ki tripod neyse de, çanta ve şarj aleti çok önemli elbette. Tamam, dedi. İsterim yollasınlar, dedi. Makinenin shutter sayısını kontrol edip alacağım, para hazır dedim. Aradan birkaç saat geçince bu dallama bana bir mesaj attı: Ben makineden almadığım ve beni dürtmeye çalıştığınız için size makine satmıyorum, dedi. Lan? Hemen yazdım buna, arkadaş ben senin verdiğin fiyata itiraz etmiyorum, sen neden bana böyle dedin? “Bir de utanmadan çanta istiyorsunuz” diye mesaj atıp beni engellemiş. Ulan şok oldum. Şaşırdım. Sonradan fark ettim ki ben herife “shutter sayısını kontrol edip alacağım” diye yazınca herifin yalanı ortaya çıkacağından, kıvırmış. Böylece ilk girişimim suya düştü, alamadım. Okumaya devam et

Fuji Film Etkinlikleri: Haluk Çobanoğlu

halukcoban01

Haluk Çobanoğlu – Bu Fotoğrafları Neden Çekiyoruz?

Eskişehir’deki Fuji Film Mağazası’nın iç kısmında bir eğitim sınıfı var sevgili okur. Sosyal medyadan takip ettiğim için, sıklıkla burada yapılan ücretsiz eğitimleri görüyordum. Ancak bir türlü denk getirip de kayıt yaptıramıyordum. Geçtiğimiz günlerde Haluk Çobanoğlu’nun “Bu Fotoğrafları neden çekiyoruz?” isimli bir etkinliğine denk gelince hemen giriş yaptım ve şansıma kayıt yaptırabildim. Fotoğrafçının aynı isimli bir de kitabı vardı. Etkinlik günü büyük bir heyecanla mağazaya gittim. İçeride, okuduğum Fotoğrafçılık bölümünden de birkaç tanıdık yüz gördüm. Etkinlik tam da belirtilen saatte başladı ve yaşayan efsanelerden Haluk Çobanoğlu sunumuna, daha doğrusu sohbetine başladı.

 

Haluk Çobanoğlu, ülkemizde fotoğraf alanında efsaneler arasına girmiş, büyük bir usta. National Geographic Türkiye’nin foto editörlüğünü yapmış. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde de öğretim üyesi. Yurt dışında sayısız çalışmalar yapmış. 1999 yılındaki deprem felaketinde yabancı ekiplere de rehberlik yapmış. O dönem gördüğü manzaralardan o kadar etkilenmiş ki iki halukcoban03yıl hiç fotoğraf çekememiş. Anlattığı şeyler öylesine ufuk açan bilgilerdi ki, şimdi notlarımı temize çekerken bile yeni şeyler öğrendim. Umarım birilerine faydalı olur bu bilgiler.

  • 200 yıllık (optikle ve fotoğraf makineleriyle ilgili çalışmaların başlamasından itibaren) fotoğraf tarihinin aslında sadece 100 yılı aktiftir. Bu dönem de “baskının” bulunmasıyla başlamış.
  • Ofset baskının gelişmesiyle de fotoğraf yayılmış ve yaygınlaşmış.
  • Fotoğraf, 2. Dünya Savaşı esnasında büyük ölçüde “propaganda” amacıyla kullanılmış.
  • Haber/belgesel fotoğrafçıları (fotojurnalistler), “Bizim, Dünya’nın gidişiyle ilgili dertlerimiz var ve bizler birer hikaye anlatıyoruz.” görüşüne sahiptirler.
  • Her fotoğraf aslında bir belgedir. Bu konuda Haluk Hoca’nın Ara Güler’le bir anısı var. Bir gün, Ara Güler bir çay bardağının fotoğrafını çekmiş. Haluk Hoca da fotoğrafı görünce sormuş: “Yahu, çay bardağını niye çektin?” Ara Güler cevaplamış: “İyi de o bardak artık yok ki…
  • Haluk Hoca’nın bir sorusunu not almışım: Günümüzde, artık her yerde kameralar var. Böyle bir ortamda “belgesel fotoğrafçılığa gerek var mı?” Bu soru, belki de tüm seminerde anlattıklarının çıkış noktasıydı. Bu soruya verilecek cevaplar, seminerde paylaştığı şeylerdi.
  • Ünlü kültür tarihçisi Peter Burke’ün dikkat çektiği bir nokta var. Tarihçiler hep metinlerle çalışıyorlar, ancak nedense görselleri hep unutuyorlar. Arşivlerde herkes metinlerin peşinde. Oysa kimse özellikle fotoğrafın icadından sonraki dönemler için, fotoğrafları kurcalamıyor.
  • sonkuslar.jpgSait Faik’in Son Kuşlar isimli bir kitabında yer alan bir öyküden bahsetti. (Bu öykünün adı Harita’da Bir Nokta) Bu öyküde kahraman bir gün “yazmaktan” vazgeçiyor. Çok detaylı anlatmaya gerek yok, önce bohem Paris’e, sonra Beyoğlu’na yerleşiyor. Sonra Burgaz Ada’da balıkçı olmaya karar veriyor. Ancak yaşadığı çevre ona öylesine malzemeler veriyor, öylesine insan manzaraları sunuyor ki kendine verdiği yazmama sözünü bozuyor ve kaleme kâğıda sarılıyor. Öykünün son cümleleri şöyle bitiyor: “… cebimde taşıdığım küçük çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” İşte insandaki yaratıcılık ve üretkenlik bu “delirme” hissiyatından ileri geliyor belki de.
  • Belgesel fotoğrafçılığın tarihinde “itiraz kültürüne” çokça rastlıyoruz.
  • migrantmother01Amerika’da ekonomik buhran başlıyor 1920’lerin sonunda. Toplumsal yapıda ve yaşantıda inanılmaz değişiklikler yaşanıyor. Mevsimsel göçler başlıyor kıtada. Hatta John Steinbeck’in de romanlarında konu edindiği dönem bu dönemdir. Gazap Üzümleri romanı bu konuda tam bir başyapıt! İşte tam da bu bunalımın ortasında “Bu dönemi fotoğraflamalıyız” fikri ortaya çıkıyor. Yarısı kadınlardan oluşan otuz farklı fotoğrafçı, o dönem ülkenin her yerinde fotoğraflar çekiyor. Üstelik o dönemde, projenin başında da siyahi bir fotoğrafçı var. Proje o dönemin Tarım Bakanlığınca “Farm Project” adıyla başlatılmış. Hatta çok sık gördüğümüz şu fotoğraf da bu proje kapsamında çekilmiş. (Dorothea Lange – Migrant Mother 1936) Bu “Göçmen Anne” fotoğrafını bir de geniş açılı olarak görmek gerek dedi. Ben de aşağıya ekliyorum.
  • migrantmother02
  • Haluk Hoca’nın üstüne basarak söylediği bir husus var: Fotoğrafı çekmek kadar seçmek de önemlidir. Yanlış seçilen fotoğraflar yüzünden, pek çok iyi fotoğrafçının kariyeri sona ermiş.
  • American Gothic by Grant Wood, 1930.1942’de Gordon Parks isimli Amerikalı bir fotoğrafçının çektiği “American Gothic” isimli fotoğraf, aslında meşhur bir tablonun yeniden yorumlanmasıymış. Fotoğrafçı eleştiri dilini öylesine ustalıkla kullanmış ki fotoğraf, sanat tarihinde kendisine yer bulmuş. Orijinal Amerikan Gotiği tablosu, Grant Wood isimli ressam tarafından 1930 yılında yapılmış. Parks ise bu meşhur tabloyu, siyah beyaz eşitsizliğini yorumlamak adına çekmiş.
  • Çok önemli bir fotoğrafçı var: Eugene Smith. Bu adamın babası iflas ediyor ve ardından da intihar ediyor. Bu şokun ardından Eugene de üniversiteyi bırakıyor ve fotoğrafçılığa başlıyor. 1950-1970 yılları arasında Dünya’daki fotoğraf akımını bu adam domine etmiş. Öylesine başarılı oluyor yani. O dönemin meşhur dergisi Life için fotoğraflar çekmiş. Özellikle televizyon öncesi dönemde, Dünya’da Life dergisi çok önemli bir yer tutuyor.
  • Dünyadaki savaş muhabirlerinin çoğu, “Sınır Tanımayan Doktorlar” isimli örgütle birlikte çalışıyorlar.
  • Alber Swaizer: Nobel barış ödülü alan Alman bir doktor. Zaten iki doktorası olmasına rağmen, 30 yaşından sonra tıp okuyor ve Tıp doktoru da oluyor. Bunu da sırf Afrika’da insanlara yardım edebilmek için yapıyor. Afrika’da, Gabon’da bir koloni kuruyor ve orada “Yaşama Saygı” felsefesini geliştiriyor.
  • Irk, din, dil ve cins konuları Dünya’da hiçbir zaman eskimeyen konulardır.
  • ispanyol.jpg

    İspanyol Köyü

    ünya Savaşı’nın esas olarak İspanya’da, iç savaşla başladığı kabul ediliyor. Bu dönemde Eugene Smith, İspanyol Köyü isimli bir çalışma yapıyor. Tıpkı orta çağdaymış izlenimi uyandıran kareler çekiyor. “İspanya’ya, Franco’nun getirdiği yoksulluk ve korku üzerine bir iş yapmaya gidiyorum. Ümit ediyorum ki bu benim en güçlü hikayem olacak!” diyor.

  • Daha sonra II. Dünya Savaşı’nda, Pasifik cephesinde yaralanıyor. Zaman geçiyor. 1970 yılında Japonya’ya gidiyor. O dönemde burada, Minimata denilen bölgede çocuklar sakat doğmaya başlıyorlar. Sonradan bu durumun, körfezde biriken ağır metallerden, özellikle de cıvadan kaynaklandığı anlaşılıyor. Orada faaliyet gösteren bir sanayi tesisinin atıksuları nedeniyle deniz kirlenmiş. Bu yönüyle de Dünya’nın ilk çevre felaketlerinden biri olarak kabul ediliyor. Eugene Smith, bu sakat doğan çocukların ve diğer yerel halkın fotoğraflarını çekiyor. Bu fotoğraflar yurt dışında da yayımlanmaya başlayınca bir dalga oluşmaya başlıyor. Tepkiler çığ gibi büyüyor. Sorumlu şirket köşeye sıkışıyor. Smith, büyük bir kitlesel hareketi başlatmış oluyor.
  • Tabi sonuç? Felakete sebep olan firma Eugene Smith’i dövdürüyor. Ama çok kötü dövüyorlar adamı. Hatta adamcağızın bir gözü kör oluyor. Yıllardır yaşadığı Japonya’dan ABD’ye dönüyor. Bir yıl sonra da ölüyor. Bir dönem dünya fotoğrafını domine eden, Dünya’nın ilk çevre felaketlerinden birini görüntüleyip tüm Dünya’da bir hareket başlatan o duayen fotoğrafçı öldüğünde hesabında yalnızca 28 dolar olduğu biliniyor.
  • Smith’in Dünya’da başlattığı bu dalga elbette bitmiyor. Avrupa’da ilk çevre hareketleri başlıyor. Hatta Yeşiller grubu da bu dönemde kuruluyor.
  • 025841Toprağın Tuzu, 2014 Fransa-Brezilya ortak yapımı belgesel film. Wim Wenders ve Juliano Ribeiro Salgado tarafından yönetilen film, Brezilyalı fotoğrafçı Sebastião Salgado‘nun meslek yaşamındaki önemli çalışmalarını ve hayatını anlatır. Bu filmi epey övdü hoca. Muhakkak izlemek gerek.
  • Etkinliğin sonraki bölümünde ise hocanın kendi çalışmalarını görme şansımız oldu. Bunlar New York Subway (New York Metrosu) ve Arabesk isimli çalışmalar.
  • Haluk Hoca, 90’lı yıllarda ABD’ye New York’a taşınıyor. New York beş bölgeden oluşuyor. Hocanın da yaşadığı Manhattan bölgesinde o dönem (ve belki şu anda da) nüfusun 150 de 1’i evsizlerden oluşuyor.
  • halukcoban02Neden metro? Çünkü burası 100 küsür yaşında, 1000 km uzunluğunda bir yer. Yaşayan bir yer. Buradaki çalışmayı 97-98 yılları arasında çekmiş.
  • O dönemde, Green Kart’la Amerika’ya gidip orada çok kötü hayat koşullarında yaşayanlarla, kötü durumlara düşenlerle röportajlar yapmış.
  • 1998’den sonra da Türkiye’ye geri dönmüş. O dönem Amerika’da bir eğitim kanalında izlediği bir şey dikkatini çekiyor. Amerika kıtasının güney bölgelerindeki Blues, buradan kuzeye göç eden siyahilerle Jazz olarak evriliyor. Buradan da müziğin evrimine giriş yaptı. Belki evrilir, belki değişir ancak iki şey sansürlenemez: Müzik ve mimari. Bu iki sanat, ne yaparsan yap, o toplum hakkında fikir verir.
  • Almanya’ya ilk giden işçilerimiz Zonguldak’tan giden nitelikli kömür işçilerimizdir.
  • Osmanlı’dan beri modernleşmenin adresi hep batı olmuş.
  • Ben bilmiyordum ancak TRT’de üç yıl süreyle Türk Sanat Müziği çalınmadığı bir dönem olmuş. Duyunca çok şaşırdım. Çünkü günümüzde Türk Sanat Müziği dinlemek için tek şansınız TRT’dir.
  • Ülkemizde müziğin tarihi, aslında ülkemizin de tarihinin bir göstergesidir. Çünkü toplumun müziği, aslında toplumun çatışmalarını anlatmaktadır. Bu sözü de ünlü filozof Thedor Adorno söylemiş.
  • halukcoban04Arabesk müzik, özellikle en güçlü olduğu yıllarda tüm diğer müzik türlerini de etkilemiştir. Haluk Hoca da bu sebepten, Arabesk Projesi’ni hayata geçirmiş. Arabesk Projesi, yaklaşık 10 yıl sürmüş.
  • Etkinliğin bu kısmında yaklaşık 12 dakika süren bir sesli gösterim yaptı üstat. Proje kapsamında çektiği fotoğraflara baktık.

Böylece etkinlik sona erdi. Etkinlik süresince tuttuğum notlar bu şekildeydi. Muhakkak ki daha da fazlası anlatılmıştır o gün. Etkinliğin üzerinden epey zaman geçti ama olsun. Bu bilgiler eskimiyor. Fuji Film’in etkinlikleri de devam ediyor bu arada. Bu hafta bir başka ilgi çekici seminere daha katılacağım. O semineri de umarım en kısa sürede yine burada okuyabileceksin sevgili okur. Görüşmek üzere.

Eskişehir’de Olta Balıkçılığı ve Doğa Konferansı

biyoces01Bilimin en büyük destekçisi olan blog My Resort’te yine, müthiş faydalı bir yazıyla karşındayım sevgili okur. Geçtiğimiz hafta sonu, Eskişehir’deki aktif iki balıkçılık derneği olan ETSOBDER ve ESBALDER‘in organize ettiği “Eskişehir’de Olta Balıkçılığı ve Doğa” konferansına katıldık. Burada birbirinden değerli hocalarımız kendi alanlarında yıllardır yaptıkları çalışmaların özetleri niteliğinde çok faydalı bilgileri paylaştılar. Esasen balıkçılara hitap eden etkinliğe pek çok farklı meslekten, meraklı kişiler de (bizim gibi) katıldı. Etkinlikte sunum yapan hocaların anlattıklarımdan derlediğim bilgileri ben de sizlerle paylaşmaya karar verdim. Haydi başlayalım.

İlk olarak Prof. Dr. Naime ARSLAN hocamız sahneye çıktı. Kendisi, omurgasızlar ve mikroorganizmalar konusunda uzun yıllardır Eskişehir’de çalışmalar yapıyor. Sadece kendisini değil, kendinden sonra sahneye çıkacak olan Prof. Dr. Atilla OCAK (bitkiler konusunda uzman) ve Prof. Dr. Özgür EMİROĞLU‘nu (balıklar konusunda uzman) izleyenlere takdim etti.

  • Ülkemizde 5500 endemik hayvan türü vardır.
  • hotspotDünyada biyoçeşitlilik bakımından 35 tane sıcak nokta/bölge vardır ve ülkemiz aynı anda üç bölgeyi içeren Dünya’daki tek ülkedir.
  • Mercimek, nohut ve mısır gibi bitkilerin ilk olarak ortaya çıktıkları bölge Anadolu’dur.
  • Eskişehir’deki sucul ekosistemler; Beşikderesi, Gürleyik, Porsuk Baraj Göleti, Musaözü ve Göksu’dur.
  • Yine ilimizdeki en önemli karasal ekosistemler; Alpu Ovası, Türkmendağı, Sündiken Dağları, Çatacık Ormanları ve Günyüzü bölgesidir.
  • Tür çeşitliliği bakımından en yüksek (zengin) gruplar omurgasızlardır.
  • Bir canlının bir ortamda, bir çevrede yaşamasının/yaşayabilmesinin sebepleri vardır. Bu sebepler o ortamla ilgili çok fazla fikir verebilir, ipucu olabilir ve pek çok şey anlatırlar.
  • Örneğin halkalı solucan, indikatör bir canlıdır. Suda çok fazla varsa organik kirlenmenin çok olduğunu ve çözünmüş oksijenin az olduğunu anlayabiliriz.
  • Ya da örneğin bir suda çok fazla midye yaşıyorsa, o suda çok fazla kalsiyum olduğu söylenebilir.
  • Sekonder (ikincil) denilen türler, karada yaşayan ancak suya da bağımlı olan türlerdir.
  • Planktonlar, sudaki çözünmüş oksijenin %60’ını üreten canlılardır. Besin zincirinin en önemli ve temel halkasıdır.
  • Su yılanları (Matrix tessellata) zehirsiz, tehlikesiz, risksiz canlılardır. Dahil olduğu ekosistemler için de çok faydalıdır. Dolayısıyla bunların kesinlikle öldürülmemesi gerekir.
  • Theodoxus gloeri: Eskişehir’de, Balıkdamı’na has endemik bir salyangoz türüdür.
  • Koruma faaliyetlerinde bir hususa dikkat etmek gerekiyor. Öncelikle canlının doğal yaşam alanının korunması gerekiyor. Daha sonra bireylerin korunması sağlanmalıdır.

Okumaya devam et

Fotoğraf ve Kent Belleği Söyleşisi

porsukkültür.jpg

Bildiğin üzere sevgili okur, Fotoğrafçılık ve Kameramanlık bölümünde ikinci sınıftayım. Fotoğrafa ve grafik sanatların tümüne yıllardır ilgi duyarım. Bu bölüm de o açıdan inanılmaz bir kaçış noktası oldu bana.

Bölümde okuduğumuz kitapların hemen hepsinde ya editör ya da yazar olarak ismi geçen, fotoğrafa, tekniğine ve görsel estetiğe dair pek çok eserin sahibi Prof. Dr. Levend KILIÇ hocamızın geçen cumartesi günü Ghetto Kitap & Cafe isimli mekânda, “Fotoğraf ve Kent Belleği” isimli bir söyleşisi vardı. Tabi ki katıldım.

Ghetto Kafe, yalan yok o güne kadar adını duyduğum bir mekân değildi. Porsuk Kültür Söyleşi ve İmza Günleri isimli etkinlik takvimlerinin ilk söyleşisi de bu program olacakmış. Etkinlik saatinden 10 dakika önce mekâna gittim. Güzel, sade, belli mesajı olan, küçük bir işletmeydi. “Porsuk Kültür” isimli bir de dergi çıkartıyorlar ki gerçekten içerik olarak da tasarım/baskı olarak da göz dolduruyor.levendkilic03
Tam vaktinde Levend Hoca geldi. Çok büyük olmayan kafenin içerisi de dolmaya başlamıştı zaten. Hoca önce herkesi selamladı ve daha önce basılan albümlerini incelemek üzere seyircilere dağıttı. Bana, Eskişehir’in 1998 yılındaki fotoğraflarını içeren, baskı ve cilt kalitesi, dizgisi muntazam bir albüm düştü. Aradan geçen yirmi yılda bile Eskişehir’in ne denli değiştiğini görmek şaşırttı beni.

Okumaya devam et