Category Archives: Faydalı Mevzular

Bu kategorideki yazılar belki işinize yarayabilecek bilgiler içeriyordur, okuyun.

Yeni Bir Dolandırıcılık Yöntemi: Define Bulduk!

Bu ülkede “dolandırıcılık ve sahtekarlık” üzerine yapılan ar-ge’nin yarısını bilim ve tekniğe yapsaydık her şey belki de bambaşka olurdu. Bu ülkede “dolandırıcılar” kadar kısa sürede ve çözüm odaklı çalışsaydık ülkemiz bambaşka bir yerde olurdu. Ve bu ülkede “dolandırıcılar ve sahtekarlar” kadar yenilikçi ve teknoloji meraklısı olsaydık, bizler de bambaşka hayatlar yaşıyor olabilirdik.

Şunu iddia ediyorum: Cebinde telefonu olan herkes, dolandırılmaya bir adım daha yakındır. Sahip olduğumuz her iletişim kanalı da bizi dolandırılmaya ve kandırılmaya bir adım daha yaklaştırıyor ne yazık ki.

Yıllardır gördüğümüz, duyduğumuz dolandırıcılık yöntemlerine bir yenisi daha ekledi sevgili okur: Define bulduk, yardımın lazım. Geçen gün telefonuma tanımadığım bir numaradan şöyle bir mesaj geldi.

Bu kişiyi, bu telefon numarasını, bu bahsedilen köyü falan tanımıyorum elbette. Ama verdikleri bilgileri girince burada “Sart Antik Kenti” isminde bir antik kentin yer aldığı Google’dan hemen karşınıza çıkıyor. Numaramı nereden nasıl bulduklarını da bilmiyorum. Define işini hiç yapmadım ama çok sayıda defineciyle muhabbet ettim. Gerçekten define bulan birinin böyle bir mesaj atması imkansız.

Peki ne amaçlıyor bu herifler? Olur da cevap verirseniz, sizden saçma sapan bir masraf karşılığında küçük ya da büyük bir meblağ para isteyecekler. Örneğin, “Abi el altından bir eksper bulduk ama 100 dolar istiyor” gibi. Ya da işte “definede büyü varmış, hoca dua için 1000 lira istiyor” gibi. Ya da “Bir kuyumcu var 1500 dolar peşin alıp tüm altınları külçe haline getiriyormuş, böylece izi sürülemiyor.” Zaten bunların tuzağına düşecek kadar safsanız, bu parayı da “kaz gelecek yer” diye düşünüp gönderiyorsunuz.

Benden uyarması. Benzer mesajlar aldıysanız yorumlarda paylaşabilirsiniz.

Scooter Aldım: Xiaomi M365

Mert Ekin doğduktan sonra hayatımız öyle ya da böyle bambaşka bir eksene oturdu. Her ne kadar alışkanlıklarımızı muhafaza etmeye çalışsak da en nihayetinde tüm zaman planlamamızı bebeğe göre yapmak zorunda kalıyoruz artık. Bu nokta da “daha fazla zamana” ihtiyaç duyuyoruz. Alışverişi, işe gidip gelmeyi, evi süpürmeyi, yemek hazırlamayı olabildiğince pratik hale getirmek için de elimizden geleni yapıyoruz.

Merve’nin iş arasında süt izni için eve gelip gitmesi için bir saati oluyor. Her ne kadar iş yeri eve yakın olsa da yürüyerek gidip gelmesi yarım saatten fazla zamanını alıyordu. Bu durumda koşar adım gelip emzirip koşar adım geri dönüyor, dolayısıyla o bir saatlik arada yorgunluğu iki katına çıkıyordu. İşte bu duruma bir nebze olsun son verebilmek için ulaşımda bana göre son 10 yılın en iyi icadı olan elektrikli scooterları araştırmaya başladım.

Xiaomi’nin elektrikli scooterları, okuduğum ve izlediğim pek çok incelemeden sonra aklıma yattı. Bu noktada bir karar vermek gerekiyor: Scooter’ımı ne amaçla ve hangi şartlarda kullanacağım? Bizim için bu koşullar şu şekildeydi: kısa mesafede hemen her gün kullanım, neredeyse eğimsiz yollar. Dolayısıyla Xiaomi M365’i (Mija) almaya karar verdik.

M365’in üst modeli olan M365 Pro, tırmanabildiği eğim, toplam menzil ve azami hız bakımından M365 modelinden daha üstün. Ancak dediğim gibi kullanım amacımız göz önüne alındığında, tüm bu ilave güç opsiyonlarına ihtiyacımız olmayacaktı. Keşke dedirten tek özellik, Pro modelde led ekranda aracın hızını görebiliyor olmamız. Ne yazık ki M365’te bunu görebilmek yalnızca cep telefonuyla mümkün oluyor. Dolayısıyla cihaza bir de telefon tutacağı almakta fayda var. Ancak sağlam bir telefon tutacağını henüz bulabilmiş değilim. Her ne kadar tam dolu bataryasıyla menzil olarak (30 km), pro sürümünün epey altında kalsa da (Pro’da 45 km) yaklaşık bir haftalık git gelden sonra nihayet şarj ettik. Ki şarja taktığımızda da %20’nin altına inmemişti batarya. Ekonomik modda kullanmak gerçekten şarj için ciddi avantajlı. Aracın lastikleri dolma değil, şişme lastik. Yoldaki ufak tefek engebelerde hissettirmiyor. Kutusundan yedek bir takım lastik ve şişirmek için gerekli pompa ara bağlantısı çıkıyor. Bir de şarj aleti var elbette. Katlandığı zaman taşıman için çok daha pratik bir hale geliyor.

scootervs

Piyasada epey bir yedek parçası (başta lastikler olmak üzere) satılıyor. Bir de M365’leri M365 Pro’ya yükseltmek için gerekli bir kit satılıyor. Bu sayede ekranı hız göstergeli led ekrana dönüştürüp yazılım sayesinde motoru biraz daha hızlı kullanabiliyorsunuz. Ancak bu uygulamalar elbette aracı garanti kapsamı dışına çıkartıyor. Benim ilk olarak almayı planladığım donanım güzel bir telefon tutucu.Araştırma sürecinde okuduğum en güzel kıyaslamalardan birisi şurada yer alıyor. Dediğim gibi kısa mesafeleri gidip gelmek istiyorsanız bu model fazlasıyla yeterli olacaktır. Ancak şehir içerisinde yapacağınız gezintiler için kullanmak gibi bir niyetiniz varsa Pro sürümünü tavsiye ederim. Yapmayı planladığım modifikasyonları blogda zaman zaman okuyacaksınız. 

Gıda Dedektifi – Ne Yediğinizi Biliyor Musunuz?

Blogda koleksiyon serileri haricinde pek kitap incelemesi paylaşmıyorum ancak bu kitap okuduğum ilk günden beri öne sürdüğü savlarla kafamı biraz karıştırdı ve bazı alışkanlıklarımı gözden geçirmemi sağladı. “Gıda Dedektifi” tescilli ismini kullanarak çeşitli sosyal medya platformlarında yayın yapan Musa ÖZSOY tarafından kaleme alınan “Ne Yediğinizi Biliyor Musunuz?” isimli kitaptan biraz bahsetmek istiyorum.

Gıda Dedektifi’yle yolum, Eskişehir’de üretim yapan bir firmanın, üstelik yakından da tanıdığım bir firmanın ürünleriyle ilgili yaptığı bir paylaşım sonrasında kesişti. Uzun süre Instagram hesabı üzerinden yaptığı paylaşımları takip ettim. Açık söylemek gerekirse sadece ürünlerin etiketleri üzerinden yani üreticinin bizzat beyan ettiği değerler üzerinden tarafsızca yorum yapması ve doğal ürünler hariç (meyve, kuruyemiş vb.) hiçbir ürünün reklamını yapmaması hoşuma gitti. Son olarak da Eskişehir’deki Kalabak Su Krizi’nin ipini çeken paylaşımıyla sadece birkaç milyon takipçinin değil, ulusal basının da gündemine girdi.

Kalabak Su Krizi, bana göre göz göre göre gelen bir sıkıntı. Gıda Dedektifi bu sıkıntının fitilini ateşledi ve bir takipçisinden gelen çok eski damacanaların fotoğraflarını paylaştı. Başta Eskişehirli takipçiler olmak üzere pek çok kişi de bu gönderiyi paylaşınca silsile yoluyla bir “ihbar” ortaya çıkmış oldu.

Biz dönelim kitaba. Bir şehir plancısı, gıda profesyoneli olmayan bir kimse, sadece kişisel merakı ve araştırmaları yardımıyla insanlara sağlıklı beslenmeyi ve gıda endüstrisinden büyük ölçüde kaçınmayı önerebilir mi? Kitabı sipariş ederken de, okumaya başlarken de aklımda bu soru vardı. Kendi mesleğimden düşününce, yıllarca çevre konusunda eğitimi olmayan kişilerin kulaktan dolma bilgilerle ve sözüm ona duyarlılıklarıyla “doğrusu budur” şeklinde beyanlar verdiklerine şahit olmuştum. Bu kitap da bu şekilde tespitler içeriyor muydu?

Kısmen evet, kısmen hayır. Şunu açık yüreklilikle ifade etmek gerekirse kitabın yazım dili gerçekten çok iyi, günlük konuşma dilinde, teknik terimler dahi verilirken sıkmıyor okuyucuyu. Bu haliyle birkaç günde okunup bitirilebilecek bir kitap. Yalnız birkaç yerde editoryal hatalar var. Cümlelerin kurguları biraz karışmış ve galiba birkaç da yazım hatası var. Tahminim bunlar -eğer olursa- ikinci baskıda düzeltilir.

Musa ÖZSOY, geçirdiği bir hastalıktan sonra çeşitli doktorlar tarafından tedavi edilmeye çalışıyor ancak bu tedaviler işe yaramıyor. Daha sonra hastalığının beslenme alışkanlıklarından dolayı ortaya çıkmış olabileceğini keşfediyor ve bu ona etiket okuma alışkanlığı ve temel beslenmeyle ilgili bir takım yeni alışkanlıklar kazandırıyor. İlk zamanlar, marketleri gezip marka ya da ürün ayrıt etmeksizin etiket incelemeleri yapıyor. Daha sonra ise bu işi sistemli bir hale getirip çeşitli sosyal medya platformlarından bilgilendirmeler yapıyor. Bu süreçte birkaç okulda da etiket okuma ve gıda endüstrisiyle ilgili eğitimler veriyor. Ancak ürünleri hakkında inceleme yaptığı firmalar bir süre sonra bu durumdan rahatsız oluyorlar ve çeşitli hukuksal süreçler başlıyor. Kitapta da bu süreçler en başından beri anlatılıyor. Kitabın aşağı yukarı yarısı tüm bu süreçle birlikte “etiket okuma” işinin nasıl yapılacağını anlatıyor. Diğer yarısında ise gıda endüstrisinin gelişim süreci ve bu süreçte yaşadığı değişim anlatılıyor. Elbette yazar bunu endüstrinin pek de savunucusu olmadan yapıyor.

Kitabın en iyi yanı, özellikle şekerin günlük hayatımızdaki akıl almaz yerini çok iyi gösteriyor olması. Yani kitabı okumaya başladıkça şekerin aslında çok da gerekmediği halde hemen her endüstriyel üründe nasıl yer aldığını fark ediyoruz. Bu pek çoğumuzun ilk elden tecrübe ettiği ancak farkına pek varamadığı bir gerçek. Yapay tatlandırıcılar ve aroma vericilerle ilgili de daha önce duymanızın pek muhtemel olmadığı bilgileri öğreniyoruz.

Kitabın en kötü yanı ise burada başlıyor. Kitapta sıkça atıf yapılan bilimsel çalışmaların hiçbirine ulaşamıyoruz çünkü bir kaynakça yok. Şayet bu kitap, insanların yerleşik tüketim alışkanlıklarını değiştirmek amacıyla yazılan bir kitap olmasaydı, insanlar için daha sağlıklı bir beslenme modeline ışık tutacak bilgiler içerdiğini iddia etmeseydi, bir roman, bir kurgu ya da benzeri bir eser olsaydı açıkçası bir kaynakça aramaya da gerek yoktu. Ancak yazarın da eser içerisinde sıkça kullandığı üzere “bilimsel temellere dayanan” verilerden ve araştırmalardan ortaya çıkan sonuçlar üzerine konuşuluyorsa ben bir kaynakça kısmı görmek isterdim. Bilemiyorum, bu beklentim belki de yıllardır alıştığım bilimsel ve teknik yazın jargonundan kalan bir alışkanlıktır benim için. Ancak ben, gıda endüstrisine karşı kendimi bir “dedektif” olarak addetseydim, elimi daha da sağlamlaştırmak için güzel bir de kaynakça hazırlardım.

Şu da bir gerçek ki, ne yazık ki bu endüstriyel katkı maddelerinin çoğunun sağlığa olumsuz bir etkisi henüz kanıtlanmadı ve endüstri tarafından bu katkılar kullanılmaya devam edecek, en azından sağlıksız oldukları kanıtlanana kadar. Bana göre bir diğer gerçek ise dünyanın mevcut nüfusunu doyurabilmek için geleneksel yöntemler yetersiz kalmakta ve gıda endüstrisine muhtacız, daha temiz ve daha insani olması şartıyla.

Özetle, “Ne Yediğinizi Biliyor Musunuz?” kesinlikle dikkat çekici bir kitap. Gıda profesyoneli olmayan bir yazar tarafından yazılan, profesyonel bir derleme ve değerlendirme. Çok da isabetli tespitler içeriyor. Gıda mühendisi olan okuyuculardan kitapla ilgili olumlu/olumsuz görüşleri bekliyorum. Sevgilerle.

Sürdürülebilirlik ve Döngüsel Ekonomi Üzerine – Seda’nın Sunumu

Blogda daha önce yazdığım şu ve şu yazılarımda Eskişehir Teknik Üniversitesi’nin çevrim içi mezun buluşmalarından bahsetmiştim. Güzel fakültemiz, tüm bölümlerden mezunlarına öğrenci arkadaşlarla buluşma imkanı tanımıştı sağ olsun.

Çevre mühendisliği bölümü için yapılan sunumlardan ise benim kişisel favorim Seda’nın yaptığı Sürdürülebilirlik ve Döngüsel Ekonomi başlıklı sunum oldu. Hatta Youtube’a yüklenen videoyu indirip arşivledim. Kim bilir belki bir gün kullanırım.

Sunumda ilk olarak Çevre Mühendisi ve Çevre Görevlisi ayrımından bahsediyor Seda ATAK. Kendi adıma benim işim büyük oranda mevzuat işi olduğu için, özellikle işinde mevzuat ağırlıklı çalışmayan meslektaşlarımın neler yaptığını ilgiyle takip ediyorum. Seda sunumunda bolca kendisinden ve çalıştığı holdingin çalışmalarından, ödüllerinden, başarılarından bahsediyor. Yapılan bu çalışmaların her biri de aslında “Neler Yapılabilir? Sorusunun cevabı niteliğinde.

Daha sonra, 1950’li yıllarda Dünya’ya pompalanan doğrusal ekonomi modelinden bahsediliyor. Ancak bir süre sonra bu modelin uygulanamaz olduğunu pek tabi anlaşılıyor ve “Döngüsel Ekonomi” modeli ortaya atlıyor ve bu da “Endüstriyel Simbiyoz” yaklaşımını doğuruyor.

Benim de daha önce bir özel okul için yaptığım sunumda bahsettiğim “7. Kıtanın Keşfi” dikkatimi çekti yine. Dünya okyanuslarında beş farklı noktada birikmiş halde olan bu milyonlarca ton çöp ve plastik, her duyduğumda ilk kez duyuyormuşum gibi ilgimi çekiyor ve hemen bir yan sekme açıveriyorum. Keşke bir imkan olsa, bir uluslararası kuruluşta çalışma fırsatı doğsa da bu adalar üzerine araştırma yapma imkanım olsa. Bu mesleki olarak başıma gelen en güzel şeylerden birisi olabilir.

Seda’nın sunumu, sadece öğrencilerimizin ve mezunlarımızın değil, tüm faydalanmak isteyenler için erişime açık. Şu linke tıklayıp izleyebilirsiniz. Ben de sunumun alt kısmına ekliyorum. Şapkamızda daha nicelerini biriktirmek dileğiyle! Ağzına ve emeğine sağlık Sedacım teşekkürler 🙂

ESTÜ Mühendislik Fakültesi 1. Öğrenci-Mezun Buluşmaları

zoom01

Covid-19‘un bizlere kazandırdığı belki de en önemli tecrübelerden birisi de “uzaktan eğitim” imkanlarını daha da etkin kullanmayı öğrenmek oldu. Bu kapsamda, pek çok kurum ve kuruluş çalışanlarıyla –özellikle ofis işi yapanlar– çevrim içi ortamda, genellikle de Zoom isimli çoklu katılım-konferans programını kullanarak buluştu ve çalıştı. Her ne kadar Milli Eğitim, başka alternatifler arasa da, özellikle özel eğitim kurumları da Zoom’un tüm avantajlarından yararlandı ve eğitim-öğretim süreçlerini dijital platforma taşıdılar. Bu işi kurumsal anlamda ciddiye alıp bu alanda yatırım (sadece maddi anlamda değil) yapan tüm eğitim kuruluşları da, yapmayanların önüne geçti.

Geçtiğimiz aylarda Ahmet‘le birlikte Özel Atayurt Koleji‘ne “Küresel Çevre Felaketleri” isimli derleme çalışmamı sunmuştum. Bu etkinlik benim ilk defa Zoom üzerinden bir şeyler anlatmaya çalıştığım bir etkinlikti. Gayet keyifli geçmişti.

Bu süreçte bizim okul –Eskişehir Teknik Üniversitesi– de boş durmadı elbette. Özellikle yaz döneminde, öğrencilerle iletişim halinde kalabilmek ve mezunları da öğrenme süreçlerine dahil edebilmek için “Mühendislik Fakültesi 1. Öğrenci-Mezun buluşmaları” etkinlikleri düzenlemeye başladı.

Bu etkinlikler, 15 Temmuz-15 Ağustos 2020 tarihlerini kapsayacak ve tamamı Zoom ile Youtube üzerinden canlı yayımlanacak. Bugün itibariyle 6 etkinlik tamamlandı. Şu anda fakültenin sayfasında yer alan duyurular kısmında toplam 25 etkinlik duyurulmuş durumda.

zoom02Çevre Mühendisliği Bölümü‘nde ilk etkinliği 17 Temmuz günü yaptık. Konuşmacı bendim. Filiz Hocam’ın davet ettiğinde hiç tereddüt etmeden kabul ettim. “Örnek Mevzuat Uygulamaları” ismindeki sunumumda katılımcılara Çevre Kanunu kapsamında, bir işletmede kurulacak çevre yönetim sisteminin nasıl olacağını anlattım. Aslında derya deniz olan bir konuyu bir saate sığdırmak elbette çok da mümkün olmadığı için, mümkün oldukça içeriği zengin tutup detayları kısalttım. Etkinlik için özel olarak bir atık yönetim planı zoom03formatı hazırlayıp etkinliği izleyenlerle paylaştım. Umarım faydalı olabilmişimdir.

İlerleyen günlerde bölümden sevgili arkadaşlarım Aslan ve Seda‘nın da sunumları olacak. Sadece bu ikisini değil, diğer bölümlerden de tanıdık isimleri ve ilgimi çeken konuların hepsini de hatırlatma olarak ekledim. Bugün de Malzeme Mühendisliği’nden arkadaşım Tayfun‘un sunumu vardı. Öğlen olduğu için izleyemedim ancak Youtube’a yüklenmesini bekliyorum 🙂 Evet, yüklenmesi dedim. İşin en güzel yanı, bu içerikler anlatıldığı yerde de kalmayacak. Youtube üzerinden video olarak yayımlanacak. Hemen aşağıya benim sunumumu ekliyorum:

Okulumuzun sosyal medya hesaplarını takip etmekte büyük fayda var. Eğer çevre mühendisiyseniz  ve hatta mühendislik okuyorsanız, tüm bu etkinliklere kulak vermenizi tavsiye ederim. Mutlu günler dilerim 🙂

Almanya’da Yayımlanan Atatürk Kapaklı Dergi

hislif00

Geçtiğimiz günlerde Almanya‘da yayımlanan History Life isimli dergi, “Die Grossen Revolutionäre” yani “En Büyük Devrimciler” isimli sayısında, kapağının tam ortasında Mustafa Kemal ATATÜRK‘e verince sosyal medyada ülkece olarak yine göğsümüz kabardı.

Yurt dışında yayımlanan ve ülkemizden, özellikle de Atatürk’ten söz eden bu tip dergi, gazete vb. yayımlar sadece benim değil, pek çok kişinin ilgisini çekiyor elbette. O yüzden hemen Seval‘e ulaşıp durumu anlattım. O da görmüş zaten ve arıyormuş dergiyi. İnanmazsın birkaç hafta aradı durdu ve geçen gün müjdeyi verdi: Nihayet bulmuş ve son iki dergiyi de satın almış.

“Modern Türkiye’nin kurucusu” ve “Atatürk, sarsılmaz bir cumhuriyet yarattı” gibi okudukça insanı gururlandıran ifadelerin kullanıldığı bu dergiyle ilgili olarak hemen hemen tüm basında haberler çıktı. Ancak hiç kimse, derginin iç kısımlarından bir şeyler paylaşamadı.

Evet, Proofhead My Resort çok büyük bir kültür hizmeti daha sunuyor. İşte History Life dergisinin Almanya’da yayımlanan Mayıs sayısında Atatürk’ün ve onun başarılarının anlatıldığı sayfalar aşağıda yer alıyor. Okumaya devam et

Daktilo Alırken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

daktilo01Çok spesifik, hedefe yönelik bir başlık attım. Bu sabah kalktığımda Instagram‘dan bana gelen bir mesaj isteği gördüm. Bu arada, blogda da iletişim formu olmasına rağmen Instagram’dan çok daha fazla mesajlar alıyorum. Bana iletilen istekte Ecemsu isminde bir kullanıcı blogda 2015 yılında yazdığım şu yazımı okuduğunu ve bir daktilo almak istediğini belirtmiş. Bu konuda nelere dikkat etmesi gerektiğini sormuş.

Daktilo konusunda bir kere kazık yediğim için, aklımda kalanlarla kendisine bir mesaj attım. Sonradan baktım ki aslında bloga yazılacak bir yazının konusu olacak kadar çok şey yazmışım. Böyle de olunca ilgilenenlerle paylaşmak istedim aktardıklarımı.

2015 yılından bugüne, tüm değerli dostlarıma, kutlama mesajları başta olmak üzere, değer verdiğim, önem verdiğim mesajların tamamını daktilomla yazdım. Daktiloyu aldığım gün aldığım üç tane şeritten, ikisi hala yedek olarak duruyor. Zaman zaman da internetten satış var mı yok mu diye hala kontrol ederim.

Daktilo alırken önce gerçekten daktilo almak isteyip istemediğinizi netleştirin. Çünkü bu mekanik makineler hantal, bakımları pahalı, ustaları çok denecek kadar az ve en önemlisi üzerilerindeki mürekkep şeritlerini bulmak giderek zorlaşıyor. Ancak elbette daktilodan çıkan bir mektup, bir şiir ya da bir öykü hem yazarken sizi hem de okuyacak kişiyi heyecanlandırıyor.

Benim tavsiyem piyasada belki de %90 oranında bulunan F klavyeli daktilolardan kesinlikle almayın. Dikkat edin, eğer F klavye ise almayın. Çünkü bu daktilolara ş ç ğ gibi Türkçe karakterleri eklemek için diğer karakterlerden kırpılıyor. Örneğin bazı noktalama işaretleri yok. Mesela “1” rakamı yok. Bunun yerine küçük “L” kullanıyorsunuz. Kaldı ki büyük ihtimalle günlük hayatta Q klavye kullandığınız için F klavyeye alışana kadar daktilodan soğursunuz. Çünkü daktiloda yazmak darbe şiddetinden dolayı biraz da fiziksel güç gerektiriyor.

Bu açıdan Q klavyeli makineler bence daha iyi çünkü hepsi Avrupa yapımı. Gerçi F klavyeler de ülkeye ilk gelirken Q klavye olarak geliyor, sonra Devlet Malzeme Ofisi‘nde başlıkları değiştiriliyormuş. Ancak Q klavyelerde de bazı ufak versiyon farklılıkları oluyor. Örneğin QWERTY düzeni yerine AWERTY düzeni ya da Y ile Z harflerinin yerleri değişik oluyor. Bunlara dikkat edin. Muhakkak makinenin altında, sağına soluna iyi bakın. Eğer “DMO” yazısı görüyorsanız almayın. Bu makine Devlet Malzeme Ofisi’nin hurdaya ayırıp sattığı yıllarca kullanılmış bir makinedir çünkü. Piyasada hurdacılarda, sağda solda satılan, dekor olarak kullanılan makinelerde de ben aynı logoyu gördüm defalarca.

daktilo02Travel tip denen, kutulu olan daktiloları tercih edin. Her ne kadar travel tip denilse de cidden ağır oluyor daktilolar. Eğer kutusu olmayan hantal bir tip alırsanız bir köşede tozlanır durur. Genelde ağır hantal tiplerin görüntüsü güzel oluyor ancak eve getirdiğinizde anlıyorsunuz hatanızı.

Yukarıda da yazdığım gibi daktiloyu alırken alabiliyorsanız muhakkak iki üç tane şerit alın. Yedekli bulunsun.

Bazı daktilolar benimki gibi çift şerit yazabiliyor, inanın bu özellik hiç önemli değil. Çünkü çift şerit bulmak zor ve işlevsiz. Satıcı çift şerit diye fiyatı yükseltirse aldanmayın.

Üst kısımda şeridin aktığı ve tuşların vurduğu siper bölümünde satın alırken şeridin takılı olduğundan emin olun hatta yazmayı deneyin. Bazen buradaki metal aksam eğiliyor ve satıcı bu kısım boşken satıyor. Evde de şerit takılamıyor haliyle. Sonra satıcı “siz takarken eğilmiştir” diyor. Siz alırken şeridi taktırıp makinenin yazdığından emin olun.

Tuşların baş kısımları dikkat ederseniz kaynaklı/lehimli/perçinli kafalara sahip. Bu kafalar bazen gevşiyor. Ancak kaynakla yine sabitlenebilir. Kontrol için bu kafalara da bakabilirsiniz. Eğik, eksik, oynayan vb. varsa satıcıya söylersiniz. Aynı şekilde tuşların butonları da çok sıklıkla çıkabiliyor, altındaki tırnaklar kırıldığı için Japon yapıştırıcısıyla geçici olarak tutturulabiliyor. Boşluk tuşu, satır başı tuşu, satır kolu gibi en önemli aksamları kontrol edin. Üst kısımda tabla üzerinde marjin ayarlamaya yarayan çubuklar vardır sağa sola hareket eden. Bunlar sıkışmış olabilir. Dikkat edin.

Dünyada daktilonun hala en aktif kullanıldığı ülke Hindistan. Elektriğin bile olmadığı bazı yerleşim yerlerinde, seyyar da olsa kamu hizmetlerini bu sayede yapabiliyorlar. O yüzden YouTube da Hintlilerin yüklediği bir sürü daktilo bakım videoları var. Bakabilirsiniz.

Tavsiye edebileceğim bir marka yok açıkçası. Benim aldığım daktilo Royal marka. Memnunum. Mekaniği çok sağlam. Şimdiye kadar üzmedi sağ olsun. Çalışan ve pratik olan her cihaz bence alınabilir. Genelde malzemeden çalınamayan yıllarda üretildikleri için gördüğüm en hurda daktilonun bile mihrabı hala yerindeydi.

Son olarak, en başta yazdığımı bir daha yazayım. Gerçekten daktilo almak istediğinizden emin olun. Bu hantal, masraflı, bakım isteyen ama kullanması müthiş keyifli makineye sahip olmak istiyor musunuz?

daktilo03

Anadolu Üniversitesi’nden 13 Gün Boyunca Her Gün Bir Kitap

anadolukitapKorona virüsü sebebiyle bir süredir devam eden gönüllü karantina sürecimiz ve dün gece açıklanan iki gün sokağa çıkma yasağı devam ediyor sevgili okur.

Bu dönemde özellikle kamu kuruluşları, evinde oturan kişiler için pek çok güzellik yaptılar. Örneğin TÜBİTAK Bilim Teknik, Bilim Çocuk ve Meraklı Minik dergilerinin tamamını ücretsiz olarak okuyucularla buluşturdu. Benim gibi arşiv delileri de, sadece güncel sayıları değil, geçmiş yıllara ait sayıları ve hatta o sayılarla verilen tüm ekleri bile indirip arşivlediler.

Devlet Tiyatroları, TRT gibi kurumlar da Youtube üzerinden bir sürü tiyatro oyunu ve unutulmaz diziyi yükleyerek evinde kalan vatandaşlara birer alternatif oldular.

Anadolu Üniversitesi de bu süreçte boş durmamış ve Anadolu Üniversitesi Yayınları‘ndan Türk Klasikleri Serisi‘ni 13 gün boyunca her gün bir yeni kitap olacak şekilde paylaşıma açmış. Bu seride çok önemli ve çok özel kitaplar yer alıyor. Lise Edebiyat derslerinde adını hep duyduğumuz ancak çok azımızın okuma zevkine erişebildiği Araba Sevdası, Firuz Bey, Karabibik gibi her bir Türk Edebiyatı için bir ilk niteliğinde olan romanlar bunlar.

Buraya tıklayarak seriye ulaşabilirsiniz.

Kitapların bazıları Osmanlıca ve Türkçe eş baskı, kimleri de günümüz Türkçesiyle basılmış. İster indirip arşivleyin, ister indirmeden okuyun ancak muhakkak aşağıda yer alan linke tıklayıp eserleri her gün kontrol edin. Üniversitenin belirttiği 13 günlük süre 16 Nisan 2020 Perşembe günü sona eriyor. Bu tarihten sonra bu kitaplar ücretsiz olarak kalacak mı yoksa erişime kapanacak mı henüz bilmiyoruz.

Keyifli okumalar ve teşekkürler Anadolu Üniversitesi 🙂

http://kdm.anadolu.edu.tr/TurkKlasikleri.html

Konya’da Karamanlıca Dili Keşfi

sille03Önceki hafta, Konya‘ya yaptığım ziyaretle ilgili yazdığım yazı çok ilgi gördü. Okuyan herkese teşekkürler. O yazının içerisinde Konya’da Sille Mahallesi’nde yer alan “Aya Eleni Kilisesi” hakkında da birkaç kelime yazmıştım. Bu yazıda esasen bu kilisenin kitabesinden yola çıkarak, aslında kolaylıkla okuyabileceğimiz bir dilden, Karamanlidika ya da Karamanlıca denilen artık ölü sayılabilecek bir dilden bahsedeceğim.

sille01Mehmet ve Emrecan, Sille’ye gideceğimizi söylediğinde heyecanlanmıştım. Çünkü burada yer alan antik sayılabilecek bir kilisenin varlığından haberdardım. Sille’ye ulaşıp bomboş sokaklarda dolaşmaya başladık. Bir süre sonra çocuklar bana kiliseyi gösterdiğinde şaka yapıyorlar sandım. Çünkü yapılışı bu kadar eski olan bir kilisenin halen ibadet edilebilecek kadar sağlam olması ilginçti. Sonradan anladım ki yapıldığı iddia edilen 327 yılından bugüne kadar pek çok tadilat görmüş. Yapılış tarihinden ve kilisenin tadilat geçmişinden bahsedebilmemizi sağlayan ve aslında bu yazının da konusu olan şey ise 1833 tarihli kitabesi.

1833 tarihi bile epey eski bir tarih. Bugün Sivrihisar‘da bulunan Ermeni Kilisesi‘nin 1881 yılında yapıldığını biliyoruz. Yıllarca süren mezbelelik halinden şu son beş on yıldır kurtulmuş (çok da iyi yapılamayan bir restorasyon sayesinde) durumda. Oysa bu kilisenin, Bizans’ın Hristiyanlıkla neredeyse tanıştığı yaşta olduğu iddia ediliyor. O dönem Bizans’ın efsane imparatoru Konstantin‘in annesi Helena, Hacı olmaya karar veriyor. Bunun için de Kudüs’e giderken Konya’ya uğruyor. Kalıntılarını bugün bile kilisenin sağında solunda gördüğümüz ve ilk Hıristiyanlık çağlarına ait antik oyma mabetleri görüyor. Bir iddiaya göre orada kaldığı süre içerisinde kiliseyi yaptırıyor, bir iddiaya göre ise hac yoluna devam edip dönene kadar bitirmelerini emrediyor. Konya’da İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün sitesinde bile bu bilgi yer alırken Prof. Dr. Semavi EYİCE‘nin 1975 yılı Ocak ayında yayımladığı “Anadolu’da Karamanlıca Kitabeler” isimli makalesinde ise şöyle bir iddia yer alıyor:

sille05

Dolayısıyla kilisenin aslında benim de ilk anda anlam veremediğim şekliyle, o kadar da eski olmadığı kanaatine varmış durumdayım.

İşte bu kilisenin kapısının üzerinde bir kitabe yer alıyor. Şöyle dikkatlice bakınca, yazan sözcükleri okuyabildiğinizi, Türkçe kelimelere benzetebildiğinizi fark ediyorsunuz. O kadar şanslıydım ki Konya’ya gitmeden kısa süre önce ekşi şeylerde okuduğum ve ilgimi çektiği için alfabesini döküp çalıştığım Karamanlidika dilinin halen en büyük örneklerinden bir tanesi sayılan bir kitabe, üstelik ülkede bu dilde yazılmış on altı adet kitabeden birisine rastlamıştım (Semavi Hoca’nın çalışmasında 9 tanesi yer alıyor).

Karamanlidika ya da Karamanca, bu bölgelerde (Nevşehir, Niğde, Konya) yaşayan Hristiyan Türklere ait bir dil. Bu kişiler, yüzlerce yıldır yaşadıkları topraklarda konuştukları Türkçe’yi, Yunan harfleriyle yazmayı tercih etmişler. Çevrilen kitabelerde ve bu dilde yazılan kitaplarda sözcükler Türkçe. Sadece benim tespit ettiğim kadarıyla kişilerin isimleriyle ay isimleri Yunanca.

sille06

ekşi şeyler’de bulduğum örnek bir Karamanlıca yazı

Dilin özünün Türkçe olması, ancak yazılan harflerin Yunan alfabesi olması nedeniyle bazıları Karamanlıca’yı ayrı bir dil olarak kabul etmiyorlar. Bu durumun “Türkçe’yi Kiril alfabesiyle yazmaktan ne farkı var?” diyorlar. МЕСУТ ПРООФХЕАД ЧИФТЧИ gibi.

Bu kısımda yine Prof. Dr. EYİCE’nin çalışmasından yararlanarak kitabede ne yazdığını açıklayalım.

sille02sille04

sille07

327 tarikinte pou serrif ekklisemizi
Aya Eleni Mihail arhangelos ismine kourtou temeli
Hale ekklesiamızın outzntzou tamiri
Sefketlou Soultan Mahmout efentimiz ihsan eileti emri
Epitropos zarraf Ha Elia oltou tekmil nazırı
Mihael arhangelosun sefaati-ilan Haktaale
Imtat eten (n) ere ve zehmet çekennere vere eciri
Sine . 1833 : Feb 12
a ô

Şu haliyle okunduğunda bile az çok anlayabiliyoruz anlatılmak isteneni, ancak yine de günümüz Türkçesiyle ifade etmek gerekirse:

327 tarihinde bu şerif kilisemizi
Aya Eleni Mikhaik Arkhangelos ismine kurdu temeli
Halen kilisemizin üçüncü tamiri
Şevketlu Sultan Mahmud efendimiz ihsan eyledi emri
Epitropos sarraf Hacı Elia oldu tekmil nazırı
Mikhail Arkhangelos’un şefaatiylen Hak ta’ala
İmdat edenlere ve zahmet çekenlere vere ecri
Sille Sene 1833, şubat (Fevruarios) 12
a ô (en son satırdaki bu harfler grek alfabesinin ilk ve son harfleri olup her şeyin başı ve sonu anlamında Hristiyalarda kabul edilen bir işarettir)

Bu yazıları okumak benim için birazcık da bu yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalar sayesinde giderek daha kolay oldu. Bir de Grek alfabesindeki çoğu harfin Kiril alfabesiyle aynı olduğunu fark ettim. Dolayısıyla alfabenin de şöyle bir listesini yapmak gerekirse:

sille08sille09

Ülkemizde böyle bir dil, böyle hazine var. Kim bilir belki uzak bir köyde, kahvehane bahçesinde bulunan bir dikili taş görürsünüz bir gün. Belki de üzerinde yazanlar size tanıdık gelir. Hatta okumak için heyecanla arabadan inersiniz telefonu yere düşürüp camını kırmak pahasına. Yüzlerce yıl önceden size gelen birkaç kelimeyi, bir mesajı okuyup anlamanın verdiği o hazla gözünüz görmez olur hiç bir şeyi…

 

Gehinnom

Bilgi öyle kutsal, öyle değerli ki sevgili okur, bunu ne yapsam hangi kelimeleri seçsem anlatamam. Şu hayatta bir ona doyamadım, bir de bilgiye desem yalan olmaz. Yeni şeyler öğrenmenin hazzı, inan hiçbir şeyde yok. Belki bilardoda… Ama yok yahu, yeni şeyler öğrenmek daha keyifli. Bu keyfin bir “tık” daha güzeli ise, bildiğinin farkında olmadığın şeyleri yeniden keşfetme anı! Bu yazıda, bir black metal şarkısıyla başlayıp İsrail’e, oradan da İhsan Oktar Anar’a uzanıp nihayet son bulan bir yolculuktan bahsedeceğim.

hinnom01Bu yıl çıkan albümler içerisinde bir tanesi, bir black metal albümü var ki yayımlanır yayımlanmaz kendi türündeki başyapıtlardan birisi olarak değer gördü. Mgła grubunun Age Of Excuse isimli yeni albümü, tıpkı bir önceki albümü Exercises In Futility gibi baştan sona dinlemekten hiç sıkılmadığım bir albüm oldu. Uzun süredir beni bu kadar heyecanlandıran bir başka yabancı grup ve black metal albümü olmamıştı. Galiba bu yeni nesil black metal gruplarını seviyorum. Mgła’yı ilk olarak Exercises In Futility V isimli parçalarıyla tanımıştım. Bu arada evet, grup şarkılarına ayrı ayrı isim koymayıp numaralandırarak isim veriyor. Yazımıza konu olan Age Of Excuse albümü yayımlandığında ise, tüm albümde bir inci gibi parlayan “Age of Excuse II” isimli girişinden son saniyesine kadar insanı mest eden şarkı kulaklarıma hücum etti. İstisnasız her sabah işe giderken ve işten dönüşte eve girerken dinlemeye başladım bu şarkıyı.

Mgla, sadece müzikleriyle değil, sözleriyle de gerçekten takdiri hak ediyor. İnsanın ve insanlığın çürümüşlüğünü olabilecek en vurucu sözcüklerle, bazen bütün bir paragraf, bazen de tek bir kelimeyle anlatıyorlar. O açıdan lirikleri de çok değerli. Yazımıza konu olan Age Of Excuse II isimli parçanın sözleri de bu yüzden daha ilk okuduğum anlarda beni yakaladı. Sözler alışıldık kalıpların ve kavramların dışında, İngilizce’de çok sık kullanılmayan sözcükler harmanlanarak kaleme alınmıştı.

“Between the grinder and the abattoir,
Such are the landscapes of grief,
Grayness and glitz,
Glitter and gehinnom…”

Burada bir sözcük dikkatimizi çekiyor: Gehinnom. Okunuşu “cehinom”. Biraz kafa yorduğumuzda aslında bu sözcüğün Türkçe’de de yer aldığı şekliyle, düpedüz “Cehennem” demek olduğunu anlıyoruz. Peki ama nasıl?

hinnom03

Günümüzde vadinin görünüşü

Araştırmaya başlıyoruz ve bu “Gehinnom” denen sözcüğün aslında bugün İsrail topraklarında yer alan “Hinnom Vadisi” olarak da bilinen yerin adı olduğunu görüyoruz. Durun şimdi, işler karışmaya başlıyor. Cehennem şeklinde Türkçeleştirdiğimiz bu sözcük aslında Aramicede “gehinnam”, İbranicede ise “Gei hinnom” yani “Hinnom Vadisi” olarak yer alıyor. Nişanyan Sözlük’e göre kelimenin çıkış noktası bu diller. Kudüs’te bulunan Hinnom Vadisi’de milattan önceki dönemlerde “Moloh” adı verilen bir tanrıya adanmış bir tapınak vardı. İnsanlar, tanrı Moloh’a (ya da bazen Molok) kurban olarak küçük çocuklarını sunuyorlardı. Burada, yılın her günü yanan devasa bir ateş vardı. İnsanlar tanrı Moloh’a en değerli varlıkları olan çocuklarını kurban etmek için onları ateşe atıyorlardı. Bu esnada da çocukların çığlıkları duyulmasın diye yüksek sesle davullar çalınıyor, ailelerin tereddüt etmeleri önlenmeye çalışıyordu. Nihayet M.Ö. 7. Yüzyılda Kral Yosiah bu saçma ritüeli yasaklıyor ve bu tapınağı lanetliyor. O günden sonra Hinnom Vadisi, ağır suçlar işleyerek idam edilenlerin, hayatını kaybeden günahkar insanların ve değersiz cesetlerin yok edilmesi için kullanılıyor. Şehrin çöplerinin yanı sıra, ateşe atılan suçluların cesetleri yüzünden vadi, pis bir koku, zehirli dumanlar ve bitmek bilmeyen ateşlerle doluyor. Bir süre sonra da toplumda günahkarların sonunda cesetlerinin gideceği yerin de Hinnom Vadisi ya da kendi dillerindeki karşılığıyla “Gei Hinnom” olacağı yönünde bir kanı oluşmaya başlıyor. Bir yerlerden tanıdık gelmeye başladı değil mi?

İşte bu Tanrı “Moloh” bir süre sonra kendine yeni bir isimle, “Melek”, semavi dinler içerisinde yer buluyor ve gayet tabi “Gehinnom” da. En azından bir kavram olarak, günahkarların gideceği yer karşılığına geliyor.

hinnom02

Bir black metal şarkısında geçen tek bir sözcüğün ardında böylesine mistik bir öykü bulunca elbette deşmeye devam ediyorum ve karşımıza kim çıkıyor? İhsan Oktay Anar! Yazının en başında söylediğim bir şey vardı: Bildiğinin farkında olmadığın şeyleri yeniden keşfetme anı. İşte o anı yaşadım. İhsan Oktay Anar’ın uzun süre önce okuduğum ve halen zaman zaman rastgele ortasından açıp okumaya devam ettiğim kitaplarından Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Galiz Kahraman’da Hinnom Vadisi’ne yer veriliyor. İhsan Oktay, Hinnom Vadisi üzerinden yine bir cehennem tasviri yapıyor. Ben kitapları okurken bu detayı atlamışım yalan yok. Çünkü Hinnom’un öyle bir yer olduğunu bilmiyordum.

“… Fakat seninle yapacağım akitte bir şartım var. Sen, bu anların herhangi biri için eğer, ‘Dur! Geçme! Ne kadar güzelsin!’ dersen, benim aynada gördüğüm cazibeye kapılmışsın demektir. İşte, bu sözü söylediğinde, senin üzerindeki efendiliğimi ve hakimiyetimi derhal kabul edecek ve benimle birlikte, Acıpayam’ın çöplüğü olan Hinnom’da yaşayacaksın. Kabul mü?”

Efrasiyab’ın Hikayeleri isimli romanda böyle bir pasaj var. Çilem Tercüman’ın yayımladığı çalışmadan nakletmek gerekirse, bu öyküde Azazil isimli karakter, bizzat şeytanın kendisidir. İhsan Oktay, esprili üslubu gereği, şeytanın yaşadığı yer olan “cehennem”i, doğrudan vermek yerine ona eğlenceli bir yorum katarak Denizlili bir forma sokmuş. İhsan Hoca, Azazil’e doğrudan şeytan demek yerine kendince bir ipucu vererek okuyucuya sezdirmeyi tercih etmiştir. Bu onun üslubunun değişmez ögesidir.

“Belki de iyi ve kötü edebiyat arasındaki fark, Olimpos’un zirvesindeki on iki neşeli ilah ve ilahenin kusursuz güzellikteki heykelleri ile, Kudüs’ün Hinnom Vadisi’nin derinindeki zavallı ve me’yûs cesetler arasındaki farktı.”

Yukarıdaki bölüm ise Galiz Kahraman’dan. Burada “Hinnom Vadisi”, doğrudan gerçek anlamıyla kullanılmış. Buradaki dikkatimi çeken şey, Olimpos gibi hayali bir mekan ile Hinnom Vadisi gibi gerçek bir mekanı karşılaştırmış olması.

Evet, belki sıkıcı, belki keyifli bir yazı oldu. Ancak dediğim gibi, bir black metal şarkısındaki tek bir kelimenin ardından gelen bu tespitler umarım birilerinin işine yarar. Bu arada Efrasiyab’ın Hikayeleri’ni okumadıysanız muhakkak okuyun. Yazı burada bitiyor. Bilginin kıymetini bilenlerden olmanız dileğiyle.