Category Archives: Faydalı Mevzular

Bu kategorideki yazılar belki işinize yarayabilecek bilgiler içeriyordur, okuyun.

Eskişehir Kitap Fuarı – 2018

Güzel bir tesadüf oldu ve bu sene düzenlenen 2. Eskişehir Kitap Fuarı‘nı tek başıma gezme şansım oldu sevgili okur. Geçen sene Türker‘le birlikte gitmiştik, yine süper keyifliydi. Bu sene yalnız gitme fikrine ilk başta tereddütle yaklaşsam da fuar alanına gittikten sonra, yalnız olmanın verdiği huzurla, gerçek yüzümü gizlememe gerek kalmadı. Abi ne gezdim ne muhabbet ettim anlatamam.

Anlatırım aslında da uzun sürer. Biz hemen bu senenin “fuardan düşenlerine” odaklanalım. Yazının en başında şunu belirtmeme izin verin, Türk Dil Kurumu Yayınları haricinde, aldığım tüm diğer kitapları, idefix ya da kitapyurdu‘ndan çok daha ucuza alabiliyordum. Bu çok net. O yüzden birazdan da belirteceğim gibi fuar işini biraz daha cazip hale getirmek lazım. Yayınevleri sözüm size.

Tübitak Yayınları haricinde, takip ettiğim tüm yayınevleri fuara katılmıştı. Pek çoğunda ancak %15-20 kadar indirim vardı. Bazıları da sadece belirli kitaplarda indirim yapmıştı. İlk olarak Yapı Kredi Yayınları‘nın standına uğradım. Çocukluk tutkusu olan Harry Potter serisine şöyle bir baktım. Ancak indirimli hali bile çok pahalı lan kitapların. Ben de ufak ufak tezgahın etrafında dolaşmaya başladım. Hayatımızın özetini bizim için yazan, okudukça sızlatan; geçmişi bırak silip atmayı, giderek yüreğimize, düşlerimize işleyen adam, Sabahattin Ali‘nin kendi el yazısıyla yazdığı şiirlerinin derlendiği müthiş bir albüm/kitap buldum. O çok sevdiğim “Eskisi Gibi” şiirini bulup açtım. Fazla bir şey demeden aldım.

Başkalarına gülsem de
Senden uzak kalsam da,
Sevmediğini bilsem de
Ben gene sana vurgunum.
(…)
Gönlüm seninkine yardı,
Aynı şeyleri duyardı
Ayaklarımız uyardı…
Ben gene sana vurgunum.

Buradan bir de Salinger‘in meşhur “Çavdar Tarlasında Çocuklar” romanını aldıktan sonra rotamı İş Bankası Yayınları‘na çevirdim. Sait Faik‘in “Alemdağ’da Var Bir Yılan” romanı aylardır “Okunacaklar Listemde”, tam karşımda asılı duruyordu. Bunun yanına bir de bir hayli ilgi çeken, rengarenk kapağıyla Sunay Akın‘ın “Hayal Kahramanları” kitabını aldım. Bunu aldım çünkü bir roman değil, çocukluğumuzdaki tüm o kahramanlara dair süper derlemeler içeriyordu. Bir koleksiyoncu ve blog yazarı için yeni ufuklar açabilir diye düşündüm.

Daha sonra diğer yayınevlerinin stantlarını dolaştım. KAFA Dergisi de stant açmıştı. Lan çok ilginç, OT Dergisi‘nin standı mesela, tıklım tıklımdı. Ancak KAFA’nın standında kimseler yoktu. Bende olmayan en eski üç sayısını aldım. Bir de zaten alacağım yeni sayıyı aldım. Çıkışa doğru yönelmişken Türk Dil Kurumu standını gördüm. Bir birinden farklı alanlarda düzenlenmiş onlarca sözcük ve derleme çalışması vardı. “Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra – Kaşgarlı Mahmud ve Divani Lügati’t-Türk” isimli mükemmel bir kitap buldum. Kuşe kağıda basılmış, eserin orijinal çizimlerini de içeren, muhteşen figür ve çizimler içeren başarılı bir derleme çalışması olmuş. Ve o anda uzun süredir alınacaklar listesinde olan, benim için anlamı çok büyük olan “Ömer Seyfettin – Bütün Nesirleri” isimli muazzam derlemeyi gördüm. Lan fiyatına bakmadım bile. Sizi bilmem ama benim çocukluğum Ömer Seyfettin’in bir birinden gaz, bir birinden kurnaz öyküleriyle geçti. O yüzden bu adamın adını nerede görsem, duysam saygı duruşuna geçerim. Bu eser ise, TDK tarafından yayımlanan ve gözden geçirilmiş baskısıyla büyük üstadın öykü haricinde yazdığı her şeyi içeriyor. Sıra ödeme gelince afalladım. Meğer tüm kitaplarda tam %50 indirim varmış! %50 diyorum. Zaten piyasaya göre ucuz olan eserler, bir de yarı fiyatına! Örneğin, Ömer Seyfettin’in Bütün Nesirler’i üzerinde etiket fiyatı 30 TL yazıyor. Ancak ben bunu 15 TL’ye aldım. 15 TL’ye bunun boş kağıdını vermezler. O derece.

O gazla ayaklarım kıçıma vura vura ayrıldım fuar alanından. Bak şimdi yazarken bile mutlu oldum sevgili okur. İşte okurların bir kitap fuarından beklentisi tam olarak da budur: İndirim ve özel içerikler. Kitapları internetten, çoğu zaman kargo bedava, mağazalara göre çok daha ucuza zaten alıyoruz. Fuar yapacaksanız indirimlerle okuyucu mutlu edin. Stokları eritin. Yeni yazarları keşfetmeyi sağlayın. Sadece o fuara özel basımlar ve ürünler getirin. Kitap kapaklı defter satma saçmalığından vazgeçin. Bir de son olarak çok seviyorsanız, unutamayın, yüreğiniz yansın, kulaklarınız bayram etsin 🙂

Plak Mecmuası – Jules Verne – Kızıl Pelerin

Süper bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. Sonbaharın gelmesiyle birlikte  giderek eve kapanmaya, koleksiyon işlerine daha fazla vakit ayırmaya başladım. Şu sıralar elime geçen dergi ve kitaplardan bahsetmek istiyorum biraz.

plakmec01Plak Mecmuası, bu ülkede plak kültürü ve teknolojileri hakkında yayımlanan en kapsamlı yayın olarak hayatına devam ediyor. Üç aylık periyotta yayımlanan derginin üçüncü sayısı bir ay gecikmiş olarak yayımlandı. Temmuz ayında yazdığım şu yazıda derginin yayın hayatına son vermiş olabileceği riskinden söz etmiştim. Neyse ki yalnızca bir aylık bir gecikme olmuş. Haziran ayını pas geçip, Temmuz-Ağustos-Eylül sayısı yayımlandı. Ancak, Eylül ayı da bitip Ekim ayı başlamasına rağmen henüz dördüncü sayıdan haber yok. Belki dördüncü sayıyı alır, o şekilde yazarım diye beklemeyi düşündüm. Ama ne yalan söyleyeyim güvenemedim.

Olsun, sorun yok. Dergi zaten çok uzun yıllar bir başvuru kaynağı olabilecek nitelikte. Seçilen konuların bir kısmı gündeme ilişkin. Ancak bu yelpazenin kalan kısmını da plak genel kültürü üzerine derlenen diğer çok başarılı içerikler oluşturuyor. Örneğin bu sayıda, benim de hayatıma dokunan, en unutulmaz ve unutulmayacak şarkılardan birisi olan “Sultan-i Yegâh” konu alınmış. Geçtiğimiz aylarda burada da yazdığım Mor ve Ötesi cover’ına ve sınırlı sayıda plak baskısına geniş yer vermişler. Yetmemiş, bir de Nur Yoldaş‘la bir röportaj yapılmış. Güzel bir röportaj ama biraz eksik. Sırf bu şarkı üzerinden yapılan bir röportajda insan çok daha özel detaylar, anılar bekliyor. O açıdan röportajı biraz zayıf buldum. Okumaya devam et

TEDx Odunpazarı Böyle Geçti

Aniden ortaya çıkan ve beni yatağa mahkum eden bir hastalık dönemini de atlattıktan sonra kaldığımız yerden devam edebiliriz. Geciken, ama gecikse de o ilk günkü heyecanından bir şey kaybetmeyen blog My Resort’ta, 8 Eylül günü Eskişehir’de ilk defa yapılan TEDx Odunpazarı isimli etkinlik hakkında değerlendirmeler yapmaya çalışacağım.

_program

8 Eylül günü, ne yalan söyleyeyim, biraz da heyecanlı olarak etkinlik saatinden neredeyse bir saat önce mekana gittim. Etkinliğin yapılacağı opera binasına geldiğimde ne göreyim! Mekan şimdiden dolmuştu bile. İnsanlar fuaye alanında kurulu olan stantları geziyor, sohbet ediyordu. “Para babalarını değil, fikir babalarını” izlemeye gelen herkes, biraz da ortamın atmosferine kapılıp nasıl derin konularda sohbetler ediyordu görmeniz lazımdı.

Fuaye alanı. Tıklayın dev gibi olsun.

Etkinlikte numaralı bilet ve protokol olmadığından, insanlar salonda gözlerine kestirdikleri yerleri doldurmaya başlamışlardı bile. Ben de Şevkiye ve Betül‘le buluşacağımdan, bu işi biraz ağırdan aldım. Ancak salon dolmaya başlayınca nihayet kendime bir yer buldum. Kızlar da az sonra geldiler zaten.

Katılımcılara, etkinlik anında da orada bulunan bir 3D yazıcı tarafından üretilmiş kırmızı renkli bir X rozeti hediye ediliyordu. Rozeti cebime koyup konuşmacıların adlarını ve branşlarını bir kere daha kontrol ettim. Etkinliğe katılacağımı duyan Halil abimin tavsiyesiyle Doç. Dr. Oytun Erbaş başta olmak üzere tüm konuşmacıları beklemeye başladım. Okumaya devam et

TEDx Odunpazarı’nda Buluşalım!

40488520_277137809772935_8574055780079108096_oEvet sevgili okur, TEDx ilk defa Eskişehir’de, TEDx Odunpazarı organizasyonuyla gerçekleştiriliyor, paylaşmaya değer fikirler bir kere daha meraklılarla buluşuyor.

Bundan dört ya da beş sene önce TED konferanslarıyla tanıştım. Tabi o zamanlar, Türkçe olmadığı için İngilizce sunumları Türkçe alt yazıyla Youtube ya da benzeri sitelerden izleyebiliyorduk. “Technology-Entertainment-Design” yani Teknoloji Eğlence Tasarım olarak belirlenen bir çatı altında, ünlü ya da ünsüz ama muhakkak alanında etkili olan isimler, bir konferans ortamında katılımcılarla buluşuyor. Bunlar kar amacı gütmeyen organizasyonlar. Birleşik Devletler’de çok popüler olmaya başlayınca, organizasyon isminin sonuna bir “x” ekleyerek TEDx konferanslarının da önünü açtı. Yani artık Dünya’da gönüllü olan her şehirde bu konferanslar yapılabiliyor. Elbette bazı şartlara uyulması gerekiyor:

  • Etkinlik organizatörleri konuşmacı olamaz
  • TEDx etkinlikleri asla konuşmacılara ödeme yapmaz. Programa dahil olmak için kimse ödeme yapamaz.
  • Etkinlikteki konuşmacılar, etkinliğin herhangi bir parçasını ayni veya başka türlü sponsor olamaz.
  • Sponsporlar konuşmacı olamaz ve sahnede sunum yapamaz.
  • Konuşmacı kitapları, bir TEDx etkinlik kitabevindeki seçimin parçası olabilir, ancak kitap veya başka bir ögeyi tek tek satamazlar.
  • TEDx etkinliklerinde konuşmacılar, kitaplarını ancak daha büyük bir kitap satışı ve kitabevi varlığının parçası olarak imzalayabilirler.

Türkiye’de yapılmaya başlanan ilk etkinlikleri Youtube’da izledikten sonra açıkçası birkaç “büyük ilde yapılır, çok da tutulmaz” diye tahmin etmiştim. Öyle ya düşünmeye, fikir üretmeye bir lüzum yok şu zamanlarda. Neyse ki Seda beni yanılttı. Ve Eskişehir’in ilk TEDx organizasyonunu sessiz sedasız hazırlamaya başladılar: TEDx Odunpazarı.

Etkinlik, “Keşfedilmemiş Topraklar” mottosuyla yapılacak. Yani yeni bir keşif, gidilmemiş bir gezegen, o ana kadar akla gelmeyen bir fikir, yepyeni bir yol bulma arayışı… İşte 8 Eylül 2018 Cumartesi günü, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Kültür Sarayı‘nda (Opera Binası) bu etkinlik vücut bulacak.

Heyecanlıyız, çünkü ilk defa bir TEDx etkinliğine katılacağız. Elimizi ayağımızı nereye koyacağımızı bilmiyoruz desek yeridir. Organizasyon ekibinde sınıf arkadaşım Seda ATAK ve eşi Tarık ATAK‘la birlikte, Sermihan TÜRKER ve Hakan ÖZKARA yer alıyor. Şimdiden verdikleri emek için teşekkür ediyorum. Umarım etkinlik sonrasında yazacağım yazıda da bu fikirlerim katlanarak artmış olacak.

Etkinliğin konuşmacı listesi epey uzun, aşağıya yazıyorum. Koyu renkli olanlar da özellikle takip edeceğim isimler:

  • Moderatör: Sedef Kabaş (İletişim Koçu ve Gazeteci)
  • Serkant Ali Çetin (Fizik Profesörü)
  • Ersin Antep (Uzman Müzikolog)
  • Başka Bir Okul Mümkün Özel Yaşam Köyü İlk Okulu Uçan Bisiklet
  • Doç. Dr. Şadi Evren Şeker (Bilgisayar Mühendisi)
  • Doç. Dr. Oytun Erbaş (Fizyoloji)
  • Tansel Kaya (Şifreleme Diplomasi ve Sihir)
  • Gülçin Söğüt (Gezgin)
  • Hakan Köstepen (İnovasyon ve İş Geliştirme)
  • Pınar Akalın (Moleküler Biyolog)
  • Ne Münasebet (Müzik Grubu)

Etkinliğin yapılmasına artık sayılı günler kaldı. Üç oturumda gerçekleştirilecek etkinliğin programı da açıklandı. Artık bizlere sadece biletleri almak kaldı. Unutmayın, biletler yalnızca internet üzerinden satılıyor.  Biletler tam (50 TL) ve öğrenci (40 TL) olmak üzere iki grupta satılıyor. Satış linkleri de aşağıda yer alıyor. Kapıda bilet satışı olmayacak.

_program

Etkinlik adresi: https://www.facebook.com/TEDxOdunpazari-206802756806441/

Organizasyonun internet sayfası: http://www.tedxodunpazari.com/

TAM BİLET SATIŞI – ÖĞRENCİ BİLETİ SATIŞI

Örnek bir TEDx konuşması:

Mecmua İşleri – Anket Sonucu

Bu yazıyı, rutin olarak takip ettiğim dergilerden bahsetmek için kaleme alıyorum. Gerçi bu dergilerin bir kısmına blogun çeşitli yazılarında bahsettim. Ancak şöyle derli toplu bir yazı yazmayalı epey zaman oldu.

Nisan ayında senden bir konuda yardım istemiştim sevgili okur. Şu yazımda bir de anket sunmuştum. “Kafa” ile “OT” dergileri arasında bir seçim yapmanı istemiştim. Anket sonuçları Kafa dergisi lehine çıktı. 8 okuyucu Kafa dergisini seçerken yalnızca 2 okur OT dergisini seçmiş. OT dergisi geçen ay ki sayısında, hiç yapmadıkları bir şeyi yaptı. Üstüne bir de bu sayılarında da İhsan Oktay Anar‘ı göremeyince, OT dergisi almayı bıraktım. Evet, artık OT dergisi almıyorum.

mecm01

Kafa, halen takip ettiğim en eski süreli yayın. Eskiden poster ve ayraç verirdi. Şimdilerde, son birkaç aydır, poster ve sticker veriyor. Dergi formatını, baskısını, tasarımını hiç değiştirmedi. Yazarları, pek çok diğerinde olduğu gibi, genellikle çok tanınan yazarlar, televizyon simaları ve popüler şahsiyetlerden oluşuyor. Dolayısıyla okuyacağınız içeriklerden pek çoğu aslında “öylesine” yazılmış yazılar. Ancak kapak konuları, özel dosyaları, grafik içerikleri bakımından gerçekten emsalsiz bir mecmua. Solcuymuş gibi yapıyor ancak hiç de öyle değil. Aylar önce çok lüks ve magazin programlarına bile konu olan bir törenle “yazar buluşması” yaptılar. Ben dergiyi seviyorum yalan yok, takip de ediyorum. Bir falsoları olmazsa, takip etmeye de devam edeceğim.

mecm09

45’lik Dergi, bu ay 5. sayısı yayımlanan mükemmel bir dergi. Bu dergi kimlere hitap ediyor? Müzikseverlere, sinemaseverlere, özellikle Yeşilçam hayranlarına, geçmişe özlem duyanlara, plak koleksiyoncularına ve arşivcilere. Plaklar konusunda çok fazla teknik bilgi içermiyor. Ancak kesinlikle birbirinden ilgi çekici başlıklara sahip. Bu yönüyle Kafa dergisinden çok daha iyi. Okumaya devam et

İyi Bir Münazara İçin İpuçları – 2

why-men-and-women-argue-and-how-to-stopŞu sıralar blogun en çok okunan yazılarından bir tanesi, bundan tam 7 küsür sene önce yazdığım İyi Bir Münazara İçin İpuçları isimli yazı sevgili okur. Dolayısıyla bu yazıya bazı eklemeler yapmak gerekti artık. Tıpkı bir önceki yazı gibi, bu yazıda da herhangi bir Kaynakça göstermiyorum. Çünkü yazacaklarımın tamamı benim kendi düşüncelerim ve nacizane tecrübelerimden çıkardığım sonuçlardır.

Münazara, toplumda yaygın olarak bilinen bir klişe fikir üzerine ya da dönem itibariyle ortaya çıkan bir soruna yönelik olarak geliştirilen, iki zıt düşüncenin bir birine üstün gelmeye çalışmasıdır. Bu esnada düşünce savunucuları, onları izleyen ve çoğu zaman kazananı da belirleyecek olan kitleye, toplayabildikleri delilleri sunmanın yanı sıra ikna kabiliyetlerini de sunmak zorundadırlar.

Bir önceki yazıda anlattığım yöntemler münazaranın genelinde kullanabileceğiniz tavsiyeleri içeriyordu. Bu yazı da düşünce savunma yöntemlerinden bahsetmeye çalışacağım. Okumaya devam et

İklim Değişikliği Nedir – Radyo Programı

ayıBir süredir “Faydalı Mevzular” kategorisi altında yazmadığımı fark ettim sevgili okur. Bu sebeple bu yazıda iklim değişikliği konusunda daha önce yaptığım bir işten bahsedeceğim.

Bilecik‘ten ayrılmadan hemen önce, Valilik’le birlikte yürüttüğümüz bir AB Projesi kapsamında yaklaşık 30 dakikalık bir radyo programına konuşmacı olarak katılmıştım. Bu projede, Bilecik ilinin iklim değişikliği konusundaki farkındalığının hangi seviyede olduğunun belirlenmesi ve mevcut seviyenin daha da arttırılabilmesi yönünde yapılacak çalışmaları da içeren bir takım etkinlikler planlamıştık. Bu etkinliklerden bir tanesi de, yerel olarak yayın yapan Bilecik FM isimli radyo kanalında iklim değişikliği, etkileri ve alınabilecek önlemler konularını içeren bir radyo programı düzenlemekti. Eskişehir’e tayinim çıkınca projedeki arkadaşlar sağ olsunlar, bende de bir hatıra olarak böyle bir program için konuşmacı olmamı istediler. Ben de bir ön hazırlık yaptım ve radyo programcısıyla birlikte aşağıda dinleyebileceğiniz programı kaydettik.

Yaklaşık 30 dakika süren programda yıllar içerisinde konuya ilişkin olarak biriktirdiğim pek çok materyali ve bilgiyi kullanmaya çalıştım. O açıdan, konunun meraklıları için faydalı olacağı kanaatindeyim. Bu programı ayrıca projenin resmi internet sitesi üzerinden, aşağıdaki linke tıklayarak da dinleyebilirsiniz.

http://bileciklim.org/radyo-programi/

Evet sevgili okur, kutsal olmayan bilgi kaynağı, Proofhead My Resort’ten bu gecelik bu kadar. Öpüyorum.

Headbang ve Plak Mecmuası

headbangGeçen senenin son aylarında yayımlanan çok önemli iki dergiden bahsedeceğim sevgili okur. Her ne kadar gecikmiş bir yazı olsa da, bahsedeceğim dergilerin formatı ve  yayım sürelerini göz önüne alırsak fazladan bir okuyucuyu bile kazanmak kar olacaktır.

Bahsedeceğim dergilerden ilki zaten yıllardır kesik kesik de olsa yayın hayatına devam eden baş tacı dergimiz Headbang. Blue Jean dergisinin eki olarak yayımlanan dergi, bir süre sonra kendi başına yayımlanmaya devam etti. İki ayda bir yayımlanan bu yepyeni pırıl pırıl formatı çok sevmiştik. Ancak son olarak 2016 yılı Ağustos sayısı yayımlandıktan sonra bir daha yayımlanmadı. Zaman zaman Çağlan Tekil derginin akıbetine ilişkin bilgiler veriyordu sosyal hesaplarından. Nihayet 2017 yılı Kasım ayında dergi yepyeni bir formatta, tam 160 sayfa, kuşe kağıt ve kitap formatında yayımlandı. Hatta öyle ki dergiye sayı verilmedi. Üzerinde yayım periyodu belirtilmedi. Başta D&R olmak üzere pek çok platform bu yeni formatın ne olduğunu anlayamamış olacak ki çizgi roman bölümünde okuyucuya sundular bu yeni formatı. Bookazine denilen bir format bu. Sürekli güncel kalabilecek nitelikte konuları, daha çok makale ve derleme türünde yazılmış. O açıdan çok kıymetli bir iş. Diğer yandan bağımsızlığını ilan eden bir dergi için çok daha özgür bir platform olmuş. Yıllar önce aynı ekibin yayımladığı “The Worst Of Laneth” isimli çalışma gibi bu da tam arşivlik bir iş olmuş. Çağlan Abi’nin ve arkadaşlarının ellerine sağlık. Karakarga Yayınları‘ndan çıkan dergi yakın zamanda 3. baskısını yaptı ve bu alanda bir rekor kırmış oldu. Halen internetteki kitap sitelerinde satışı devam ediyor. Okumaya devam et

Açıköğretim Maceram: Fotoğrafçılık ve Kameramanlık

Şu yazımda bahsettiğim bir Youtube dizisi var sevgili okur: Olmaz Öyle Saçma Şey. Sen izlediğinde ne düşünürsün bilmem ama bana göre Youtube‘daki en başarılı işlerden birisini yapıyor adamlar. Üstelik bu iş yalnızca keyifli vakit geçirmemi sağlamıyor, bir de bana ilham veriyor. Özellikle fotoğrafa olan ilgim ve hevesim, bu adamları izledikten sonra yeniden artmaya başladı.

Fotoğrafa ve aslında tüm grafik sanatlara, üniversiteden itibaren ciddi bir ilgi duymaktaydım. Bu ilgimi “fotoğraf makinesi sahibi” olmakla karıştırma lütfen. Yani objeye netleyip arka planı blur yapmaktan bahsetmiyorum. Bak bunu da taa 7 sene önce, 2010’da yazdığım şu yazıda anlatmışım. Bugün de aynı düşüncelere sahibim. Renk, kompoziyon, üslup gibi konular her zaman ilgimi çekmiştir. İlginç bulduğum pek çok grafik tasarımı saklarım. Ve hatta çok iyi kalitede bastırıp o şekilde saklarım. Elimde bu açıdan çok iyide bir arşiv oluşmaya başladı.

Tarihte çekilmiş ilk fotoğraf: Pencereden Görünüş (View from the Window at Le Gras – Niépce)

Olmaz Öyle Saçma Şey’in bir bölümünde İlker Hoca, “diyafram değerlerinin nereden geldiğini çok az insan biliyordur” demişti. Doğru söylüyordu. Ben de bilmiyordum. Ancak bu durum bende ilginç bir tetikleme oluşturdu. Fotoğrafçılığın tekniğini neden öğrenmiyordum ki? Üstelik üniversitede de bununla ilgili bir ders almıştım. Üniversite son sınıfta “Fotoğrafçılık” dersi görmüştüm ve sağ olsun Feyyaz Bodur hocam sayesinde bu sanata karşı inanılmaz bir heves oluştu o zamandan başlayarak.

ikinci_1Bu dönem başında hiç vakit kaybetmedim ve Anadolu Üniversitesi‘nin “İkinci Üniversite” programları kapsamında Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Ön Lisans programına kaydoldum.  Şu ülkede, Anadolu Üniversitesi’nin İkinci Üniversite programları kadar fırsat eşitliği veren, kusursuz işleyen, insanlara ilgi alanlarına göre akademik bilgi vermeyi vadeden ve bunu da çok iyi bir şekilde yapan bir başka oluşum yok sevgili okur. Okuduğum programda da inanılmaz dersler var. Sosyal Bilimleri işte bu yüzden çok seviyorum. Yalnızca o branşla ilgili olanı değil, kesişen tüm branşlara ilişkin orta düzeyde bilgi olmanızı sağlıyor. İnanılmaz. Bu sene ilk dönemde aldığım dersler şu şekilde:

TEMEL BİLGİ TEKNOLOJİLERİ I
GÖRSEL ESTETİK
TEMEL FOTOĞRAFÇILIK
FOTOĞRAF TARİHİ
FOTOĞRAF KÜLTÜRÜ
İLETİŞİM BİLGİSİ
SOSYOLOJİYE GİRİŞ

Ne olacak lan kolaydır, diye düşünüyorsanız cidden yanılıyorsunuz. Çünkü Fotoğrafçılıkla ilgili eğer bir birikiminiz yoksa işin perde arkasında “düğmeye basıp çekmekten” çok daha fazlası var. Sınavdan önceki hafta izin alıp ders çalıştım. Ders kitaplarını okumaya başlayınca, fotoğrafın tekniğine ve tarihine hayran oldum sevgili okur. Çok temel bazı kavramların yanında, kitapları yazan hocaların konuları anlatış biçimlerini çok beğendim. Fotoğrafın hem sanat alanında, hem de iletişim alanında bir değeri olduğu için derslerin dağılımları da bu yönde olmuş. Bu dönem aldığım toplam 7 dersten dört tanesi doğrudan mesleki dersler. Bunlar Temel Fotoğrafçılık, Fotoğraf Tarihi, Fotoğraf Kültürü ve Görsel Estetik. Bunların dışında kalan Sosyolojiye Giriş, İletişim Bilgisi ve Temel Bilgi Teknolojileri ise fotoğrafın özellikle iletişim alanında kullanımına yönelik alt yapıyı hazırlamak üzere programda yer alıyor.

aof01vizeİki hafta önce, bu derslerden ilk vize sınavına girdim. Her iki sınava da Osmangazi Üniversitesi’nin en ücra dersliklerinde girdim. Sınavın sonuçları geçen gün açıklandı. İlk vizede Fotoğraf Kültürü dersinden çuvallamışım. Bir de İletişim Bilgisi dersinden iki soru sallamıştım. Demek ki ikisi de yanlış çıktı. Keşke boş bıraksaydım. Bunun dışında kalan diğer dersler fena değil. Sınavların yapıldığı iki gün boyunca bölüm arkadaşlarımla aynı sınıfta sınava girdim. Öğrenci profili gerçekten harika! Çoğunluk 30 hatta 40 yaş üzeri. Sırf merak ettiği için okuyor herkes. Diploma ihtiyacına yönelik bir talep yok anlayacağın.

Tarihte fotoğrafı çekilen ilk insan (Ayakkabısını boyatıyor): Temple Bulvarı (Boulevard Du Temple – Daguerre)

Eski okuyucular hatırlayacaktır. Lisans dönemlerinde sınav sonuçlarımı hep paylaşırdım. Fotoğrafçılık ve Kameramanlık maceram boyunca da o şekilde yapacağım. Bu dönem sonunda final sınavları olacak. Heyecanla bekliyorum. Henüz çalışmaya başlamadım ama özellikle vizede düşük gelenlere ağırlık vereceğim.

Bloga, 2018’den itibaren yeni bir kategori eklemeyi düşünüyorum. Bu kategori altında da çektiğim fotoğrafları paylaşacağım. Ancak, bu fotoğrafların sayısını oldukça az tutmayı hedefliyorum. Yalnızca ve yalnızca teknik/estetik açıdan beğendiğim kareleri ekleyeceğim. Çok skandal şeyler de olabilir. Senin anlayacağın sevgili okur, 2018’de çook eğleneceğiz…

Samsung Galaxy Note 5 Deneyimi

ÖN UYARI: Yine gecikmiş bir yazıyla karşındayım sevgili okur. Yaklaşık üç aydır Samsung Galaxy Note 5 kullanıyorum. Bir önceki telefonum Galaxy Note 2 ile ilgili şurada yazdığım yazı blogun en çok okunan yazılarından bir tanesi olmuştu. Galaxy Note 5, 2015 yılında piyasaya çıktı. Yaklaşık 3 senedir piyasada olan ve hatta üzerine iki model daha çıkan (patlayıp duran Note 7 ve şu günlerde Note 8) bu model için yazılmış bir incelemeyi okumak istemeyebilirsiniz. Ancak işlevsellik açısından yapacağım değerlendirme kriterlerini pekala halen kullandığınız daha üst model cihazlarınız için de bir kriter olarak göz önüne alabilirsiniz.

Emektar Note 2, bir sabah açılmadı sevgili okur. Batarya değişikliği, deşarj etmek ve türlü türlü uğraşlar sonuç vermeyince son olarak Teknik Servis‘ine götürdüm. Servisten gelen cevap dünyamı kararttı. Arıza anakarttan kaynaklanıyormuş ve maliyeti 600 lira civarıymış. Eh, 2013 yılında almıştım telefonu ve son güne kadar görevini layığıyla yapmıştı sağ olsun. Bu saatten sonra onu huzurlu uykusuna yatırıp rotayı ne zamandır almak istediğim Note 5’e çevirdim.

İşte size sevabıyla günahıyla bir Note 5 incelemesi. Benim telefon incelemelerim internette gördüğünüz diğer incelemeler gibi “3 gb rami var, yok bilmem kaç çekirdek işlemcisi var” şeklinde olmuyor biliyorsun. Ben, cihazlar kullanıcının ihtiyacına ne oranda cevap veriyor onu yazıyorum. Kullanıcı aldığı telefonu WhatsApp ve Facebook‘a girmek dışında hangi efektif şekillerde kullanabilir onu anlatıyorum. Bu yazıda da Note 5’i birazcık olumsuz eleştireceğim.

Slim Armor kılıfla birlikte kullanmanızı tavsiye ederim.

Note 5’in bir önceki Note serisi cihazlara göre birkaç ciddi dezavantajı var. Ama en büyük dezavantajı bence “hafıza kartı” takılamıyor oluşu. Evet, yıllarca Apple‘la dalga geçme sebebimiz olan kullanıcı 8-16 GB gibi arttırılamayan, kısıtlı kapasitelere muhtaç bırakma zihniyeti, nihayet Samsung’un da gündemine girmiş. Lanet olsun. Satın aldığım Note 5, 32 GB dahili depolama imkanına sahip. Elbette daha yüksek versiyonları da var (64 GB ve 128 GB). Android’in son sürümünü destekliyor. Tam kurulu ve güncel bir işletim sisteminden geriye 10-15 GB kullanım alanı kalıyor. Bu da hareket alanımızı epey kısıtlıyor. Geriye nasıl bir seçenek kalıyor? MicroUSB ve USB girişinin aynı anda barındıran “dual” girişli flash bellekler. Ben Sandisk‘in 32 GB kapasiteli, MicroUSB ve USB 3.0 girişli ortalama bir modelini aldım. Fiyatı gayet makul. Telefonda büyük kapasiteli bir dosya oluşturduğum zaman (uzun video kayıtları gibi), bu dosyayı flash diske aktarıyorum. Bu açıdan elim epey rahatladı. Zira, kaydedilen dosyayı bilgisayara flash disk üzerinden aktarmak çok daha kolay oluyor kabloyla aktarmaya göre.

1- OTG Bağlantı Aparatı 2- Sandisk 32 GB Dual Flash Drive

Video demişken, evet, Note 5 video çekimi açısından harika opsiyonlar sunuyor. Cihazın arka kamerasıyla UHD (3840×2160 px), QHD (2560×1440), FHD (60 fps) (1920*1080), FHD, HD ve VGA kalitelerinde çekim yapılabiliyor. 32 GB’lık bir cihazla UHD kalitesinde yaklaşık 15 dakika kayıt yapabiliyorsunuz. Dolayısıyla bunu tasarlayan salağın aklında nasıl bir düşünce vardı bilemiyorum. Cihazda kalan depolama alanında doğru dürüst video çekimi yapamıyoruz. Harici olarak bağladığımız usb diski de kayıt ortamı olarak gösteremediğimiz için uzun süreli ve yüksek kaliteli video kaydı imkanımız ne yazık ki kalmıyor. Arabada ibre var, motoru güçlü, ama lastikler tırt anlayacağınız.

Armor Kılıf özellikle köşelerden desteklenmiş kalın malzemeden imal edilmiş.

Samsung’un Apple’a göre en büyük artılarından bir tanesi de cihazların işlevsel her parçasının değiştirilebiliyor -bizzat kullanıcı tarafından- oluşuydu. Modeller yükseldikçe bu şansımız git gide azaldı ve yalnızca bataryayı değiştirebilme lüksümüz kaldı. Galaxy S serisinin yeni modelleri ve Note 5’ten itibaren bu da bitti. Apple kullanıcısı yıllardır böyle bir şansa sahip değildi zaten. Batarya ölünce servise gitmek zorunda kalıyordu. Ama Samsung öyle miydi? Orijinal yedek batarya kullanarak halen daha Note 2’yi kullananları görebilirsiniz. Batarya teknolojisini değiştirmiş olmaları belki bir artı olabilir. Bu yeni nesil bataryalar diğerleri şişme yapmıyor. Ayrıca Note 5’le birikte başlayan kablosuz şarj edebilme özelliği ne yalan söyleyeyim “çok havalı“. Kabloyla şarj etmekten farkı yok gerçi. Zira cihazı standın üzerinden uzaklaştıramıyorsuz 🙂 Şunu da itiraf edeyim, cihazın üç aydır kullanmakta olduğum orijinal bataryasını beğendim. Performansı çok iyi. Üstelik hızlı da şarj oluyor. Bu kalitesi daha ne kadar sürer ve ömrü dolunca bana ne kadar masraf çıkartır bilemiyorum.

Üç aylık kullanım sürem boyunca, cihazla ilgili en büyük hayal kırıklığım şu oldu: Samsung’un ürettiği ve diğer tüm Note serileri ile uyumlu olan Dock cihaz, Note 5 ile uyumlu değil 😦 Böyle bir saçmalık olamaz. Note serisi gibi işlevselliğiyle göz dolduran bir seriye resmen ihanet etmişler. Zaten telefonu “şıklığı” ile ön plana çıkartılan S serisine benzetmelerinden böyle bir kazık atacaklarını anlamalıydık ama anlayamadık. Telefonun lansman videolarında asıl bu tip detaylardan bahsetseler inanın “gerçek Note” kullanıcılarının pek çoğu Note 5’i tercih etmezdi. Evet, Samsung Dock ne yazık ki Galaxy Note 5 ile uyumlu değil. Telefonunuzu HDMi üzerinden TV’ye bağlayan, ses sistemine bağlayan ve tam üç tane farklı USB bağlantısını (örneğin klavye mouse ve usb disk gibi) kullanma imkanı veren mucizevi Dock cihazı Galaxy Note 5 ile çalışmıyor. Bu sorunun OTG kısmını yani Flash disk ya da klavye gibi aygıtları bağlayabilme kısmını, ara kablo vb. aparatlarla çözebiliyoruz. Ancak ne yazık ki HDMi kablo ile görüntü aktarımını gerçekleştiremiyoruz. Ve bu halen bir sorun.

Tasarımın belki de yegane avantajı kalemin artık daha kolay bir şekilde çıkıyor oluşu. Basmalı yapmışlar. Keşke basma eylemi için de bir fonksiyon tanımlamış olsalardı. Çok daha efektif olurdu. Kalemin yapabildikleri Note 4 ile tıpa tıp aynı. Aynı diyorum bak! Yani metin seçip doğrudan translate uygulamasına gönderme özelliği diye lanse edilen özellik hali hazırda Note 4’te de var. Burada Note 3’ten beri gelen tek handikap, kalem uygulamasında yazı yazıp silmek istediğiniz zaman “elini kaldırmadan tek bir hamlede” üretmiş olduğunuz karakteri tek dokunuşta komple siliyorsunuz. Yani örneğin kalem ekrandan kalkmadan, el yazısıyla tek bir kelime yazdınız ya da imzanızı attınız. Silmek için dokununca o “line” nın tamamını siliyor. Note 2’de ise bu olay çok devrimseldi. Tıpkı normal silgi gibi dokunduğunuz pikselleri siliyordu. Yani kullanıcıya gerçeğe en yakın yazma ve silme deneyimini sunuyordu.

Demiştim ya, cihaz, işlemci ve ram’in artan performansını saymazsak Note 4 ile çok benzerlikler taşıyor. Kalp atışı sayacı (ve buna bağlı çalışan stres ölçer), parmak izi okuyucu gibi detaylar güzel ve işe yarıyor. Şu da bir gerçek ki Note 5, gerçekten hızlı. Şimdi burada yazmayacağım birkaç özel ayarı daha yaparsanız inanın muhteşem bir hıza kavuşuyor.

Bakınız şunu her zaman açıkça ifade ettim. Ben telefonla oyun oynama olayına karşıyım. Telefonunuza oyun kurmadığınız sürece hem bataryasının, hem ekranın hem de genel olarak tüm donanımların ömrünü uzatırsınız iddiasında bulunuyorum. Cihazınız kozmetik olarak da kusursuz kalır.

Bir sonraki model Note 7’nin patlaması (gerçek anlamda) ve Note 8’in de astronomik bir fiyatla piyasaya çıkmış olması sebebiyle, Note 5 bana göre kararlı ve alınabilecek bir üst model cihaz. Android desteği, donanımın “hayvani” derece güçlü oluşuyla tercih edilebilir. Ancak hafıza kartı takılamıyor oluşu ve 32 GB hafızayla yüksek kalite video çekiminin pek mümkün olmaması (çünkü depolama alanı kalmıyor) sebebiyle hayal kırıklığı yaratıyor. O yüzden 64 GB’lı modeli tercih edebilirsiniz. Ancak ben de açtığı en önemli yara şüphesiz –seninki kadar olmasa da– Dock desteğinin ortadan kalkmış olmasıdır.

Umarım bu yazı birilerine yol gösterir ve yardımcı olur. Cihazla ilgili tüm sorularınızı çekinmeden sorabilirsiniz.