Category Archives: Faydalı Mevzular

Bu kategorideki yazılar belki işinize yarayabilecek bilgiler içeriyordur, okuyun.

Odea Bank’tan Eşit Masallar

Özellikle son birkaç yıldır yeniden düzenli olarak radyo dinlemeye başladım. Eskişehir’de iş yerimde oda arkadaşım Hülya Hanım‘la başlayan alışkanlık, yeni oda arkadaşım Sanem Hanım‘la da devam ediyor. İşte böyle günlerden birinde bir radyo reklamında ilk defa duydum bu “eşit masal” kavramını ve çok ilgimi çektim. Hemen küçük bir internet aramasıyla Odea Bank‘ın bu proje için açtığı sayfaya ulaştım.

Odea Bank ve Can Yayınları ile psikolog Prof. Dr. Ayşe Bilge Selçuk‘un yürütücülüğünde gerçekleşen projede hemen herkesin bildiği bazı dünya masalları, kadın ve erkeğin eşit olduğu, bireylerin yalnızca güzelliğiyle/yakışıklılığıyla değil, zekaları ve girişimcilikleri sayesinde başarılar kazandığı bir bakış açısıyla yeniden yorumlanmış. Kırmızı Başlıklı Kız, Rapunzel, Sindirella, Kurbağa Prens ve Pamuk Prenses masalları pedagoglar eşliğinde eşit bir gelecek için, çocuklar kadın-erkek eşitliğini küçük yaşlardan itibaren benimsesinler diye bazen eklemeler yapılarak, bazen de küçük değişikliklerle ve başlıkları değiştirilerek yazılmış. Örneğin Kırmızı Başlıklı Kız masalında, küçük kızımız “babasının” pişirdiği kurabiyeleri anneannesine götürüyor. Yolda diğer kızlarla oyunlar oynuyor. Orijinal masaldaki kurt ise anneanneyi yiyip yerine geçmek yerine anneanne evin kilerine gittiğinde yerine geçiyor ve aslında niyeti sepetteki kurabiyeleri yemek 🙂

Diğer masallarda da okurken sizi gülümseten, aslında bir yandan da düşündüren güzel eklemeler yapılmış. Farkında olmadan, toplumsal hayatta rollerin aslında nasıl da basmakalıp bir bakış açısıyla dağıtılmış olduğunu, üstelik bunların masallara bile sızmış olduğunu fark ediyorsunuz.

Odea Bank’ın müşterisi değilim ve hiç de kullanmadım. Ancak bana göre bu yılın en güzel sosyal sorumluluk projelerinden birisine imza atmışlar. İnternet sitelerinde belirtildiğine göre, bu kitapları ücretsiz olarak şubelerinde de temin edebiliyormuşuz. Projenin belki de en güzel yanı ise ise içeriklerin yalnızca basılı kitaplarla sınırlı kalmaması. Çünkü her bir masala hem pdf formatında dijital olarak, hem Youtube üzerinden video olarak, hem de ses kaydı olarak ücretsiz erişilebiliyor.

Projede şu an ilk etapta üç ve kısa süre önce de iki masal olmak üzere toplam beş masal yayımlanmış durumda. Öyle görünüyor ki ilerleyen günlerde bu sayı da artacak. Benim tavsiyem ise bu seriye bir de Türk masalı eklenmesi. Projenin resmi ve tüm içeriklerin indirilebildiği sayfası aşağıda yer alıyor. Sık kullanılanlara eklemekte ve ara ara kontrol etmekte fayda var.

https://www.odeabank.com.tr/esit-masallar

Masalları indirmek için: Kırmızı Başlıklı KızSindirella’nın BilmecesiRapunzelPamuk Kalpli Prens ve Yedi CücelerKurbağa Prens

NOT: İndirme linklerinde sorun yaşarsanız lütfen bana ulan. Tüm içerikleri (pdf, ses ve video) kaydettim.

GÜNCELLEME: Yazıyı yazdıktan bir gün sonra Eskişehir’deki Odea Bank Şubesi’ne giderek aşağıdaki seti ücretsiz olarak aldım.

Sürüş Dersleri 2: Park Sensörü

Bir önceki yazım açıkçası beklemediğim bir ilgi gördü. İyi dilekleriniz için teşekkürü baştan etmek istiyorum. O günden sonra da araba kullanmaya devam ettik. Ettik diyorum zira bu sürüşlerin hepsinde yanımda Serdar (Abi) vardı. Serdar’la birlikte onun belirlediği rotalarda çalışmalarıma devam ettim.

Arabayı aldığım ilk günden beri bir park sensörü taktırmak istiyordum. Eskişehir’de küçük sanayi denilen yerde birkaç ustaya sorduk. Değişik markalar ve fiyatlar söylediler. Bunun üzerine ben de Hepsiburada’dan iyi yorumlar almış ve ustaların da isminden bahsettiği Inwells marka E20 model gri renk sesli park sensöründen aldım. Arkadaşım Mesut ve Serdar, bu sensörü kendimizin de tamponu delerek takabileceğini söylediler. Ama muhtemelen bu arabanın sahip olduğum ilk araba olmasından dolayı, biraz da pimpiriklenerek bir elektrikçi ustaya taktırmamızın daha doğru olacağını düşündüm. İyi ki de öyle oldu.

Önceki gün Serdar’ın uzun süredir tanıdığı bir elektrikçi ustaya gittik. Satın aldığımız park sensörünü takmasını istedik. Park sensörünün kutusundan dört adet sensör, beyin, elektrik kabloları, buzzer (hoparlör) ve bir adet matkap ucu çıkıyor. Usta ilk olarak arka tamponda nerelerin delineceğini işaretliyor. İşin ustalığı da burada zaten. En sağ ve soldaki delikler çamurluktan itibaren 40 cm arkada ayarlanıyor. Diğer ikisi plaka üzerinden ayarlanıyor. Daha sonra matkapla plastik tampon deliniyor. Sensörlerin her biri belli bir konum için ayarlı. Sağ (R), sol (L), merkez sağ (M) ve merkez sol (ML). Bu dört soketin de beyinde gireceği yerler belirli. Diğer elektrik kablolarında ise buzzer yani sinyal sesini duyuran hoparlörün kablosu ile elektrik kablosu aynı sokete giriyor.

Peki, sistemi çalıştıracak elektrik nereden alınıyor? Geri vites lambasından! Usta arkadaki lambalardan bir tanesinin tesisatını söküyor. Buradaki en kalın siyah kabloya sıradan bir 12 volt ampulün negatif kutbunu bağlıyor. Daha sonra aracı geri vitese taktırıyor. Soketin üzerindeki tüm delikleri tek tek deneyerek arka lambanın (+) kutbunu buluyor. Opel Corsa’da bu kablo mavi renkli olan. Artık geri vitese takınca elektriğin hangi kablolarda aktif olduğunu biliyoruz. Hazır olarak gelen elektrik kablolarındaki (+) ve (-) uçları da bağlayıp yalıttıktan sonra artık sistem kullanılmaya hazır.

Bu aldığımız sensörde 1,5 metrede uzun dalga, 1 metrede orta dalga ve 30 cm.de ise sürekli bir sinyal sesi duyuluyor. Biz tüm bu işleri yaptırırken Serdar’ın sanayideki raconları ise görülmeye değerdi 🙂 Yoldan geçen herkesin Serdar’a selam verdiği bir yer olan küçük sanayi, en nihayetinde Eskişehir’deki her araç sahibinin yolunun düşeceği apayrı bir dünya!

All About History Dergisi

Uzun süre sonra ilk defa bir dergiyi çok beğendim sevgili okur. 2021 yılında 2. sayısını alarak keşfettiğim, çok beğenince de hemen ilk sayısını da bulduğum All About History dergisi, iki ayda bir yayımlanıyor ve henüz yayımlanmış iki sayısı bile takdiri hak ediyor.

DoğanBurda grubu tarafından yayımlanan bu çeviri derginin bana göre en farklı yanı sayfa tasarımı. Ele aldıkları dosyalar için ürettikleri infografikler, özel tasarım görseller, dipnotlar ve anlatım tarzı olarak çok başarılılar. Derginin editörlüğünü Gökhun Sungurtekin yapıyor. İlk sayısının kapağında Hitler, ikinci sayısında ise Büyük İskender var. İngilizce yayımlanan orijinal dergiden çeviri yapıldığı için içeriklerdeki çeşitlilik çok fazla. Aynı sayı içerisinde İskender’i, samurayları, Sherlock Holmes’u ve Kral Arthur’u birlikte okuyabiliyoruz.

En sevdiğim bölümler, “Büyük İskender Dosyası”, “Geçtiğimiz 2000 Yılın Keşifleri”, “Atatürk’ün Mekanları” “Zaman Yolcusunun El Kitabı” ve “Hollywoo’a Karşı Tarih” bölümleri oldu. Ayrıca ilk sayısındaki “Keşifler” sayfası poster yapılıp duvara asılacak kadar iyi olmuş. İkinci sayıda verdikleri takvim, bugüne kadar bir dergiden aldığım en dopdolu takvim. Yılın her gününde bir tarihi olaya yer verilmiş. Yine ilk sayıda verilen “Dünyayı Değiştiren 55 Olay” kitapçığı, kronolojik sıra gözetmeksizin dünyaya yön veren tarihi olaylara yer veren güzel bir genel kültür eseri olmuş.

All About History’de görüp “Antik Uygarlıklar” isimli özel basımlı dergiyi de aldım. Ancak DoğanBurda’dan çıkan Özel Sayı dergiler ayrı bir yazının konusu olabilecek kadar kaliteli oldukları için bunu ilerleyen günlere saklıyorum. Şimdilik All About History’nin Mart ayında çıkacak yeni sayıyı heyecanla bekliyorum.

Yeni Bir Dolandırıcılık Yöntemi: Define Bulduk!

Bu ülkede “dolandırıcılık ve sahtekarlık” üzerine yapılan ar-ge’nin yarısını bilim ve tekniğe yapsaydık her şey belki de bambaşka olurdu. Bu ülkede “dolandırıcılar” kadar kısa sürede ve çözüm odaklı çalışsaydık ülkemiz bambaşka bir yerde olurdu. Ve bu ülkede “dolandırıcılar ve sahtekarlar” kadar yenilikçi ve teknoloji meraklısı olsaydık, bizler de bambaşka hayatlar yaşıyor olabilirdik.

Şunu iddia ediyorum: Cebinde telefonu olan herkes, dolandırılmaya bir adım daha yakındır. Sahip olduğumuz her iletişim kanalı da bizi dolandırılmaya ve kandırılmaya bir adım daha yaklaştırıyor ne yazık ki.

Yıllardır gördüğümüz, duyduğumuz dolandırıcılık yöntemlerine bir yenisi daha ekledi sevgili okur: Define bulduk, yardımın lazım. Geçen gün telefonuma tanımadığım bir numaradan şöyle bir mesaj geldi.

Bu kişiyi, bu telefon numarasını, bu bahsedilen köyü falan tanımıyorum elbette. Ama verdikleri bilgileri girince burada “Sart Antik Kenti” isminde bir antik kentin yer aldığı Google’dan hemen karşınıza çıkıyor. Numaramı nereden nasıl bulduklarını da bilmiyorum. Define işini hiç yapmadım ama çok sayıda defineciyle muhabbet ettim. Gerçekten define bulan birinin böyle bir mesaj atması imkansız.

Peki ne amaçlıyor bu herifler? Olur da cevap verirseniz, sizden saçma sapan bir masraf karşılığında küçük ya da büyük bir meblağ para isteyecekler. Örneğin, “Abi el altından bir eksper bulduk ama 100 dolar istiyor” gibi. Ya da işte “definede büyü varmış, hoca dua için 1000 lira istiyor” gibi. Ya da “Bir kuyumcu var 1500 dolar peşin alıp tüm altınları külçe haline getiriyormuş, böylece izi sürülemiyor.” Zaten bunların tuzağına düşecek kadar safsanız, bu parayı da “kaz gelecek yer” diye düşünüp gönderiyorsunuz.

Benden uyarması. Benzer mesajlar aldıysanız yorumlarda paylaşabilirsiniz.

Scooter Aldım: Xiaomi M365

Mert Ekin doğduktan sonra hayatımız öyle ya da böyle bambaşka bir eksene oturdu. Her ne kadar alışkanlıklarımızı muhafaza etmeye çalışsak da en nihayetinde tüm zaman planlamamızı bebeğe göre yapmak zorunda kalıyoruz artık. Bu nokta da “daha fazla zamana” ihtiyaç duyuyoruz. Alışverişi, işe gidip gelmeyi, evi süpürmeyi, yemek hazırlamayı olabildiğince pratik hale getirmek için de elimizden geleni yapıyoruz.

Merve’nin iş arasında süt izni için eve gelip gitmesi için bir saati oluyor. Her ne kadar iş yeri eve yakın olsa da yürüyerek gidip gelmesi yarım saatten fazla zamanını alıyordu. Bu durumda koşar adım gelip emzirip koşar adım geri dönüyor, dolayısıyla o bir saatlik arada yorgunluğu iki katına çıkıyordu. İşte bu duruma bir nebze olsun son verebilmek için ulaşımda bana göre son 10 yılın en iyi icadı olan elektrikli scooterları araştırmaya başladım.

Xiaomi’nin elektrikli scooterları, okuduğum ve izlediğim pek çok incelemeden sonra aklıma yattı. Bu noktada bir karar vermek gerekiyor: Scooter’ımı ne amaçla ve hangi şartlarda kullanacağım? Bizim için bu koşullar şu şekildeydi: kısa mesafede hemen her gün kullanım, neredeyse eğimsiz yollar. Dolayısıyla Xiaomi M365’i (Mija) almaya karar verdik.

M365’in üst modeli olan M365 Pro, tırmanabildiği eğim, toplam menzil ve azami hız bakımından M365 modelinden daha üstün. Ancak dediğim gibi kullanım amacımız göz önüne alındığında, tüm bu ilave güç opsiyonlarına ihtiyacımız olmayacaktı. Keşke dedirten tek özellik, Pro modelde led ekranda aracın hızını görebiliyor olmamız. Ne yazık ki M365’te bunu görebilmek yalnızca cep telefonuyla mümkün oluyor. Dolayısıyla cihaza bir de telefon tutacağı almakta fayda var. Ancak sağlam bir telefon tutacağını henüz bulabilmiş değilim. Her ne kadar tam dolu bataryasıyla menzil olarak (30 km), pro sürümünün epey altında kalsa da (Pro’da 45 km) yaklaşık bir haftalık git gelden sonra nihayet şarj ettik. Ki şarja taktığımızda da %20’nin altına inmemişti batarya. Ekonomik modda kullanmak gerçekten şarj için ciddi avantajlı. Aracın lastikleri dolma değil, şişme lastik. Yoldaki ufak tefek engebelerde hissettirmiyor. Kutusundan yedek bir takım lastik ve şişirmek için gerekli pompa ara bağlantısı çıkıyor. Bir de şarj aleti var elbette. Katlandığı zaman taşıman için çok daha pratik bir hale geliyor.

scootervs

Piyasada epey bir yedek parçası (başta lastikler olmak üzere) satılıyor. Bir de M365’leri M365 Pro’ya yükseltmek için gerekli bir kit satılıyor. Bu sayede ekranı hız göstergeli led ekrana dönüştürüp yazılım sayesinde motoru biraz daha hızlı kullanabiliyorsunuz. Ancak bu uygulamalar elbette aracı garanti kapsamı dışına çıkartıyor. Benim ilk olarak almayı planladığım donanım güzel bir telefon tutucu.Araştırma sürecinde okuduğum en güzel kıyaslamalardan birisi şurada yer alıyor. Dediğim gibi kısa mesafeleri gidip gelmek istiyorsanız bu model fazlasıyla yeterli olacaktır. Ancak şehir içerisinde yapacağınız gezintiler için kullanmak gibi bir niyetiniz varsa Pro sürümünü tavsiye ederim. Yapmayı planladığım modifikasyonları blogda zaman zaman okuyacaksınız. 

Gıda Dedektifi – Ne Yediğinizi Biliyor Musunuz?

Blogda koleksiyon serileri haricinde pek kitap incelemesi paylaşmıyorum ancak bu kitap okuduğum ilk günden beri öne sürdüğü savlarla kafamı biraz karıştırdı ve bazı alışkanlıklarımı gözden geçirmemi sağladı. “Gıda Dedektifi” tescilli ismini kullanarak çeşitli sosyal medya platformlarında yayın yapan Musa ÖZSOY tarafından kaleme alınan “Ne Yediğinizi Biliyor Musunuz?” isimli kitaptan biraz bahsetmek istiyorum.

Gıda Dedektifi’yle yolum, Eskişehir’de üretim yapan bir firmanın, üstelik yakından da tanıdığım bir firmanın ürünleriyle ilgili yaptığı bir paylaşım sonrasında kesişti. Uzun süre Instagram hesabı üzerinden yaptığı paylaşımları takip ettim. Açık söylemek gerekirse sadece ürünlerin etiketleri üzerinden yani üreticinin bizzat beyan ettiği değerler üzerinden tarafsızca yorum yapması ve doğal ürünler hariç (meyve, kuruyemiş vb.) hiçbir ürünün reklamını yapmaması hoşuma gitti. Son olarak da Eskişehir’deki Kalabak Su Krizi’nin ipini çeken paylaşımıyla sadece birkaç milyon takipçinin değil, ulusal basının da gündemine girdi.

Kalabak Su Krizi, bana göre göz göre göre gelen bir sıkıntı. Gıda Dedektifi bu sıkıntının fitilini ateşledi ve bir takipçisinden gelen çok eski damacanaların fotoğraflarını paylaştı. Başta Eskişehirli takipçiler olmak üzere pek çok kişi de bu gönderiyi paylaşınca silsile yoluyla bir “ihbar” ortaya çıkmış oldu.

Biz dönelim kitaba. Bir şehir plancısı, gıda profesyoneli olmayan bir kimse, sadece kişisel merakı ve araştırmaları yardımıyla insanlara sağlıklı beslenmeyi ve gıda endüstrisinden büyük ölçüde kaçınmayı önerebilir mi? Kitabı sipariş ederken de, okumaya başlarken de aklımda bu soru vardı. Kendi mesleğimden düşününce, yıllarca çevre konusunda eğitimi olmayan kişilerin kulaktan dolma bilgilerle ve sözüm ona duyarlılıklarıyla “doğrusu budur” şeklinde beyanlar verdiklerine şahit olmuştum. Bu kitap da bu şekilde tespitler içeriyor muydu?

Kısmen evet, kısmen hayır. Şunu açık yüreklilikle ifade etmek gerekirse kitabın yazım dili gerçekten çok iyi, günlük konuşma dilinde, teknik terimler dahi verilirken sıkmıyor okuyucuyu. Bu haliyle birkaç günde okunup bitirilebilecek bir kitap. Yalnız birkaç yerde editoryal hatalar var. Cümlelerin kurguları biraz karışmış ve galiba birkaç da yazım hatası var. Tahminim bunlar -eğer olursa- ikinci baskıda düzeltilir.

Musa ÖZSOY, geçirdiği bir hastalıktan sonra çeşitli doktorlar tarafından tedavi edilmeye çalışıyor ancak bu tedaviler işe yaramıyor. Daha sonra hastalığının beslenme alışkanlıklarından dolayı ortaya çıkmış olabileceğini keşfediyor ve bu ona etiket okuma alışkanlığı ve temel beslenmeyle ilgili bir takım yeni alışkanlıklar kazandırıyor. İlk zamanlar, marketleri gezip marka ya da ürün ayrıt etmeksizin etiket incelemeleri yapıyor. Daha sonra ise bu işi sistemli bir hale getirip çeşitli sosyal medya platformlarından bilgilendirmeler yapıyor. Bu süreçte birkaç okulda da etiket okuma ve gıda endüstrisiyle ilgili eğitimler veriyor. Ancak ürünleri hakkında inceleme yaptığı firmalar bir süre sonra bu durumdan rahatsız oluyorlar ve çeşitli hukuksal süreçler başlıyor. Kitapta da bu süreçler en başından beri anlatılıyor. Kitabın aşağı yukarı yarısı tüm bu süreçle birlikte “etiket okuma” işinin nasıl yapılacağını anlatıyor. Diğer yarısında ise gıda endüstrisinin gelişim süreci ve bu süreçte yaşadığı değişim anlatılıyor. Elbette yazar bunu endüstrinin pek de savunucusu olmadan yapıyor.

Kitabın en iyi yanı, özellikle şekerin günlük hayatımızdaki akıl almaz yerini çok iyi gösteriyor olması. Yani kitabı okumaya başladıkça şekerin aslında çok da gerekmediği halde hemen her endüstriyel üründe nasıl yer aldığını fark ediyoruz. Bu pek çoğumuzun ilk elden tecrübe ettiği ancak farkına pek varamadığı bir gerçek. Yapay tatlandırıcılar ve aroma vericilerle ilgili de daha önce duymanızın pek muhtemel olmadığı bilgileri öğreniyoruz.

Kitabın en kötü yanı ise burada başlıyor. Kitapta sıkça atıf yapılan bilimsel çalışmaların hiçbirine ulaşamıyoruz çünkü bir kaynakça yok. Şayet bu kitap, insanların yerleşik tüketim alışkanlıklarını değiştirmek amacıyla yazılan bir kitap olmasaydı, insanlar için daha sağlıklı bir beslenme modeline ışık tutacak bilgiler içerdiğini iddia etmeseydi, bir roman, bir kurgu ya da benzeri bir eser olsaydı açıkçası bir kaynakça aramaya da gerek yoktu. Ancak yazarın da eser içerisinde sıkça kullandığı üzere “bilimsel temellere dayanan” verilerden ve araştırmalardan ortaya çıkan sonuçlar üzerine konuşuluyorsa ben bir kaynakça kısmı görmek isterdim. Bilemiyorum, bu beklentim belki de yıllardır alıştığım bilimsel ve teknik yazın jargonundan kalan bir alışkanlıktır benim için. Ancak ben, gıda endüstrisine karşı kendimi bir “dedektif” olarak addetseydim, elimi daha da sağlamlaştırmak için güzel bir de kaynakça hazırlardım.

Şu da bir gerçek ki, ne yazık ki bu endüstriyel katkı maddelerinin çoğunun sağlığa olumsuz bir etkisi henüz kanıtlanmadı ve endüstri tarafından bu katkılar kullanılmaya devam edecek, en azından sağlıksız oldukları kanıtlanana kadar. Bana göre bir diğer gerçek ise dünyanın mevcut nüfusunu doyurabilmek için geleneksel yöntemler yetersiz kalmakta ve gıda endüstrisine muhtacız, daha temiz ve daha insani olması şartıyla.

Özetle, “Ne Yediğinizi Biliyor Musunuz?” kesinlikle dikkat çekici bir kitap. Gıda profesyoneli olmayan bir yazar tarafından yazılan, profesyonel bir derleme ve değerlendirme. Çok da isabetli tespitler içeriyor. Gıda mühendisi olan okuyuculardan kitapla ilgili olumlu/olumsuz görüşleri bekliyorum. Sevgilerle.

Sürdürülebilirlik ve Döngüsel Ekonomi Üzerine – Seda’nın Sunumu

Blogda daha önce yazdığım şu ve şu yazılarımda Eskişehir Teknik Üniversitesi’nin çevrim içi mezun buluşmalarından bahsetmiştim. Güzel fakültemiz, tüm bölümlerden mezunlarına öğrenci arkadaşlarla buluşma imkanı tanımıştı sağ olsun.

Çevre mühendisliği bölümü için yapılan sunumlardan ise benim kişisel favorim Seda’nın yaptığı Sürdürülebilirlik ve Döngüsel Ekonomi başlıklı sunum oldu. Hatta Youtube’a yüklenen videoyu indirip arşivledim. Kim bilir belki bir gün kullanırım.

Sunumda ilk olarak Çevre Mühendisi ve Çevre Görevlisi ayrımından bahsediyor Seda ATAK. Kendi adıma benim işim büyük oranda mevzuat işi olduğu için, özellikle işinde mevzuat ağırlıklı çalışmayan meslektaşlarımın neler yaptığını ilgiyle takip ediyorum. Seda sunumunda bolca kendisinden ve çalıştığı holdingin çalışmalarından, ödüllerinden, başarılarından bahsediyor. Yapılan bu çalışmaların her biri de aslında “Neler Yapılabilir? Sorusunun cevabı niteliğinde.

Daha sonra, 1950’li yıllarda Dünya’ya pompalanan doğrusal ekonomi modelinden bahsediliyor. Ancak bir süre sonra bu modelin uygulanamaz olduğunu pek tabi anlaşılıyor ve “Döngüsel Ekonomi” modeli ortaya atlıyor ve bu da “Endüstriyel Simbiyoz” yaklaşımını doğuruyor.

Benim de daha önce bir özel okul için yaptığım sunumda bahsettiğim “7. Kıtanın Keşfi” dikkatimi çekti yine. Dünya okyanuslarında beş farklı noktada birikmiş halde olan bu milyonlarca ton çöp ve plastik, her duyduğumda ilk kez duyuyormuşum gibi ilgimi çekiyor ve hemen bir yan sekme açıveriyorum. Keşke bir imkan olsa, bir uluslararası kuruluşta çalışma fırsatı doğsa da bu adalar üzerine araştırma yapma imkanım olsa. Bu mesleki olarak başıma gelen en güzel şeylerden birisi olabilir.

Seda’nın sunumu, sadece öğrencilerimizin ve mezunlarımızın değil, tüm faydalanmak isteyenler için erişime açık. Şu linke tıklayıp izleyebilirsiniz. Ben de sunumun alt kısmına ekliyorum. Şapkamızda daha nicelerini biriktirmek dileğiyle! Ağzına ve emeğine sağlık Sedacım teşekkürler 🙂

ESTÜ Mühendislik Fakültesi 1. Öğrenci-Mezun Buluşmaları

zoom01

Covid-19‘un bizlere kazandırdığı belki de en önemli tecrübelerden birisi de “uzaktan eğitim” imkanlarını daha da etkin kullanmayı öğrenmek oldu. Bu kapsamda, pek çok kurum ve kuruluş çalışanlarıyla –özellikle ofis işi yapanlar– çevrim içi ortamda, genellikle de Zoom isimli çoklu katılım-konferans programını kullanarak buluştu ve çalıştı. Her ne kadar Milli Eğitim, başka alternatifler arasa da, özellikle özel eğitim kurumları da Zoom’un tüm avantajlarından yararlandı ve eğitim-öğretim süreçlerini dijital platforma taşıdılar. Bu işi kurumsal anlamda ciddiye alıp bu alanda yatırım (sadece maddi anlamda değil) yapan tüm eğitim kuruluşları da, yapmayanların önüne geçti.

Geçtiğimiz aylarda Ahmet‘le birlikte Özel Atayurt Koleji‘ne “Küresel Çevre Felaketleri” isimli derleme çalışmamı sunmuştum. Bu etkinlik benim ilk defa Zoom üzerinden bir şeyler anlatmaya çalıştığım bir etkinlikti. Gayet keyifli geçmişti.

Bu süreçte bizim okul –Eskişehir Teknik Üniversitesi– de boş durmadı elbette. Özellikle yaz döneminde, öğrencilerle iletişim halinde kalabilmek ve mezunları da öğrenme süreçlerine dahil edebilmek için “Mühendislik Fakültesi 1. Öğrenci-Mezun buluşmaları” etkinlikleri düzenlemeye başladı.

Bu etkinlikler, 15 Temmuz-15 Ağustos 2020 tarihlerini kapsayacak ve tamamı Zoom ile Youtube üzerinden canlı yayımlanacak. Bugün itibariyle 6 etkinlik tamamlandı. Şu anda fakültenin sayfasında yer alan duyurular kısmında toplam 25 etkinlik duyurulmuş durumda.

zoom02Çevre Mühendisliği Bölümü‘nde ilk etkinliği 17 Temmuz günü yaptık. Konuşmacı bendim. Filiz Hocam’ın davet ettiğinde hiç tereddüt etmeden kabul ettim. “Örnek Mevzuat Uygulamaları” ismindeki sunumumda katılımcılara Çevre Kanunu kapsamında, bir işletmede kurulacak çevre yönetim sisteminin nasıl olacağını anlattım. Aslında derya deniz olan bir konuyu bir saate sığdırmak elbette çok da mümkün olmadığı için, mümkün oldukça içeriği zengin tutup detayları kısalttım. Etkinlik için özel olarak bir atık yönetim planı zoom03formatı hazırlayıp etkinliği izleyenlerle paylaştım. Umarım faydalı olabilmişimdir.

İlerleyen günlerde bölümden sevgili arkadaşlarım Aslan ve Seda‘nın da sunumları olacak. Sadece bu ikisini değil, diğer bölümlerden de tanıdık isimleri ve ilgimi çeken konuların hepsini de hatırlatma olarak ekledim. Bugün de Malzeme Mühendisliği’nden arkadaşım Tayfun‘un sunumu vardı. Öğlen olduğu için izleyemedim ancak Youtube’a yüklenmesini bekliyorum 🙂 Evet, yüklenmesi dedim. İşin en güzel yanı, bu içerikler anlatıldığı yerde de kalmayacak. Youtube üzerinden video olarak yayımlanacak. Hemen aşağıya benim sunumumu ekliyorum:

Okulumuzun sosyal medya hesaplarını takip etmekte büyük fayda var. Eğer çevre mühendisiyseniz  ve hatta mühendislik okuyorsanız, tüm bu etkinliklere kulak vermenizi tavsiye ederim. Mutlu günler dilerim 🙂

Almanya’da Yayımlanan Atatürk Kapaklı Dergi

hislif00

Geçtiğimiz günlerde Almanya‘da yayımlanan History Life isimli dergi, “Die Grossen Revolutionäre” yani “En Büyük Devrimciler” isimli sayısında, kapağının tam ortasında Mustafa Kemal ATATÜRK‘e verince sosyal medyada ülkece olarak yine göğsümüz kabardı.

Yurt dışında yayımlanan ve ülkemizden, özellikle de Atatürk’ten söz eden bu tip dergi, gazete vb. yayımlar sadece benim değil, pek çok kişinin ilgisini çekiyor elbette. O yüzden hemen Seval‘e ulaşıp durumu anlattım. O da görmüş zaten ve arıyormuş dergiyi. İnanmazsın birkaç hafta aradı durdu ve geçen gün müjdeyi verdi: Nihayet bulmuş ve son iki dergiyi de satın almış.

“Modern Türkiye’nin kurucusu” ve “Atatürk, sarsılmaz bir cumhuriyet yarattı” gibi okudukça insanı gururlandıran ifadelerin kullanıldığı bu dergiyle ilgili olarak hemen hemen tüm basında haberler çıktı. Ancak hiç kimse, derginin iç kısımlarından bir şeyler paylaşamadı.

Evet, Proofhead My Resort çok büyük bir kültür hizmeti daha sunuyor. İşte History Life dergisinin Almanya’da yayımlanan Mayıs sayısında Atatürk’ün ve onun başarılarının anlatıldığı sayfalar aşağıda yer alıyor. Okumaya devam et

Daktilo Alırken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

daktilo01Çok spesifik, hedefe yönelik bir başlık attım. Bu sabah kalktığımda Instagram‘dan bana gelen bir mesaj isteği gördüm. Bu arada, blogda da iletişim formu olmasına rağmen Instagram’dan çok daha fazla mesajlar alıyorum. Bana iletilen istekte Ecemsu isminde bir kullanıcı blogda 2015 yılında yazdığım şu yazımı okuduğunu ve bir daktilo almak istediğini belirtmiş. Bu konuda nelere dikkat etmesi gerektiğini sormuş.

Daktilo konusunda bir kere kazık yediğim için, aklımda kalanlarla kendisine bir mesaj attım. Sonradan baktım ki aslında bloga yazılacak bir yazının konusu olacak kadar çok şey yazmışım. Böyle de olunca ilgilenenlerle paylaşmak istedim aktardıklarımı.

2015 yılından bugüne, tüm değerli dostlarıma, kutlama mesajları başta olmak üzere, değer verdiğim, önem verdiğim mesajların tamamını daktilomla yazdım. Daktiloyu aldığım gün aldığım üç tane şeritten, ikisi hala yedek olarak duruyor. Zaman zaman da internetten satış var mı yok mu diye hala kontrol ederim.

Daktilo alırken önce gerçekten daktilo almak isteyip istemediğinizi netleştirin. Çünkü bu mekanik makineler hantal, bakımları pahalı, ustaları çok denecek kadar az ve en önemlisi üzerilerindeki mürekkep şeritlerini bulmak giderek zorlaşıyor. Ancak elbette daktilodan çıkan bir mektup, bir şiir ya da bir öykü hem yazarken sizi hem de okuyacak kişiyi heyecanlandırıyor.

Benim tavsiyem piyasada belki de %90 oranında bulunan F klavyeli daktilolardan kesinlikle almayın. Dikkat edin, eğer F klavye ise almayın. Çünkü bu daktilolara ş ç ğ gibi Türkçe karakterleri eklemek için diğer karakterlerden kırpılıyor. Örneğin bazı noktalama işaretleri yok. Mesela “1” rakamı yok. Bunun yerine küçük “L” kullanıyorsunuz. Kaldı ki büyük ihtimalle günlük hayatta Q klavye kullandığınız için F klavyeye alışana kadar daktilodan soğursunuz. Çünkü daktiloda yazmak darbe şiddetinden dolayı biraz da fiziksel güç gerektiriyor.

Bu açıdan Q klavyeli makineler bence daha iyi çünkü hepsi Avrupa yapımı. Gerçi F klavyeler de ülkeye ilk gelirken Q klavye olarak geliyor, sonra Devlet Malzeme Ofisi‘nde başlıkları değiştiriliyormuş. Ancak Q klavyelerde de bazı ufak versiyon farklılıkları oluyor. Örneğin QWERTY düzeni yerine AWERTY düzeni ya da Y ile Z harflerinin yerleri değişik oluyor. Bunlara dikkat edin. Muhakkak makinenin altında, sağına soluna iyi bakın. Eğer “DMO” yazısı görüyorsanız almayın. Bu makine Devlet Malzeme Ofisi’nin hurdaya ayırıp sattığı yıllarca kullanılmış bir makinedir çünkü. Piyasada hurdacılarda, sağda solda satılan, dekor olarak kullanılan makinelerde de ben aynı logoyu gördüm defalarca.

daktilo02Travel tip denen, kutulu olan daktiloları tercih edin. Her ne kadar travel tip denilse de cidden ağır oluyor daktilolar. Eğer kutusu olmayan hantal bir tip alırsanız bir köşede tozlanır durur. Genelde ağır hantal tiplerin görüntüsü güzel oluyor ancak eve getirdiğinizde anlıyorsunuz hatanızı.

Yukarıda da yazdığım gibi daktiloyu alırken alabiliyorsanız muhakkak iki üç tane şerit alın. Yedekli bulunsun.

Bazı daktilolar benimki gibi çift şerit yazabiliyor, inanın bu özellik hiç önemli değil. Çünkü çift şerit bulmak zor ve işlevsiz. Satıcı çift şerit diye fiyatı yükseltirse aldanmayın.

Üst kısımda şeridin aktığı ve tuşların vurduğu siper bölümünde satın alırken şeridin takılı olduğundan emin olun hatta yazmayı deneyin. Bazen buradaki metal aksam eğiliyor ve satıcı bu kısım boşken satıyor. Evde de şerit takılamıyor haliyle. Sonra satıcı “siz takarken eğilmiştir” diyor. Siz alırken şeridi taktırıp makinenin yazdığından emin olun.

Tuşların baş kısımları dikkat ederseniz kaynaklı/lehimli/perçinli kafalara sahip. Bu kafalar bazen gevşiyor. Ancak kaynakla yine sabitlenebilir. Kontrol için bu kafalara da bakabilirsiniz. Eğik, eksik, oynayan vb. varsa satıcıya söylersiniz. Aynı şekilde tuşların butonları da çok sıklıkla çıkabiliyor, altındaki tırnaklar kırıldığı için Japon yapıştırıcısıyla geçici olarak tutturulabiliyor. Boşluk tuşu, satır başı tuşu, satır kolu gibi en önemli aksamları kontrol edin. Üst kısımda tabla üzerinde marjin ayarlamaya yarayan çubuklar vardır sağa sola hareket eden. Bunlar sıkışmış olabilir. Dikkat edin.

Dünyada daktilonun hala en aktif kullanıldığı ülke Hindistan. Elektriğin bile olmadığı bazı yerleşim yerlerinde, seyyar da olsa kamu hizmetlerini bu sayede yapabiliyorlar. O yüzden YouTube da Hintlilerin yüklediği bir sürü daktilo bakım videoları var. Bakabilirsiniz.

Tavsiye edebileceğim bir marka yok açıkçası. Benim aldığım daktilo Royal marka. Memnunum. Mekaniği çok sağlam. Şimdiye kadar üzmedi sağ olsun. Çalışan ve pratik olan her cihaz bence alınabilir. Genelde malzemeden çalınamayan yıllarda üretildikleri için gördüğüm en hurda daktilonun bile mihrabı hala yerindeydi.

Son olarak, en başta yazdığımı bir daha yazayım. Gerçekten daktilo almak istediğinizden emin olun. Bu hantal, masraflı, bakım isteyen ama kullanması müthiş keyifli makineye sahip olmak istiyor musunuz?

daktilo03