Category Archives: Edebik Fantastik Sanatsal

Sanatsal olaylara, edebi eserlere bakış açım, kendi yazdıklarım bu kategoridedir.

Mecmua İşleri – Anket Sonucu

Bu yazıyı, rutin olarak takip ettiğim dergilerden bahsetmek için kaleme alıyorum. Gerçi bu dergilerin bir kısmına blogun çeşitli yazılarında bahsettim. Ancak şöyle derli toplu bir yazı yazmayalı epey zaman oldu.

Nisan ayında senden bir konuda yardım istemiştim sevgili okur. Şu yazımda bir de anket sunmuştum. “Kafa” ile “OT” dergileri arasında bir seçim yapmanı istemiştim. Anket sonuçları Kafa dergisi lehine çıktı. 8 okuyucu Kafa dergisini seçerken yalnızca 2 okur OT dergisini seçmiş. OT dergisi geçen ay ki sayısında, hiç yapmadıkları bir şeyi yaptı. Üstüne bir de bu sayılarında da İhsan Oktay Anar‘ı göremeyince, OT dergisi almayı bıraktım. Evet, artık OT dergisi almıyorum.

mecm01

Kafa, halen takip ettiğim en eski süreli yayın. Eskiden poster ve ayraç verirdi. Şimdilerde, son birkaç aydır, poster ve sticker veriyor. Dergi formatını, baskısını, tasarımını hiç değiştirmedi. Yazarları, pek çok diğerinde olduğu gibi, genellikle çok tanınan yazarlar, televizyon simaları ve popüler şahsiyetlerden oluşuyor. Dolayısıyla okuyacağınız içeriklerden pek çoğu aslında “öylesine” yazılmış yazılar. Ancak kapak konuları, özel dosyaları, grafik içerikleri bakımından gerçekten emsalsiz bir mecmua. Solcuymuş gibi yapıyor ancak hiç de öyle değil. Aylar önce çok lüks ve magazin programlarına bile konu olan bir törenle “yazar buluşması” yaptılar. Ben dergiyi seviyorum yalan yok, takip de ediyorum. Bir falsoları olmazsa, takip etmeye de devam edeceğim.

mecm09

45’lik Dergi, bu ay 5. sayısı yayımlanan mükemmel bir dergi. Bu dergi kimlere hitap ediyor? Müzikseverlere, sinemaseverlere, özellikle Yeşilçam hayranlarına, geçmişe özlem duyanlara, plak koleksiyoncularına ve arşivcilere. Plaklar konusunda çok fazla teknik bilgi içermiyor. Ancak kesinlikle birbirinden ilgi çekici başlıklara sahip. Bu yönüyle Kafa dergisinden çok daha iyi. Okumaya devam et

Reklamlar

Bir Anket: KAFA mı? OT mu?

Birkaç yıldır KAFA Dergisi‘ni takip ediyorum sevgili okur. Alper‘le birlikte Sercan‘ı ziyaret ettiğimiz şu tarihlerde ilk defa Sercan’ın şirket aracında görmüştüm KAFA Dergisi’ni. İlk birkaç sayfasını okuyunca da epey hoşuma gitmişti. Eskişehir’e dönünce Temmuz 2015’te, 11. sayısından itibaren almaya başladım. Yalnızca 13. sayısını almayı unuttum. Onun dışında bu ay (Nisan 2018) yayımlanan sayısı da dahil olmak üzere 11. sayıdan itibaren yayımlanan her sayısını aldım bu derginin. Tamamı olmasa da çoğunluğu kaliteli yazarlardan ve keyifli yazılardan oluşuyor. Her ay verdikleri poster ve kitap ayraçları da koleksiyonluk kalitedeler.

dergank25

dergank26

KAFA Dergisi – Nisan 2018

Okumaya devam et

Ekinoksu Üç Geçe Kıyamete Bir Kala

kıyametekinoksHayır, dedin. “Senin” kadar uzundu. Fakat içerisinde “senden” en ufak bir parça yoktu. Hayır… Elimi uzattım belki dokunursam yüreğine, iz bırakır parmaklarım diye. Sarıp sarmaladın kendini kürklere ve saklandın iğrenç bir duvarın ardına. Oysa sen değil miydin en soğuk kış günlerinde kollarını dolayan çırıl çıplak? Ah içim yanıyor. Ve o fotoğraf hala çerçevesinde asılı duruyor. Başımı göğsüne yaslayıp ellerin yüzümde gezerken, iki pembe yanak ve bir masum bakışla durduğumuz öylece. Kaldırmıyorum.

Bu öyküyü, bu gece için, senin için yazıyorum. Belki bir gün kitap olur ya da bir şarkı. Belki her gün dinlersin belki de kapağını bile açmazsın. Okumaya devam et

Yeni Yıl Seninle Başladı!

Seneler sürer her günüm, 
Yalnız gitmekten yorgunum, 
Zannetme sana dargınım, 
Ben gene sana vurgunum…

Sabahattin Ali yazmış. Ali Kocatepe bestelemiş. En sevdiğim şiirlerden bir tanesidir. Yeniden başlamayı, ayaklarının ucunda kıvrılmaya ne kadar da isterdim. Olmadı, bizi bıraktın yine. Ve yeni yıl seninle başladı. Dünya başımıza yıkılmışken bile gözlerim seni aradı durdu. Ah Dolunayım!

ocakdolu02

ocakdolu03

ocakdolu01Her yılın ilk yazısı Özet yazısı olduğundan dolunay yazım birazcık gecikti. Aksi gibi yılın ilk iki gecesinde gökyüzünde nasıl devasa bir dolunay vardı anlatamam. Türker, odasının camından fark edince aklına ben gelmişim. “Abi senin şu bitmeyen öykülerinin hali ne olacak?” diye sordu. Güldüm.

Zannetme unuttum adını, zannetme unuttum ışığını, zannetme kör oldum. Ben hep oradayım. En gizli mabedinde. Her an fırlayıp odana girebilecek, merdivenlerde sürünen bir gölge, park yerine vuracak bir beyaz ışık. Ama her zaman orada, oralarda olacağım. Çünkü biliyorum, benim göğümde ve göğsümde tek ilah sensin.

Çok sonraları fark ettim. Şu film, özellikle şu görsellerdeki sahneleriyle Ahu Tuğba‘nın oynayıp oynayabileceği en muhteşem, en iç titreten filmmiş. Şaşkınım ve üzgünüm. O yerden kalkan bakışları nasıl da daha önce fark edemedim!

Madem böyle başladı, böyle bitsin.

İhsan Oktay Anar Külliyatı

ioa00

Uzun süredir aklımdaydı paylaşmak ancak bilgisayarın başında oturunca silip gidiyordu aklımdan. İhsan Oktay Anar‘ın bütün eserlerini eski ve yeni basım olarak toplarlamış bulunuyorum sevgili okur. Bu yazıda, tamamı İletişim Yayınevi‘nden yayımlanmış olan kitaplarından bahsedeceğim. Belki başka bir yazıda da İhsan Oktay’ın OT Dergisi‘nde ve diğer başka dergilerde yayımlanan yazılarını paylaşırım.

ioa07

Puslu Kıtalar Atlası’nın yayımlanmış üç farklı versiyonu

ioa01

Özel Baskı Ciltli (sağda) ve Dış Kabı (solda)

Evet, yolculuğumuz 1995’te başlıyor. Puslu Kıtalar Atlası yayımlandığında, herhalde o dönemin edebiyat eleştirmenleri büyük çaplı bir şok geçirmişlerdi. Zira ilk defa bir yazar fanteziyi tarihle yorumluyor, kendi kurguladığı bir paralel evrende adeta mucizeler yaratıyordu. Üstelik bunu yaparken bilimin olanca gizemini de kullanıyordu ki okuyucuların beyinlerinde şerareler ardı ardına beliriyordu. Gerçekle düşü ayıran çizgiyi neredeyse yok ediyordu.

Puslu Kıtalar Atlası, ilk yayımlandığından beri tam 22 sene geçti ve Türk Edebiyatı’nın kült eserleri arasında adını çoktan yazdırdı bile. Hatta yirminci yıl özel baskısı bile yapıldı çok güzel bir cilt ve dış kaplamalı olarak. Puslu Kıtalar, İhsan Oktay’ın yayımlanmış olan yedi romanı içerisinde en çok okunan, en çok bilinen ve ne yazık ki popüler kültüre en çok çerez yapılmaya çalışılan oldu. Oysa ki hemen her sayfasında bambaşka bir lezzet, bambaşka bir gizem ve kim bilir ucu nerelere uzanan bambaşka atıflar var. Ve çok az okuyucu kitaplardaki göndermelerin farkında.

Bu noktada bazen isyan ediyorum. Keşke, İhsan Oktay Anar, bu kitapla tıpkı Tolkien gibi, Martin gibi yepyeni bir evren kurgulasaydı ve tüm eserlerinde bu evreni kullanıp geliştirseydi. Gerçi evet, kısmen, yaptığı iş buna benziyor biraz. İkisi hariç, tüm kitaplarındaki olaylar Osmanlı döneminde geçiyor. Ancak Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Galiz Kahraman‘da Osmanlı sonrası genç Cumhuriyet dönemini anlatıyor.

ioa06

Yolculuğun bir sonraki adımı ise Kitab’ül Hiyel. 1996 yılında, “Eski Zaman Mucitlerinin İnanılmaz Hayat Öyküleri” alt başlığıyla yayımlandı. Bu romanda, bir öncekinin aksine, öykülerde anlatılan icatların çizimleri de yer alıyordu. İhsan Hoca, bu çizimleri de bizzat kendisi yapmıştır. Her biri, birbirine bağlı olan öyküleri tam 94 farklı ağızdan nakletmiş, okurken bu kişilerin lakapları bile kahkaha krizine sokmaya yetmiştir okuyucuları. Mizah, İhsan Oktay’ın kitaplarında hep vardır. Bu öyküde de dozunu ustalıkla tutturmuştur. Kitap, 144 sayfa olmasına rağmen, yapılan atıfları tek tek araştırıp bulmaya kalktığınızda okuması iki üç gün sürebiliyor. Puslu Kıtalar, yola çıkmak için olmazsa olmazdır. Kitab’ül Hiyel ise yola çıkarken alınacak en leziz yolluktur.

ioa02

Efrasiyab’ın  Hikayeleri, 1998 yılında yayımlandığında, İhsan Oktay’ın üçüncü kitabı olmasının yanı sıra, Puslu Kıtalar Atlası’nda sürekli bahsedilen Efrasiyab isimli kahramanın hikayelerinin de nihayet yayımlandığı düşüncesiyle büyük heyecan yaratmıştı. Ancak, Puslu Kıtalar’da bahsedilen Efrasiyab ile kitapta bahsedilen Cezzar Dede‘nin pek de alakaları yoktu. Üstelik kitaptaki olaylar tahminen 1950-1970 arası dönemde geçiyordu. Eh, önceki kitaplardaki o tarihi ögelerle iç içe geçmiş fantastik kurguları bulamayan okurların gözünde Efrasiyab’ın Hikayeleri, en zayıf eser olarak kendine yer edindi. Ancak bu haksızlık bence. Bu kitabın benim için bir önemi de annemin de okuduğu ilk ve tek İhsan Oktay kitabı olmasıdır.

ioaefrasiyab

Efrasiyab’ın hikmetlerinden bazıları… (Resimli Roman’dan)

ioa03

Yaklaşık 7 yıllık bir aradan sonra, 2005’te, üstelik aynı yıl içinde tam dört baskı yaparak, Amat yayımlandı. Aman yarabbim o ne kitaptı öyle! Seval‘in doğum günü hediyesi olarak aldığı bu kırmızı kapaklı kitabı, evden okula, okuldan eve giderken dolmuşlarda ve otobüslerde okudum. O nasıl bir kurgu, o nasıl bir ters köşe etmektir öyle! Evet, Puslu Kıtaları bitirip başımı kaldırdığımda gözlerim sevinçle parlıyordu. Hayatımın en önemli yazarlarından birini bulmuştum ve üstelik yıl 2007 idi. Ancak Amat’ı bitirdiğimde gözlerimde oluşan parıltıyı, dehşete düşmüşlük, şaşkınlık ve hayranlığın bir karışımı olarak tanımlayabilirim. Puslu Kıtalar’dan sonra en sevdiğim ikinci kitaptır. Kitabın adında dahi bir gönderme, bir oyun var. Dahası okudukça denizcilikle ilgili bu kadar çok Osmanlıca terimi nasıl da ustalıkla kullanmış bu adam  diye mest oluyorsunuz.

ioa04

Çok bekletmemiş ve 2007’de Suskunlar‘ı patlatmış bu sefer de hoca. Eflatun rengi bir roman bu. İletişim Yayınları’nın da tek tip tasarıma geçmeden önce yayımladığı son Anar romanı. 2007’de yayımlandığında özellikle Amat’ın getirdiği başarı ve aldığı ödüller sayesinde, Suskunlar, Puslu Kıtalar’dan sonra, hocanın en çok bilinen romanı olmuş. Benim şansım, 2007’de Puslu Kıtalar’ı keşfedip bu dünyaya dalınca, karşımda okuyabileceğim bir tanesi de yeni yayımlanmış tam dört tane roman  olmasıydı. Dolayısıyla o yıl benim için İhsan Oktay Anar yılı oldu. Hayatım, düzenim, hayal gücüm ve hatta blogum bile, o dönem onun etkisine girdi. Suskunlar’ın bendeki baskılarından bir tanesini birkaç yıl sonra bir arkadaşıma hediye ettim, belki o da bu dünyaya ilgi duyar diye. Bir de unutmadan, benim İhsan Oktay Anar kitaplarım notlarla, işaretlerle ve çevirilerle doludur. Özellikle ilk eserlerini, benim kitaplardan okumak, alçak gönüllü olamayacağım, bir ayrıcalıktır 🙂 Çünkü hemen her göndermenin açıklaması vardır. Bunları bulmak, araştırmak için saatlerim ve günlerim gitti. Suskunlar, diğer tüm kitaplar arasında beni ilk defa biraz korkutan kitap oldu. Kitaptaki bir sahne, okuduğum gece rüyama girmişti hiç unutmuyorum. Tıpkı öncekiler gibi, bu kitapta da müzik ya da onun ifadesiyle musikî’ye dair tüm terminoloji Osmanlıca.

ioa05

Taa 2012’de yayımlandı Yedinci Gün. Önce İletişim Yayınları’nın yeni kapak tasarımı şaşırttı. 180 dereceyi eşit açılara bölünmüş halde gösteren çizimleri içeren kapağı ve sırtta yapılan renk değişiklikleri şahsen beni şaşırttı. İletişim, artık İhsan Oktay kitaplarını yepyeni bir seri halinde basıyordu. İtiraf edeyim Yedinci Gün, ustanın en az okuduğum kitabıdır. Ortasından dalıp bitirmeleri saymazsak baştan sonra herhalde ancak 2 defa falan okumuşumdur. Ancak burada da hoca boş durmamış, havacılığa ve bugün bile tartışılan bir takım uygulamalara merak salmış. Aşk‘ın insana neler yaptırabileceği, tüm diğer eserler arasında en iyi şekilde bence burada tarif edilmiş. Aşk, Döjira, ahh.

Vee geldik 2014’tün ilk aylarına. Galiz Kahraman yayımlandı. Hayatımın belki de en unutulmaz yılı olan 2014’te, yarısını yolda yarısını da rüyalarda okudum. “Mevcude’nin çekilmez hoppalığını” ben biraz “sevimli ve tahrik edici” bulsam da, kitaptan süzülenler yalnızca bu tahrikler değildi. İlk defa basında, sağda solda İhsan Hoca’nın bu kitabı birilerini iğnelemek, eleştirmek için yazdığı iddia edildi. Yanılmıyorsam tam da bu dönemde, İhsan Oktay’ın yazmayı bıraktığı iddia edildi. Bizler dehşete düşmüş, hocayı ikna etmek için açılan Facebook gruplarına üye olurken, neyse ki bir açıklama yaptı ve yüreklere su serpti. Galiz Kahraman’da, öykü boyunca İdris Amil Hazretleri‘ne gülüyor ve Efgan Bakara zavallısına acıyoruz. Hoca, burada ilk defa kalemi kırıyor ve haykırıyor, aşk acı çekmektir arkadaş! İlginç bir nida ile başlayan kitap bu sefer yerine oturmuş ve gülümseten, aynı nidayla bitiyor: Hüüüüüp! Jjjjjjjjjjjjt! Nah-ha!

ioa09

Eveeet, buraya kadar bahsettiğim tüm kitaplar hoca tarafından yazılıp yayımlanan kitaplar. Yalnızca bir tanesinde, Kitab’ül Hiyel’de kısmen de olsa görseller, çizimler görebilmiştik. İstanbul’da yapılan bir sergi haricinde, İhsan Oktay’ın karakterlerinin neye benzediği konusunda kimsenin bir çıkarımı yoktu. Herkes, “ulan keşke Uzun İhsan’ı bir görsem, Ebrehe nasıl bir tip?” diye okuyor, hayaller beyinlerin en derin kıvrımlarından akıyordu. İşte, 2015’te bomba patladı ve usta çizer İlban Ertem, Puslu Kıtalar Atlası’nı resimli roman olarak uyarladı. Ama ne uyarlamak! Her biri olağanüstü güzellikte binlerce görselle bezenmiş, 300 sayfaya yakın ve gerçek bir atlas boyutunda bir kitap! Burada İletişim Yayınları’na biraz kızgınım. Çünkü 2015’te yapılan ilk baskı ince karton kapaklı olarak yayımlandı. Aynı yılın sonlarına doğru ise ikinci baskı bu sefer kalın karton kapaklı ve ciltli olarak, daha bir güzel yayımlandı. Mecburen ikisini de almak zorunda kaldık.

Hocanın birkaç istisna dışında, hemen her kitabında kendine çaktığı bir selamı var. Bazen bizzat kendini yerleştiriyor bazen de düpedüz kendisini tarif ediyor. Her kitapta da bir meslek dalına ait detaylı bilgiler veriyor. Yani kitabın konusunda bizzat o meslek dalı yer alıyor. Şöyle ki;

Puslu Kıtalar: lağımcılık, tünel inşa işleri

Kitab’ül Hiyel: mühendislik, Makine mühendisliği

Amat: denizcilik

Suskunlar: müzik

Yedinci Gün: havacılık, mühendislik

Galiz Kahraman: kısmen aşçılık

Uzun bir yazı oldu. Umarım birilerinin işine yarar. Son olarak kitapların basım yıllarını ve bendeki kitapların baskı numaralarını içeren bir tablo ekliyorum. 3 yıl oldu hala yayımlanan bir şey yok. Müjdeli haberi de yine buradan vermek üzere, öpüyorum.

ioa08

Kitap İlk Basım Yılı Sahip Olduğum Baskılar
Eski Tasarım Baskısı Yeni Tasarım Baskısı
Puslu Kıtalar Atlası 1995 29. Baskı 54. Baskı
Kitab’ül Hiyel 1996 18. Baskı 27. Baskı
Efrasiyab’ın Hikayeleri 1998 19. Baskı 31. Baskı
Amat 2005 5. Baskı 15. Baskı
Suskunlar 2007 1. baskı 11. Baskı
Yedinci Gün 2012 —– 1. Baskı
Galiz Kahraman 2014 —– 1. Baskı
Puslu Kıtalar Atlası 20. Yıl Özel baskı 2015 Tek Baskı
Puslu Kıtalar Atlası (Resimli Roman) 2015 1. ve 2. Baskılar

Gece Bitmek Üzereydi

burnt_out_by_chryssalis-d39trayGece bitmek üzereydi. Yatağımı terk etmeye karar verdiğimde yatak henüz ısınmamıştı bile. Gözümü kırpmamıştım. Böyle zamanlarda uyumaya çalışmak ıstırap veriyor bana. Pijamanın verdiği rahatlığı bozmaya gönlüm elvermeyince öylece, üzerimde incecik bir pijama olduğu halde balkona çıktım. Hava durgundu. Tek bir yaprak kımıldamıyordu. Güneş çok uzaklardan gelişini belli etmeye başlamıştı ve sokaklarda insanlar tek tük, orada burada göze çarpmaya başlamıştı. Elleri ceplerinde, hızlı hızlı yürüyorlardı. Birkaç saat sonra uyanacak olan bana baktım. Yatağımda mışıl mışıl uyuyordum. Hüznüm yastığıma taşmış öylece uyumuştum. Kim bilir hangi düşleri görüyor, kimlerle konuşuyor, nerelerde geziyor ve kimin ellerini tutuyordum? Balkonla odayı birbirinden ayıran duvardaki tek pencereden kendimi seyrettim bir süre. Sonra yüzümü yine sokağa çevirdim. Uzaklardan bir arabanın gürültüsü geliyordu kulağıma. Oysa yatağımdaki ben, belki de şu an, çok uzak bir ormanın gölgesinde, senin yanında uzanıyordum.

Bu evi çok severek kiralamıştım. O gün heyecandan ölmek üzereydik. Karanlıkta, göz gözü görmezken bu balkona çıkmış ve şehrin ışıklarına hayran kalmıştık. Detaylara takılmadan aklımda sen olduğun halde hemen tutmuştum evi. Şimdi bu duvarlar, kaçıp sığındığım şu balkon bile bana yükleniyordu.

Pijamanın hafifliğiyle süzüldüm yeniden içeri. Uyuyan beni seyrettim birkaç dakika. Ne kadar da üzülüyordum senin için Mesût, şeytanın oğlu. Aldığın her haberle biraz daha yıkılıyorsun günden güne. Yavaş yavaş girdiğin bu yol seni hiç mutlu olmayacağımız bir sona doğru götürüyor. Bizler, aslında seniz ve seni sevenleriz.

Koridordan yaklaşan cılız ışığı gördüm. Titreyerek geldi başında durdu. Sağa sola baktı. Bir kere daha bana baktı. Uzaktan izleyebiliyordum sadece. O cılızlıktan bir el uzandı. Karanlığı keser gibi parladı. Yatağa biraz daha gömüldüm. İzliyor ve çaresizce izliyordum. Yastığın burnuma yaptığı o baskıdan kurtulabilmenin imkan yoktu. Felç olmuş gibiydim. Gözlerimi bile açamıyordum oysa ki gözlerim yuvalarından çıkacaktı neredeyse.

O pencerenin ardından benim ölümümü izledim. Kıpırdayamadan. Yanıyordum. O şarkı geliyordu nedense aklıma. “Ateşler içerisinde geçen bunca zaman yeterli değil miydi?” Gitmek için neyi bekliyordum ki?

Yepyeni Jules Verne Kitaplarım

Blogun üst menüsünde “JULES VERNE” şeklinde özel bir sayfa yer alıyor. Bilen bilir, sıkı bir Jules Verne hayranıyım ve kitaplarını toparlıyorum. Blogda, topladığım kitaplarla ilgili özel bir bölüm var.  Geride bıraktığımız birkaç ay içerisinde de elime harika basımlar ulaştı. Bunları paylaşmazsam olmazdı.

julesyeni02İlk olarak, Utku ve Hazal‘ın taa temmuzda, doğum günüm için aldıkları Fransızca basım “Denizler Altında 20.000 Fersah” ya da orijinal Fransızca adıyla “20.000 LIEUES SOUS LES MERS“. Bu kitabı İstanbul’da bir sahaftan bulmuşlar. Librairie Hachette tarafından iki cilt halinde, 1928’de Paris’te basılan baskısından Kanada’da yeniden basılmış. İnsanın aklı almıyor! Ancak asıl akıl almayan  ve süper olan şeyler ise kitaptaki çizimler. François-Henry Galland tarafından yapılan çizimler, Alphonse de Neuville‘in orijinal kitap için yaptığı çizimlerden esinlenerek yapılmış. Çünkü sahneler hemen hemen aynı. Yalnızca ufak detaylar farklı. Biraz araştırınca, Hachette’den yayımlanmış olan Jules Verne kitaplarının çoğunu da kendisinin resimlendirmiş olduğunu öğrendim.

julesyeni03

julesyeni05Denizler Altında 20.000 Fersah, Jules Verne’nin en çok okunan ve Dünya’da da en popüler olmuş kitabıdır. Utkuların Fransızca basımını bulup aldıkları kitabın, Alper bir tık daha üst seviyeye çıkıp Rusça baskısını buldu ve bana hediye etti sağ olsun 🙂 Aslında apayrı bir yazının konusu olan, Alper’in geçtiğimiz haftalarda yaptığı Ukrayna seyahatinin, benim açımdan en güzel tarafı bu kitap oldu. 1982 yılında, Rusya’nın meşhur yayınevi Pravda‘da tarafından Moskova’da basılmış. Kitabı resimleyen kişi L. I. Falin(a) isminde bir çizer. Çok fazla araştırmama rağmen internette kendisi hakkında bir bilgiye ulaşamadım. Falin isminde bir çizerin ismi çıkıyor ve Sovyet döneminin en iyi ilustratörleri arasında gösteriliyor ancak bunun da adı L ya da I ile başlamıyor. Kitap, Rusça ve kiril alfabesiyle yazıldığı için içeriğinden bir şeyler yakalamak çok zor. Ancak özellikle gösterişli kapağıyla, koleksiyonun en güzel kitaplarından birisi oldu bile. Teşekkürler Alper!

İş Bankası Kültür Yayınları‘nın Modern Klasikler Serisi, son zamanların en çok satan yeni kitap serisi olmuş sevgili okur. Tabi bu durumun ortaya çıkmasında, hem baskı kalitesi, hem de serideki kitapların fiyatlarının biraz daha makul olarak belirlenmiş olması çok etkili olmuş. Bu seriden toplamda 100 adet kitap yayımlandı ve Jules Verne’nin de üç kitabı çıktı: Ay’a Yolculuk, Seksen Günde Devrialem ve Dr. Ox’un Deneyi. Uzun süre önce (herhalde 1 yıl kadar) Ay’a Yolculuk’u almıştım. Geçtiğimiz ay, diğer iki kitabı da alıp koleksiyona ekledim.

julesyeni01

julesyeni04Son olarak, çok geç fark ettiğim, fark edince de kahrolduğum bir başka kitabı tanıtacağım: Arunas Çizgi  Roman‘dan çıkan “Dünya’nın Hakimi” isimli çizgi roman. Ödüllü çizimleri ve öyküye dair verdiği bolca dipnot ile beni hayran bıraktı kendine. Kuşe kağıda, muhteşem kaliteli bir baskısı var. Tamamı renkli ve ödüllü çizimler yer alıyor. Kitabın çizeri Suresh Digwal isimli Hint çizer ve çizgi romana uyarlayan ise Dale Mettam. Kitabın ilk sayfasında olayın kahramanları tanıtılmış. En son kısımda ise hikayede geçen araçların tanıtımı yapılmış. Dopdolu bir iş anlayacağınız. Bu arada “Dünya’nın Hakimi” isimli öykü, “Fatih Robour” ismiyle de diğer yayınevlerinden yayımlandı. İşin en üzücü tarafı, Arunas’ın Dünya’nın Merkezine Seyahat‘i de aynı şekilde, çizgi roman formatında basmış olması ve baskısının tükenmesi sebebiyle hiçbir sitede satışının olmaması. Eğer elinde, bu kitabın çizgi romanı varsa ve bu kardeşine satarsan ya da daha cömert davranıp hediye edersen, dünyalar benim olur sevgili okur.

yok.jpg

Mayısta Başladı Aşk

mayis01Yalnızca bir kere sordum sana aşkın ne olduğunu. Kavuşamamaktır, dedin. Yüreğime saplandı o an hem cevabın hem de sen. Titreyen ellerinle ve yalvarır gibi bakan o gözlerinle bir türlü unutamadım seni.

İnsan bir kere duyunca alışmaya başlıyor. Özlemek bambaşka hallere dönüşüyor, yutkunmak ve giderek gizlenmek ihtiyacını doğuruyor. Kaçıyorsun. Kavuşamıyorsun ya, işte o yara hep kanıyor. Bir gece kalıyor geriye. Dolunay gökte yükseldiğinde, geriye yaslanıp gözlerimi kapatıyorum. Çok iyi biliyorsun ki yalnızca bir gecemiz var.

İşte bu yüzden, bu dolunay çok özel. Onlar seni çok uzaklarda sanıyorken bak işte, kıvrılmış uyuyorsun koynumda. Saçların dizlerimi örtüyor. Işığın gözlerimi kamaştırıyor. Olmak istediğimiz yerdeyiz, nihayet kaçabildik.

Sesler duyuyorum. Dışarıda bir bağırış çağırış. Koşuşturuyor herkes. Sen de bir elimden çekiştiriyorsun beni. “Dünya’nın diğer ucuna doğru kalkan uçak için son çağrı” diye anonslar duyuyorum. Haydi koş, diyorsun ama ben sana öylesine dalmışım ki kendime ancak tüm ışıklar sönünce gelebiliyorum. Tek bir battaniye altında tek vücut olmuşuz adeta. Dünya’nın diğer ucuna kaçıyoruz ve gökyüzünde dolunay var. Saatler sürüyor bu kaçış ve zaman hep gece.

Nihayet karaya ayak bastığımızda, okyanusun tuz kokusu yakıyor genzimi. İklim öylesine şaşırtıyor ki beni -soğuk bir sonbahar- nihayet dakikalar sonra dönüp sana bakmayı akıl ediyorum. Ayak parmaklarının ucunda yükselip öpüyorsun beni ve bir anda kendimi balkonumda buluyorum. Dolunay yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmuş. Elimde bir tahta parçası öylece duruyor. Gözlerimi ovuşturup anlamaya çalışıyorum. Zarif bir bumerang bu. Atmaya kıyamıyorum belki geri gelmez diye. Gülümsüyorum, İşte bu da benim gizli mirac’ım, diyorum. Kavuşmak hayal oluyor ve mayısta başlıyor aşk.

mayis03mayis02

NOT: Funda‘ya teşekkürler. O olmasa, bu yazı olmazdı.

Yürüyen Kentler Serisi Filme Çekiliyor!

Bundan birkaç sene önce, taa şu yazımda ilk kitabını aldığım ve bir yıl sonra şu yazımda da ikinci kitabını aldığım güzide seri “Yürüyen Kentler” nihayet bitti. Bu kadar uzun sürmesinin sebebi tamamen benim ama. Kitapların bir suçu yok.

Evet, daha önceki yazıları okumayanlar için çok kısacık seriden bahsetmek istiyorum. Daha sonra her bir kitap hakkında küçük yorumlar yapacağım.

2015-02-ME_1280x1024Yürüyen Kentler serisi, günümüzden yüzlerce yıl sonrasında, distopik bir gelecekte yaşananları anlatıyor. Dünya’da sabit yerleşimler kalmamış, artık kentler devasa motorlara sahipler ve yürüyorlar!

İlk kitap “Yürüyen Kentler” adını taşıyor. Bu kitapta, yürüyen kentlerin en ihtişamlılarından olan Londra kentinde bir tarihçi çırağı, Tom Natsworthy kendi küçük dünyasında mutlu mesut yaşıyor. Dünya’ya ne olmuş da kentler artık yürümeye başlamışlar? Bu sorunun cevabını sayfalar ilerledikçe öğreniyorsunuz. Eklemeyi unuttum. Bu kentler sadece yürümüyorlar. Üstelik bir birlerini de avlıyorlar! Evet, daha güçlü kentler daha zayıf olanları avlayarak kaynak ve iş gücü elde ediyor. Tom, basit bir çırak olduğu için, büyük resmi göremiyor, olaylar gelişiyor ve kendini bir anda o çok güvendiği, doğup büyüdüğü Londra‘dan sonsuz bir bataklığın içine düşmüş halde buluyor ama yalnız değil. Yanında suratındaki kocaman bir yara iziyle ilk bakışta çok korkunç görünen Hester Shaw isimli kız da var. Londra, Dünya’da hala var olan bir avuç “sabit yerleşim yanlısı ve mobillik karşıtı” orduyu yok etmek için esrarengiz bir proje geliştirmiştir ve acaba işin sonucu ne olacaktır? İlk kitap bittiğinde Londra’nın neler yaptığını görüyoruz.

2015-02-PG_1280x1024İkinci kitap İhanet Altını‘nda, Tom ve Hester, üçkağıtçı bir adamla tanışıyorlar; Profesör Pennroyal. Bu herif gidip görmediği yerleri sanki gitmiş görmüş gibi anlatan, kitaplar yazan, sahte bir şöhretin keyfini süren bir üçkağıtçı. Bu arada bizim ikili de bir hava gemisi alıyorlar ve artık gökyüzünde takılmaya başlıyorlar. Böyle gide gide Arkangel isimli bir mobil kente rastlıyorlar. Bu kentin tek bir amacı var: Eski Amerika’ya ulaşmak. Orada tüm bu gürültü ve patırtıdan uzak yaşamak. Ancak bu kentin sahibi olan hatunla bizim Tom “epey” iyi anlaşınca, Hester acayip kıskanıyor. Neden? Çünkü Tom’a deli gibi aşık. İşte serinin olmazsa olmaz aşk hikayesi de bu kitapta alevleniyor. Velhasıl kelam, olanlar oluyor ama kitabın sonunda asıl bombayı Hester patlatıyor. Hem de iki kere. Bir sonraki kitapta ekibin sayısının artacağını anlıyoruz.

7

Hava Gemisi Jenny Hanniver

Üçüncü Cehennem Makinleri‘nde, aradan 18 sene geçmiştir. Hester bir önceki kitapta hamile kalmıştır ve bir kızları olmuştur: Wren. Ahh Wren ah. Wren yaşadıkları hayattan inanılmaz sıkılmıştır. Bir gün, annesiyle babasının eski bir arkadaşlarının eski arkadaşlarıyla karşılaşır ve bir takım talihsizlikler sonucunda yaşadıkları yerden kaçırılır. İşte üçüncü kitap boyunca Tom ve Hester kızlarını ararlar. Ama bulabilirler mi?

2015-02-ID_1280x1024Dördüncü ve son kitap “Karanlık Düzlük” adını taşıyor. Bu kitap, en uzun kitap. Üçüncü kitap en kısa sürede okuduğum kitaptı, dolayısıyla bunu okumaya hemen başladım. Büyük bir kısmını yollarda okuyarak bitirdim. Bu kitapta olaylar epey kontrolden çıkıyor. Olay örgüsünün en geniş olduğu kitap bu. Hester ve Tom, Hester’in acımasız karakteri yüzünden kavga ederler. Hester, yanına taa ilk kitaptan beridir tanıdığı ve adına “İz Sürücü” denen bir makine-adamı alarak uzaklaşır. Tom da kızıyla birlikte tamamen şans eseri, yıllar önce terk ettiği ve yok olduğunu düşündüğü memleketi Londra’nın enkazına gelir. Burada inanılmaz bir sürpriz onları bekliyordur. Kitabın sonunu inanılmaz hüzünlü bitiyor. Şok üstüne şok yaşadım.

Seride yaşanan olayların tamamını anlatmıyorum. Okumanızı tavsiye ediyorum çünkü. Bunun için bir geçerli sebebim var: Çünkü Peter Jackson bu seriyi filme çekecek! Evet, haberler şurada ve şurada. Eğer haberler doğruysa çekimler şu anda Yeni Zelanda‘da başlamış olmalı. Filmleri Peter Jackson çekeceği ve muhtemelen kendinden de epey bir şeyler katacağı için, “kitabı okuyan” izleyici avantajını elde etmeniz için hala vaktiniz var. Dört kitaplık seriden kaç film çıkartır bilmiyorum. Ancak yürüyen devasa kentleri nasıl tasarlayacaklar, hava gemileri nasıl olacak düşündükçe heyecanlanıyorum.

Serinin en büyük hadikapı, kitapların kapakları ve yazar Philip Reeve’in kişisel sitesinde yer alan birkaç görsel dışında, sözcüklerle tasvir edilen bu dünyaya ilişkin hiç bir görsel tasvir bulunmayışıdır. Dolayısıyla Peter Jackson’ın ilk filmde can vereceği karakterlerle düşüneceğim öykünün geriye kalanını. Filmin IMDB sayfası şurada yer alıyor.

İlk filmin 2018’de vizyona gireceği yazıyor ama kesin midir bilemem. IMDB’de filme ait olduğunu düşündüğümüz şu iki görsel de yayımlanmış. Bunlar büyük oranda, daha önce yayımlanan çizimlerden uyarlanmış gibi görünüyor.

Yine, IMDB sayfasında bazı karakterleri kimlerin canlandıracağı da açıklanmış. Çok büyük ihtimalle bir değişiklik olmayacak ve Tom Natsworthy’i Robert Sheehan; Hester

Shaw’ı da İzlandalı akranım Hera Hilmar canlandıracak. Özellikle Hera Hilmar çok dikkat çekici. Zira kitaptaki tasviriyle Hester’ın, suratındaki korkunç yaraya rağmen muhteşem hatlara sahip bir kadın olduğunu anlıyoruz. Eh sinema sektörü, baş rollerden birini çirkin bir kadına vermeyi göze alamayacağı için muhtemelen, Hera Hilmar’ın suratındaki yara izi çirkinden çok “karizmatik” görünecek. Henüz çok az rol için isimler açıklanmış ancak benim merakla beklediğim iki karakter var: İz Sürücü Shrike ve Profesör Pennroyal. Bir de, üçüncü kitapta karşımıza çıkacak olan, kızıl saçlı güzel Wren. Çok küçük bir ekleme, Elrond’umuz ve Ajan Smith’imiz, muhteşem Hugo Weaving de seride rol alacak. Ama hangi rolde henüz belli değil. Bana göre, Thaddeus Valentine rolünde oynacak ki bu adam inanılmaz kilit bir rolde ve bunun da kızı çok güzel.

İnternette bazı kitap yorumları izledim. Kitabı ve seriyi çok sıkıcı bulduklarını, nasıl ödül aldığına şaşırdıklarından falan bahsediyor “yorumcu” arkadaşlar. Kitabın aldığı ödüller, kurgusunun yaratıcılığı ve olayların bir birini tamamlaması esnasındaki akıcılıktan dolayı verilmiştir. Kendi adıma ben çok beğendim. Seriyi çok beğendiğim için de Türkiye’de yayımlanmış tüm baskıları toparladım.

Kitabı Türkiye’de ilk defa Günışığı Kitaplığı basmış. Yurt dışındaki baskılarda da kullanılan kapak görselleriyle serinin ilk iki kitabı basılmış. Hatta ilk kitap galiba dört baskı yapmış. Daha sonra Günışığı Kitaplığı, özellikle 15 yaş üzeri okuyucular için On8 isimli bir marka oluşturmuş ve tüm seriyi bu isimle yeniden basmış. On8’den basılan dört kitabın tamamında da dünya kullanılan kapaklardan farklı kapaklar kullanılıyor. Ben seriye ilave olarak, hem orijinal kitap ayraçlarını hem de ilk iki kitabın prova kapaklarını da aldım. Yan yana düzünce şöyle güzel bir tablo oluyor:

Evet, heyecanlı bekleyiş başladı. Öyle görünüyor ki sevgili okur, bu blogda artık daha da fazla Yürüyen Kentler okuyacaksın. Umarım Peter Jackson, çok iyi bir iş çıkarır ve bizi steampunk’a doyurur. Amin.

Puslu Kıtaların Dolunayı

Bir sebebi vardı. Zorla eline tutuşturmamın da, okuyuver şunu dememin de bir sebebi vardı. Çünkü içerisinde sen vardın.

pusludolunay08En sevdiğim kitaptır Puslu Kıtalar Atlası. Her okuduğumda yeni bir detayı fark ettim, satır aralarında yüzlerce küçük yaşamı sığdırmış, bir başyapıttır. Bu ay dolunay çok güzeldi. Dolunay’da çektiğim bir fotoğraf bana İlban Ertem‘in çizimlerinden bir kareyi anımsatınca, bu dolunay Puslu Kıtalar Atlası’nı anlatmak istedim. Yazı gecikti farkındayım ama hastalıktı, düğündü, sınavdı derken inan vakit bulamadım.

Kitapta çok fazla “dolunay” var. Kitaptaki tüm kırılma noktalarında, en önemli anlarda sahnede hep dolunay var. İhsan Oktay Anar, dolunayı tasvir etmekten ve gökyüzünü “seninle” süslemekten hiç imtina etmemiş. İlban Ertem de bunu anlamış olacak ki fotoroman versiyonunda çok fazla sahnede dolunayı unutmamış. Bu yazı, Puslu Kıtalar Atlası’nda geçen “dolunay” imgelerinin tespitine yönelik bir yazı olacak.

Puslu Kıtalar Atlası, iç içe geçmiş pek çok hikayeden oluşmaktadır. Yazar her bölümde başka bir hikayeye başlayıp, başladığı her hikayeyi bir diğerinin içerisinde sonlandırmaktadır. Kitabın en önemli karakteri Bünyamin ve Ebrehe‘dir bana göre. Her ikisini buluşturan ve kitabın belki de kitlelerce bu denli sevilmesini sağlayan bir olay var kitapta. İşte bu olayın da çözümünde iş geliyor ve “yedinci dolunay“a dayanıyor. Yani bir temmuz dolunayı. Temmuz, benim en sevdiğim aydır. Bu ay da doğmuş olmamın yanında, başka bir önemi daha var.

İlban Ertem’in çizdiği Puslu Kıtalar Atlası fotoromanında, kitapta betimlenenlerden biraz daha fazla dolunay sahnesi var. Sayfaları çevirdikçe gözlerim seni arıyor bu yüzden.

Şimdi kitaptaki can alıcı dolunay sahnelerine ve tasvirlerine bakalım hep birlikte.

Uçmanın zevkini iyice çıkarabilmek için varlığını kendi haline bırakıp tekrar tavana yükseldi. Fakat çok geçmeden pencereden çıkmayı düşündü. Kafesin arasından bir duman gibi sızarak Kostantiniye’yi hayatında ilk kez tepeden gördü. Boğazı geçip Üsküdar’a ulaştı. Dolunayın altında süzülerek Kız Kulesi’ni geride bıraktı ve sarayın bir penceresinden içeri girdi. Bir yatak odasıydı burası. Güzeller güzeli bir şehzade kuş tüyü yastıkların üzerinde uyuyordu.

pusludolunay02 Okumaya devam et