Category Archives: Edebik Fantastik Sanatsal

Sanatsal olaylara, edebi eserlere bakış açım, kendi yazdıklarım bu kategoridedir.

Jules Verne Koleksiyonumda 2021’e Merhaba

Geride bıraktığımız yılın özellikle son aylarında Jules Verne koleksiyonum için çok verimli bir arşiv dönemi geçirdim. Biraz da şansımın yardımıyla biraz da Murat Haser üstatla tanışmam sayesinde koleksiyonumda bu zamana kadar görülmemiş bir gelişme yaşandı.

İthaki‘nin yayımladığı Jules Verne Kitaplığı serisinde, yalnızca tek bir eksiğim, 46 numaralı On Beş Yaşında Bir Kaptan – 2. Cilt eksik kaldı. Elinde, rafında olan varsa insaniyet namına bana hediye etmesini ya da uygun bir fiyata satmasını istiyorum. Eğer bana bu konuda yardımcı olan olursa da blogun Jules Verne sayfasında en başa ismiyle ve isterse fotoğrafıyla birlikte desteğini ölümsüzleştireceğim.

İthaki’den yayımlanan en önemli Jules Verne eserlerinden bir diğer ise Murat Haser’in koleksiyonunda görüp aldığım Volker Dehs‘in Jules Verne – Eleştirel Bir Biyografi isimli eseri. Piyasaya ciltli ve karton kapaklı olarak sürülen bu eserin karton kapaklı baskını bulabildim. Aşağıdaki fotoğrafta geri planda görülen resim ise aslında bir pul. Murat Haser’in koleksiyonundan görüp paylaşmasını istediğim, Verne’nin en meşhur eserlerine dair çizimleri içeren bir hatıra pulu. Fildişi Sahili menşeli bu pul şimdiye kadar gördüğüm en iyi hatıra pullarından birisi olabilir. Boyutlarını biraz büyütüp çerçeveleterek odama astım hemen.

İthaki serisinden sonra aslında birkaç yıldır başlamaya cesaret edemediğim bir seriyi, ALFA Yayınları‘nın Olağanüstü Yolculuklar serisini toplamaya başladım. O da şöyle oldu. Bir gün Migros’tan alışveriş yaparken fırsat sepetinde bu seriden tam 6 tane kitap gördüm. Ben daha önce serinin 20 no.lu kitabı Bütün Öyküler‘i almıştım. Bu şekilde her biri birkaç liraya satılan 6 kitabı görünce aldım ve seriyi biriktirmeye başlamış oldum.

Sahip olduğum ve tamamlaması neredeyse imkansız olan bir başka seri ise İnkılap ve Aka Yayınevi‘nden çıkan ve Ferid Namık Hansoy çevirisi olan kitaplar. Aşağıdaki fotoğraflarda altta yer alan “Beş Yüz Milyonluk Miras” ve “Cenup Yıldızı” isimli iki eser, bu seriye eklenen kitaplar oldu. Dolayısıyla bu seride toplam 21 kitabım oldu. Dilek Yayınevi‘nden çıkan Michel Strogof ile İnatçı ise özellikle eksiksiz çevirileriyle arşivde yer almayı hak ediyorlar. Bu arada bu kitapların en genci 40 yaşında 🙂 Yani basılış tarihleri 80, 70, 60 ve hatta 50’lere kadar gidiyor.

Karbon Kitaplar, cep kitabı formatında birkaç Jules Verne eseri bastı geçen yıl. Bunların ilki iki cilt halinde basılan Seksen Günde Devri Alem. Bu ikiliden bir tane de Koray‘a hediye ettim. Diğerleri ise Aya Yolculuk ile Dünyanın Merkezine Seyahat‘in kısaltılmış versiyonu.

Elma Yayınevi, Jules Verne takipçileri için geçen yıl müthiş bir iş çıkardı. Daha önce “Türkçede Hiç Yayımlanmamış Öyküleri“, üç cilt halinde bastı. Ben bu ciltlerden ne yazık ki 2 ve 3. ciltlere sahibim. Ancak yıl sonunda Öyküler adında ciltli 620 sayfalık özel basım bir kitap yayımlandı ve daha önce yayımlanan tüm hikayeler tek bir ciltte toplandı. Koleksiyon açısından yılın en önemli eseri buydu bence.

Benim daha önce tamamlandığını sandığım bir diğer seri ise İş Çocuk Klasikleri‘nden çıkan Jules Verne romanlarıydı. Ancak Murat Haser sayesinde bu seriden de bir eksiğim olduğunu fark ettim. Serinin eksik kitabı olan “Bir Gazetecinin Yolculuk Notları“nı hemen Nadir Kitap‘tan bulup aldım. Böylece altı kitaplık bu seriyi bu sefer gerçekten tamamlamış oldum.

Bu yıl ilk önceliğim İthaki’den ve Elma Yayınları’ndan eksik kalan tek kitapları bulup tamamlamak. Daha sonra ise ALFA’nın Olağanüstü Yolculuklar serisine hız verebilirim. Murat Haser üstada yaptığı ve yapacağı yardımlar için şimdiden teşekkür ederim. Facebook ve Instagram’da çok keyifli birer Jules Verne sayfası var. Hatta o sayfalardan birinde bir diğer okuyucumla tanıştım. Meğer o da benim Jules Verne yazılarımı ve sayfamı takip ediyormuş. Evet, Jules Verne cephesinde işler yolunda gidiyor. Kendinize iyi bakın 🙂

Mızmız Dergi’de İhsan Oktay Hilesi

Piyasada neredeyse her ay yepyeni bir derginin okuyucuyla buluştuğunu görür olduk. Bu iyi bir şey. Kültür yozlaşmasına yol açar mı diye düşünürdüm hep. Ancak diğer bir yandan da kitaptan, dergiden, yayından, kültürden zarar göremeyiz herhalde değil mi?

Bu ay Mızmız isminde bir dergi yayın hayatına başladı. Birkaç sene önce Kafa ve Ot dergilerini almayı bıraktığımdan beri edebiyat/popüler kültür dergilerine karşı mesafeliyim. Bu noktada tek zaafım İhsan Oktay Anar. Onun ismini bir dergide görünce dayanamıyorum. Pandemiden önce işim daha kolaydı. Şöyle hızlıca(!) bir sayfalara bakıp İhsan Oktay’ın yazdığı sayfayı görüp tatmin olduktan sonra hemen alıyordum dergiyi. Ancak pandemiyle birlikte dergiler poşete girince bunu yapmak imkansız oldu.

Mızmız Dergi’nin ismini de ilk defa Halil Abi sayesinde gördüm. Bana gönderdiği bağlantıya tıklayınca şu aşağıdaki Twitter gönderisini gördüm:

Kendisi de yazar listesinde yer alan Sadık Usta‘nın bir gönderisiydi bu. Zengin kadro: Hilmi Yavuz ve ikinci sırada İhsan Oktay Anar! Ve hatta önceki dergisinden ilişiği kesilen ve epey linç edilen Ali Lidar. Derginin kapağındaki “yazarlar” listesine de eklemişler İhsan Oktay adını. İddialı olacağa benziyor değil mi? Ertesi gün ilk iş gidip dergiyi aldım, poşetin içinde. Akşam olsa da eve gidip okusam diye bekledim bütün gün.

Akşam eve gelip derginin kapağını açıp hemen İhsan Oktay Anar’ın ismini aradım İçindekiler kısmında ilk önce okumak için. Yalnız bir gariplik vardı. Diğer yazıların başlıkları ve altlarında yazar isimleri yer alırken “İhsan Oktay Anar’ın Çizimleri” diye tek bir sayfa vardı. Hemen açtım sayfayı ve büyük hayal kırıklığı yaşadım.

Mızmız Dergi ilk sayıdan okuyucuyu kandırmış! İhsan Oktay Anar, bu sayı için tek bir satır bile yazmamış. Sayfada yer alanlar, İhsan Oktay’la yapılan bir iki gazete röportajından derlenen, ki onlar da en az 7-8 yıllık, hap bilgiler. Sayfanın ortasında da birkaç cm’lik bir alanda sekiz tane surat çizimi! Derginin kapağından Twitter’da gördüğüm gönderiye kadar her yerde İhsan Oktay’ın adı var. Sanki dergi için bir şeyler kaleme almış gibi. Ancak sonuçta ortaya çıkan şey eski röportajlardan derlenen bilgiler. Ben, sırf İhsan Oktay için bu dergiyi alan onlarca kişi olduğundan eminim. Ve yine eminim ki bu alan okuyucuların her biri aynı hayal kırıklığını yaşadı. İşin kötüsü, bu hayal kırıklığı derginin kalanını okumak için bende inanılmaz bir isteksizlik oluşturdu ve sonunda dergiyi rafa kaldırdım. Ali Lidar’ın (ne yazık ki yine) kendini aşamayan şiirini okuduktan sonra.

İhsan Oktay’ın ismi çok büyük gerçekten. Bir süre önce OT Dergi’de de devamı gelmeyen iki sayıda yazmıştı. Hatta ben OT’a geri döndü diye sevinmiştim ama o içerikler de gerçekten çok yavandı. Yeni yazılarını, kitaplarını okumaya o kadar açız ve hasretiz ki böyle bulduğumuz birkaç kırıntıya tutunmak zorunda kalıyoruz.

Mızmız Dergi’ye bir şans daha verir miyim? Bilmiyorum. Bir sonraki sayıda İhsan Oktay yine olacak mı?Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki bu durum bir derginin ilk sayısı için büyük fiyasko 😦

TR Rock Tarihi 1, Yeraltı Kütüphanesi, Bu Toprağın Çağdaş Ozanları

Bu yıl benim için kitapların yılı oldu diyebilirim. Pandeminin ilk günlerinde (çok daha iyi tedbirlerin olduğu zamanlarda) ve Mert‘i uyuturken epey kitap okuma fırsatım oldu. Sadece okumalık değil, koleksiyon ve arşivlik de pek çok kitap geçti elime. Çok büyük bir ilgiyle takip ettiğim Head Bang‘in altıncı ve son sayısı bu yıl yayımlanmıştı. Şüphesiz müzik yayıncılığı adına bu yılın en dikkat çekici yayını bu oldu. Bunun dışında okuduğum kitaplar ise büyük bir gecikmeyle Türkiye Rock Tarihi 1 – Saykodelik Yıllar, Yeraltı Kütüphanesi ve Bu Toprağın Çağdaş Ozanları oldu. Haydi şimdi bu kitaplara şöyle bir göz atalım.

Yıllar önce 2013’te ilk baskısı yayımlanan Türkiye Rock Tarihi 1, ülkemiz müzik yayıncılığının en önde gelen isimlerinden biri olan Güven Erkin Erkal‘ın yıllardır süren koleksiyonculuk ve arşivcilik merakının olabilecek en iyi meyvesi. Kitap iki cilt halinde planlanmış. İlk cilt olan “Saykodelik Yıllar” 2013 ve 2014 yıllarında iki baskı yapmış. Ülkemizde rock ve metal müziğin tarihin anlatırken Güven Abi konuyu en baştan ele almaya karar vermiş. Dolayısıyla bu cilt, sadece rock ve metal müzikseverlerin değil, ülkemizde müzikle ilgilenen herkesin sahip olması gereken bir başucu kaynağı niteliğinde. Rock ve metal müziğe gelmeden, ülkemizde pop, jazz ve blues’un maceralarını anlatarak işe başlamış. Eserde ülkemizin “ilklerine” sıkça değinilmiş ve pek çok belge sunulmuş. Bu açıdan arşive koyulması muhakkak gerekli bir kitap olmuş. Özellikle son kısımdaki plak rehberi (kronolojik liste) Türkiye’de daha önce yapılmayan bir tasnif çalışmasının bir sonucu. Elinizde referans olacak bir rehber niteliğinde. Aradan geçen bunca yıla rağmen Güven Abi halen ikinci cildi yayımlamış değil. En son 2017 yılında bir tweet atmış yakında geliyor diye ama en ufak bir gelişme yok.

Güven Erkin Erkal’ı, Anadolu Üniversitesi Rock Kulübü olarak davet etmiştik biz okuldayken. Volkan‘la ve Alper‘le birlikte epey uğraşıp emek verdiğimiz bir organizasyon olmuştu. O programda belki de bu kitabın temelini oluşturan bir sunum yapmıştı. Ne olmuş nasıl olmuşsa ben böyle bir kitap yayımlandığını bile kaçırmışım. Yıllar sonra fark edince hemen sepete attım ve bir solukta okudum. Bu yıl okuduğum en iyi müzik kitabı kesinlikle buydu.

Yeraltı Kütüphanesi, aslında konsept olarak Güven Erkin’in çalışmasına benziyor. Hatta kitabın yazarı Koray Sarıdoğan tarafından kitapta kendisi için ayrı bir başlık bile açılmış ve pek çok yerde övgüyle bahsediyor. Kitabın son 40 sayfasında ise kesinlikle ilk defa göreceğiniz ve sizi ciddi anlamda şaşırtacak pek çok belge ve fotoğraf yer alıyor. Bu anlamda yazar cidden çok iyi bir arşiv ve literatür çalışması yapmış. Bu açıdan kendisini tebrik etmek gerek. “90’lar Türkiye’sinde Altkültür: Rock, Dergi, Fanzin, Edebiyat” alt başlığıyla yayımlanan eserde önce Türkiye’nin 90’lardaki kültürel durumuna kısaca değinmiş. Daha sonra başlıklar halinde ülkemizde yayımlanan müzik kitapları, dergiler ve fanzinler ile edebi eserlere değinmiş. Çok da güzel bir iş yaparak bir de 2000’ler sonrası için bir okuma listesi vermiş. Kitabın son kısmı ise röportajlara ayrılmış. Altan Öktem, Aptülika, Çağlan Tekil, Murat Beşer ve Şenol Erdoğan ile yaptığı röportajlara yer vermiş. Yazar büyük bir samimiyetle Çağlan Tekil’le yaptığı röportaj sırasında Baron’un ona burun kıvırdığını bile yazmış 🙂 Bu elbette onun için unutulmaz bir anı olmuş ve kitabı da onun anısına atfetmiş. Tıpkı TR Rock Tarihi gibi, bu kitap da özellikle fanzin ve dergi yayıncılığı için bir katalog görevi göreceğinden kitaplıkta bulunmalıdır.

Son olarak Sibel Karagöz‘ün bu yıl yayımlanan “Bu Toprağın Çağdaş Ozanları” isimli kitabını okudum. Biraz üzülerek söylemem gerekirse kitabı çok da beğenmedim. Sibel Karagöz’ün bu kitapta da yer verilen bir yazısını daha önce okuduğumda şarkı sözleriyle kurguladığı cümle yapılarını çok orijinal bulmuştum. Ancak daha önceki tarihlerde yazdığı çeşitli yazıları derlediği bu kitapta, neredeyse tüm sanatçılar için aynı şeyi yaptığını görünce açıkçası biraz sıkıldım. Kendi adıma beni düşündüren ve sindiremediğim bir diğer husus ise kitapta yer alan sanatçıların seçimleri. Kitapta 21 farklı isme yer veriliyor. Düşünün ilk sıralarda Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Barış Manço, Cem Karaca, Erkin Koray, Fikret Kızılok gibi kalitesi çok net, ülkenin sadece müzik değil, başlı başına kültür tarihine adlarını yazdıran sanatçılar yer alıyor. Ancak sonlara doğru seçilen isimler “Dolu Kadehi Ters Tut”, “Emir Can İğrek”, “Evrencan Gündüz” gibi diskografisi daha az, profesyonel müzik yaşantısının henüz başında olan çevrim içi ünlü isimler var. Belki de evet, yirmi yıl sonra bu isimler de müzik tarihine adlarını yazdıracaklar ama Aşık Veysel’in, Barış Manço’nun olduğu bir listede bunlar ne arıyor diye soruyorum. “Ozan” olabilmek bu kadar kolay mı? Ben yazarın yerinde olsaydım kitabımı iki bölüm halinde hazırlardım. İlk bölümde ölümsüz isimlere yer verirdim. İkinci bölümde ise bu yeni seslere merhaba derdim. Elbette şunu da söylemezsem olmaz, bu ülkenin müzik tarihinde “çağdaş ozanlığa” yönelik bir çalışma yapıp da ülkenin pop müzik tarihinin belki de son yirmi yılının en iyi albümlerinden birini yapan, yepyeni bir soluk getiren, çizgisiyle rengiyle sözleriyle melodisiyle yüz akı olan Mabel Matiz nasıl unutulur? Aklım almıyor. Yeni baskısı olursa yazarın eklemesi gereken tek şey Mabel Matiz ve Maya albümü olmalıdır.

Jules Verne Koleksiyonumda Gelişmeler

Biliyorsunuz, iyi bir Jules Verne hayranıyımdır. Çocukluğumdan beri onun bütün kitaplarını toplamaya çalışıyorum. Bu konuda İthaki Yayınları‘ndan çıkan Jules Verne Kitaplığı ise adeta bir velinimet.

Blogun üst kısmında yer alan menülerde Jules Verne için özel bir sayfa bile ayrılmış durumda. Acaba hangi kitapları vardı diye düşünmek yerine, doğrudan burayı kontrol etmek çok daha pratik oluyor.

İthaki’den yeni kitap çıkmıyor artık. Toplamda 46 kitaplık seride benim de sadece üç eksiğim (41, 45, 46. kitaplar) kaldı. TÜBİTAK‘tan çıkan kitaplarda ise hepsi tam ama bir tane karton kapak versiyon ile bir tane ciltli versiyon eksik kaldı. Güzel Sarı Tuna‘yı ciltli olarak buldum ama şömizini kendim bastım. Aşağıdaki fotoğrafta, üst sırada olanlar ciltli, alt sırada olanlar ise karton kapaklı baskılardır.

İş Çocuk Klasikleri‘nden çıkan beş güzel cilt bir kenarda çok dikkat çekmeye devam ediyor. Bu artık tamamlanmış seri. Bunun yanı sıra İş Çocuk Kütüphanesi adı altında bu kitaplar yine eksiksiz metin basıldılar. İş Bankası, Jules Verne’ye bu ülkede en çok değer veren yayın evlerinin başında geliyor. Arunas Yayınları‘ndan çıkan ve çok çok kıymetli olan üç çizgi romanı da nihayet toplayabildim. Hatta Arunas’ın bu serisiden toplamda altı çizgi romanım var.

İnkilap ve Aka Yayınları‘dan çıkan Ferid Namık Hansoy çevirilerinde ise ne iyi ne kötü durumdayım. Bu seri çok önemli çünkü Jules Verne’i Türkçe’ye eksiksiz olarak kazandıran ilk çevirileri içeriyor. Sadece geçen ay iki yeni kitap daha ekledim bu gruba. Ancak internette yaptığım bir araştırmada, İnkilap Aka’dan çıkan ve henüz bende olmayan bir sürü kitabın olduğunu gördüm. Zamanla geçer mi elime bilemiyorum.

Şu durumda takip ettiğim en güncel seri İş Bankası Modern Klasikler Dizisi artık. An itibariyle altı kitap çıkmış durumda ve bunların arasında, kıyıda köşede kalmış üç kitap (Buzullar Arasında Bir Kış, Dr. Ox’un Deneyi, Zacharius Usta) ve diğer üç en popüler kitap yer almasına karşın, örneğin “Dünyanın Merkezine Seyahat” ya da “Balonla Beş Hafta” ya da “İki Yıl Okul Tatili” gibi kült eserler henüz basılmadı.

Son olarak farklı yayın evlerinden çıkan diğer kitaplarım (aslında koleksiyona başladığım zaman elimde olan kitaplar) aşağıda yer alıyor. Elinizde olan ve ihtiyacınız olmadığını düşündüğünüz Jules Verne temalı her türlü kitap, dergi, film ya da objeye talibim. Saygılar sevgiler. 

 

Fahrenheit 451: Kitap, Çizgi Roman, Film, Sahaf

Yolumun şans eseri kesiştiği bir kitap oldu bu. Enpara.com’un kampanyasında hediye olarak sunulan kitaplardan birisiydi. İthaki Yayınları’ndan çıkan son baskısında kıpkırmızı kapağını görünce ilgimi çekti ve ücretsiz olarak sahip oldum. Birkaç ay kitaplıkta öylece durduktan sonra nihayet okumaya karar verdim.
Okumadan önce kitabın üzerindeki değerlendirmeleri okudum. Şaşırılacak bir şekilde, kitap yere göğe sığdırılamıyordu. “Fahrenheit 451, yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday!” gibi bir yorumu okuyup ön sözle iyice gaza geldikten sonra kitabı okumaya başladım.

Aman yarabbi! Akmıyordu! Satırlar büyüyor, kelimeler heceler uzuyor, kitap bir türlü akmıyordu. Böyle bir şey olamaz. Aradan neredeyse bir hafta geçiyor ama ben bir türlü ilk bölümü bitiremiyordum. Kendimi teşvik ede ede, internette yorumları okuya okuya, ite kaka ilk bölümü bitirdim. Acaba kitabın çevirisinde mi bir problem var diye de düşündüm. Kitabın çevirmeni Dost Körpe. Bir süre sonra benim çeviri hataları sandığım şeylerin aslında yazarın kendi stili olduğunu fark ettim. Bu durumda çevirmen de büyük bir iş başarmıştı. Zaten İthaki’den çeviri hatası gibi bir durumu beklemek bile saçmalıktı. Neyse ki kitabın ikinci bölümü biraz daha hareketlendi.

İşte tam bu anda şöyle güzel bir tesadüf oldu. Fahrenheit 451’in çeşitli zamanlarda filmlerinin de yapıldığını gördüm. 1966’da ve 2018’de çekilen iki filme ilaveten bir de 2016’da çekilen bir dizi vardı.

Filmi olduğunu görünce kitabı daha bir ilgiyle okumaya başladım. Bir an önce okuyup filmini izleyerek karşılaştıracaktım çünkü. Ve tesadüfler yine devreye girdi. Mehmet’le birlikte Eskişehir’deki bir sahafa gittik. Sahafın adı: Fahrenheit 451!

Buraya daha önce de gitmiş, birkaç kitap satmış, yerine başka kitaplar almıştım. Şimdi Mehmet’in arkadaşı olduğunu da öğrenince burada daha keyifli bir Fahrenheit sohbetine girdim. Dükkan sahibi Devran, kitabın pek çok baskısını toplamıştı ve dükkânda sergiliyordu. O koleksiyonun içerisinde Epsilon Yayınları’ndan çıkan çizgi romanı görünce vuruldum.

Eve dönüp önce kitabı okumayı bitirdim. Şunu net söylemeliyim ki kitabın son bölümü o kadar iyi ki ilk iki bölümün sıkıcılığını unutturuyor. Böylece kitabın tadı henüz damağımdayken çizgi romanı da nadirkitap.com’dan sipariş ettim.

Çizgi romanın çizeri Tim Hamilton. Ayşe Tunca’nın çevirisi, ülkemizdeki ilk Fahrenheit çizgi romanı ve ilk baskı (2008). Çizgi roman çabucak bitti ve gerçekten çok beğendim. Çizimler o kadar başarılıydı ki! Özellikle yangın sahnelerini çok iyi betimlemiş çizer.

Son olarak sıra filme geldi. Filmin oyuncuları Michael B. Jordan ve Michael Shannon. Yönetmen ise Ramin Bahrani. Açıkçası film beni kitap kadar sarmadı. Olaylar çoğu yerde kitaptan farklı bir seyirde ilerliyor ve kurguda bazı bölümler kitaptan tamamen farklı. Örneğin kahramanımız Guy Montag, kitapta evli. Ancak filmde yalnız yaşıyor. Kitapta Guy’ı kendi karısı ihbar ediyor. Ancak filmde böyle bir kısım yok bile! Olayı bambaşka bir açıdan ele almışlar. Yalnız şunun da altını çizmek lazım ki kitapta yazarın öylece geçiştirdiği bazı şeyleri, yönetmen filmde epey vurgulayarak bu kurgusal dünyayı kitaba göre çok daha iyi betimlemiş. Açıkçası kitaptaki sonu pek beğenmesem de filmdeki son da belki ondan biraz daha iyi sayılır. Ama genel olarak film de bir noktadan sonra “izleyeyim de bitsin artık” hissi uyandırdı.

Şu durumda Fahrenheit 451’i hiç okumadıysanız muhakkak okumanızı tavsiye ederim. İlk bölümü aşmak epey zorlayıcı oluyor. İkinci kısımda vites yükseliyor ve son kısım ise akıp gidiyor. Bu arada Neil Gaiman’ın ön sözünü ve Harold Bloom’un son sözünü de muhakkak okuyun.  Eğer kitaptan önce çizgi romanı okuma şansınız varsa kesinlikle çizgi romanı önce okuyun. Çünkü kitabın yaratmaya uğraştığı o kaotik ortamı, çizgilerin de yardımıyla (üstelik çok başarılı çizgilerin) olağanüstü bir gerçeklikle betimlemiş. Yukarıda da açıkladım gerçi ama bir kere daha belirtmek gerekirse film olmamış. Yani zaten olsaymış ilk vizyona girdiği günlerde duyardık.

Ve son olarak Fahrenheit 451 Sahaf. Burası küçük bir yer. Son gittiğim birkaç defada ortalık biraz karışıktı ancak sahafların raconu da biraz bu galiba. Size tavsiyem gözünüzü dört açın. Her an bir köşeden aradığınız bir kitap gözünüze çarpabilir. Sevgilerle.

“Yakmak bir zevkti.” Seninle olmak da.

Selçuk Ceylan Külliyatı

ruya06Sürekli okuyucuların daha önce bu blogda zaman zaman ismini okuduğu kıymetli yazar arkadaşım Selçuk Ceylan’ın, Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan dört kitabından sonra, geçtiğimiz aylarda farklı yayınevlerin tarafından basılan iki kitabı daha yayımlandı. Tilki Tilda ve Evcil İnsanlar ile Dünyayı Kurtaran İnek.

Her ne kadar Selçuk, kendisini bir “çocuk masalı” yazarı olarak tanıtıyor olsa da kitapları okumaya başlayınca anlıyorsunuz ki kullandığı kelimeler, satır aralarına gizledikleri ve olayları ele alış biçimiyle çocuk masallarının çok ötesinde büyüklere de masallar anlatıyor. Selçuk Ceylan’la yaklaşık altı ay süren maceramız boyunca, kişiliğini ve düşünce yapısını anlayabildiğimi iddia etme cüretini gösteriyorum. Çocuğuna masal anlatabilecek ya da masal kitabı okuyabilecek bir anne babanın da asgari olarak bazı erdemlere, hayat görüşüne ve –entelektüel demeyelim ama– hayatı kavrayabilme yeteneğine sahip olması gerekmez mi? Bence Selçuk işte bu görüş üzerinden kaleme alıyor kitaplarını. Yazdığı her kelimenin, her cümlenin bir anne ya da baba tarafından küçük bir yavruya okunacağını hayal ediyor. Elbette anne babasına ihtiyaç duymadan ve küçük elleriyle kitabını kavrayan yavrucukların varlığı da onun yazın dünyasının temel motivasyonunu oluşturuyor.

Külliyatın ilk kitapları olan Rüya Dalgıçları İçin Masallar serisi (üç kitap) benim açık ara en sevdiğim ve sadece anlatılan maceralarıyla değil, Meltem Şahin’in çizimleriyle de kendine has bir kurgu dünyasını yaratmayı başarabilmiş kitaplardır. Yazar, Güney Amerika’nın kim bilir hangi boğucu gününde, kendini kapattığı o çatı katında yazmaya başlıyor ilk satırları. Bu serinin temeli Selçuk’un hayatında çok önemli bir dönüm noktası olan Arjantin günlerinde atılmış. Bu açıdan Rüya Dalgıçları, maceraya aç iki kardeşin başından geçenlerin öyküsü/masalı olmasının yanı sıra Selçuk’un ilk atışta hedefi vuran kıymetli eserleri oluveriyorlar.

ruya04

Rüya Dalgıçları İçin Masallar (Çizen: Meltem Şahin)

ruya03

Göğün Mavi Kabuğu (Çizen: Mustafa Delioğlu)

Göğün Mavi Kabuğu, yıllar önce yazdığım bir yazımda da bahsettiğim üzere Selçuk Ceylan’ın “Yetişkinler için masallar” fikrini iyice benimsemeye başladığı bir dönemin eseri. Bir çocuğun ancak büyük olgunluk göstererek idrak edebileceği hayata dair bazı gerçekleri, Selçuk ufak ufak gün ışığına çıkartıyor, okuyucuya (ister çocuk olsun ister yetişkin) sezdiriyor. Çizimlerini de oldukça başarılı bulduğum bu kitap, Rüya Dalgıçları İçin Masallar Serisi’nin üç kitabıyla birlikte Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan son kitaptır.

ruya05

Tilki Tilda (Çizen: İrem Çağıran)

Bir süre sonra, farklı bir yayınevinden ve farklı bir formatta yayımlanan “Tilki Tilda ve Evcil İnsanlar” karşıma çıktı. Ciltli sert kapak, özel gramajlı kalın sayfalar, sayfa tasarımına uygun olarak çizilen görselleri ve “fabl” formatıyla oldukça dikkat çeken bir kitaptı bu. “Siyah-Beyaz-Yeşil” renk uyumunu örnek olarak gösterebileceğimiz cıvıl cıvıl sayfa tasarımları, soldan sağa ve yukarıdan aşağıya sayfa geçişleri ve dizgisiyle insanı okumaya teşvik ediyordu. Tilda’nın bu upuzun şiiri, Selçuk’un külliyatındaki en sıra dışı eserdir. Çocuk masalı görüntüsü altında, yetişkinlere de çok şey öğreten kitap, kafiyelerle bezenmiş bir hayat öyküsünü anlatıyordu. İşte bu kitapla başladı Selçuk öykülerinin içerisine kendisini de sıkıştırıvermeye… Öyküdeki Sakallı’nın kim olabileceğini okuyucunun takdirine bırakıyorum.

ruya02

Dünyayı Kurtaran İnek (Çizen: Nuray Çiftçi)

Geçtiğimiz günlerde bir internet sitesinde şans eseri olarak, Selçuk Ceylan kitaplarında indirim olduğunu gördüm. İşte o zaman Ceylan’ın son kitabını da gördüm: Dünyayı Kurtaran İnek. Hep Kitap Yayınevi’nden çıkan kitap belki de Selçuk’un yazdığı son çocuk masalı olacak. Yanılıyor olabilirim ama kitabın anlatım dili bana bu hissi verdi. Masal örtüsü altında, masalsı bir dille aslında günümüz gıda ve hayvancılık endüstrisine, toplumun uyuşukluğuna ince ince gönderiyor mesajlarını. Masalın (!) sonu ise bir ütopyayla bitiyor. Yan yana olduğumuz zamanlarda bana canlı kopyalama, klonlama işlemine dair bir şeyler sormuştu. Kitabı okurken anladım ki meğer amacı bu öyküyü yazmakmış.

“Dünya’yı Kurtaran İnek” gibi çocuksu bir süper kahraman başlığın altında bulmayı beklediğinizin aksine, tüm olayın seyrinde çok fazla teknik sözcük ve satır arası eleştirisi dikkati çekiyor. İşte bu açıdan belki de yazar, bir sonraki kitabında bu “gizemli olaylar” anlatma yetisini bir üst seviyeye taşıyıp nihayet (!) yetişkinler için bir roman kaleme alabilir. Belki de almaz. Profil fotoğrafını halen bir zürafanın süslediği bu renkli adamın, bu modern ozanın ne anlatmak isteyeceğini kim bilebilir?

ruya01

İhsan Oktay Anar Minik Öyküler Derlemesi 2: Rabnûma

ihsanoktayAz değil tam yedi sene önce yazdığım şu yazıyı hatırladım geçenlerde. İhsan Oktay Anar‘ın o tarihe kadar çeşitli dergilerde yayımlanmış çeşitli kısa öykülerinden bahsetmiştim o yazıda.

Yavuz Sultan Selim (Satranç), Tamu, Tekel Memuru Ali Selami’nin Günah İşlemesi ve Yeniçeriye Tavsiyeler isimli bu dört öyküyü derleyip toparlayıp pdf olarak da vermiştim hatta. Geçen gün nereden geldi aklıma hatırlamıyorum ama Google’da yeniden araştırma yaparken İhsan Oktay Anar’ın taa 1989 yılında “oyun” temasıyla çıkan Morköpük isimli dergi için yazdığı üç sayfalık bir öyküye rastladım. Üstelik internette bu öykünün keşfedilmesi 2014 yılı civarındaydı. Yani benim yazımdan bir yıl sonra. Artık nasıl olmuşsa birileri, o tarihte İhsan Hocanın, ilk ismini kullanmadan “Oktay Anar” adıyla yazdığı “Rabnûma” adlı öyküsünü bulmuş ve yayımlamıştı.

rabnumaBu öykünün yazıldığı yıl 1989. Daha Puslu Kıtalar Atlası‘nın yayımlanmasına 5 sene var, muhtemelen taslak halinde ya da henüz yazılmaya başlanmış. Ancak şu kısacık öyküde, o dönemde dahi ustanın üslubunun ayrıntıları görülüyor.

Rabnûma, İhsan Oktay’ın kurguladığı hayali bir oyun hakkında. Antik bir tapınakta iki cesetin bulunmasıyla başlayan öykü üzerinden kurgulanmış öyküde Anar, çok sık yaptığı üzere, hayali kaynaklara ve kişilere referans vermekten kaçınmıyor yine. Ben bir solukta okudum. Umarım siz de keyifle okursunuz. Öykünün ilk paragrafını veriyorum. Hoşunuza giderse pdf olarak indirip devam edersiniz. Haa bir de yedi yıl önce yazdığım yazı için derlediğim pdf dosyasını da ekliyorum.

Rabnûma

1 Temmuz 1959’da, İran’da yayınlanan Genam Gazetesi, Zahedan yakınlarında kayalara oyulmuş bir tapınak bulunduğunu açıklamıştı. Tapınak, küçük bir dehlizden girilebilen geniş bir odadan ibaretti. Cesaret edip içeri girenler, Kazan Üniversitesi’nden Arkeolog  N. Brodnikov ve yardımcısına ait olduğu daha sonra anlaşılacak iki ceset bulmuşlardı. Cesetler antik bir satranç masasının iki yanındaydı. Adli tabip, arkeolog ile yardımcısının altı yıl önce öldüklerine hükmetti. Cesetlerde bir cinayeti akla getirecek hiçbir iz bulunamadığından, bu kişilerin ölümlerinin, hastalık olasılığı bir yana, açlık ve susuzluktan olabileceği Sovyetler’in elçisine duyuruldu. Gel gelelim elçi, Brodnikov’la yardımcısının yanlarında ilaç ve tüketilmemiş bol miktarda erzak olduğunu belirtip adli tıp raporunun doğruluğu konusunda şüphelerini dile getirdi. Bununla birlikte bir uzman heyeti, olay yerinde yaptığı araştırmada adli tıp raporunu doğrulayacak ipuçları buldu. Brodnikov’la yardımcısı satranç oynarken ölmüşlerdi. Daha sonra, onların satranç masası başında ölümü beklediklerini düşündü herkes… devamı

İhsan Oktay Anar – Rabnuma

İhsan Oktay Anar – Mini Öyküler Derlemesi

 

Diğer Renklerden Nefret Eden Adam

Evde olmanın avantajlarından birisi de arşivleri düzenlemeye imkan kalıyor olmasıdır. Şans eseri olarak taa 2010 yılı Temmuz ayında Çalakalem isimli bir dergi için yazdığım öyküyü buldum. Bu dergi internet ortamında ve sadece bir sayı yayımlandı. Muhtemelen çok az kişiye ulaştı ve devam etmedi. Böyle olunca bu öykü de tam 10 yıldır blogdan uzakta ve yayımlanmadan öylece kalmış. On yıl önceki anlatma tarzım -gerçi bugün de benzer- daha çok durum tasviri üzerineydi. Yani bir anı, kısacık bir anı koskoca bir öyküye yediriyordum. Arkadaşların anlattıkları, benim “şöyle olsaydı daha güzel olurdu” dediklerim, o dönem yollarda geçen günlerim derken ortaya böyle bir öykü çıkmış. Bir de o dönem sadece İhsan Oktay Anar okuyordum. Bunu da ilk paragraftaki saygı duruşundan anlayacaksınız 🙂 Ufak tefek yazım hatalarını düzelttim sadece. İnsanın geçmişte yazdıklarını okuması büyük bir keyif. Merhaba on yıl önceki ben.

################################################

te_quiero_by_stellartcorsica

Bir yazıyı farklı mekân ve zamanlarda aynı hissiyatın içerisinde olarak, hiç kopmadan yazmak tercih ettiğim ve keyif aldığım bir uğraştır. Bu dergiye yazdığım ilk yazıyı yazmaya da Eskişehir Adliyesi’nde adıma çıkacak sabıka kaydını almak için beklerken başlamak kısmetmiş. Yanan flüoresan lambalara rağmen halen daha karanlık, aydınlığın bir nebze olduğu bir koridor da bu satırlarıma eşlik ediyor.

Kıymetli ve kısmetli efendimizin şehr-i Konstantiniyye’yi fethinden 557 sene sonrasında bir Anadolu şehrinde geçiyor bu olay. (İhsan Oktay hocaya sevgilerle.)

Yaz sıcağının pişirdiği onca etin kokusu, teri burunlara dolmaya başlayınca birtakım günahkârların cehennem azabından çekinmeye başladığı görülür. Böyle günlerde aklıma düşmüştü o güzellik. Yemyeşil gözlerine baktığımda, çocukluğumdan içinde yarım kalan o şefkatin iç çektiren yoksunluğuyla titriyordum. Simsiyah saçlarını savuran rüzgarı karşılayıp kokusunu içime çekiyordum. Yazın sıcaklığı, gönlümdeki ateşten daha da yakıcı olamıyordu. Bu haldeki ben, günlerimi tere batmış bir halde sırılsıklam ıslak ve âşık geçiriyordum. Şehre hakim tepeler her gün şahit ederdi aşkımı haykırışıma. Bir görebilseydim yüzünü, bir kez olsun gülebilseydin bana…

Sevmenin böyle olması ister istemez iç dünyamda da büyük değişiklikler yapmama yol açıyordu. Kendimi tanımıyordum, kendimi tanıyamıyordum. Çevrenizdekilerin size aptalmışsınız gibi bakması nasıl bir duygudur bilemezsiniz. Ancak kendimi avutmak inanın çok kolaydı. Çünkü dünyanın belki de en güzel varlığına aşıktım ve en sonunda onun benim olacağı bir oyun oynuyordum. Bir gün, tüm bunları ona da anlatacak ve tüm o bana gülenleri, beni kıskananları ardımda bırakıp onun ellerinden tutup kendime yeni bir hayat kuracaktım.

Olmadı. O, benim onu istediğimi hiç öğrenemedi ve koptu gitti ellerimden. Bir başka şehre, bir başkasının gönlünü yakmaya. O yazı hiç unutamadım hayatım boyunca. Bulunduğum şehri çevreleyen tepelere her çıktığımda belki onu görürüm diye süzdüm şehri saatlerce. Göremedim. Hayatımın en masum aşkını, işte böyle kaybettim.

Aradan geçen aylar, yavaş yavaş sildi, aldı götürdü onu yüreğimden. Her anımın hesabını tutarak yaşamaya başladım. Sonrasında pişmanlık duymamanın belki de en kolay yolu buydu. Hata yapıp kendime bu azabı tekrar yaşatmaya dayanabilir miydim bilmiyordum çünkü. Cesur değildim. Onu arzulamıyordum belki ama ondan öğrendiğim o kadar çok şey vardı ki…

Ve bir gün o gözleri yeniden gördüm. Gözlerdeki ışık aynıydı. Fakat yüz, onun yüzü değildi. Çok benziyordu, çok çok benziyordu fakat o değildi. Kalbimin derinlerinde aşkı yeniden hissettim. Bu unutamamak mıydı? İçimdeki sevince anlam verebiliyordum. Ne de olsa uzun süre önce kaybettiğim bir hazinenin küçük bir parçasını bulmuştum. Küçük fakat en değerli parçasını. Bir gün onun ellerini hissettim omzumda. Dönüp baktığımda o gözleri gördüm. Ama yine o değildi. Çok benziyordu, çok çok benziyordu fakat o değildi. Hazinemin parçalarını yavaş yavaş toplamaya başladığımı fark ettim. Ona duyduğum istek artık dayanılmazdı.

to_bid_you_farewell

Kimseye açılmadım. Kimseye söylemedim. Yıllarca topladım parçalarımı. Aklımda birleştirdikçe ona kavuştum, ona sarıldım, ona fısıldadım. Bu beni daha güçlü yaptı. Saçlarının rengi, gözlerinin rengi ve teninin rengi hep aynı oldu. Bu benim kafamdaki bir portreydi. Kırmızı, sarı, yeşil ve beyaz. Başka renkler olamazdı ve olmadı da. Paletime hep aynı renkleri koydum.

Bir yaz günü kapıldığım aşk, yine bir yaz günü öldürdü beni. Onu gördüm. Bu sefer gerçekten onu. Gerçek onu. Yıllardır yarattığım o eserlerime hiç benzemiyordu. Alakasız bir şekilde göz göze geldik. Duraksadı, kırpmadı gözlerini. Saniyeler boyunca baktı yüzüme.  Hatırladığı için mi yoksa onu gördüğümde elimden düşün onca şey için mi anlamadım. Neden sonra ona dokunmak için ellerimi uzattım. Dokunamadım, o çekindiği için falan da değil. Sadece yıllardır hayalini kurduğum o varlığın karşımda belirivermesi beni şaşırtmıştı. Bir an düşündüm, şu an sahip olduğum şey ondan çok daha fazlasıydı. Ben diğer renklerden nefret eden adamdım. Oysa o benim sevdiğim renklerin çok çok azını taşıyordu şimdi. Saçları başkaydı, teni bembeyaz değildi, gözleri solmuştu. Benim yarattığım eserler bundan çok daha parlak, çok daha gösterişliydi. Dokunmadım. Elimi geri çektim. Bu büyü bozulmamalıydı.

Ona sahip olmadım ama farkına varmadan ondan çok daha fazlasını biriktirdim elimde. Bu mutluluğun bana yettiğini düşündüm. Daha da mutlu oldum ve yine kimselere anlatmadım kendimi. Biriktirdiklerim bana kaldı. Yazların sıcak olduğu bu Anadolu şehrinde hala biriktirdiklerimle yaşıyorum. Kendime bambaşka bir eş buldum üstelik. Diğer renklerden nefret eden ben, aynı renklerle çizilmiş bambaşka bir portre buldum kendime. Ne ona haksızlık ettim ne de kendime. Mutluyum.

İkinci günün sonunda elimde bu öykü kaldı işte. İlk sayımız için umarım hoş ve okurken keyif aldığınız bir yazı olmuştur. Bir sonraki sayıda sizi neyin beklediğini inanın ben bile bilmiyorum. Proofhead’i takipte kalın.

################################################

Öykü burada bitmiş. Girişteki “İhsan Oktay” güzellemesi hiç olmamış 🙂 Gereksiz olmuş aslında ama o zamanki düşünce dünyamı göstermesi bakımından iyi ki yazmışım dedim. Son paragrafta ise “bir sonraki sayıdan” bahsetmişim. Ancak o bir sonraki sayı hiç yayımlanamadı. Her ne kadar bir “aşk öyküsü” olarak yaftalansa da şimdi okuduğumda kendimle gurur duyduğumu söylemeliyim. Özellikle “renk” tabanlı kurduğum süreç cidden güzelmiş. İnsan böyle 10 yıl sonra okuyunca kenara köşeye öyküler yazıp saklamak istiyor nice 10 yıllarda okuyabilmek için 🙂

 

Hobbit İllüstrasyonları

hobbitilust03İthaki Yayınları tarafından herhalde en çok versiyonu basılan Orta Dünya kitaplarının başında Hobbit geliyor. Beyaz kapaklı, siyah kapaklı, resimli, cep boy, ansikolopedi boy, açıklamalı notlarıyla, felsefesiyle derken epey bir Hobbit baskısı var. Buna zamanında 6.45‘in bastıklarını da ekleyince sırf Hobbit kitabının baskılarıyla bile bir koleksiyon yapılabiliyor. Hatta yapan da vardır muhakkak. Dünya’da da farklı dillerde basıldığını düşünecek olursak aslında çok da uçuk bir fikir değil.

hobbitilust02Benim kendi koleksiyonumda Hobbit’in resimli baskısı ya da illustrated edition dediğimiz baskısı yok. Yıllar önce, 2013’te yazdığım şu yazıda poster hediyeli baskısını almıştım. Ancak yazdığım yazıdaki görsellerin kaybolduğunu fark ettim geçen gün. Daha da önemlisi, o yazıyla birlikte sunduğum bazı güzel illüstrasyonlar vardı. O dönem nereden hatırlamıyorum ama illustrated edition’daki tüm görselleri toparlamıştım internetten. Bunların hepsi Alan Lee üstadın çizimleri.

Şimdi belki arşiv yapan vardır diye hepsini pdf olarak buradan yayınlıyorum. Sadece görseller var. Kitabın kendisi değil yani. Dosya doğrudan kendi Yandex hesabıma yüklüdür. Dolayısıyla dosya ve bağlantı kontrolüm altında. Olur da bağlantı çalışmazsa lütfen üşenmeden hemen bana mesaj atın İletişim bölümünden. Size direkt dosyayı gönderirim.

Hobbit İllüstrasyonları(pdf – 28.1 mb)

hobbitilust01

ekşisözlük’ün En Uzunu: Hitler Nasıl Adım Adım Delirdi?

Karantinada olduğum süre içerisinde elimden geldiğince bloga yazı yazmayı planlıyorum. Bu yazı da aslında çok uzun süredir listede bekliyordu. Vakit bulmuşken paylaşmak istedim.

Birkaç ay önce nereden aklıma esti, nasıl oldu hatırlamıyorum ama ekşisözlük‘te yazılan en uzun entry’i buldum. diesel1907 nickli yazarın 29.11.2015’te başlayıp 30.11.2016 tarihine kadar yazmaya devam ettiği ve yayımladığı devasa bir entry bu. Tam bir yıllık emek! Eğer İkinci Dünya Savaşı tarihiyle ilgileniyorsanız pek çok akademik kaynaktan derlenmiş, savaşın öncesini, savaş sürecini ve sonucu Hitlerin penceresinden görmenize olanak sağlıyor.

Ben tüm entry’i kopyalayıp baskı için kitaplaştırdım. Bu da yaklaşık 120 sayfalık bir kitap oldu. Kitabı kendi arşivim için bastırdım. Hatta bastırdığım yerde yıllardır tanıdığım cilt yapan abi kitabın başlığını görünce güldü ve “Aslında o hep deliydi, sadece çok iyi sakladı” dedi.

adolf

Belki bu çalışmayı yazar ilerleyen süreçte bir kitap olarak yayımlamayı düşünür. O yüzden ben size kitap olarak baskıya hazır hale getirdiğim dosyayı buradan paylaşmıyorum. Bu devasa entry’i merak edenler aşağıdaki bağlantıya tıklayıp ekşisözlük üzerinden okuyabilirler. Olur da bir gün bu entry’nin sahibi olan yazar da burayı okursa kendisine teşekkür ettiğimi bilmesini isterim. Kitabı bastırmayı düşünürse baskıya hazırlık aşamasında elimden gelen yardımı yapmaya hazırım.

Adolf Hitler Nasıl Adım Adım Delirdi?