Category Archives: Edebik Fantastik Sanatsal

Sanatsal olaylara, edebi eserlere bakış açım, kendi yazdıklarım bu kategoridedir.

Mayısta Başladı Aşk

mayis01Yalnızca bir kere sordum sana aşkın ne olduğunu. Kavuşamamaktır, dedin. Yüreğime saplandı o an hem cevabın hem de sen. Titreyen ellerinle ve yalvarır gibi bakan o gözlerinle bir türlü unutamadım seni.

İnsan bir kere duyunca alışmaya başlıyor. Özlemek bambaşka hallere dönüşüyor, yutkunmak ve giderek gizlenmek ihtiyacını doğuruyor. Kaçıyorsun. Kavuşamıyorsun ya, işte o yara hep kanıyor. Bir gece kalıyor geriye. Dolunay gökte yükseldiğinde, geriye yaslanıp gözlerimi kapatıyorum. Çok iyi biliyorsun ki yalnızca bir gecemiz var.

İşte bu yüzden, bu dolunay çok özel. Onlar seni çok uzaklarda sanıyorken bak işte, kıvrılmış uyuyorsun koynumda. Saçların dizlerimi örtüyor. Işığın gözlerimi kamaştırıyor. Olmak istediğimiz yerdeyiz, nihayet kaçabildik.

Sesler duyuyorum. Dışarıda bir bağırış çağırış. Koşuşturuyor herkes. Sen de bir elimden çekiştiriyorsun beni. “Dünya’nın diğer ucuna doğru kalkan uçak için son çağrı” diye anonslar duyuyorum. Haydi koş, diyorsun ama ben sana öylesine dalmışım ki kendime ancak tüm ışıklar sönünce gelebiliyorum. Tek bir battaniye altında tek vücut olmuşuz adeta. Dünya’nın diğer ucuna kaçıyoruz ve gökyüzünde dolunay var. Saatler sürüyor bu kaçış ve zaman hep gece.

Nihayet karaya ayak bastığımızda, okyanusun tuz kokusu yakıyor genzimi. İklim öylesine şaşırtıyor ki beni -soğuk bir sonbahar- nihayet dakikalar sonra dönüp sana bakmayı akıl ediyorum. Ayak parmaklarının ucunda yükselip öpüyorsun beni ve bir anda kendimi balkonumda buluyorum. Dolunay yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmuş. Elimde bir tahta parçası öylece duruyor. Gözlerimi ovuşturup anlamaya çalışıyorum. Zarif bir bumerang bu. Atmaya kıyamıyorum belki geri gelmez diye. Gülümsüyorum, İşte bu da benim gizli mirac’ım, diyorum. Kavuşmak hayal oluyor ve mayısta başlıyor aşk.

mayis03mayis02

NOT: Funda‘ya teşekkürler. O olmasa, bu yazı olmazdı.

Yürüyen Kentler Serisi Filme Çekiliyor!

Bundan birkaç sene önce, taa şu yazımda ilk kitabını aldığım ve bir yıl sonra şu yazımda da ikinci kitabını aldığım güzide seri “Yürüyen Kentler” nihayet bitti. Bu kadar uzun sürmesinin sebebi tamamen benim ama. Kitapların bir suçu yok.

Evet, daha önceki yazıları okumayanlar için çok kısacık seriden bahsetmek istiyorum. Daha sonra her bir kitap hakkında küçük yorumlar yapacağım.

2015-02-ME_1280x1024Yürüyen Kentler serisi, günümüzden yüzlerce yıl sonrasında, distopik bir gelecekte yaşananları anlatıyor. Dünya’da sabit yerleşimler kalmamış, artık kentler devasa motorlara sahipler ve yürüyorlar!

İlk kitap “Yürüyen Kentler” adını taşıyor. Bu kitapta, yürüyen kentlerin en ihtişamlılarından olan Londra kentinde bir tarihçi çırağı, Tom Natsworthy kendi küçük dünyasında mutlu mesut yaşıyor. Dünya’ya ne olmuş da kentler artık yürümeye başlamışlar? Bu sorunun cevabını sayfalar ilerledikçe öğreniyorsunuz. Eklemeyi unuttum. Bu kentler sadece yürümüyorlar. Üstelik bir birlerini de avlıyorlar! Evet, daha güçlü kentler daha zayıf olanları avlayarak kaynak ve iş gücü elde ediyor. Tom, basit bir çırak olduğu için, büyük resmi göremiyor, olaylar gelişiyor ve kendini bir anda o çok güvendiği, doğup büyüdüğü Londra‘dan sonsuz bir bataklığın içine düşmüş halde buluyor ama yalnız değil. Yanında suratındaki kocaman bir yara iziyle ilk bakışta çok korkunç görünen Hester Shaw isimli kız da var. Londra, Dünya’da hala var olan bir avuç “sabit yerleşim yanlısı ve mobillik karşıtı” orduyu yok etmek için esrarengiz bir proje geliştirmiştir ve acaba işin sonucu ne olacaktır? İlk kitap bittiğinde Londra’nın neler yaptığını görüyoruz.

2015-02-PG_1280x1024İkinci kitap İhanet Altını‘nda, Tom ve Hester, üçkağıtçı bir adamla tanışıyorlar; Profesör Pennroyal. Bu herif gidip görmediği yerleri sanki gitmiş görmüş gibi anlatan, kitaplar yazan, sahte bir şöhretin keyfini süren bir üçkağıtçı. Bu arada bizim ikili de bir hava gemisi alıyorlar ve artık gökyüzünde takılmaya başlıyorlar. Böyle gide gide Arkangel isimli bir mobil kente rastlıyorlar. Bu kentin tek bir amacı var: Eski Amerika’ya ulaşmak. Orada tüm bu gürültü ve patırtıdan uzak yaşamak. Ancak bu kentin sahibi olan hatunla bizim Tom “epey” iyi anlaşınca, Hester acayip kıskanıyor. Neden? Çünkü Tom’a deli gibi aşık. İşte serinin olmazsa olmaz aşk hikayesi de bu kitapta alevleniyor. Velhasıl kelam, olanlar oluyor ama kitabın sonunda asıl bombayı Hester patlatıyor. Hem de iki kere. Bir sonraki kitapta ekibin sayısının artacağını anlıyoruz.

7

Hava Gemisi Jenny Hanniver

Üçüncü Cehennem Makinleri‘nde, aradan 18 sene geçmiştir. Hester bir önceki kitapta hamile kalmıştır ve bir kızları olmuştur: Wren. Ahh Wren ah. Wren yaşadıkları hayattan inanılmaz sıkılmıştır. Bir gün, annesiyle babasının eski bir arkadaşlarının eski arkadaşlarıyla karşılaşır ve bir takım talihsizlikler sonucunda yaşadıkları yerden kaçırılır. İşte üçüncü kitap boyunca Tom ve Hester kızlarını ararlar. Ama bulabilirler mi?

2015-02-ID_1280x1024Dördüncü ve son kitap “Karanlık Düzlük” adını taşıyor. Bu kitap, en uzun kitap. Üçüncü kitap en kısa sürede okuduğum kitaptı, dolayısıyla bunu okumaya hemen başladım. Büyük bir kısmını yollarda okuyarak bitirdim. Bu kitapta olaylar epey kontrolden çıkıyor. Olay örgüsünün en geniş olduğu kitap bu. Hester ve Tom, Hester’in acımasız karakteri yüzünden kavga ederler. Hester, yanına taa ilk kitaptan beridir tanıdığı ve adına “İz Sürücü” denen bir makine-adamı alarak uzaklaşır. Tom da kızıyla birlikte tamamen şans eseri, yıllar önce terk ettiği ve yok olduğunu düşündüğü memleketi Londra’nın enkazına gelir. Burada inanılmaz bir sürpriz onları bekliyordur. Kitabın sonunu inanılmaz hüzünlü bitiyor. Şok üstüne şok yaşadım.

Seride yaşanan olayların tamamını anlatmıyorum. Okumanızı tavsiye ediyorum çünkü. Bunun için bir geçerli sebebim var: Çünkü Peter Jackson bu seriyi filme çekecek! Evet, haberler şurada ve şurada. Eğer haberler doğruysa çekimler şu anda Yeni Zelanda‘da başlamış olmalı. Filmleri Peter Jackson çekeceği ve muhtemelen kendinden de epey bir şeyler katacağı için, “kitabı okuyan” izleyici avantajını elde etmeniz için hala vaktiniz var. Dört kitaplık seriden kaç film çıkartır bilmiyorum. Ancak yürüyen devasa kentleri nasıl tasarlayacaklar, hava gemileri nasıl olacak düşündükçe heyecanlanıyorum.

Serinin en büyük hadikapı, kitapların kapakları ve yazar Philip Reeve’in kişisel sitesinde yer alan birkaç görsel dışında, sözcüklerle tasvir edilen bu dünyaya ilişkin hiç bir görsel tasvir bulunmayışıdır. Dolayısıyla Peter Jackson’ın ilk filmde can vereceği karakterlerle düşüneceğim öykünün geriye kalanını. Filmin IMDB sayfası şurada yer alıyor.

İlk filmin 2018’de vizyona gireceği yazıyor ama kesin midir bilemem. IMDB’de filme ait olduğunu düşündüğümüz şu iki görsel de yayımlanmış. Bunlar büyük oranda, daha önce yayımlanan çizimlerden uyarlanmış gibi görünüyor.

Yine, IMDB sayfasında bazı karakterleri kimlerin canlandıracağı da açıklanmış. Çok büyük ihtimalle bir değişiklik olmayacak ve Tom Natsworthy’i Robert Sheehan; Hester

Shaw’ı da İzlandalı akranım Hera Hilmar canlandıracak. Özellikle Hera Hilmar çok dikkat çekici. Zira kitaptaki tasviriyle Hester’ın, suratındaki korkunç yaraya rağmen muhteşem hatlara sahip bir kadın olduğunu anlıyoruz. Eh sinema sektörü, baş rollerden birini çirkin bir kadına vermeyi göze alamayacağı için muhtemelen, Hera Hilmar’ın suratındaki yara izi çirkinden çok “karizmatik” görünecek. Henüz çok az rol için isimler açıklanmış ancak benim merakla beklediğim iki karakter var: İz Sürücü Shrike ve Profesör Pennroyal. Bir de, üçüncü kitapta karşımıza çıkacak olan, kızıl saçlı güzel Wren. Çok küçük bir ekleme, Elrond’umuz ve Ajan Smith’imiz, muhteşem Hugo Weaving de seride rol alacak. Ama hangi rolde henüz belli değil. Bana göre, Thaddeus Valentine rolünde oynacak ki bu adam inanılmaz kilit bir rolde ve bunun da kızı çok güzel.

İnternette bazı kitap yorumları izledim. Kitabı ve seriyi çok sıkıcı bulduklarını, nasıl ödül aldığına şaşırdıklarından falan bahsediyor “yorumcu” arkadaşlar. Kitabın aldığı ödüller, kurgusunun yaratıcılığı ve olayların bir birini tamamlaması esnasındaki akıcılıktan dolayı verilmiştir. Kendi adıma ben çok beğendim. Seriyi çok beğendiğim için de Türkiye’de yayımlanmış tüm baskıları toparladım.

Kitabı Türkiye’de ilk defa Günışığı Kitaplığı basmış. Yurt dışındaki baskılarda da kullanılan kapak görselleriyle serinin ilk iki kitabı basılmış. Hatta ilk kitap galiba dört baskı yapmış. Daha sonra Günışığı Kitaplığı, özellikle 15 yaş üzeri okuyucular için On8 isimli bir marka oluşturmuş ve tüm seriyi bu isimle yeniden basmış. On8’den basılan dört kitabın tamamında da dünya kullanılan kapaklardan farklı kapaklar kullanılıyor. Ben seriye ilave olarak, hem orijinal kitap ayraçlarını hem de ilk iki kitabın prova kapaklarını da aldım. Yan yana düzünce şöyle güzel bir tablo oluyor:

Evet, heyecanlı bekleyiş başladı. Öyle görünüyor ki sevgili okur, bu blogda artık daha da fazla Yürüyen Kentler okuyacaksın. Umarım Peter Jackson, çok iyi bir iş çıkarır ve bizi steampunk’a doyurur. Amin.

Puslu Kıtaların Dolunayı

Bir sebebi vardı. Zorla eline tutuşturmamın da, okuyuver şunu dememin de bir sebebi vardı. Çünkü içerisinde sen vardın.

pusludolunay08En sevdiğim kitaptır Puslu Kıtalar Atlası. Her okuduğumda yeni bir detayı fark ettim, satır aralarında yüzlerce küçük yaşamı sığdırmış, bir başyapıttır. Bu ay dolunay çok güzeldi. Dolunay’da çektiğim bir fotoğraf bana İlban Ertem‘in çizimlerinden bir kareyi anımsatınca, bu dolunay Puslu Kıtalar Atlası’nı anlatmak istedim. Yazı gecikti farkındayım ama hastalıktı, düğündü, sınavdı derken inan vakit bulamadım.

Kitapta çok fazla “dolunay” var. Kitaptaki tüm kırılma noktalarında, en önemli anlarda sahnede hep dolunay var. İhsan Oktay Anar, dolunayı tasvir etmekten ve gökyüzünü “seninle” süslemekten hiç imtina etmemiş. İlban Ertem de bunu anlamış olacak ki fotoroman versiyonunda çok fazla sahnede dolunayı unutmamış. Bu yazı, Puslu Kıtalar Atlası’nda geçen “dolunay” imgelerinin tespitine yönelik bir yazı olacak.

Puslu Kıtalar Atlası, iç içe geçmiş pek çok hikayeden oluşmaktadır. Yazar her bölümde başka bir hikayeye başlayıp, başladığı her hikayeyi bir diğerinin içerisinde sonlandırmaktadır. Kitabın en önemli karakteri Bünyamin ve Ebrehe‘dir bana göre. Her ikisini buluşturan ve kitabın belki de kitlelerce bu denli sevilmesini sağlayan bir olay var kitapta. İşte bu olayın da çözümünde iş geliyor ve “yedinci dolunay“a dayanıyor. Yani bir temmuz dolunayı. Temmuz, benim en sevdiğim aydır. Bu ay da doğmuş olmamın yanında, başka bir önemi daha var.

İlban Ertem’in çizdiği Puslu Kıtalar Atlası fotoromanında, kitapta betimlenenlerden biraz daha fazla dolunay sahnesi var. Sayfaları çevirdikçe gözlerim seni arıyor bu yüzden.

Şimdi kitaptaki can alıcı dolunay sahnelerine ve tasvirlerine bakalım hep birlikte.

Uçmanın zevkini iyice çıkarabilmek için varlığını kendi haline bırakıp tekrar tavana yükseldi. Fakat çok geçmeden pencereden çıkmayı düşündü. Kafesin arasından bir duman gibi sızarak Kostantiniye’yi hayatında ilk kez tepeden gördü. Boğazı geçip Üsküdar’a ulaştı. Dolunayın altında süzülerek Kız Kulesi’ni geride bıraktı ve sarayın bir penceresinden içeri girdi. Bir yatak odasıydı burası. Güzeller güzeli bir şehzade kuş tüyü yastıkların üzerinde uyuyordu.

pusludolunay02 Okumaya devam et

Küçük Prens’in Dil Serüveni – Müze Girişimi

kp03Antik Mısırca (Hiyerogliflerle), Alur dilinde, Habeşçe, Aramice, Esperantoca, Asamca, Mirandca, Brentonca…

Yukarıda saydıklarım, Dünya’nın en ilginç dilleri listesi değil sevgili okur. Bu diller ve lehçeler, Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry‘nin artık bir kült, popüler kültür macunu ve Dünya’nın en bilinen eseri olma yolunda ilerleyen masal kitabı Küçük Prens‘in (Le Petit Prince) basılmış olduğu diller ve lehçelerden sadece birkaçı. Kitap an itibariyle Dünya’da var olan (ölü ve halen konuşulmakta olan) toplamda 300 farklı dil ve lehçede yayımlandı. Bu rekor, kutsal kitapların bile kıramadığı bir rekordur.

Biz Küçük Prens’in Dil Serüveni‘yle ilk defa şu yazımda tanışmıştık. O sergi, daha çok Ali Lidar‘ın kişisel koleksiyonu olarak tanıtılmıştı katılımcılara. Ancak, özellikle Ali Hoca’nın bu girişimlerinden sonra, ülkemizde Küçük Prens eserine olan ilgi epeyce arttı. Kürk Mantolu‘dan sonra Instagram kahve fotoğraflarının vazgeçilmezlerinden oldu.

KPMG_son_kucukBu yıl, birkaç ciddi koleksiyoner sayesinde Küçük Prens’in Dil Serüveni bir müze girişimi başlattı. Ülkemizde özellikle son birkaç yılda onlarca farklı yayınevi, onlarca farklı şekilde bu kitabı yayımladı. Geçtiğimiz aylarda Adımlar Kitabevi‘nde de “Küçük Prens’in Dil Serüveni” isimli sergi açıldı ve epey bir uzun süre de açık olarak kaldı. Bir önceki yıl, Ali Hoca’nın sergisinden farklı olarak bu sene içerik ve konsept tamamen değişmişti.

Eh, öyle bir niyetim yok ama olur da başlarsam, sırf ülkemizde yayımlanan kopyalarla bile çok ciddi bir koleksiyon yapılabilir. Müze Girişimi bir de internet sitesi açmış. Site muhteşem. Farklı dillerde ve lehçelerde yayımlanmış olan tüm Küçük Prens kitaplarına ulaşabiliyor, özelliklerini görebiliyorsunuz. Ancak girişimin en harika eseri, yayımladıkları iki kitap olmuş bence. Gerçi basılı değil ama zaten sürekli içeriği değişecek nitelikte olduğu için basılı olmaması da iyi bir tercih. Zaten girişim kitapların ön sözünde de, her iki kitabın da sürekli güncelleneceğinin sözünü vermiş, bastırmayın demiş. Her iki kitabın da editörleri Mehmet Sobacı ve Yıldıray Lise. Kitapların önsöz kısımlarında Müze Girişimi’ne ilişkin bilgi verilmiş, eğer destek olmak isterseniz neler yapabileceğinizden bahsediliyor.

kp01İki kitaptan ilki “Dünya’nın Küçük Prens Kitapları“. Tam 400 sayfa. İçerisinde yüzlerce farklı dilde yayımlanmış eserlerin görselleri, baskılarına ilişkin detaylı bilgiler yer alıyor. Adını duymadığınız dillerde basılmış kitapları görünce eh şaşırıyorsunuz biraz. Bir de aynı dile ait farklı lehçelerde de basılmış kitaplar var. Örneğin Türkçe. Hem günümüz Türkçesi, hem Osmanlıca hem de Göktürkçe basılmış mesela. İtalyanca’nın 35 farklı lehçesinde ve 3 farklı özel baskısıyla basılmış ki rekor bu dilde zaten. Özel baskılar da çok ilginç geldi. T9 diliyle, Mors koduyla, Braile alfabesiyle, minyatür boyutlarda, ayna görüntüsüyle yapılan baskılar da mevcut. Kitabın sonunda Dil Serüveni’nin tamamını görebileceğimiz bir zaman tüneli yer alıyor.

kp02Diğer kitap ise tamamen Türkiye’de basılmış olan Küçük Prens kitaplarını içeriyor ki bir gün koleksiyon yapmaya başlarsam işte bunu baz alabilirim. Bu kitap da 250 sayfa. Kitapları basıldığı yıllara göre ele alıyor. Kitabın sonunda Türkiye’deki dil serüveninin gösteren bir zaman tüneli yer alıyor.

Bu kitaplarda aşağıdaki adreste bulunan “Dosyalar” menüsünden ulaşabilirsiniz.

http://www.kucukprensmuzesi.com/

Evet sevgili okur, sen de bu güzel masalın, bu kitabın bir hayranı isen, Küçük Prens kültüne ilgi duyuyorsan, müze girişiminin sitesine göz atmanda fayda olabilir. Umarım Adımlar Kitabevi seneye daha da geniş bir koleksiyonla bizleri buyur eder sergiye. Aşağıda müze ziyaretimizden birkaç kare yer alıyor. Ayrıca birkaç ilginç kitabı da seninle paylaşıyorum sevgili okur.

Antalya’da Sulu Bir Macera

Lobiye girdiğimizde gözlerimiz kamaştı. Öyle ahenkten ya da göz alıcı şeylerden dolayı değil ama. Evet, ortada bir göz alıcılığı vardı ancak bu durum tamamen ortamın ve ortamdaki nesnelerin bembeyaz rengiyle alakalıydı. Resepsiyonun uzattığı kalem bile beyaz renkteydi. Yüksek tavanlı odanın içerisinde renkli olan tek şey akvaryumunda salınan turuncu renkli Japoncuk ile “Hoş Geldiniz” diyen görevlinin yemyeşil gözleriydi.

Kısa süreli bir şaşkınlıktan sonra nihayet kaydımızı yaptırabilmiştik ve odalarımıza doğru yola çıktık. Biz kimdik? Erdem Abi, Murat Abi ve ben. Farklı katlarda, farklı odalara yerleşecektik. Aşağıdaki bembeyaz hengameden sonra asansöre binip ufuktaki denizin rengini görünce içim ferahladı. Ancak asansör kata gelip simsiyah halılarla kaplı bir koridora çıkınca ilk defa küfrettim.

Odanın kapısını açıp odaya girdiğimde ise başımın döndüğünü hissettim. Odada her yerin ve her şeyin bembeyaz olmasına ilave olarak bir de üç duvarı kaplayan devasa aynalar vardı. İki duvarın tam ortasında durup aynaya baktığımda iç içe geçmiş milyonlarca beni gördüm. Bu görüntüye birazcık bakmak başımı döndürdü.

İlk gün böyle geçti. Yorgunluktan pek bir şey yapamadım. Bir süredir okumakta olduğum serinin son kitabını okudum. Sonra uykum geldi ve bembeyaz yatağa uzandım. Tam bir simetriyle ortaladım yatağımı, hep böyle yaparım. Gözlerim kapanırken dışarıda, uzaklardan geçen bir motorsikletin sesini duyduğumu hatırlıyorum.

Sabah uyandığımda yatağın sol yanında uyandım. Sağ yanımdaki boş kısma elimi koyduğumda hala sıcacık olduğunu fark ettim. Demek ki uyanmadan hemen önce sola dönmüşüm ve orada uyanmışım.

Antalya’ya yine bir eğitim programı için gelmiştik  ve bu sefer dört küsür yıllık meslek hayatımın “en çok arkadaşa denk geldiğim eğitimi” oldu. Birlikte gittiğimiz ekip haricinde Ersil, adaşım Mesut, Ahmet, Ferit, Harika ve Cemil Bey şu an aklıma gelenler. İnan bir o kadar da buraya yazmadığım var.

İkinci gün bu saydığım ekibin bir kısmıyla otelin lobisinde buluşup dertleştik. Evet, bizler sıradan insanlar gibi sohbet etmeyiz, dertleşiriz. Çünkü hepimiz dert erbabıyız 🙂 Gecenin bir köründe odaya çıktığımda burnuma aşina olmadığım bir koku geldi. Baktığımda balkon kapısının aralık olduğunu gördüm. Gidip kapıyı kapattım. Banyoya yeni bırakılmış havlulardan birinden geliyordu bu koku. Gayet hoş bir parfümdü. Ama ben küfrettim. Muhtemelen daha önce bir kadının kullandığı bu havluyu yıkamadan odama getiren kişiye kızdım için için.

Saate baktım iyice geç olmuştu. Dedim ki bir duş alayım. Duşa girdim. Kaynar suyun buharı tüm kabini doldurdu. Hızlıca yıkandım  ve çıktım. Havluyu almak için lavabo aynasının üzerindeki rafa uzanınca kalbim durdu adeta. Aynanın buğusuna iki sözcük yazılmıştı: “Merak Ediyorum…

Hemen havluyu üzerime sarıp odanın içerisinde geçtim. Duşa girerken banyonun kapısını açık bırakmış olacaktım ki içerideki aynaların da bir kısmı buğulanmıştı. Ama ne başka bir şey yazılıydı ne de odada kimse vardı. Üzerimi giyinip yatağa uzandım. Sonradan aklıma geldi. Muhtemelen benden önce kalan kişilerin marifetiydi bu. Cama sürülen bazı maddelerin yalnızca özel durumlarda okunabildiğini biliyordum. Bazen iş yerinde ben de yapıyordum böyle şeyler. Muhtemelen bu yazı da öyle bir “şakadan” kalmaydı. Uyudum ama ışığı açık bırakarak…

Ertesi gün Ersil’e, Talat Bey’e, Erdem Abi’ye ya da Mesut’a durumdan bahsetmeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim. Bu arada otelde gerçekten kaliteli yemek çıkıyordu. Takdir ettim. Yeme içme faslı, ders faslı falan derken gün boyunca odama uğramadım. Söylemezsem olmaz, Talat Bey‘le falezlere gittik. Güneş henüz batmamıştı ve manzara harikaydı. Akşam da yemekten sonra, Ahmet ve Ferit’le, birkaç yıl önce Halil Abi‘yle birlikte gezdiğimiz sokaklarda dolaştık. Kaleiçi‘nde gezdik.

Gece odaya döndüğümde ertesi gün döneceğimiz için biraz heyecanlıydım. Bu tür eğitimlere otomobille gelmek harika oluyor. Müthiş bir hareket kolaylığı sağlıyor. Valizimi toparlayıp ertesi gün hareket etmek için gerekli olan her şeyi hazırlamıştım. Kitabım, notlarım ve tılsımım. Gözüm karşımdaki duvarda yer alan büyük aynana takıldı. İlk gün yaptığım ve başımı döndüren o hareketimi anımsadım ve yine odanın tam ortasına geçtim. Kollarımı iki yana doğru açtım. Önümdeki ve arkamdaki aynalarda duran binlerce ben de aynısını yaptılar. Kollarımı kanat çırpar gibi sallanmaya başlayınca, diğer benler de aynısını yapmaya başladılar. Başım dönmüyor bilakis çok eğleniyordum.

Bir saniyeden daha bir kısa bir süre orada duran benlerden birinin kollarını sallamadığını gördüm ya da gördüm sandım. Ürpererek durdum. Yine aynı hareketi yaptım  ve yine aynı görüntüyü bu sefer daha uzun süre gördüm. Altıncı sıradaki ben, ben değildim zira yaptığım şeyi yapmıyordum. Küfrettim ama korkudan. Parasını misli misli ödetmeyeceklerini bilsem önümdeki aynayı parçalardım o anda. Korkup hemen yatağın yönünü değiştirdim çeke çeke. Bir önceki gece ışıklar açık uyumuştum. Bu sefer televizyonu da açık bıraktım. Arada bir başımı kaldırıp aynaya bakıyordum ve iç içe geçmiş binlerce benin de aynısını yaptığını görüyorum. Altıncı sıradaki bile. Böyle böyle uyumuşum.

Sabah telefonum hiç olmadığı kadar yüksek bir sesle çalıyordu ya da bana öyle gelmişti. Arayan Murat Abi’ydi, yola çıkacaktık ve ben geç kalmıştım. Kurduğum iki alarmı da duymamıştım. Alarmlardan bir tanesi çalmamıştı ve diğeri ise susturulmuştu! Bunu ben yapmamıştım. Murat Abi’nin telefonunu açtığım an gözüm valizimin üzerine bırakılan bir notta yazan birkaç sözcüğe ilişti, yutkundum ve telefona cevap veremeden kapattım: Hala merak ediyorum…

Bu Masalı Herkes Biliyor

Yılın ilk dolunayı geçeli birkaç gün oluyor. Ancak o birkaç gündür akşamları o kadar yoğunum ki anlatamam sevgili okur. Neyse nihayet bu yoğunluk bitti de yeniden sana kavuşabildim.

Yılın ilk dolunayı nasılda bulutlu bir gece de geldi öyle? Hava buz, ev buz, hastalık derken neredeyse yüzünü göremeyecektim. Arka balkonumda o kadar harika bir şehir manzarası var ki gelip görmen lazım. Evi ilk defa tuttuğum zaman, aklımda belirlen ilk şey de bu olmuştu: Arka balkonda dolunay keyfi.

moonlynight

Gündüz değil, akşam üzeri değil, gece 23.30.

moonlight

Tabi iki yıldır hatta daha uzun süredir benim bu dolunay yazılarıma kayıtsız kalamadı pek çok arkadaşım. Şimdi fark ediyorum da herkes kendi dolunaylarının peşine düşmüş. Popüler kültür bile! Bir dönem baykuşlar pek modaydı. Baykuşlu kazak, baykuşlu kupa, baykuşlu defter. Her yerde her şeyde bir birinden sevimli baykuş figürleri görüyorduk. Dikkat ettim şu günlerde de dolunay figürü pek bir moda. Dövmesini yaptıran, tişörtünü giyen, türlü türlü yerlerde üstelik.

semrewappBu yılın ilk dolunayında ilk sürprizi Şemre yaptı attığı mesajla. Her ay anlattığım masalları ilk ağızdan dinleyenlerden çünkü. Ancak bunca zamandır bu konuda bana tek kelime etmemişti. Şu yanda gördüğün mesajlar upuzun ve yepyeni bir masalın giriş cümleleri oldu o gece. Aynı gece Ankara’da pırıl pırıl iken gökyüzü, ne yazık ki bulutlar bağlamıştı burada yüreğimizi. Son telefon çaldı. Umur‘du arayan. “Şu an ikimizin de ortak tanıdığı birine bakıyorum” dedi. Umur beni böyle sık sık arar. Bilmem kaç milyonluk İstanbul’da kim bilir yine hangi asker arkadaşımıza denk geldi diye düşündüm. Sırayla tüm tertiplerimizin adını saydım. Hayır, dedi. “Ben onunla senin sayende tanıştım” dedi. Kim bu Allah kim? “Dolunay lan!” dedi. O kadar güzel görünüyor ki kayıtsız kalamadım seni aradım, dedi. Öyle ya, askerdeyken benim dolunay masallarımı en çok Umur dinlerdi. Bazen ilgiyle bazen de mecburen dinlerdi.

Buz gibi balkona tripodu kurup makineyi dolunayın ışığına çevirdim. Gece olduğundan pozlama süresini arttırmak gerekiyor. Ayarladım. Şehir geceleri daha güzel çıkıyor. Klişe ama öyle gerçekten. Seni birazcık daha görebilmek için iyice üşüdükten sonra yatağa uzandığımda Instagram’da Eda‘nın şu fotoğrafını görünce “İşte dedim bu ‘ayın’ olayı!” Eh, Eda’yı da birazcık utandırarak aldım fotoğrafını.

proofhead-kisisinden-foto%c2%a6sraf

Sonra pazartesi başladı ter kokusuyla. Baktım, yüzünü buruşturan bir ben değildim. Oh şükür yalnız değilim. Akşam olsun diye dua ettim. Servisten inince yüzümü çevirip batıya baktım. Günler sonra ilk defa, bir zerre kadar da olsa aydınlığı gördüm. Güneşin kaybolmak üzere olan son damlalarını nihayet görebildim.

Cuma Akşamı Güzeldir

Sonra bana diyorsun yaşa. Ulan nasıl yaşayayım? Huzuru olmayan insan nasıl yaşar? Kalbi delik insan koşabilir mi? (Koşamaz herhalde diye tahmin ediyorum.) İşte benim kalbim delik. Ben koşup da senin ellerini yakalayacak adam değilim artık. Volkan hep kızar, Alper hep üzülür buna, beden ben ama içimde bir ben kalmadı. Günler saatler geçiyor yalnızca.

anjelİzlemek, dinlemek ve uyumak. Şu sıralar hayattan beklentim de, aslında yaşadığım şey de bu. Sen de öyle değil misin? Bugün konuştuk bak daha. Böylesine yozlaşan, yalnızlaşan ve aptallaşan bir ben değilim demek ki. Sahi ne kadar uzun zaman olmuş değil mi?

Bak heyecana bak bendeki, bekliyorum. Neyi? Yeni çıkan bir albümün bilgisayara inmesini. Gerçek fanlık bu değil diyeceksin, yanılıyorsun. Çünkü daha albüm Türkiye’ye gelmedi. Eh ön sipariş verip bir albüm parası kadar da kargo ödemek istemiyorum.

Şimdi yeni sekmede seni açtım. Bir yandan buraya yazıyorum, bir gözüm sende. Aklım fikrim kim bilir nerede? Anjel‘i hatırlıyor musun? Hiç okumadın ki nereden hatırlayacaksın. İşte dün gece o aynı rüyayı ben de gördüm. Perşembe yorgunluğudur dedim. Cumartesi acısı çıkar. Sonra hatırladım. Yollara düşeceğim şafakta.

Kısa ve öz. Cuma akşamı güzeldir. Çok öpüyorum.

 

Bu Kademede Aşkların İflası

asiaHer tarafı saran toz bulutuna aldırmadan, öylece durdum. Gözlerimi bile kısmadım. Ben bu tuzağa nasıl düştüm, diye söylenip duruyordum. Dudaklarım kıpırdıyordu kendi kendime kızarken. Öfkeden deliye dönmüş haldeydim ve bir o kadar da şaşkındım. Ben bu tuzağa nasıl düştüm?

Rüzgar şiddetini arttırdıkça saçlarımın arasına dolan kum taneciklerinin ağırlığını da hissetmeye başladım. Hiç istememiştim buraya gelmeyi. Hiç istememiştim bu hisle dolu olmayı. Oysa ne güzel geçiyordu günlerim. Bir gözüm açılmadan “bir” oluyordu, ikisini açtığımda ise karnım doyuyordu. Uzaktım, sesten, yüzden ve nefesten. Şimdi düştüğüm şu hale bak! Kandırıldım, diyordum kendime. O yere göğe sığdıramadığım cinliğime ne olmuştu?

Yapamadım, kendime yediremedim kandırılmayı. Yapmamakla övündüğüm şeyleri yaptım. Kendi kurallarımı çiğnedim. Sonradan anladım, bir kere daha dönüp bakabilmek varken kural koymak niye? Vazgeçemedim yine. Ben sonu geldi sanıyordum. Oysa öyle bir düğümmüş ki yüreğime attığım, gevşemek şöyle dursun her geçen gün kangrene sarıyor. Sıkılmanın, bunalmanın, inleyip durmanın da hiç faydası yokmuş. Bu bir tuzak, kaçamayacağım bir tuzak. Bu, belli ki, içine düşmekten korkmadığım bir tuzak.

Rüzgar esiyor, rüzgar esiyor, gözlerimi ovuşturuyorum. Bekliyorum. Ortalık toz duman. Sesleniyorum, çağırıyorum yanıma. Kimse yok! Ben yalnızım. Tüm bunlar, benim hayallerim aslında. Düşüncelere boğulmuş halde yaşamaya çalışmak bu. Şimdi görüyorum, olmayanı olmuş gibi düşlemek, olmayanın pişmanlığını bir ömür boyu yaşamak düşüncesine kapılmak aptallıkmış. Kendime bakıyorum, içimde hiç iyilik kalmamış. Nefretle dolmuşum. Korkuyorum, çünkü adım gibi biliyorum, nefreti ancak ölüm temizliyor.  Sonra bir daha bakıyorum, ellerim kan, yüzüm kan ve ortalık kan gölü olmuş.

Not: 4:45’te ellerini bıraktım.

Getik Kafe & Aydın Afacan Söyleşisi

getikkafelogoBu yazı iki bölümden oluşacak. İlk bölümde, günlerdir bir türlü yazmaya fırsat bulamadığım, yepyeni mekanımızdan, Getik Kafe‘mizden bahsedeceğim.

2015 yılının ortalarından itibaren Ender ve Aysun‘la birlikte yazar / çizer kadrosu içerisinde yer aldığımız Getik Fanzin kitlemizin yeni bir mekanı var: Getik Kafe. Önceki aylarda, dergi toplantılarımızı çeşitli mekanlarda yapıyorduk. Her toplantıda biraz daha genişleyen topluluğumuzun sığacağı bir mekan bulmak da giderek zorlaşıyordu. Demek ki editörümüz Levent‘in de böyle bir planı varmış ki bir ay gibi kısa bir sürede kafenin yerini buldu, dekore etti ve açılışını yaptı. Helal olsun başkanımıza 🙂

getikkafe2

Getik Kafe nerede? Getik Kafe, Eskişehir’in merkezinde yer alan Haller Gençlik Merkezi‘ne 130 saniye uzaklıkta yer alıyor. Haller Gençlik Merkezi’nin eski tren geçidi tarafında yer alan Odea Bank‘ın aralığında yer alıyor. Her tarzdan müşteriyi yakalamak için ortamı adeta bir popüler kültür pornografisi setine dönüştüren kafelerin aksine, belirli bir çizgide ve sadece bu kafeye özel olarak tasarlanmış görsellerle, sade dekorasyonuyla dikkat çekiyor. Getik Dergi’nin yayımlanmış tüm sayılarına ve diğer pek çok fanzine ulaşabilir, okuyabilirsiniz. Getik’in eski sayılarını merak eden birkaç arkadaşım vardı. Buraya giderek basılı dergilere göz atabilirsiniz.

getikkafe

Bizde giderek bir alışkanlığa dönüştü Getik. Hem çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın yeri olması hem de emek verdiğimiz bir oluşumun karargahı diyebileceğimiz için. Umarım uzun yıllar aynı heyecanla bu işleri yapmaya devam edebiliriz.

aydinafacanYazının ikinci bölümü ise şimdi başlıyor. Geçtiğimiz pazar günü Getik Kafe’nin ilk etkinliği yapıldı: Şair Aydın Afacan‘la Mitos ve Şiir Üzerine. Daha önce birkaç yazarın konuk olduğu söyleşilere katılmıştım. Bunlar okuduğum, bildiğim bazı yazarlardı. Ancak bir şairin katıldığı, “mitos ve şiir üzerine” yapılan böyle bir söyleşinin nasıl olabileceğini açıkçası çok hayal edemedim. Acaba şair bize şiirlerini mi okuyacak, şiirlerinde ne anlatmak istediğinden falan mı bahsedecek diye düşünerek gittim kafeye. Aynı günün sabahında Bursa’daydım oysa ki. Sabah erkenden Bursa’dan yola çıkıp doğruca kafeye geldim.

Geldiğimde etkinlik başlamak üzereydi. Aydın Afacan ve arkadaşımız Emre, bir masanın arkasına geçtiler ve Şair Afacan başladı anlatmaya. Mitoloji, hayatımda en eksik olduğum konulardan biridir. Söyleşi tam da bu konudan başladığı için can kulağıyla dinlemeye başladım. Çok ciddi bir hata yaptım, yanıma kağıt kalem almadım. Şair o kadar değerli bilgiler, o kadar güzel anekdotlar ve mitlerden bahsetti ki. Şu an düşünüyorum çok az kısmı aklımda kalmış.

20160612_133405

Bir şairden hiç beklemediğim şekilde, tam bir romancı gibi konuşuyordu Afacan. Bu kadar mitoloji bilen biri, bu kadar ciddi araştırmalar yapan birinin yazabileceği öyküleri düşünüp durdum hep. Hatta bir ara sorayım istedim hiç öykü yazmayı denemiş mi diye. Şairin anlattığı onlarca mit arasından telefona not ettiğim bir mit vardı mesela, sizinle de paylaşayım.

Milattan önce yaşamış ressam Zeuxis ile aynı dönemde yaşayan Efesli ressam Parrhasius arasında kimin daha iyi resim çizebileceğiyle ilgili bir bahis vardır. Her iki ressam da resimlerini çizdikten sonra Zeuxis ve Parrhaius, tabloların üzerinde birer perde olduğu halde buluşurlar. Önce Zeuxis resmin önündeki perdeyi kaldırır. Çok güzel bir üzüm resmi çizmiştir. Öyle ki kuşlar gerçek sanıp tabloyu gagalamaya başlarlar. Bunun üzerine Parrhaius, Zeuxis’e bir de onun tablosuna bakmasına söyler. Tablodaki perdeyi kaldırmaya çalışan Zeuxis elinin boşlukta sallandığını görünce anlar: Parrhaius meğer perde resmi çizmiş! Bunun üzerine Zeuxis, bahsi kaybettiğini kabul eder ve ekler: Ben kuşları kandırdım ama sen de beni kandırdın. Helal olsun gardaşım sana adamsın, der.

20160612_144713

Söyleşi son olarak Aydın Afacan’ın kendi şiirlerinden birkaç tanesini okumasıyla son buldu. Bunlar Panta Rei, Azer, Kerem ile Aslı ve Setenay isimli şiirleriydi.

Panta rei sevgilim, her şey akar.
Dünya rüzgârlı bir kitap,
Sayfalar, hevesler, çarşılar akar.
Irmağa özenir söz; kavis ve girdap,
Yeryüzü anılardır.
İşte, bir sıradağ eğilip bakar da,
Yollar dillenir.
Gün yanığı düşler, tirşe efsaneler akar.

Son olarak şairin yayımlanmış olan kitaplarından da bahsederek yazıyı bitiyorum. Hepinizi Getik Kafe’ye bekliyoruz sevgili okur. Çok yakında yepyeni etkinliklerimiz de olacak. Takipte kalın.

afacan

Önder’in İbretlik Aşk Hikayesi

naugthy_kiss__by_souqran-d9g346jÇalıştığı kafenin her türlü ihtiyacını çok yakındaki bir marketten temin ediyordu Önder. Bu işten nefret ediyordu. Her sabah, sokağın diğer ucundaki süpermarkete gidiyor, o gün için ne lazım olacaksa raflardan toparlıyor, tıka basa dolu dört torbayı sallana sallana taşıyordu. Vicdansızlar, fazladan bir torba daha vermiyorlardı. Sanki fazladan verecekleri her torba, hanelerine yazılacak bir günahtı. Önder her sabah, ancak bu lanet alışveriş ritüelini tamamladıktan sonra rahat bir nefes alabiliyordu. Ah, saat dört olsa dakika beklemeden tüyecekti ama işte, gelen gidenin arkası da kesilmiyordu. Tuhaf, insanlar ne kadar parasız olursa olsunlar, çay içmekten, tost yemekten alıkoyamıyorlardı kendilerini. Önder, kafenin müdavimi öğrencilere hayretle bakıyordu. Gerçekten tuhaf!

Önder, bu kafede işe başladıktan bir ay kadar sonra kafenin işletmecisi ona ertesi gün, sabah erkenden değil, öğle vakti gelmesini söyledi. Başta itiraz edecek gibi oldu Önder, sonra ses etmedi. Bir aydır her sabah erkenden uyanıp yollara düşmek, insanlar henüz yeni uyanıyorken alışverişe gitmek ve sonra da dükkan açmak canından bezdirmişti. Şimdi en azından öğlene kadar uyuyabilecekti. Ancak gece de çok geç saatte döneceği için gün içerisinde hiçbir şey yapamayacaktı. Olsun, zaten sabahları da çalışıyorken akşamları bomboş geçiyordu.

Öğlen geldiği ilk gün, Önder dikkat çekici bir şekilde gayet neşeliydi. Hatta kafenin işletmecisi Önder’in bu neşesini fark etmiş ve ilk defa Önder’e karşı bir patron sevecenliği sergilemişti. “Al bakalım şunu Önder, sana zahmet marketten iki kutu yarım yağlı süt alır mısın? Senin yerine sabaha geçen arkadaşın almayı unutmuş.” Önder’in neşesi biraz kaçar gibi olduysa da fazla üstelemedi. Patronun elinden yirmi lirayı kaptığı gibi sokağın başındaki süpermarkete gitti. Buraya son bir aydır sürekli sabahın köründe geldiği için marketi günün bu saatinde gördüğünde biraz şaşırdı. Market cıvıl cıvıldı, kasaların önünde kuyruklar uzanıyordu. Marketin her köşesinde insanlar alışveriş yapıyorlardı.

Önder, artık ezbere bildiği rafları geride bıraktı ve elinde iki kutu sütle kuyruklardan birine girdi. Sıra kendisine geldiğinde kısa boylu, bıkkın kasiyeri görmeyi umuyordu. Ancak öyle olmadı. Önder’in gözleri büyüdü. Kasiyerin önüne süt kutuları bırakıverdi şaşkınlıkla. Kız, gülümseyerek “Hoş geldiniz” dedi. Önder, söyleyecek kelime bulamadı. Saçma sapan bir gülümsemeyle kızın uzattığı poşeti açmayı dahil akıl edemeden elinde süt kutularıyla uzaklaştı. O gün gece olduğunda Önder eve koşarak gitti ve ertesi gün bir an önce işe gitmek için hemen uykuya daldı.

Ertesi gün öğle vakti kafeye geldi Önder. Sabahçı arkadaşını buldu. Sabah alışverişinde almayı unuttuğu bir şey olup olmadığını sordu. Çocuk, o sabah alınacak her şeyi eksiksiz aldığını söyledi ve ekledi: “Merak etme Öndercim, bugün markete gitmene gerek kalmayacak.” Önder içinden küfretti çocuğa. Tüm gün kafeden çıkıp markete gitmenin bir yolunu aradı. Aradığı fırsat gece saat on sırasında ayağına geldi. Müşterilerden bir tanesi o anda kafede olmayan bir tür kahve istedi. Patron Önder’e usulca sordu “Markette gidip bakabilir misin var mı diye?” Önder daha soru bitmeden kapıdan çıkmıştı bile. Markete yaklaştığında kalbinin deliler gibi çarptığını hissetti. Onu en son bu kadar çok heyecanlandıran şeyin ne olduğunu düşündü. Aklına bir cevap gelmedi. Marketin kapısından girip hemen kasalara doğru yöneldi. Dün gittiği kasaya yöneldi. Tam bu esnada kasadan kalkıp arkadaşlarına seslenen kızı gördü: “Kızlar iyi akşamlar, yarın öğlen görüşürüz.” Kız Önder’i fark etmedi ama Önder, elde ettiği bu yeni bilgiler sayesinde kendini hayatın sırrına ermiş bir evliya gibi hissetti. Demek ki bu kız öğlenleri geliyor ve gece saat onda çıkıyordu. Bunları düşüne düşüne kafeye döndü. Patronu hemen koluna girdi: “Aldın mı Önder? Var mıymış?” Önder şaşkınlıkla cevap verdi: “Ne aldım mı? Haa, evet kahve. Baktım, ne yazık ki o kahveden yoktu.”

İkinci hafta bittiğinde Önder kızın adını bile öğrenmişti. Her gün işe tam on iki de geliyor her akşam da saat onda çıkıyordu. Kafeye gelip giden öğrencilerden bir iki tanesi Önder’le samimi olmuştu. Önder bu çocuklara marketteki kızdan bahsedince çocuklar ara sıra markete gidip kızı gözetliyor, Önder’e kız hakkında bilgi sağlıyorlardı. Kızın adını da bu şekilde öğrenmişti hatta. Bir gün bu öğrencilerden birisi Önder’e yaklaştı ve marketi işaret ederek konuştu: “Önder abi, bizim sınıfta bir kızın babası o markette çalışıyor. Bu yüzden kız oradaki herkesi tanıyor. İstersen akşam o arkadaşımızı getirelim sen de tanış, aklındaki soruları sor.”

Önder heyecanla akşamı bekledi. Akşam öğrenciler dersten çıktıktan sonra dört kişilik bir grup halinde kafeye geldiler. Önder’in, daha önceden tanıdığı iki çocuğun yanında iki de kız vardı. Kızlardan biri uzun boylu, geniş yüzlü, ortalama güzellikte bir kızdı. Bir diğeri ise kısa boylu, şişman sayılabilecek bir fiziğe ve rahatsız edici bakışlara sahip bir kızdı. Önder, çocukların yanına gidip merhaba dedikten sonra ne içeceklerini sordu. Sonra bir an kısa bir an kısa boylu kızla göz göze geldiler. Hemen bakışlarını çevirdi ve mutfağa yöneldi. Gerçekten de kısa boylu kız, markette çalışanların hepsini tanıyordu. Önder’in sorduğu kızı da tanıyordu. Hemen kız hakkında bildiklerini sıraladı ama Önder’in en merak ettiği soruya cevap vermemişti: Bu kızın hayatında birisi var mıydı? Kısa boylu kız, Önder’e ona bir gün süre verirse öğrenebileceğini söyledi. Önder sevinçten havalara uçtu. Muhtemelen kızın hayatında kimse yoktu. Böylece Önder kısa sürede kıza açılabilecekti. Kısa boylu kız Önder’den telefonunu istedi, belki kızla konuşunca numarasını bile verebileceğini söyledi. Önder yutkuna yutkuna numarasını söyledi kısa boylu kıza.

Ertesi gün öğrenciler yine aynı saatte geldiler. Kısa boylu kız önceki günün aksine pek bir neşeli, pek bir sevimli gözüküyordu. Önder henüz yanlarına gitmişti ki kısa boylu kız hemen seslendi: “Çok üzgünüm. Sevgilisi varmış. Asla beni rahatsız etmesin dedi.” Önder, dünya başına yıkılıyormuş gibi hissetti. Yüzüne şaşkınlık ve hayal kırıklığının yüklediği bir tebessümle kafenin üst katına çıktı. Lavaboya girip çok uzun yıllar sonra ilk defa ağladı.

O akşam eve zar zor dönmüştü Önder. Aklı fikri darmadağındı. O esnada cep telefonunda yabancı bir numaradan gelen mesajı fark etti: “Uyudun mu?” Önder, ne yapacağını bilemez bir halde telefona bakıyordu. Bir mesaj daha geldi o anda: “Çok mu üzdüm seni bugün?” Önder hemen cevap yazdı: “Olsun, önemli değil. Şimdi mesaj atıyorsun ya o yeter de artar bile bana.” Nefesini tuttu ve beklemeye başladı. Saniyeler, dakikalar geçmedi. Ama başka bir mesaj gelmedi. O gece de uyumadı Önder. Bu heyecan bir süre sonra onda kalıcı bir hüzne ve giderek artan bir ızdıraba dönüştü. “Hayatında başka biri varmış! O zaman neden bana mesaj atıyorsun ki lanet!”

Ertesi gün Önder bir daha o markete gitmemeye yemin etti kendince. Kimseyle doğru dürüst konuşmadı. Patronu onu markete göndermesin diye dua etti durdu sadece. Akşamı zor etti. Birkaç gün daha böyle isteksiz ve bıkkın çalışmaya devam etti. Nihayet patronu Önder’i çağırıp iyice azarladı, kendine çeki düzen vermesini söyledi. Önder ne yapacağını iyi biliyordu. Patronuna ertesi gün gelmeyeceğini söyledi. İşi bırakıyordu.

İki ay geçti. Önder’in ızdırabı yavaş yavaş dindi. Kayboldu. Bir sabah yapacak bir işi olmadığını fark etti. Haftalardır gitmediği eski iş yerine gitmek geldi içinden. “Hem bu saatte patron da yoktur, bir çay içer kalkarım.” diye düşündü. Süpermarketi ise düşünmemeye çalıştı. Bir saat sonra, kafenin bahçesinde oturuyordu. Çayını yudumlarken eski çalışma arkadaşını gördü. Eleman yanına yaklaştı ve sevecenlikle kucakladı Önder’i. Yanına oturup muhabbete başladı.

“Önder neden bıraktın ki kardeşim? Ne güzel anlaşıyorduk.” Önder gülümsedi. “Aslında uzun zaman oldu, pek kimseye de anlatmadım ama ben aşık olmuştum. Karşılık bulamayınca dayanamadım. Kaçtım.” dedi. Eleman aniden bir kahkaha attı. “Abi sen ne yaptın? Karşılık bulamadığını nereden çıkardın? O kısa boylu kızın dediğine mi inandın sen yoksa?” Önder saç diplerinin terlediğini hissetti. Garip bir histir bu. Yalnızca dehşete düştüğünde böyle hissederdi. Eleman konuşmaya devam etti. “O senin samimi olduğun çocuklar geçen buradaydılar. Senden bahsediyorlardı. Kısa boylu bir kız vardı hani. Sen gittikten sonra birkaç defa geldi gitti seni sordu. Bu kız galiba sana aşık olmuş ve seni kandırmış, hatta sana mesaj bile atmış. Senin o markette aşık olduğun kızın sevgilisi falan  da yokmuş.”

Önder, o gün eve hayatında ilk defa sarhoş döndü. Duyduğu her lafa ilk anda inanıp, aptal bir kızın yalanları yüzünden kendi kendine ızdırap ettiği son aylarını düşündü. Okkalı bir küfür savurdu ve uyudu.

İşte bu  Önder’in ibretlik aşk hikayesidir. 60 kere maşallah.