Category Archives: Edebik Fantastik Sanatsal

Sanatsal olaylara, edebi eserlere bakış açım, kendi yazdıklarım bu kategoridedir.

Hobbit İllüstrasyonları

hobbitilust03İthaki Yayınları tarafından herhalde en çok versiyonu basılan Orta Dünya kitaplarının başında Hobbit geliyor. Beyaz kapaklı, siyah kapaklı, resimli, cep boy, ansikolopedi boy, açıklamalı notlarıyla, felsefesiyle derken epey bir Hobbit baskısı var. Buna zamanında 6.45‘in bastıklarını da ekleyince sırf Hobbit kitabının baskılarıyla bile bir koleksiyon yapılabiliyor. Hatta yapan da vardır muhakkak. Dünya’da da farklı dillerde basıldığını düşünecek olursak aslında çok da uçuk bir fikir değil.

hobbitilust02Benim kendi koleksiyonumda Hobbit’in resimli baskısı ya da illustrated edition dediğimiz baskısı yok. Yıllar önce, 2013’te yazdığım şu yazıda poster hediyeli baskısını almıştım. Ancak yazdığım yazıdaki görsellerin kaybolduğunu fark ettim geçen gün. Daha da önemlisi, o yazıyla birlikte sunduğum bazı güzel illüstrasyonlar vardı. O dönem nereden hatırlamıyorum ama illustrated edition’daki tüm görselleri toparlamıştım internetten. Bunların hepsi Alan Lee üstadın çizimleri.

Şimdi belki arşiv yapan vardır diye hepsini pdf olarak buradan yayınlıyorum. Sadece görseller var. Kitabın kendisi değil yani. Dosya doğrudan kendi Yandex hesabıma yüklüdür. Dolayısıyla dosya ve bağlantı kontrolüm altında. Olur da bağlantı çalışmazsa lütfen üşenmeden hemen bana mesaj atın İletişim bölümünden. Size direkt dosyayı gönderirim.

Hobbit İllüstrasyonları(pdf – 28.1 mb)

hobbitilust01

ekşisözlük’ün En Uzunu: Hitler Nasıl Adım Adım Delirdi?

Karantinada olduğum süre içerisinde elimden geldiğince bloga yazı yazmayı planlıyorum. Bu yazı da aslında çok uzun süredir listede bekliyordu. Vakit bulmuşken paylaşmak istedim.

Birkaç ay önce nereden aklıma esti, nasıl oldu hatırlamıyorum ama ekşisözlük‘te yazılan en uzun entry’i buldum. diesel1907 nickli yazarın 29.11.2015’te başlayıp 30.11.2016 tarihine kadar yazmaya devam ettiği ve yayımladığı devasa bir entry bu. Tam bir yıllık emek! Eğer İkinci Dünya Savaşı tarihiyle ilgileniyorsanız pek çok akademik kaynaktan derlenmiş, savaşın öncesini, savaş sürecini ve sonucu Hitlerin penceresinden görmenize olanak sağlıyor.

Ben tüm entry’i kopyalayıp baskı için kitaplaştırdım. Bu da yaklaşık 120 sayfalık bir kitap oldu. Kitabı kendi arşivim için bastırdım. Hatta bastırdığım yerde yıllardır tanıdığım cilt yapan abi kitabın başlığını görünce güldü ve “Aslında o hep deliydi, sadece çok iyi sakladı” dedi.

adolf

Belki bu çalışmayı yazar ilerleyen süreçte bir kitap olarak yayımlamayı düşünür. O yüzden ben size kitap olarak baskıya hazır hale getirdiğim dosyayı buradan paylaşmıyorum. Bu devasa entry’i merak edenler aşağıdaki bağlantıya tıklayıp ekşisözlük üzerinden okuyabilirler. Olur da bir gün bu entry’nin sahibi olan yazar da burayı okursa kendisine teşekkür ettiğimi bilmesini isterim. Kitabı bastırmayı düşünürse baskıya hazırlık aşamasında elimden gelen yardımı yapmaya hazırım.

Adolf Hitler Nasıl Adım Adım Delirdi?

Senli Günler

lonely

Keşke güzel bir dolunay gecesi olsaydı. Özlüyorum, gerçekten özlüyorum. Küçücük bir pencereden seni izleyip, üstelik elim kolum bağlıyken, sırf şöyle uzaktan bir görebileyim diye türlü cambazlıklar yapmayı, yapabilmeyi özlüyorum.

Kırık dökük iki heykeli yamacında, gizlice seni duymaya çalışmayı; sana bildiğinden ve gördüğünden çok daha yakın olmayı özlüyorum. Biraz önceki sıcaklığına kavuşmayı, dibe süzülen telvelerinin tadını özlüyorum. Hala kalbimde parlıyorsun.

Sevgilerimle.

Bahar Geliyor Haberin Var Mı?

Baharın gelişiyle kendimi epey rahatlamış hissediyorum artık. Yakın zamanda yine Antalya taraflarına bir yolculuk yapacağım. Yalnız olmayacağım. İş yerinden yakın arkadaşım Yunus Emre ve çekirdek ailesiyle birlikte gideceğiz. Bu yolculuğun ya da orada geçireceğim zamanın dolunaya denk gelmesini çok istiyordum. Ancak şans işte, olmadı. Çünkü çok uzun süredir sahilde çekim yapmak istiyorum. Eğer daha önce seni aradığım sahillere benzer, ıssız bir yer bulabilirsem ışık kirliliğinden uzakta çekimler deneyeceğim.

ilkdordun

martdolunay

Yeşile çalan renkleriyle sıra dışı bir dolunay

Gökte seni görmek –üstelik bu ay daha büyük olarak– paha biçilmez. Ancak dün büyük bir talihsizlik yaşadım ve evde olduğum saatlerde gökyüzünü kaplayan bulutlar yüzünden tek bir kare bile çekim yapamadım. O yüzden Nazım Mustul tarafından yine Mart ayı içerisinde Eskişehir’de çekilen, ayın ilk dördün evresindeki bir fotoğrafını yukarıya ekliyorum. Bu fotoğraf, içerdiği çok yüksek detaylar sebebiyle kesinlikle burada ve astrofotoğrafçılıkla ilgilenen herkesin arşivinde bir “referans” olarak yer almayı hak ediyor. Tıklayarak tam boyutta görüntüleyebilirsiniz. Ustanın ellerine sağlık. Yine Nazım Mustul tarafından çekilen bu ayın dolunay fotoğrafını alışık olduğumuzdan çok farklı renklerle düzenlediği için aşağıya ekliyorum. Kendisini Instagram’dan takip edin muhakkak: www.instagram.com/nazimmustul

Geride bıraktığımız ay güzel şeyler oldu. Dostlarımız Hazal-Utku ile Betül-Mustafa, yeni evlerine taşındılar. Yeni bir eve taşınmak, bir şeylere yeniden başlamak ve o yenilenme hissi gerçekten paha biçilmez. Bilecik’ten Eskişehir’e geldiğim o ilk üç ay bu hisle, bu mutlulukla nasıl geldi geçti bazen düşününce cevap bulamıyorum. Şimdi bizimkiler de öyle hissediyordur. Yeni bir çatının altında uyanma hissi insana gizli saklı bir heyecan veriyor.

mart01Belki geç oldu yazmak için ama Kader‘le Mehmet Eskişehir’den ayrıldılar. Özellikle Kader’in hüznünü, günler boyunca yazıp çizdiği, paylaştığı şeyleri görünce kendi içimde şüpheye düştüm. Bir gün bu şehirden ayrılsam, onun kadar çok şey biriktirebilmiş olacak mıyım? Yukarıda yazdığım heyecanıma, tıpkı Kader’in ki gibi bir hüzün de eklenecek mi? Bir zamanlar yaptığın gibi kaçarak mı gideceğim, yoksa kavuşmak için koşarak mı?

mart02

Geride kalan ay içerisinde Mustafa ve Özge‘nin doğum günleri vardı. Doğum günü kutlamalarını artık yeni bir formata taşıdık. Böylece en azından böyle günlerde, herhangi bir gerilim yaşanmadan, doğru düzgün oturup sohbet edebiliyoruz. Bütün bir ayın dökümünü yapıyorum ya, bundan da bahsedeyim.

mart03

Evet, bu ay da o en kutsal, sana en yakın hissettiğim zamanlar yavaş yavaş sona eriyor. Ama sanma ki içimde sen eksiliyorsun. Ben senin her sabah otobüste, metroda, tramvayda, dolmuşta gördüğün isimsiz yol arkadaşınım. Sigaranı değiştirdiğini görürüm, saçını boyadığını bilirim, her güne biraz daha aydınlık başladıkça senin de yüzünün güzelleştiğini fark ederim. Bir gün gelmesen hasta oldun diye üzülür, bir dakika önce evden çıksan bana kırıldın sanarım, günüm cehennem olur. Ve benim tüm şiirlerimde senden bir harf bulunur.

İthaki İle Orta Dünya’da Bu Yıl Yaşananlar

ithaki_01

2019 yılının ikinci yarısı ve 2020’nin ilk ayları Orta Dünya açısından epey hareketli geçti. Ülkemizdeki Orta Dünya fanları olarak İthaki Yayınları’ndan ardı ardına gelen yeni baskı haberleriyle adeta kendimizden geçtik.

Aslında bu yazıyı yazmayacaktım. Yani aldığım her kitabı yazmak, bir süre sonra burayı kitap inceleme sitesine çevireceği için yalnızca çok özel kitaplardan zaman zaman bahsediyorum. Ancak önceki yıl İthaki’nin bana ve benim gibi heyecanlı okurlara attığı kazığı unutmadığım için bu yazı bir tür “BEN DEMİŞTİM” bildirisi olacak.

“Ben demiştim” demeden önce İthaki’nin geçen yılın sonunda ve bu yıl içerisinde yayımladığı kitaplara bir bakalım.

Kitabın Adı

Basım Yılı

Açıklamalar

book_04Beren ile Luthien

2019

Alan Lee üstadın çizimlerinin hem kapakta olması hem de kitap içerisinde kuşe kağıtlarda basılmış olarak yer alması çok iyi. Çeviri Çiğdem Erkal tarafından yapılmış. Toplam 296 sayfa. Ön kapakta kabartma baskı.

book_02Hûrin’in Çocukları

2019

Siyah renkli kapak. Bu tasarımla önceki yıllarda başka kitapları da bastılar (Hobbit mesela). Çok uzun süredir baskısı yoktu. Fahiş fiyatlardan satılıyordu. Bu baskı iyi oldu. Toplam 250 sayfalık eseri Niran Elçi çevirmiş. Ön kapakta kabartmalı baskı ve parlak filigranlar yer alıyor. İç kapakta Beleriand haritası var.

book_03Gondolin’in Düşüşü

2020

Alan Lee’nin çizimleri yine hem kapakta hem de kitabın içerisinde kuşe kağıtlara basılmış olarak yer alıyor. İç kapakta Beleriand haritası var. Toplam 390 sayfa. Çeviri Kemal Baran Özbek tarafından yapılmış. Ön kapakta yine kabartma baskı var.

book_01Bitmemiş Öyküler

2020

Siyah renkli kapak. Tüm notlarla birlikte toplam 770 sayfalık devasa bir eser. Çevirisi Kemal Baran Özbek tarafından yapılmış. Ön kapakta kabartmalı baskı ve parlak filigranlar yer alıyor. Orta Dünya külliyatının tek başına en kalın eseri bu. Silmarillion’dan yaklaşık 100 sayfa daha kalın. Bir baskı hatası olarak kitabın İçindekiler kısmı hatalı basılmış. Sayfa sayıları uyuşmuyor. Ayrıca burada belirtilen Orta Dünya Haritası kitapta yer almıyor. Belki sonraki baskılarda bu hataları düzeltirler.

Özellikle Alan Lee’nin çizimleriyle yayımlanan, görsel olarak çok ilgi çeken kitapları bir süre sonra özel bir set içerisinde basacaklarını düşünüyorum. Ancak sadece iki kitapla bunu yapamayacakları için ben 2020 yılı içerisinde İthaki Yayınları’ndan bu Alan Lee çizimli konseptte bir iki kitap daha bekliyorum. Daha sonra ise bu kitapları özel set olarak basacaklar. Çünkü Tolkien Mirası Serisi’nde de aynısını yaptılar. Kitapları heyecanla, çıkar çıkmaz alan okuyucular enayi durumuna düştü. Çünkü çıkarılan özel setler bir süre çok daha ucuza satılmaya başlandı.

ithaki_02

ithaki_03Evet bu sitemleri bir kenara bırakalım şimdi. Ülkemizde Orta Dünya külliyatını basan üç yayınevi var. Bunların en güçlüsü İthaki. Hemen her yıl yeni bir formatta, yeni bir ürün basıyor. Ele yeni malzeme geçtikçe okuyucuya sunmaktan asla çekinmiyorlar. Christopher Tolkien öldüğüne göre artık yeni bir kitap ya da çalışmaya çıkmayacak gibi duruyor. Eğer torunlardan birisi bu duruma el atarsa neler olur şimdilik kimse bilmiyor. İthaki’den sonra eli en güçlü olan ise bana göre Metis. Çünkü Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin yayın hakları onlarda. Metis de belki İthaki gibi aynı kitabı format değiştirip, kapak değiştirip, içerisine çizimler ekleyerek yeniden basabilir. Ancak şimdilik sadece klasik üçleme ile özel basım tek ciltle yetiniyorlar. Son olarak ülkemizde Orta Dünya külliyatının yaygınlaşmasında en büyük payı olan ancak çok uzun süredir kitap basmayan 6.45 var. İthaki, bir zamanlar 6.45’in bastığı şeyleri yeniden ve farklı farklı tasarımlarla basıyor. Ancak özellikle 2000’li yıllarda Orta Dünya’yı solumuş olan okurlar için 6.45’in yeri ve bastığı kitapların değeri her zaman çok farklı olacak ve olmaya devam edecek.

Gelelim bendeki kitaplara. Elimde sadece “Güç Yüzüklerine Dair” ve “Kayıp Öyküler Kitabı 1” yok. Bu iki kitap da 6.45 tarafından basılmış. İçimde özellikle Güç Yüzüklerine Dair’in yeniden basılacağına dair bir inanç var. Bir de Hobbit ve Roverandom’un siyah renkli baskıları yok. Aramıyorum ama bu farklı baskıların olduğunu da biliyorum.

Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları

Yanılmıyorsam ilk defa Facebook’ta görmüştüm bir arkadaşımın profilinde. O ana kadar haberimin bile olmadığı, Türkçe, içerisinde fantastik ögeler barındıran bir çizgi roman: Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları. Devrim Kunter‘in müthiş eseri. Günlerce internette sipariş verebileceğim bir site aradım. Ancak tüm kitap satış sitelerinde tükenmişti. Nadirkitap sitesinde ise uçuk kaçık fiyatlara satılıyordu. Neyse ki nasıl olduysa kidega.com‘da yeniden satışa girdi ve cidden çok komik fiyatlara tüm seriye sahip oldum.

Olağanüstü Maceralar serisinin ilk kitabı tam yedi yıl önce, 2013 yılında çıkmış: Yeditepe Canavarı. Yıl 1924. Yer İstanbul. Cumhuriyet yeni ilan edilmiş. Ancak Osmanlı’dan kalan kültürel miras halen devam ediyor. Yeni Cumhuriyet’in ilk gizli teşkilatlarından İfşa-yi Sırr‘ın kurucusu Seyfettin Efendi ve sıra dışı ekibi, cümle gizemli olayların hakkından gelmeye çalışıyorlar. Kas gücü olarak Pehlivan İsmail, yaptığı icatlarla ekibin işini kolaylaştıran Mühendis Münevver, Adli Tabip Aziz ve Casus Esat‘tan oluşan toplamda beş kişilik bu güzide ekibin maceraları şimdilik yayımlanan dört çizgi romanda anlatılıyor.

seyfettin01

Devrim Kunter’in bu yüksek kaliteli işi iki farklı seri olarak okuyucuya sunulmuş. Şimdi kronolojik olarak çizgi romanların neler olduğuna bakalım:

 

Görsel İlk Yayım Serinin Adı Macera Adı Sıra Baskı
seyf02 Ağustos 2013 Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları Yeditepe Canavarı 1 Nisan 2016 2. Basım
seyf03 Nisan 2014 Seyfettin Efendi ve Esrarengiz Hikayeleri 11 Farklı Öykü 1 Nisan 2014 1. Basım
seyf05 Eylül 2014 Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları Hayırsız Ada 2 Eylül 2014 1. Basım
seyf04 Kasım 2015 Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları Tesla Silahı 3 Kasım 2015 1. Basım

Olağanüstü Maceralar serisinden yayımlanan üç kitapta, üç farklı ve bütün hikaye anlatılıyorken, Esrarengiz Hikayeler serisinden çıkan tek kitapta bir birinden farklı kısa öykülere yer veriliyor.

seyf07

Bildiğim kadarıyla ülkemizde bu temada yapılan ilk iş. Baskı ve dizgi kalitesi ise gerçekten muazzam. Her ne kadar çizer kendi kişisel sayfasında çizgi romanların bir kısmını ücretsiz olarak sunmuş olsa da basılı kitaba sahip olmanın verdiği haz bambaşka 🙂

Satın almak isteyenler kaçırmasın. Şu anda pek çok kitap satış sitesinin stoklarına girmiş durumda.

seyf06

2019 Yılımın Özeti

Koskoca bir yıl geride kaldı. Olanlar bitenler ve yaşananlar hep hatıralarda kaldı. Blogun en geleneksel yazısı olan “2019 Yılımın Özeti” yazısına kavuştuk nihayet. Eh bu yazının yazılması elbette birazcık zaman alıyor. Haydi o zaman başlayalım.

2019 yılı, önceki yıla göre blogun yine aktif kaldığı bir yıl oldu. Bir önceki sene ulaştığı okuyucu ve tekil ziyaretçi sayısı -çok küçük bir farkla- neredeyse aynı. Bu yılın da en çok okunan yazısı tıpkı geçen sene olduğu gibi “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazı oldu. Daha sonra “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazı ve tam sekiz yıl önce yazdığım “Diski Kullanabilmeniz İçin Önce Biçimlendirmeniz Gerekiyor Hatası Çözümü” isimli yazılar giriyor sıralamaya. Bu sene Gillette tıraş bıçakları için yeni bir yazı daha yazmayı düşünüyorum. Böylece eski yazıyı da güncellemiş olacağım. 2019 yılında yazdığım ve en çok okunan yazım ise Şef Musa Göçmen‘in muhteşem bir gece yaşattığı “Senforock Eskişehir – Şef Musa Göçmen” isimli yazım oldu. Özellikle Musa Hoca’nın da takdirini aldığım için çok mutlu olmuştum. Bloga ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Çin ve Almanya’dan gelmiş. Blogun en çok tıklanan görseli müthiş alerji ilacım Levmont’un kutusu, Keşan’daki acemi birliğimin fotoğrafı ve Legolas’ın posteri olmuş. Bloga Google’dan sonra en çok ziyaretçiyi sırasıyla Facebook, Twitter, LinkedIn ve Instagram göndermiş.

Geride bıraktığımız yıl içerisinde bloga toplamda 68 tane yazı yazmışım. Bu sayı bir önceki yıla göre daha fazla. Yazılar belki ay ortalaması olarak az olabilir ancak önceki senelere göre içerikler kesinlikle daha dolu ve zengin. Yazılar biraz daha uzun ancak bir konu üzerine en kapsamlı olacak şekilde yazdım. Şimdi ay ay neler yaptığıma bakalım.

Ocak 2019:

ezgif-5-1424cc83d984

Hayatımda yaptığım en güzel .gif

senforock-2019115172424Bu ay toplam 4 yazı yazmışım. Bunlardan ilk bir önceki yılın özet yazısı olmuş. Onu geçiyorum. Bu ayın en önemli olayı doktora yeterlik sınavını vermem oldu. Yıla müthiş bir başlangıç oldu. Gerçi sizi bilmem ama benim için nedense yıllardır Ocak ayı hep Aralık ayının gölgesinde kalır. Yıl sanki Şubat’la başlıyor gibi gelir.

senforock04

Şubat 2019:

labklar02Tam 7 yazı yazarak güzel ve verimli bir ay geçirmişim. Siyatik ağrılarıyla tanıştığım (ve halen de zaman zaman yaşadığım) bir aydı. Kışın ardından bahar çok güzel geldi.

dreamiskaset

Mart 2019:

Okumaya devam et

Yılın Son Dolunayı – Şaşırtan Mavi

bluemoon01

@betul_turksoy

Nasıl bir lanet bu, nasıl bir hastalık, tarif bile edemiyorum Ben, gözlerimi sana bakmaktan alıkoyamıyorum. Bazen gizlice, bazen bir kaçamakla, bazen de önünü arkasını görmeden, öylece uzun uzun… Şimdi yine birileri senden bahsediyor ve yüreğim sızlıyor. Çok uzakta parlıyorsun. Gözlerimi kapatsam da ışığından kaçamıyorum. Kaçmaya karar vermemin üzerinden çok geçmemişti o günlerde de. Hayatın bana, gördüğüm “en parlak maviyi” gösterdiği zamanlardı.

Boğucu, insanı doğduğuna pişman eden bir yaz günüydü. Anadolu’nun kim bilir hangi terk edilmiş yolunda, bir başıma yolculuk ediyordum. Arabanın harareti havanın sıcağıyla buluşunca o küçücük kabinde muazzam bir cehennem yaşıyordum. İçinde ismin geçen türküler çalıyor, seni unutmak için çıktığım bu yolculukta seninle baş başa kalıyordum. Sanki benden intikamını böyle alıyordun.

Yolun bitmediği, bir metre daha gitmenin imkansız olduğu, başımın dönmeye başladığı o anda kendimi yolun kenarına zor attım. Kontağı kapatıp tüm kapıları açık bırakarak arabadan çıktım. Dağlar arasında kaybolmuş bir yolda, belki de bir avuç insanın yaşadığı bir köyün tabelası okunuyordu. Hemen yanında ise bir serap, bir vaha, o anda cennetin ırmakları gibi görünen bir çeşme duruyordu. Öğlen sıcağı altında kavrulan gündüze inat gibiydi.

bluemoon04

Köy çeşmelerini bilirsiniz, musluğu yoktur, akar durur öylece. Elimi suya ilk değdirdiğimde sanki yıllardır karanlıkta yaşamışım da aydınlığı görüyor gibi oldum. Tüm vücudum ürperdi, suyun buz gibi soğukluğu aklımı başımdan aldı. Kana kana içtim, ellerimi, yüzümü yıkadım. Sonra bir an durup başımı suyun altına soktum. Allah biliyor ya, utanmasam o anda çeşmenin içine de girerdim. Vücudumun güneş gören her noktasını bu buz gibi suyla yıkadım. Dakikalar geçmesine rağmen suya olan açlığım kesilmedi. Yıllar yıllar önce köydeki kuzenimin, susuzluktan kavrulan atların suya kavuşunca sudan içe içe nasıl çatladığını anlattığı o masal geldi. Susayan ata öyle hemen su verilmezmiş. Hayvan önce dinlendirilir, sonra azar azar verilirmiş. Bu sayede hayvancağızın kontrollü olarak susuzluğunu gidermesi sağlanırmış.

Aklıma o anda bu zarif hayvanın gelmesi, elbette susuzluğun etkisinden çok, çeşmenin aşağılarında uzaklarda bir yerde, birden bire ortaya çıkan bembeyaz bir atı ve yanındaki siyahlara bürünmüş sürücüsünü görmemle oldu. Onlar yanıma gelinceye kadar arabaya gidip bulabildiğim her şişeyi suyla doldurdum. Havanın bu sıcağına rağmen yüzünü simsiyah bir örtüyle, başını ise büyükçe siperli bir şapkayla tamamen örtmüş ince yapılı biriydi sürücü. Hayvana acımış olmalı bu sıcakta. Üzerine binmek yerine yanına katılmış geliyorlardı.

Dakikalar geçmişti. Artık yola koyulma vaktiydi. Kendi kendime, dur dedim şu çocuğun gelmesini bekleyeyim. Bakalım hayvana nasıl su verecek. Şu sıcak havada nasıl da böyle giyebiliyordu? Ben neredeyse yarı çıplak dikilirken yavaş yavaş geldi. Biraz da çekindi herhalde. Bu köye çok sık birileri gelmiyordur diye tahmin ettim. Üzerinde ve çizmesinde yer yer yapışmış pislikler vardı. Kir pas içerisindeydi.

Delikanlı merhaba, sen böyle nasıl dayanıyorsun sıcağa? Elini şapkasına attı ancak cevap vermedi. Atı getirip çeşmeye yakın bir yere bağladı. Hayvan suya seğirtse de sertçe çekerek durdurdu. Sonra adeta ben yokmuşum gibi gidip çeşmenin önündeki yalağı bir parça bezle tıkadı.

Çocuğun bana cevap vermemesine çok bozulmuştum. İt oğlu itteki kibre bak, diye kendi kendime söylendim. Sonra yine seslendim. “At senin mi?” Biraz bana bakar gibi olduysa da yine hiç cevap vermedi. Asabım iyice bozulduğundan ve aslında halen sıcaktan kavrulan arabaya dönmeye de pek gönüllü olmadığımdan kızgınlıkla seslendim: Delikanlı hayırdır niye cevap vermiyorsun? Ayıp değil mi?

bluemoon02Hayatımda çok defa şaşırdım, çok defa şok oldum. Ancak beni yakaladığın o günden sonra ilk defa, ilk defa buz kestim şaşkınlıktan. Karşımdaki genç, elini uzun siperli şapkasına attı. Şapkanın altından toplanmış sarı saçları beline kadar döküldü. Yüzüne sardığı örtüyü de indirince, işte o zaman gözlerim yuvalarından fırladı. Karşımda bir kadın, bembeyaz bir tenle, küçük ve kemerli bir burun ve hayatımda o ana kadar gördüğüm en mavi gözlerle bana bakıyordu.

“Kusura bakma ağabey, yabancı görünce çekindim seni.” Böylesi bir yerde, bu unutulmuş köyde, bu vakitte ne yapıyordu? Acaba gerçekten o atın sürücüsü müydü? Neden böyle giyinmişti? Zihnimde beliren tüm soruları bir kenara bırakıp kadının gözlerine daldım. Birkaç saniye süren o bakışım saatler gibi geldi. Kızcağız bana aldırmadan işini yapmaya devam etti. Atı suya yaklaştırdı. At lıkır lıkır içtiği suyla serinlerken, o bana arkasını döndü ve fazlaca bir şey söylemeden gitmemi bekledi.

O gözleri, “görmeyi umduğum son yerde” gördüğüm o gözleri unutamadım. Kaçışımın bu bilmem kaçıncı günüde, aklımı o mavilik meşgul edip durdu. Olabilir miydi? Böylesi derin bir maviye dalıp gitsem ve hiç uyanmasam, işte o zaman nihayet seni geride bırakabilir miydim?

Sorular bitmiyor böylece. Bırak seni, bir harfini bile görünce yeniden sesler dolmaya başlıyor aklıma. Yılın son dolunayı böyle patırtı gürültüyle gelip geçiyor. Yeni bir yıl bekliyor bizi… Mutlu yılların olsun şimdiden.

bluemoon03

NOT: Sevgili S, sen anlattın ben yazdım ve kim bilir kimler yaşadı…

11.11 Dolunayı

Geride kalan ay boyunca, neredeyse her gece teleskop başında Ay‘ın her bir evresini -taa ki sana ulaşıncaya kadar- gözlemledim. Netlikle ilgili yaşadığım bir sorun vardı. Ancak ne olduysa oldu ve o sorunu da hallettim. Böylece artık kraterleri de sıkıntısız sorunsuz görebiliyorum. Yalnızca kendim görmekle yetinmeyip eşe dosta herkese de gösteriyorum, bakın da şu güzelliği görün diye.

betulturksoyGeçenlerde Eda sağ olsun, Instagram‘da şimdiye kadar gördüğüm en güzel Ay fotoğraflarını çeken bir hesabı benimle paylaştı. Betül Türksoy ismindeki bu kadın fotoğrafçı neredeyse her gün bir Ay fotoğrafı paylaşıyor. Bu alanda takip ettiğim profiller listesine hemen ekledim kendisini. Şu an için böyle fotoğraflar çekebilecek bir lense sahip değilim. Ama imkanlar her geçen gün gelişiyor, güzelleşiyor. Yakın zamanda umarım seni şaşırtabilirim.

Sende en çok sevdiğim şeylerden birisi de Atatürk‘e, Cumhuriyet‘e, büyük Türk devrimine, milletimize ve bayrağımıza olan tutkun. En az benim kadar önemseyip, ışık saçarak bunları sahipleniyor oluşun, oldum olası gönlümü çalmıştır. Ne yazık, 10 Kasım’da Atatürk’ün ölümünü saygıyla anıyor olan bizler, hemen ertesi gün “11.11 Alışveriş Çılgınlığı“na kapılıyoruz. Bu belki haksız bir eleştiri olabilir. Ancak yine de içten içe kızıyorum topluma. Keşke beni duyabilsen de, seninle sırf oturup şunları konuşsak.

Biz (Cansın, Alper ve ben) yine dayanamadık, 10 Kasım’da Atamızın en sevdiği şarkılardan birini, belki de ona küçücükken ayrıldığı Selanik‘i hatırlatan o türküyü çaldık: Çalın Davulları! Biz çaldık, sağ olsun Koray da montajladı. Ölünceye kadar içindeki Selanik hasreti, doğduğu toprakları anavatan topraklarına katamamış olmanın verdiği hayal kırıklığı ve üzüntü hiç dinmiş midir acaba? Bazıları gibi bencillik yapıp, sırf memleketi diye, Selanik’i geri almak için bir savaş açmayı düşünmüş müdür acaba? Sanmıyorum. O her zaman milletinin menfaatini, kendi hırslarının önüne koydu. O, ancak sevdiği türkülerle yetindi, şarkılarda sığındı Selanik’e. Peki sen de hala sevdiğin o şarkıları dinliyor musun?

Kasım ayı dolunayı, bir yılın daha senin peşinde tükendiğini anlatıyor. Bir sonraki dolunay yazısı, büyük ihtimalle yılın da son birkaç yazısından birisi olacak. O yüzden bu yazıyı yazmak için farklı bir mekanda olmak istedim. Buraya seninle hiç gelmedik. Akşamın son saatleri ve günün son ışıkları yavaşça soluyor. Aklıma düştün yine, bir gözüm gökyüzünde. Düşündüm. Belki şu kadın sana benziyor, belki şu araba senin, belki de tam karşı binadan beni izliyorsun. Böyle bir yalnızlığı ne zaman yaşasam seni istiyorum yanımda. Nasıl yorumlarsın peki bu durumu? O her şeye “derin” anlamlar yüklemeye çalışan sen, şu anda yanımda olsaydın, belki konuşmana izin verir, yüzünde titreşen her bir çizgiyi izlerdim. Senin de yapmayı en çok sevdiğin şey gibi. İlk ışıklar yanıyor, akşam yerini geceye bırakıyor. Işıksız evlerde belki birileri sırtını duvara dayamış açlık çekiyor, belki birileri özlüyor ve belki birileri çaresizce bekliyor.

Korkunç Bir Dolunay Macerası – 3

fullmonincave

birinci bölümikinci bölüm

Sana şartı söyledik. Ahiretini yakmaya, sonsuza kadar cehennemde kalmaya razı mısın?” diye sordular. “Evet” dedim ve devam ettim. “Ben yitip giden bir hayatın nasıl geri getirileceğini öğrenmek istiyorum.” Bir anda mağaranın içi tıslamalarla doldu. “Haşa, tövbe haşa. Yarabbi sen affet yarabbi. Haşa, haşa, tövbe, tövbe.” Onlar susunca yineledim: “Ben yitip giden bir hayatın nasıl geri getirileceğini öğrenmek istiyorum.” Bu sefer tövbeler, haşalar duyulmadı. Kur’an’dan bir ayet okudular. İki meleğin sesi de az önceki tıslamaların aksine o kadar berrak yankılandı ki kulaklarımda bir anlığına yaşadığım tüm korkuyu unuttum. Ayet bitince bir tanesi konuşmaya başladı. “İstediğin şey Allah’ın en büyük mucizesidir. Çok az insanoğluna çok az defa bahşedildi. Allah’ın sevdiği kullardı bunlar. Allah onlara ilim verdi, onlar da imanlarıyla bu işi başardılar. Ancak sen bunu sadece bir kere yapabilirsin ve sonsuza kadar Allah’ın lanetine uğrayacaksın.” Bu sefer diğeri başladı konuşmaya. “Bu dolunaydan uyanınca doğruca evine git. İki rekat namaz kıl, ancak secdeye vardığında üç defa … diye oku. Bitirdiğinde selam vermeden kalk. Dirilteceğin kişinin ismini avuçlarına yazıp aynı namazı bir sonraki defa kıldığında bu sefer selamı yalnızca sol tarafına ver.

Ne diyeceğimi bilemedim. Sessizce bekledim. Sonra, Melekler Bakara Suresi’nin o ayetini okudular. “Besmele çek ve gözlerini kapat” dediler. Gözlerimi kapattığım anda göğsüme bir yumruk yemiş gibi hissettim. Kendimden geçtim, ağzımda toprak tadı vardı.

Uyandığımda vakit öğlen vaktiydi. İleriden bir koyun sürüsü geçiyordu. Sürünün köpekleri koşarak bana geliyordu. Yerimden doğruldum, hayvanlar beni görünce aniden duruverdiler. Gerilerden koşarak gelen çoban Arapça kayıp mı olduğumu sordu. Geçiştirdim ve önceki gün geldiğim yoldan geri döndüm.

Aynı gece otele vardım. Ertesi sabah ise yine geldiğim şekilde önce Şam’ın dışına, daha sonra da sınırdan geçerek Hatay’a ulaştım. Hatay’da kapıdan geçerken jandarma beni gözaltına aldı. Üzerimde para, kimliğim ve pasaportum dışında evrak çıkmayınca bir süre beklettiler. Onlara Suriyeli sevgilimin peşinden gittiğimi ama bulamadığımı söyledim. Benimle biraz alay edip bıraktılar.

O akşam uçakla kadının yaşadığı şehre döndüm. Günlerdir telefonum kapalıydı. Suriye’den gelirken de telefonu tamamen parçalayıp atmıştım. Kadının yaşadığı yere,  saat gece yarısını geçtikten sonra gittim. Kapıyı çaldım. Kapı açılınca beni gören kadın ağlamaklı oldu ve boynuma sarıldı. “Çok özür dilerim. Yaptığım delilikti. Seni göndermemeliydim. Lütfen beni affet.” Ben de ona sımsıkı sarıldım. “Tek kelime etme lütfen, n’olur bana sarıl ve böylece uyumama izin ver.

Ertesi gün uyandığımda gerçekten onun da bana sarılmış halde olduğunu gördüm. Tüm gece hiçbir rüya görmemiştim. O da uyanınca hızlıca bir duş alıp işten dönene kadar onu beklememi söyledi. O günü onun evinde, dönmesini bekleyerek geçirdim. Akşam beklediğimden daha erken bir saatte geldi. Biraz tedirgin, biraz heyecanlı ama çok da meraklı bir şekilde gelip karşıma oturdu. “Şimdi anlatabilirsin” dedi.

Başımdan geçen her şeyi anlattım. Özellikle cinleri nasıl atlattığımı anlatınca derin bir nefes aldı ve elini göğsüne sokup katlanmış bir parça deri çıkardı. “Bu tılsımı lütfen üzerinden ayırma artık” dedi. Az önce onun tenine değen bu parçadaki sıcaklık yine benim aklımı başımdan aldı. Anlatmaya devam ettim. Tam meleklerin anlattığı büyüyü anlatacaktım ki aniden “Sus” dedi. Ağlama başladı. “Ben kötü biriyim. Sen bende benden fazlasını görüyorsun” dedi. Şaşırmıştım. “Ben aslında bunu hak etmiyorum, umarım beni affedersin” dedi. Artık bu gizeme bir son vermek gerektiğini hissettim. “Ne oluyor? Lütfen bana anlat. Sana deliler gibi aşığım, lütfen bana anlat. Neden bahsediyorsun?

Kadın bunu duyunca, biraz duraksadı. Masum bir çocuk gibi görünüyordu. “Lütfen bana öğrendiğin büyüyü anlatma. Yalan söylemeyeceğim, ben de senden çok etkileniyorum. Günlerdir aklımdasın. Ancak seni tüm bu tehlikenin içine sokmamın nedeni aslında yine benim. Ben ölüyorum. Hastalığım var. En ufak bir krizde hayatım sona erecek. Ailem bilmiyor, kimse bilmiyor. Kendimi ölümden kurtarmak için bir yol arıyordum. İşte karşıma sen çıktın. Şimdi eğer bu büyüyü bir kere yapabilme şansın varsa sana yalvarırım, o hakkını benim için sakla.

Hayat çok garip. Büyüyle uğraşan herkesin hayatta yalnızlaştığını, annesini, babasını, giderek tüm ailesini kaybettiğini, hiç arkadaşı olmadığını, kimseye güvenmediğini gördüm yıllarca. Kendine haremler kuran, tarikatlar yöneten şarlatanlar bir yana, gerçek ilim sahibi kimseler hep yalnızdı, yalnız ölüyordu. Sanki büyücünün kaderi buydu. Aşk ise bu yalnızlığın belki de en büyük tehlikesiydi. Aşk bir tehlikeydi, çünkü aşk kavuşmak değildi. Aşk yalnızca çıldırmak, düşünememek, gözünü karartmaktı. Bunun sonu ise sonsuz bir yalnızlık oluyordu.

Kadın ben büyülemişti, gerçek anlamda. Kendine âşık etmişti. Fotoğrafını elime aldığım ilk andan, kazağının kokusunu duyana kadar ve o andan tenine ilk dokunduğum ana kadar büyülenmiştim. Ancak benim enerjim de onun enerjisine direnmiş, büyülenerek başlayan aşk gerçekten kalbimde filizlenmişti. Hiçbir büyü doğrudan isteneni vermezdi. Kadın da istediği şeyi, benim istediğim şeyi vermek vaadiyle elde etmişti. Tüm bu olaylarla beni kendimden geçirmiş, âşık etmişti. Ancak enerjimin büyüklüğü sayesinde, bilerek ve isteyerek ona dokunduğum o anda ise her şey tersine dönmüştü. İşte o anda kalbine küçük bir tohum ekilmişti. Cinlerden korunmasını sağlayan tılsımı bana verdiği anda kalbini açmıştı. Gerçekten korunmam gerektiğini düşünmüştü, beni gerçekten korumak istemişti.

Günler geçti. Kadının evinden ayrılmadım. Her şeyimi oraya taşıdım. Hiç büyü yapmadım. Onun da yapmasını istemedim. Birlikte çok mutlu olduk. Biliyorum, bir gün hastalığı onu öldürecek. İşte o gün ona yeniden kavuşacağım. Yepyeni bir hayatımız olacak. Belki de tüm bu olanları hatırlamayacak. Belki de bu yeni hayatında günahları affedilecek. Hayatımız hiç olmadığı kadar güzel gidiyor. Ellerimiz hep birlikte. Onun ölümü bizi kurtaracak. Umudumu hiç kaybetmedim.

BİTTİ: Bu öyküyü yaklaşık üç günde, bir kısmını da daktiloyla, yazdım. O sıralarda gökyüzünde dolunay tam da şu aşağıda göründüğü şekildeydi. 

suriyedolunay