Tag Archives: eskişehir

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Reklamlar

Tayinim Çıktı: Merhaba Eskişehir!

veda003

Veda

Blogun en önemli yazılarından bir tanesine daha hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, 31 Aralık 2012’den beri Bilecik‘te çalışıyordum. 2014 yılında altı ay süreyle asker olduğum zamanı saymazsak, o tarihten beri de Bilecik’teydim. Mesleğime başladığım ilk yerdi Bilecik. Tam beş sene! Beş koskoca yıl! Neler olmadı ki. Nereden bilecektim hayatımın şu beş yılda hemen hemen her açıdan değişeceğini… İlkler, sonlar, unutulmazlar, hatırladıkça güldüklerim ve yutkunduklarım… Ahh.

Askerden döndüğüm 2014 yılı Ağustos ayından itibaren Eskişehir‘den Bilecik’e her gün gidip gelmeye başladım sevgili okur. Bilenler bilir. Bu her gün toplamda 2.5 saatlik bir yolculuk demekti benim için. Geçen gün hesapladık. İzinli olduğum günleri düştük ve bu üç buçuk yıllık git gel boyunca gidip geldiğim mesafeyi bulduk. Yaklaşık olarak 77000 km kat edip, Dünya’nın çevresinde 2 defa dolaşmışım 🙂

İşte tüm bu git gel durumu, beni maddi ve manevi olarak yormaya, yıpratmaya başladı. Öyle bir dönem geldi ki bulunduğumuz yere bir virüs yayıldı. Kim var kim yok etkilendi bunun enfeksiyonundan. Kesip atabildik atmasına da olan da oldu. Ben de yavaş yavaş geride bıraktığımız 2017 yılının Mart ayında, nihayet, Eskişehir’e tayin dilekçemi verdim. Dilekçem Nisan ayında üst makama iletildi ve beklemeye başladım. Ama ne beklemek! Bana bir sor o bekleme faslını ve ben sana neler neler anlatayım.

veda004

İşe ilk başladığım zaman ve ayrıldığım zaman çalıştığım odaların bulunduğu koridorlar.

6 Kasım günü, güzel haberi Haktan Abi ve Zekiye Hanım verdiler sağ olsun ikisi de. Tabi evrakı görmeden inanamadım. Öyle ya “bekliyordum” ne de olsa. Gördüm. Nihayet o evrakı da gördüm ve bu sefer ikinci bir bekleme süresi başladı: Elimdeki işleri bitirme evresi. Eskişehir’de beni nelerin beklediğini düşüne düşüne, Bilecik’te elimde olan tüm işleri yaptım ve teslim ettim arkadaşlarıma.

Velhasıl uzatmayayım. aradan günler geçti ve bir de dolunay, nihayet kırk gün sonra 15 Aralık 2017 günü, yaklaşık beş yıldır çalıştığım Müdürlükten ilişiğim kesildi. Mutluluk, şaşkınlık, eh ne yalan söyleyeyim biraz da hüzünle, düşüne düşüne, eski yüzlere baka baka bindim Bursa otobüsüne. Evet, aynı akşam Bursa’ya geçtim dayımı ziyaret etmeye. İstanbul’dan da Cihan‘la organize olmuştuk zira. O hafta sonu Bursa’da geçti. Bununla ilgili bir yazı yazacağım.

Bursa’dan Pazartesi günü ayrılacaktım ancak planlarım değişti ve Pazar günü Eskişehir’e döndüm. Pazartesi sabahı işlerimi halledip öğlene doğru, son defa Bilecik’e doğru yola çıktım. Sağ olsun, iş arkadaşlarım benim için bir veda yemeği organize etmişlerdi. Vakit bulabildiğim süre içerisinde Belediyedeki ve İklim Değişikliği Projesi‘ndeki arkadaşlarımı ziyaret ettim. Daha sonra kuruma gelip son defa o koca binaya baktım. O kapkaranlık pencerelerde hangi yüzleri gördüm, o bomboş koridorlarda hangi sesleri duydum, ah işte bir ben biliyorum. Burada Murat Abi‘yle ve Mehmet Abi‘yle buluşup birlikte, yapılacak yemeğe doğru yola çıktık.

veda002

Binayı son gördüğüm an.

Sağ olsun, pek çok arkadaşım geldi beni uğurlamaya. Eğer burayı okuyorlarsa her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Mutluluğum tarifsizdir. Böyle zamanlarda nedendir bilmiyorum, hep eskileri konuşur insanlar. Biz de öyle yaptık. 2013 yılında, geldiğimiz ilk seneyi konuştuk hep. Can dostum, biricik kardeşim Ş. Emre‘yle birlikte yaşadığımız maceralardan bahsettik. Güzel anılar biriktirmişim onu görmüş oldum böylece. Gelen herkese baktım. Hemen hepsiyle muhakkak bir komik anım olmuş, her birine küçük de olsa bir yardımım dokunmuş ve her birinden en az bir iyilik görmüştüm. İşte olayın en başından beri, hüzünlendiğim yegane an, bunu fark ettiğim an oldu. Kalktım ayağa ve “Beni unutmayın” dedim.

Vakit geçti, yemek olayı bitti ve sırayla herkes vedalaşıp ayrıldı. En son biz de mekandan çıktık. Sağ olsun, var olsun, Zülali Abi bizi Bozüyük Otogarı‘na bıraktı. İlk gelen otobüse atlayıp Eskişehir’e döndük yol arkadaşım Bahri ile.

Gece yastığa başımı koyduğumda yalnızdım. Pazar gecesi rutini oldu bu da. Zihnimde bir film oynama başladı. Tam beş yıl sürdü. Rüyalara daldım, uyandım, uyudum ve yine rüyalara bulandım. O beş yıl hiç bitmedi. Sürdü, sürdü ve devam ederek gözden kayboldu…

veda0003

 

29 Mart Eskişehir Pentagram Akustik

17545219_10150793627169975_1295992163512144504_o

– Merhaba, grupla görüşme imkanımız olabilir mi acaba?
– Pek sanmıyorum arkadaşlar.
– Ama biz çok seviyoruz, yani cidden seviyoruz. Başımıza da ne geldiyse bu yüzden geldi.
– Hımm, o zaman siz üçünüz buyurun.

Bu blogda daha önce pek çok defa Pentagram’ı okudun sevgili okur. Hatta Pentagram’a ait konser değerlendirmesi bile okudun. Ama ilk defa bu kadar büyük bir mutlulukla yazıyorum Pentagram’ı.

Sevgili okur, 29 Mart 2017 gecesi tüm dertleri üç beş saatliğine unutup kendimizi dünyanın tek gerçek güzelliği olan müziğin kollarına bıraktık. Çok sevdiğimiz Pentagram, kuruluşunun 30. yılına özel olarak yayımladığı “AKUSTİK” albümü ve akustik turnesiyle ülkeyi dolaşmaya başladı. İzmir, Ankara ve İstanbul’dan sonra sıra Eskişehir’deydi. Bu albümü ve turneleri, normal bir Pentagram konserinden ve albümünden bir adım öne geçiren şey kadroda gruba emek vermiş eski grup elemanları olan Demir Demirkan, Ogün Sanlısoy ve The Magnificent Murat İlkan’ın da bulunmasıdır. İşte biz de Eskişehir’de, Pentagram akustik konseri haberini öğrendiğimizde, ilk çığlığımızı Demir Demirkan’ı Pentagram’la sahnede izleme ihtimali için atmıştık Alper’le. Demir Demirkan’ın Eskişehir konserinde sahne almayacağı netleşti gerçi sonradan, ama bu durum bizim bir an için bile tereddüt etmemize yol açmadı. Öyle ya, Ogün Sanlısoy, Gökalp Ergen ve kişisel olarak da hayranı olduğumuz Murat İlkan’ı aynı sahnede bir daha izleme şansımız olmayacaktı.

01

Alper sağ olsun biletleri aldı. Ben de yeni yayımlanan akustik albümü aldım. Hali hazırda arşivimde yer alan diğer albümlerle çantamı doldurdum ve 29 Mart akşamı evden çıktım. Konser, 222 Park’ta yapılacaktı. Ahh, bu mekanda ne güzel anılarımız vardı sevgili okur. Düzenlediğimiz ve katıldığımız onlarca etkinlik geldi yol boyunca aklıma. Özgür Abi‘nin kulaklarını çınlattım.

Saat 20.00’de önce Koray’la buluştuk. Birlikte mekana geçerek kuyruğa girip kapı açılışını beklemeye başladık. Daha sonra Alper ve Mustafa da koşarak geldiler. Kapı açıldı ve içeri girdik. Düşün, öyle heyecanlıyız ki daha performansa 1,5 saat var ve biz içeride bekliyoruz. İçeride okuldan arkadaşımız olan diğer bir Mustafa’yla karşılaştık. O kadar saat aynı yerde ayrılmadan bekledim lan. Bizimkilerle muhabbet ede ede geçti zaman. Düşün hepsi en az birer kere dışarı çıktı. Ama ben çıkmadım ben, Yaşar Usta.

Dersime iyi çalışmıştım ve grubun daha önce verdiği üç konserin de incelemelerini okumuştum. Çalacakları parçaları ve sıralamayı aşağı yukarı biliyordum. Tam da beklediğim gibi başladı konser. Grup tam vaktinde sahnede yerlerini aldılar. Saydığım isimlere ilave olarak gruba sahnede Ozan Tügen de eşlik etti ki, kimse kusura bakmasın, kapasite olarak en iyi oydu diyebilirim. Ama orada gerçek bir yıldız vardı ve herkes kim olduğunu biliyordu.

02

Önce grubun Eskişehir konseri çalma listesini vereyim:

  1. Apokalips
  2. Lions In A Cage
  3. Fly Forever
  4. Şeytan Bunun Neresinde
  5. Uzakta
  6. No One Wins The Fight
  7. For The One Unchanging
  8. Gündüz Gece
  9. Geçmişin Yükü
  10. 1000s In The Eastland
  11. Anatolia
  12. In Esir Like An Eagle
  13. Doğmadan Önce
  14. Give Me Something To Kill The Pain
  15. Dark Is The Sunlight
  16. This Too Will Pass
  17. Bir
  18. Sonsuz
  19. Bir
  20. Gündüz Gece

03

Evet, tam yirmi şarkı çaldılar! Sonsuz’u çaldıktan sonra seyircinin ısrarı üzerine yine Bir’i çaldılar ve ardından Gündüz Gece’yi de eklediler. Ancak bizi bitiren olay “This Too Will Pass” olmuştu. Alper’le birlikte en sevdiğimiz Pentagram şarkısıdır This Too Will Pass. (Gerçi bazen de Lions In A Cage oluyor.) Daha önceki akustik konserlerinde çalınmamıştı. Albümde de yoktu zaten. Grubun Eskişehir’de ilk defa bu şarkıyı çalmaları ,bizim için gecenin Top 3 anından ilki olmuştu. Şarkıyı duymaya başlayınca kendimi kaybedip zıplamaya başladım. Enteresandır.

Yazı bir konser hakkında olduğu için, yirmi parçanın her birine ayrı ayrı yorum yazmak mümkün değil. O yüzden olayın tamamıyla ilgili özet halinde, değerlendirmeler yapacağım. Belki de hayranı olduğumuz için bilmiyorum, bana göre Murat İlkan gecenin yıldızı oldu. Ozan Tügen’i de unutmuyorum. Gecenin şaşırtan ismi ise Gökalp Ergen oldu. Pentagram’ın daha önceki Eskişehir konserinde hastaydı ve konserde kendisi de bunu dile getirmişti. Bu seferki akustik konserde inanılmaz işler yaptı. Mest olduk. Lions In A Cage’in aralarında “fifty years behind a wall” kısımlarını bu ülkede söyleyebilecek üç kişiden biri olduğunu gösterdi. Hem çaldı hem söyledi. Çalmak söylemek derken, bazı anlarda sahne dört tane akustik gitar oldu. Üç kişi ritim çaldı, bir kişi solo attı. Soloları Metin Türkcan, Hakan Utangaç ve Ozan Tügen değişmeli olarak çaldılar. Hakan Utangaç her solo attığında kalabalık çılgına döndü. Hakan abi, Ogün Sanlısoy’la birlikteki sahnede en karizma duran kişiydi. Haa, bir de Gündüz Gece’de Ozan Tügen’in cura solosuyla Tarkan Gözübüyük’ün bass solosu epey alkış aldı. Bu arada yine bak konusu açıldı. Ozan Tügen gece boyunca gruba back vokal, piyano, cura, ritim ve solo gitarda eşlik etti. Adam!

Gündüz gece! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Gündüz gece! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Üç vokalist de ağırlıklı olarak kendi dönemlerinde yazılan şarkıları seslendirdiler. Cenk Ünnü hariç herkes back vokallere katkı sağladı. Her şey çok güzeldi lan. Murat İlkan’ın şarkılara tıpkı bizim gibi “tadına bakılacak tatlar” olarak yaklaşması bizi mest etti. “Hadi şimdi şöyle güzel bir Anatolia yapalım mı?” ya da “En nefis parçalardan olan In Esir Like An Eagle” gibi anonsları duydukça Alper sırıttı durdu. Bir ara Mustafa kayboldu yanımızdan, sonra yanında kız arkadaşıyla döndü.

Unutmadan, bizim için gecedeki bir diğer kahraman da Tuğba’dan emanet aldığı iPhone 7 ile konserdeki en süper şarkıları kaydeden Koray gardaşımız oldu. Önümüzdeki iki Suriyeli ise konseri izlemekten çok canlı yayımlamayı tercih ettiler. Gerçi bunu yapan çok kişi varmış Alper söyledi. Salonda kaç kişi vardı emin değilim ama iki tane öküz vardı ki bunlar kapalı alanda, hınca hınç dolu salonda sigara içmekten hiç utanmadılar.

Gece yarısı geçti, tahminim saat 00.30 civarında iş bitti. O anda grubun fotoğraflarını çeken kişi dikkatimi çekti. “Lan dedim bu Levan!” Sabhankra’nın da fotoğraflarını çeken kişi. İstanbul’da tanışmak istiyordum ama şansa bak, Eskişehir’de tanıştık. Bu arada konser boyunca, salonun sağ tarafında kule arkasında grubu izleyen Janset’i de fark ettik. Bilmeyenler için, Janset büyük bir Pentagram hayranıdır.

Sahne bitip de grup kulise geçtiğinde biz de hemen kulisin kapısına seğirttik. Kapıda mekânın görevlileri soru sormaya bile imkan vermeyen bir açıyla bekliyorlardı. Neden sonra kapıda bir kadın belirdi. Boynunda asılı “ALL ACCESS” kartını görüp kıskandım. Neyse, yazının o en başında okuduğun diyalog vardı ya, işte bu aşamada o diyalogu yaşadık ve bam bam bam! İçerideyiz. İşte bu da gecenin Top 3 anlarından ikincisi olmuştu. Yukarı çıktık ve abilerimizi dinlenirken yakaladık. Çantama doldurduğum ne kadar albüm varsa döktüm önlerine. O dakikadan sonrası Allah Allah! Koray bir yandan, Alper bir yandan, ben diğer yandan albümleri imzalatmaya başladık. Çok kral adamlar, en ufak tepki göstermeden, aksine büyük bir sevecenlikle albümlerimizi imzalamaya başladılar. Şu an grubun aktif kadrosunda benim en sevdiğim adam Hakan Utangaç mesela. Ona “This Too Will Pass” parçasını sordum. Kim yazdı bunu, dedim. Tarkan abi’yle ikisinin şarkısıymış. Dedim, “Unspoken” bizim en sevdiğimiz albüm. Aaa, onun yeri çok ayrı tabi, dedi. Muhtemelen o da en çok Unspoken’ı seviyor 🙂

06

alper07

En son Murat İlkan’ın yanına gittik. Bundan birkaç ay önce Murat İlkan, Metin Türkcan’la birlikte yine bir akustik projeyle birlikte Eskişehir’de sahne almıştı. O konserde kendisine eşi Alper İlkan ile Melisa Uzunarslan da eşlik ediyordu. O konserden önce Murat İlkan’a ve Metin Türkcan’a kendi solo albümlerini imzalatmıştık. “Murat abi bizi hatırladın mı Eskişehir konserinden?” diye sorduk. Baktı “Tamam ya hatırladım” dedi. “Abi o konserde eksik kalan albümler vardı imzalamadığın, onları da şimdi imzalatalım”. Murat Abi bizi kahkahalara boğan ve gecenin Top 3 anlarının sonuncusunu yaşatan o cevabı verdi: “Ooo lan Mesut, aştın sende kendini haa”. Sonra sağ olsun albümlerimizi isimlerimize imzaladı. Alper’in albümü de imzalarken yine bombayı patlattı: “Alper de en sevdiğim isimdir!

010

Kasetler hariç hepsi imzalıdır.

Şimdi bunları sana anlatıyorum sevgili okur. Belki saçma geliyor, belki komik geliyor. Ama inan ben aylar sonra geriye dönüp bunları okuduğumda o anki coşkuyu tekrar yaşıyorum. Samimi olarak yazıyorum.

Saat 01.00’i çoktan geçmişti. Az önce bizi içeri alan hanım efendiyle göz göze gelince artık kulisten çıkalım dedik. O da bizi arşivimiz için tebrik etti. Çıkarken Levan’la Savaş Abi’ye selam gönderdim. İletir herhalde.

Daha nice Pentagramlara diyorum ve yazıyı burada bitiriyorum. Fotoğrafları Koray çekti. Video da Instagramdan. Sevgiyle kal sevgili okur.

Teşekkürler Eskişehir! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Bu Şehirde Dolunay Hep Güzeldir

fullmoonmonsAyışığını böyle bulutların ardına serpilmiş görünce aklıma ilk defa benimle olduğun günler geldi yine. Yine bu ayın dolunay zamanı. Gökyüzünde o kadar güzelsin ki, ellerini biraz daha sımsıkı tutarak yürümek geliyor içimden.

Şehrin ışıkları güzel geliyor uzaktan bakınca. Ama sen daha güzelsin yahu. Ne desem, ne söylesem, kime anlatsam… Ah, sen çok daha güzelsin. Öyle üç beş gerizekalı var, anlamıyor, gülüyorlar bana. Umurumda mı? Susuyorum, bu susmak korkudan değil ama. Susuyorum çünkü sözlerim altın değerinde. Her sözcüğüm gerçek ve dilimde tereddüt yok. Bir sonraki ay görüşmek üzere.

Utku Artık Eskişehir’de!

utku10

Utku ve ben

Gecikmiş yazıların blogu olmaya adayım bu aralar sevgili okur. Şu yazımda kısmen bahsettiğim bir gelişmeyi yazmazsam olmazdı. Utku, yeniden Eskişehir‘e döndü ve artık Eskişehir’de yaşayacak.

Bundan iki hafta önce Utku ve eşi Hazal Eskişehir’e geldiler. Utku’nun bir önceki çalıştığı kurum özelleştirildiği için, burada çalışanlara diğer illerdeki başka kurumlara geçiş hakkı tanındı. Utku’nun öğrenciliği de Eskişehir’de geçtiği için, memleketi İstanbul’dan bunaldığı için, geçiş hakkını Eskişehir’de bir kuruma geçiş için kullandı. Şansına da Eskişehir’deki Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü çıktı. Diğer kurumla ilişkisi kesilince onlarda Hazal’la birlikte Eskişehir’e geldiler ev aramak için.

İki hafta önce bir çarşamba günü geldiler. Birlikte ev aramaya başladık. Üç gün sonra Utku ve Hazal yeni evlerini bulmuşlardı bile. Hafta sonu da bize misafir oldular. İki gün süper vakit geçirdik. Hatta o pazar bir de piknik yaptık topluca. Utku, Alper ve Volkan‘la da tanışıyor çünkü. Yıllar önce konserlerde hep birlikte takılırdık. Hatırladım da şimdi yüreğim sızladı sevgili okur.

utkular

Utkular, Vişnelik Mahallesi‘nden, Devlet Su İşleri’ne yakın bir konumdan ev tuttular. Geçtiğimiz pazar günü de eşyaları geldi Manisa’dan. Aynı gün öğleden sonra Merve ve Alper’le gidip evlerini düzenlemelerine yardımcı olduk. Hazal’ın eş durumu tayininin Odunpazarı’na çıkması da en az Utku’nun ki kadar güzel bir gelişme oldu. Artık gidecek bir kapımız daha oldu. Tuttukları ev tipik bir doksanlar eviydi. Gösterişli çerçevesiyle oval aynalar, balkonla birleştirilmiş mutfak, genişçe salonu, arka balkonları kapatmanın moda olduğu ilk dönemlerden kalma kapatma balkonuyla gayet hoş bir ev. Güzel günlerde otursunlar.

Utku ve Hazal, sevgili kardeşlerim, hoş geldiniz. Güzel şehrimize, güzel dünyamıza hoş geldiniz 🙂

Gizem’in Gözünden Bir Uçak Tecrübesi

Merhaba sevgili okur, bu yazıyı sizler için Gizem hazırladı. Ben Erzurum‘la ilgili bir seyahat yazısı hazırlayınca çok heveslenmiş yazmaya. Bari demiş, ben de uçağa ilk kez binen birinin hissettiklerini yazayım, demiş. Dolayısı ile yazının bundan sonra okuyacağınız kısmı onun kaleminden çıkmıştır. Ben sadece ufak tefek düzeltmeler yaptım.

Merhaba sevgili okur.” Proofhead size hep böyle sesleniyor. Sağolsun ricamı kırmadı ve benim de bir yazımı yayımlamayı kabul etti.

Bu yazıyı okuyacak pek çok kişi gibi ben de uçağa hiç binmemiştim, geçen hafta Erzurum’a gidene kadar. Uçakla gideceğimiz belli olduktan sonra itiraf etmeliyim, uçağa binecek olmanın heyecanı, eğitimin heyecanının biraz önüne geçti. Evet, bu beklediğim ve istediğim bir eğitimdi ancak işte hep dalga geçerler ya, “uçacak olmanın heyecanı” başkaydı. İçim pıtırdadı 🙂

Uçak biletlerini internetten aldım. Alırken epey dikkat ettim. Neyse ki hallettim. Sonra tarihte bir düzeltme yapmam gerekti. Daha önce birkaç defa uçakla yolculuk etmeye çok yaklaştım ancak annem yükseklik korkusundan dolayı kesinlikle uçağa binmeyi reddettiği için hevesim kursağımda kaldı.

Erzurum yolculuğumuza Bilecik’ten hareket ederek başladık. İlkan Bey‘in arabasıyla önce Eskişehir‘e gittik. Oradan Mesut‘u aldık. Esneye esneye bindi arabaya ve yola devam ettik. Durgun ve sessiz bir yolculuk başladı ancak Ankara’ya yaklaştıkça sohbet mükemmelleşti. Yanıma aldığım şirin kitabını açtım. Ankara’da önce İlkan Bey’in evine uğradık, güzel bir yemek yedik. Sonra da metroyla AŞTİ‘ye gittik. Burada Mesut HAVAŞ‘a bineriz diye düşünüyordu ancak HAVAŞ seferlerinin belediye tarafından Ankara’da durdurulmasından dolayı BELKO AIR denilen otobüse bindik. İyiymiş bunlar da. Hem de daha ucuzlar. Benim şansıma, kesinlikle benim şansıma, AŞTİ’ye varır varmaz tam kalmak üzere olan bir otobüse bindik. Birazcık gecikseydik beki de yarım saat daha beklerdik.

Daha önce Esenboğa Havalimanı‘na birkaç kez gelmiştim. Ancak hep karşılama için. İlk defa yolcu ben olacaktım. Yolculuk öncesinde uçak kazalarını araştırdım durdum internette. Biliyorum komik. Ancak ne bileyim işte kendimce gerilimi tırmandırmak istiyordum 🙂 İnternette okudum da okudum. Acaba nasıl olur diye düşünüyordum hep. Neyse ki yalnız başıma değildim.

ucakselfGittik, check in‘e girdik, oturacağımız koltukları seçecektik. Görevliye aynı kurumda çalıştığımızı söyledik. Yanyana koltuk istedik ama görevli üzgün olduğunu ve uçakta hiç yan yana koltuk kalmadığını söyledi. Koltuklarımız artarda ve tam orta sıradaydı. Yani tren vagonları gibi artarda oturacaktık. Uçağın kalkış saatini beklerken birkaç fotoğraf çektim. Çok özel parçam Suddenly‘i dinledim. Yavaş yavaş hava karardı ve check in’den sonra kalkış için beklediğimiz yaklaşık 45 dakikalık süre doldu. Kapı açıldı. Biz yine grup olarak bindik uçağa.

Uçağa yanaşan körüğün içinden geçtik ve kabine girdik. Uçağın içi epey kalabalıktı, koltuklar dimdikti ve arasındaki mesafe çok azdı. Bir kutunun içindeydik adeta. Herkes aceleyle yerleşmeye çalışıyordu.

IMF620140921_114108

İşte bizim ekibimiz 🙂

Baktım, Mesut hepimizin önünde gidiyordu. Sonra İlkan Bey, sonra Sinem ve en son sırada, uçağın da en son koltuğunda ben vardım. Şansımı bir deneyeyim istedim. Yanımda oturab beye acaba arkadaşımla yer değiştirebilir misiniz diye sordum ve Mesut’u gösterdim. Muhtemelen en arkada oturmaktansa daha önlerde oturmayı tercih etti ve kabul etti. Mesut’a seslendim ve yanıma çağırdım. Kapının açılmasını beklerken bana demişti, eğer yanında oturacak kişi kabul ederse ben yanına otururum sorun yok, demişti. Ben orta koltukta epey daralacağım için koridor tarafına geçtim ve oturduk. Heyecanla bekliyordum. Kulaklığımı taktım yine ve müziğin sıcaklığının içime yayılmasını bekledim: Suddenly!

Mesut’u benden iyi bilirsiniz muhtemelen. Her konu hakkında fikri vardır, bunu ona söyleyince de kızar hatta, bir şey bilmiyorum der. (Proofhead’in notu: Aynen öyle, bir şey bildiğimi iddia etmiyorum. Aslında burayı silecektim ama söz verdim bir şey silmeyeceğim diye o yüzden kaldı) Neyse, ben sormadan o anlatmaya başladı. Bak dedi, şimdi hosteslerin hareketlerine bak.  Robotlaşmış bir şekilde hareketler yapıyorlar, acil çıkış kapılarını gösteriyorlar 🙂 Sonra önceki gece araştırdığım şeyleri anlattım Mesut’a. Kahkahalarla dinledi ve epey dalga geçti benimle. Sonra kendi uçak maceralarından bahsetti. Keşke cam kenarında olsaydım yeryüzünü görebilirdim diye düşündüm.

Kalkış anı geldi çattı. Uçak tam da anlattıkları gibi aniden hızlandı ve muhtemelen tekerleğin yerden kesildiği o ilk anı tam da tarif ettikleri gibi hissettim. Yanımda daha tecrübeli olan Mesut bile gayet hoşnut oldu. Ön tarafta İlkan Bey falan döndü baktı gülerek 🙂 Bu hisse aslında yabancı değilmişim. Küçükken bir kere Ranger’a binmiştim. Onda da aynen tepe noktasından başladığı noktaya dönerken bu hissiyatı yaşıyordum. Böylece bu mükemmel Erzurum yolculuğu gerçekten başlamış oldu.

Yolculuğum çok iyi geçti. Mesut’un aşağıda okuduğu bir kitap vardı: Güneş. (Proofhead’in notu: Aslında Güneş Ülkesi olacak.) Biraz o kitabı anlattırdım. Eğer bir kitabı ya da filmi merak ediyor ve fikir sahibi olmak istiyorsanız Mesut’tan anlatmasını isteyen. O ağzından tükürükler saça saça, heyecanla anlatışından sonra muhakkak okumam/izlemem gerek diye düşünürsünüz. Bu esnada ikramlar oldu. Tatlı yok mu, diye sordu bir ses. Tatlıyı da sonra yeriz caanım diye taklit yaptı Mesut.

Yolculuk topu topu bir saat sürdü zaten. Pilot anonsları da benim için bir merak konusuydu. Çünkü bunlarla da çok dalga geçiliyordu. Aynen dalga geçildiği gibi de çıktı. Bu kadar gevrek gevrek konuşan, cool bir anons daha duymamıştım. Kahkahalarla güldük buna da. İniş için alçalmaya başladığımızda yine heyecanlandım. Uçağın ilk tekerleğinin yere değdiği anda takır tukur sesler geldi, aslında daha fazla sarsılmayı bekliyordum. Kemerimi çözdüm, Mesut kızdı. Anonsu bekle dedi. Taktım geri. Hostesler gelip geçerken hep gülümsüyordu. Buna dikkat ettim özellikle. Hatunlar hep gülümsediler. Ben de hep gülümsedim, mutluydum çünkü.

Uçak tamamen durunca indik bir çırpıda. Hatta uçaktan ilk ben indim. Sonra valizleri almak için havaalanının içine geçtik. Valizler bantlar üzerinde kaymaya başladı. Ancak benim ki ortalıkta yoktu. Ufak bir tedircinlik geçiriyordum ki valizim göründü ufukta. Heh, dedim, işte şimdi tam olarak herşey sorunsuz ve mükemmel bir şekilde bitti. Hepimiz tekerlekli valizleri sürüklerken Mesut astı çantasını omzuna önden önden yürümeye başladı 🙂

Bu güzel yolculuktan sonra bir sonraki uçuşu heyecanla beklemeye başladım. Elbette ki Proofhead’e teşekkür ederim hem bana olan desteği için hem de blogunda yazımı yayınlamama izin verdiiğ için.

Evet sevgili okur, Gizem’in yazıp yolladıkları bu kadar. Ben okurken çok eğlendim şahsen. Tıpkı benim hissettiklerimi hissetmiş 🙂 Bu tip ilk tecrübe yazılarını yazmayı ben de çok seviyorum. Bu yazıda yalnızca yazım yanlışlarını düzelttim. Bir de anahtar kelimeleri seçtim.

Bir Yıllık Meslek Hayatım

Üniversiteden mezun olduktan sonra (Ocak 2012), yüksek lisansa başladım sevgili okur. Tam zamanlı olarak okulda bir bilimsel araştırma projesinde görev aldım. Dolayısı ile iş arama olayına hiç girmedim. O yılın şubat ayında hızlandırılmış KPSS kursuna kaydoldum. O yaz KPSS’ye girdim. Sonra puanım belli oldu ve o yıl, 2012 Aralık’ta da atandım. Göreve başlama kağıdımı getiren postacının azizliğine uğrayıp nihayet yılın son günü, 31 Aralık 2012’de Bilecik‘te resmi olarak görevime başladım.

Geçtiğimiz yılbaşı ve aslında bundan sonra hayatımın her yılbaşısı, mesleğimdeki bir yılın daha bittiğini haber verdi ve verecek bana. Tarihin böyle anlamlı denk gelmesi tek tesellim.

Bir yıl, evden ve Eskişehir‘den tamamen olmasa da 5/7 oranında uzak olduğum en uzun süre. Çok kaba bir hesapla 2013 yılında yaklaşık 260 gün Bilecik’te bulunmuşum. Onun dışında sadece iki haftasonu hariç, her hafta sonu Eskişehir’e, eve geldim. O eve gelmediğim haftasonlarından birinde Ocak ayında Bursa‘ya gitmiştim. Bir defa da geçtiğimiz Eylül ayında İstanbul’a gitmiştim.

Bu bir yıllık sürede Bilecik’ten en uzun ayrı kalışlarım ortalama onar günle üç defa oldu: Antalya’da bir biri ardına iki eğitim, bayram tatili ve aday memurluk eğitimi. Bunlardan en güzeli aday memurluk eğitimi idi.

Kurumda çalıştığım süre içerisinde iki şubem oldu. Göreve ilk başladığım zaman amirim olan protokolün hiç biri şu anda Bilecik’te değil. İlk şube müdürüm Cemil Bey‘di. İkinci ve halen şube müdürüm de Metin Bey. İlk şubede yaklaşık 3 ay çalıştıktan sonra iki adet olan şube sayısı tek adede düştü ve ÇED ve Çevre Hizmetleri Şube Müdürlüğü olduk.

5 Haziran

Yıl içerisinde pek çok iş yaptık. Ama şimdi durup düşününce beni en çok strese sokan ama en çok sevdiğim işim de Bilecik 2012 Çevre Durum Raporu oldu. Bunun dışında en hızlı biten ve en eğlenceli olan işlerden biri Avrupa Hareketlilik Haftası kapsamında düzenlediğimiz bisiklet turu oldu. Ve tabi ki organizasyon olarak da 5 Haziran Dünya Çevre Günü etkiniği var.

Bilecik’teki ilk gecemden bugüne kadar istisnasız tek bir çatı altında uyudum: 7 No.lu misafirhane odası. Burayı o kadar çok sevdim ki “ev” demeye başladım. İlk aylarda çok bakımsız yıkılıp dökülen bir yerdi. Ancak özellikle son aylarda eli yüzü düzeldi, süper oldu. Misafirhanede Şemre ile birlikte ilk zamanlar (yaz sonuna kadar) abimiz canımız ciğerimiz bir kişi daha kalıyordu: Onur Abi. Tayini çıktı ve Bursa’ya gitti.

Haftasonlarımı Eskişehir’de geçirmemden dolayı tüketim seviyelerim normal düzeyde kaldı yıl boyunca. Yıl içinde küçücük odada neler yapmadım ki! Ama en güzel zamanlar kendi çapımda eğlendiğim, müzik yaptığım zamanlar oldu. Bu yıl epey de kitap okudum Bilecik’te.

Yemek olayını dışarıdan halletik çoğunlukla. Ama eve de düzenli olarak alışveriş yaptım. Özellikle Şemre ve Gizem‘le birlikte ekip halinde yaptığımız alışverişlerin eğlencesi paha biçilemezdi. Eve yakın olması sebebiyle en çok gittiğim market A101 oldu. Hepimizin favorisi. Şimdi inanmayacaksınız ama ben Bilecik’te taa ilk günden beri yaptığım hiçbir alışverişin fişini atmadım. Evet, şimdi o fişlerdeki toplamı söylemeyeceğim ama şöyle bir şey koyacağım.

Evet, fişleri yan yana dizince şöyle bir yol oluyor. Zorunlu ihtiyaçlardan devam ediyoruz yine. Dediğim gibi haftasonları Eskişehir’de, gün içerisinde de mesaide olduğum için evin içinde pek bir vakit geçiremiyordum uyku hariç. Bilecik’e geldiğim 3. gün Erikli Su‘ya abone olmuştum. Yıl içinde içtiğim hiç bir damacanın da kapağını atmadım ve toplam 9 damacana su içmişim. Tabiki bu miktar gün içerisinde içtiğim miktarlardan ayrı olarak sadece geceleri ve sabahları içtiğim su miktarı. Dokuz damanaca kapağından ufak bir demlik altlığı yaptım. Banyo için 4 kalıp Hacı Şakir sabun harcamışım. Beşinci kalıp ise yarıda şu anda. 4 şişe Colgate ağız gargarası bitirdim ki bu miktar yaklaşık 6 aylık miktar. Ondan önce başka bir ürün kullanıyordum. 1.5 kutu şampuan harcamışım yıl içinde. Şampuanı abartı miktarda kullanmayı hayatım boyunca sevmedim zaten. 12 ayda 5 rulo tuvaet kağıdı kullanmışım. Hiç unutmam bir rulo da temizlik yaparken tamamen ıslanmıştı da atmıştım. Temizlik biz de İran’dan geldiği için çok titiz davranırız. Yıl içinde iki bidon çamaşır suyu ve bir bidon Porçöz kullanmışım. Bulaşık çok olmuyordu ama yine de 3 bulaşık süngeri eskittim. Özellikle toz almak için ıslak mendilleri çok kullandım. İki tane 120’li paket ıslak mendil harcamışım. 3 rulo kağıt havlu bitirdim. 4 tüm oda spreyim bitti. 36 dakika da bir pıs şeklinde ayarlamıştım.

İş yerinde çok şükür kimseyle ciddi kavga dövüşüm olmadı. Sadece 10 günlük bir ızdırap dönemim oldu.

Şemre’yle Çorum’dayız

En çok sinir olduğum anlar mesleğimin, devam eden eğitimimin ve yapabileceklerimin küçümsendiği anlar oldu. Buna da kim olsa sinir olurdu herhalde. Bir defasında da bir kurum yemeğinde birlikte göreve gittiğim arkadaşlarımla neden yan yana oturup yemek yediğim soruldu. Epey bir kişi kahkahalarla eşlik etse de güldükleri şey kendi acizlikleri oldu.

Hani şu yazının sondan ikinci paragrafında yazmıştım sen de okumuştun. Bu sene Bilecik’in bana en büyük hediyesi küçük arkadaş grubumuz oldu. Şemre, Gizem, Sinem. Herkesi sevdim, ama bunları bir başka sevdim. Birlikte güzel zamanlar geçirdik. Gittiğim en iyi iki eğitim Şemre ve Sinem’le gittiğim Aday Memur Eğitimi (Çorum) ve Bülent Abi ve Gizem’le (o başka bir eğitim için) gittiğim Hava Kalitesi İzleme İstasyonu Eğitimi (Antalya) oldu.

Bülent Abi’yle Antalya’dayız

12 ay içerisinde tam dört ofis değiştirdim. Kısa bir süreliğine Sinem’le oda arkadaşı olduktan sonra, Bülent Abi’yle uzun süreli bir oda arkadaşlığımız oldu. Daha sonra da Adnan Beylerin odasına geçtim, halen de onlarla oturuyorum.

Bir yıl geçti gitti. Yakında askere gidiyorum. Asker dönüşü neler olur, neler değişir hep birlikte göreceğiz sevgili okur. Mesleğimdeki 1. yılımı aldığı küçük hediyeyle taçlandıran tavşancığa ayrıca teşekkür ederim.

Yaşasın çevre mühendisliği!

Eskişehir’in Süper Kaliteli (!) ve Objektif (!) Gazetesi

Eskişehir’de bir gazete var sevgili okur, haklı yada haksız farketmeksizin Büyükşehir Belediyesi aleyhine yazı yazar, gerçekleri saptırır, aksilikleri büyütür felaket olarak yansıtır:

Haber ve yorumlar.

Eskişehir’de bir gazete var sevgili okur, sırf haber olsun diye, bu binanın şurası çatlak, şu köprünün şurası çizik, bu yolun ötesi kapalı gibi haberler yapar. Yaptığı işgüzar habercilikle de vatandaşı mağdur eder:

Sana ne?

Eskişehir’de bir gazete var sevgili okur, editörleri sayfa doldurmak için nereden ne bulduğuna bakmaksızın haber yayımlarlar, haberlerdeki hatalar rezildir.

Image Hosted by ImageShack.us

488 metrelik bina mı olur lan? metruk olmasın o?

Ve evet sevgili okur, Eskişehir’de böyle bir yerel gazete var.

Çok yakında bu yazının bir benzerini de Bilecik için yazacağım. Bilecik’te de böyle bir yerel gazete (!) var.

EKLEME: 25 Kasım 2013. Bu kaliteli gazetenin önceki gün internet sitesinde şöyle iki haber yayımlandı. Herhalde fotoğraf sıkıntısı çekiyorlar ki iki habere de aynı fotoyu koydular.

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

Tatilin Tam Ortasındayız

İnternetten bulduğum en iyi çalışma 🙂 Bir sonraki en iyi çalışma ise Volkan’ın profil resmi.

Bugün dokuz günlük bayram tatilinin tam ortasındayız sevgili okur. Kendi adıma bu beş günün özetini şu iki kelime ile yapabiliyorum: Fena değildi.

Pazartesi akşamı Bilecik‘e gittim. Salı sabahı görevli olduğum için geceyi Bilecik’te, yalnız ve açıkçası bomboş geçirdim. Günün belki de en önemli olayı yıllardır kullandığım faturasız hattımı faturalıya geçirmem oldu. Bununla ilgili ayrıca  bir yazı yazacağım zaten.

Salı sabahı erkenden kalktım. Öğlen vakitlerine kadar çalıştım. Daha sonra da son gaz Eskişehir‘e döndüm. Gördüklerim, denetlediğim yerler, insanlar kendi kendime sorular sormama sebep oldu. Geçtiğimiz cumartesi gününden beri evden çıkmıyorum. Bilecik’e gidip gelmeyi saymıyorum elbette. Birazdan çarşıya çıkacağım ve uzun süre sonra bizimkilerle buluşacağım. Çıkmadan bir şeyler yazayım istedim.

Yaklaşık birkaç aydır yaptığım bir iş vardı. Pazartesi günü bitti. Pazartesi günü son parçasını da yapıştırdım. Şimdi bununla yapmayı planladığım şeyi yapacağım ve tahminimce epey bir bonus kazanacağım 🙂

Dün Batıkent’te her yer kapalıydı. Akşama doğru çıkıp biraz dolaştık. Şansımıza bir tek İsmar açıktı. Girdik duş jeli aldık. Tatildeki en büyük eksiğimizdi zira. Akşam da milli maçta yenildik. Gerçi oturup en fazla yirmişer dakika izlemişimdir her iki devreden. Olmadı lan, n’apalım.

Harddisk düzenleme işini bitirdim sayılır. 1 terabaytlık yavruya Bluray filmler, BRRip filmler, Kemal Sunal arşivi, film serileri ve South Park (17 sezon ve ekstralar) arşivini yedekledim. Bu harddiski güzelce sarıp sarmalayıp kaldırdım el ayak altından. Onun dışında sezonluk dizileri falan bilgisayarda bir harddiskte biriktirdim. Bunları da düzenleyip DVD’lere çekeceğim. Solid state disklerin boyutları iyice artıp fiyatları da iyice düşmediği sürece galiba en ucuz ve güvenli saklama yolu halen kutusunda saklanan DVD’ler. Birim maliyet olarak harddisk almak daha ucuza geliyor gibi görünse de, harddisk de sonuçta elektronik bir alet ve tüm arşivinizi kaybetmeniz ufak bir elektrik dalgalanmasına bakıyor. Tecrübeyle sabittir 🙂

Tatille ilgili olarak herşey planladığım gibi gidiyor. Bilgisayar masamın altına yepyeni bir çekmece monte ettim mesela. Hatta Japonlara gösterdim inanmadılar. Ha, internette artık Japon arkadaşlarım var. Hepsiyle tanışacaksınız, az sabredin. Müzik konusunda Sabhankra‘yı bekliyorum umutla ancak bu tatilde yetişmeyecek anlaşılan Seers Memoir. Ha unutmadan söyleyeyim, Bilecik’te bir türlü vakit bulup çalamadığım midi klavyemi Eskişehir’e getirdim. Time Of War çalıyorum deliler gibi 🙂

Uzun süredir kullanmadığım bir telefonum var, Nokia 1200. Hatta onunla ilgili şöyle de bir yazı yazmıştım. İki üç aydır çekmecemde yatıyordu. Geçen açtım bir baktım ki bunun bataryası falan hep şişmiş! Orijinal Nokia bataryası böyle şişermiymiş arkadaş! Adeta bir baloncuk olmuş.

Bu tatil, askere gitmeden önceki son uzun boylu tatilim oldu. Askere gidiyorum evet Şubat ayında. Bir aksilik olmazsa. Neyse, şimdilik bu kadar. Öpüyorum hepinizi.

MP3 Çalar Aldım: Sony NWZ-B172 WALKMAN®

Emektar mp3 çalarım artık sebepsiz yere kapanmaya başlayınca yenilemenin vakti geldi diye düşündüm. Alper‘le beraber geçtiğimiz cumartesi günü Media Markt‘a gittik bir tane almak için.

Her zaman yaptığımız gibi, gitmeden önce oturup neyi neden ne kadara almak istiyoruz çalışması yaptım. Ne almak istiyoruz? Bir mp3 oynatıcı almak istiyoruz. Neden almak istiyoruz? Eski mp3 oynatıcımız bozuldu. Pili sıkıntı oluyordu. Görüntüsü estetikten yoksundu. Ses kalitesi olarak çok da verimli değildi. Ne kadara almak istiyoruz? Fiyat aralığımız 70 TL’ye kadar olmalı.

Ben mp4 çalarlara top yekün karşı olduğum için alacağım alette video oynatma özelliği aramadım. Aletin kapasite olarak 2 GB olması bana fazlasıyla yetiyor. 4 GB ve 8 GB’lık modellere fazladan para vermeye gerek yoktu. MP3 oynatıcı görünüş olarak aşırı janjanlı olmasa da, en azından estetik bir tasarıma sahip olmalı.

Marka takıntısı, elektronik aletler söz konusu olunca bende mevcuttur. Dolayısı ile alacağım cihaz için Philips, Creative ya da Sony markalarının piyasada iyi tutulan modellerini araştırdım.

Sony NWZ-B172

Media Markt’ta mp3 çalarların olduğu reyonda gezerken şans eseri o günlerde Sony‘nin 2 GB’lık bir modelinde kampanya olduğunu, fiyatının 60 liraya düştüğünü öğrendik ve o modele baktık. Evet, tam olarak alacağım mp3 çalar işte buydu: NWZ-B172 2 GB WALKMAN® MP3 Çalar

Sadece mp3 çalan, şarjı uzun giden, çok kısa sürede şarj olan ve işe yarar ekstra özellikleri olan, ucuz ve estetik görünen bir mp3 çalar arayan herkes bu paragraftan sonra yazıyı dikkatle okusun.

Şarj meselesi belki de WALKMAN®‘nin en büyük artısı. Esasen ben pilli mp3 çalarları hep daha iyi bir seçenek olara görmüşümdür. Öyle ya, pilin yolda biterse bakkaldan bir pil alıp yoluna devam edebilirsin. Ama şarjlı mp3 çalarda öyle bir avantajın olmuyor. Ancak Sony, hızlı şarj ve uzun pil ömrü geliştirmeleriyle bu sorunu çözmüş. WALKMAN®, sadece 3 dakikalık şarjla tam 90 dakikalık bir çalma süresi sağlıyor. Tam şarj durumunda (ki bu da 70 dakika sürüyor) ise 18 saate kadar çalma süresi sağlıyor(muş). Henüz şarj süresini test etmedim. Ama Bilecik‘ten dinlemeye başlayıp önce Eskişehir otogara (yaklaşık 1 saat 15 dakika) ve otogardan da eve (yaklaşık 1 saat) geldim. Aletin pil seviyesi değişmedi!

WALKMAN®’in çalabildiği dosya formatları .mp3 ve .wma. Bu dosyaları bit rate kısıtlaması olmadan oynatabiliyor. Cihazda normal çalma olayının yanında playlist tanıma olayı da var. Bu sayede farklı klasörlerde olsalar bile bir playlist oluşturarak kendi istediğiniz sırada dinleyebiliyorsunuz şarkılarınızı. Media Player ile senkronize edebiliyorsunuz hatta. Çalma modları, Normal / Tümünü Tekrarla / 1 Şarkı Tekrar / Tümünü Karışık Tekrarla şeklinde.

WALKMAN®’le birlikte bir de kulaklık hediye ediyorlar. Çok iyi bir şey değil muhtemelen ama onun da markası tabiki Sony. Dediğim gibi ben denemedim o kulaklığı. Kendi Philips marka çengel kulaklıklarımla daha mutluyum.

WALKMAN®’de bir Güçlü Bas Modu var. Özellikle metal müzik dinleyenler şarkılarda davulların twin pedallı kısımlarından daha çok keyif alacaktırlar. Hemen belirtmekte fayda var, Güçlü Bas Modundayken ekolayzırı ayrıca kullanamıyorsunuz, hata veriyor. Aynı şekilde bir de ZAPPIN modu var. Bu mod çok ilginç bir özellik olarak yer almış. Şöyle ki klasör içerisinde şarkıların hepsinden rastgele, belirli uzunluklarda kısımlar çalıyor. Lan ne yapıyor nasıl yapıyor, hep de şarkıların en gaz, en müthiş yerlerini denk getiriyor namussuz! Bu sayede hangi şarkı nasıldı diye bir özet geçebiliyor size. Bu tam da benim aradığım bir özellik!

WALKMAN®’de müziğin ritmine göre yanıp sönen mavi renkte bir LED var. Parça değiştirme tekerleğinin tam ortasında yer alıyor. Ben alır almaz kapattım o özelliğini. Ama isterseniz kullanabilirsiniz. Karanlıkta on numara oluyor. Kutu içerisinde bir de klips çıkıyor, ki bu sayede mp3 çaları oranıza buranıza mandallayabiliyorsunuz.

Menü gayet derli toplu, aradığınızı kolayca buluyorsunuz. Ekranı biraz küçük, 3 satırlık bir ekran. Cihazı, USB ile bilgisayara bağladığınızda HOLD pozisyonunda olmamasına dikkat edin. WALKMAN®, Windows tarafından taşınabilir müzik aygıtı olarak tanınıyor. Bilgisayarım altında USB disk olarak değil de, müzik çalar olarak görünüyor simgeyle falan.

Ses kaydetme özelliği müthiş! Üstelik kayıt kalitesini de belirleyebiliyorsunuz. Boyut olarak ortalama bir erkek orta parmağı uzunluk ve kalınlığında 🙂 USB girişi, ki bence bu bir eksi, kapaklı tip soket USB. Aman diyim bu kapağı kaybetmeyin. Çünkü o dakikadan sonra cihazın tüm estetiği kaybolur. Estetik demişken, WALKMAN®’de 5 farklı renk seçeneği de var. Ben gittim tabi en güzeli olan siyah rengini aldım 😀

Sonuç olarak 60 TL’ye alınabilecek, minimalist ve estetik bir cihaz bu.

Bu linkte SONY’nin resmi sitesinden ürünün sayfası yer alıyor.

Bu linkte Donanimhaber.com’da açılmış ilgili başlığa göz atabilirsiniz, cihazla ilgili tecrübeleri okuyabilirsiniz.