Tag Archives: alper

Unutma Beni

Öylece, kurumuş gibi bekledim. Kaç dakika geçti sahi? Aklıma bakmak bile gelmedi. Telefon kapandığında olduğum yerde çöktüm. Öylece halının üzerine. Asırlar sonra gelen bu telefon beni alt üst etmiş, binlerce parçaya ayırmıştı. Üzülmek desen değil, sevinmek desen değil. Korku mu bu? Yoksa heyecan mı?

Değil telefon almak, sesini bile duymak o kadar uzak bir ihtimaldi ki. Ama oldu. Üstelik tam da en uzakta olması gereken zamanda işte yine birden bire karşıma çıktı bu illet. Oysa daha dolunaya bile kaç gün vardı. Ona da böyle söyledim. “Sen hala dolunayı mı?” diye soracak oldu. “Biliyorsun zaten“, diye sözünü kestim. İnan hiç büyümemişim. Gözlerinden altın damlıyorken sesin uyuşturuyor beni hala. Aklım karıncalanıyor. Aklıma Tuğba‘nın şu resmi geldi. Tarif etsem belki, böyle çizilemezdi.

Bunalmış durumdayım. Üzerimde büyük bir baskı var. Hayatımda aynı hissi bununla birlikte tam üç kere yaşadım. İlki üniversiteden mezun olduğum zamandı. Neyse ki Alper yanımdaydı. Aynı şeyleri yaşadık. Bir sonraki ise askerliğime denk geldi. Öncesi ve sonrasına. Neyse ki onu da savuşturabildim. İşte şimdi en büyük sınavımı vereceğim. Nasıl olacak?

Kendimi yine burada tuşlara basarken buluyorum. Hep böyle oluyor. Bu arafta kalmışlık hissinde, mutluluğun payı biraz daha fazla olsaydı kağıda kaleme sarılır mektup yazardım. Şimdi ise galiba biraz hüzün var. Biraz da korku. En unutamadığım anlardan birisiydi yüzüme “Korkak” diye haykırdığın zaman. Korktum ne yalan söyleyeyim.

Böyle hissetmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki… Forget me not.

Efendi – 2020 Single’lar Yılı

“Bazen bir fırtınayla öldürürsün kaşifleri.”

Geride bıraktığımız hafta içerisinde Efendi, Neden Bilmem isimli yepyeni parçalarını yayımlayınca, uzunca bir süredir bloga grup hakkında yazı yazmadığımı fark ettim. Yazının sonuna eklediğim bir anketle birlikte, Efendi hakkında Türkçe yazılmış en uzun yazıyı yazdım. My Resort, Türkiye’de Efendi hakkında en çok yazan sitedir. Benim burada yazdıklarımı kaynak göstererek ya da göstermeden alıp yayımlayan çok fazla müzik sitesi de oldu hatta.

Bu yıl tüm Dünya’yı etkileyen pandemi süreci başta ekonomi olmak üzere günlük hayatımızın pek çok alanında etkisini gösterdi. Etkinlikler azaldı, iptal edildi ve hala süreç eskisinin yarısına bile ulaşamadı. Ancak tüm bu eve kapanma sürecinin bazı müzisyenler için avantaja dönüştüğünü fark ediyorum şimdi. Bu yıl çıkan bir birinden harika metal albümleri oldu. Galiba bazı müzik insanları, günlük hayatın sıkıcı rutinlerini pandemi “sayesinde” geride bırakınca ortaya çok kaliteli işler koyabiliyorlar.

Efendi, bu yıl üç parça yayımladı. Yılın tamamına neredeyse eşit zamanlamayla yayımlanan parçalar ise ayrı ayrı yorumlanmayı hak ediyor. Bu yazıda, Efendi cephesinden neler olup bittiğinden ve yeni şarkılardan bahsetmeye çalışacağım. Grubun solisti Utku ve gitaristi Alper‘le yaptığım telefon görüşmelerinde aldığım notlardan faydalanacağım 🙂

Bu yılın ilk çeyreğiydi galiba, Spotify‘dan grubun 2016 tarihli ilk albümü “Hangi Rüya“yı aratınca “bulunamadı” diye bir hata aldım. Grup üyelerine ulaştım. Belki sistemsel bir arıza vardır diye. Ancak sorunun kaynağı ilk albümün yapımcısı olan firma çıktı. İlk albüm Hangi Rüya’yı yayımlayan firma, Spotify’ın yıllık ücretini yatırmamış. Üstelik Spotify firmayı birkaç kere mail’le uyarmasına rağmen. Akıl alır gibi değil! Neyse ki grup elini taşın altına koyuyor ve yapımcının yapması gerekeni kendi yapıyor, bu ücreti kendisi ödüyor. Bu sorun böylece aşılıyor. Albüm yeniden Spotify’a yükleniyor ancak ne yazık ki eski reytingleri uçuyor. Bir de parça adlarında yazım hatası oluyor. “Ben Hep Öyle” isimli şarkı “Ben Hep Böyle” olarak yüklenmiş mesela 🙂 Youtube ve diğer platformlara da bu şekilde yansımış. İlk defa dinleyecek olan dinleyicilere uyarı, bu albüm 2020’de değil, tam dört yıl önce 2016’da yayımlandı.

Çok değil birkaç ay önce grup üyelerinin tamamı Eskişehir‘de yaşıyordu. Ancak yakın zamanda Alper Ankara‘ya taşındı. Ancak bu durum teknolojinin de sayesinde, grubun üretim sürecini hiç etkilemedi. Bu süreçte, kayıtların büyük kısmı Utku’nun ev stüdyosunda alındı. Davulların bir kısmı, vokal ve bass gitar kayıtları ise Ufuk Bulut Stüdyosu‘nda yapıldı. Miks ve mastering de de önceki çalışmalarda olduğu gibi Ufuk Bulut imzası var. Çok yaşasın.

Neden Bilmem, geçen hafta yayımlandı. Açıkçası ilk dinlediğimde bende çok easy-listen bir hava bıraktı. İngilizce yazdım kusura bakmayın. Kolay dinlenebilir desem olmaz, çünkü vermek istediğim anlam o değil. Parçayı değersizleştiriyorum gibi bir anlam çıkmasını istemiyorum. Parçanın tek sindiremediğim kısmı solosu oldu. Akustik düzenleme olarak yayımlanınca bunun acaba davullu bir düzenlemesi de gelecek mi diye bekliyorum. Bu single için hazırlanan kapak resmi Cem Kater‘e ait.

Sen Varsın Diye, şaşırtıcı bir şekilde sample davullarla kaydedilmiş. Efendi, bugüne dek, pek çok grubun aksine kayıtlarda davulları canlı olarak kaydederdi. Şarkıda ise altyapı olarak eklenmiş. Henüz ilk notayı duymuşken başlayan sözleriyle insanı hemen içine çekiyor. Birkaç yıl önce İstanbul’a gidişimizi hatırlıyorum. Orada grubun prodüksiyon şirketiyle birlikte birkaç demo dinlemiştik. Bu grubun kurulduğu ilk günden beri altını çizdiğim bir husus var. “Tüketilebilir” pek çok şarkının aksine, Efendi şarkılarında çok ön plana çıkan bir şarkı sözü kalitesi var. O gün prodüksiyon şirketinin de üzerinde ısrarla durduğu husus buydu. Tüm bu notalara bezenmiş kelimeler, Utku’nun en güzel şiirleri. Utku’dan sıkça duymayı beklediğimiz vokal oyunlarıyla bitiyor parça. Kapak çalışması Büke Sevindi‘ye ait. Kendisiyle ben de tanışmış misafiri olmuştum. Selamlar.

Ada. Efendi’nin bana göre en sıra dışı şarkılarından birisi. Tam bir vokal şöleni. İlk notalarını duyunca “yoksa siz de mi üçüncü yeni akımına dahili oluyorsunuz?” diye sormuştum. Synth destekli bir ana melodi, hemen ardından gelen neredeyse arabesk bir solo ile tamamlanmış. Saykodelik grupların bu kolajı sıkça yaptığını biliyoruz. Oysa bu parçada sözlerin hüznüyle bambaşka bir duygu seli başlıyor. “Yarın yokmuş, gemiler gitmiş, rüzgarda boğulmuş bir çiçek, denize düşmüş…” Şarkının neredeyse her sözü çerçevelenecek kalitede. Yazının ilk cümlesi gibi. Kapak resmi bizzat Utku tarafından çekilmiş.

Şimdi bir müjdeyle bitirelim. Yaklaşık iki hafta sonra yepyeni bir şarkı daha yayımlayacak Efendi. Bu yılın son şarkısı olacak bu da. Kişisel olarak, gruptan beklentim çok fazla. Aslında bu üç şarkı da bana göre müzikal bir evrimin işaretleri. Özellikle grubun sahip olduğu donanım ve kayıt imkanlarının bu dönüşüme katkısı olacağına eminim. Ve son bir beklenti: Bu şarkılar mutlaka plak olarak basılmalı. Çünkü Efendi şarkıları pikapta dinlenebilecek naiflikte olmalarının yanı sıra, ortalama frekanslarıyla plağa basılmak için en uygun aralıktalar.

Haydi bir anket yapalım şimdi. Varsayalım ki Efendi bir EP yani 45’lik çıkarmak istiyor. Bunun için iki şarkı seçmemiz gerek. Siz hangi şarkıları seçerdiniz? (Mobil cihazlarda anket görünmeyebilir)

https://www.instagram.com/efendi.band/

Ve Eylül Başlar…

Salak gibi oturmuş sana ulaşmayı bekliyorum. Telefon çalıyor ama elbette açmayacaksın. Neden açasın ve acıyasın ki? Sırf dolunay var diye, yıllar önce verdiğim sözü hala tutuyorum diye, bana bağlı olmanı neden bekleyeyim ki? Her neyse unutalım şimdi bunları. Bu ay ki görsel Tahir Abi‘den geliyor. Yıllardır onun duvarını süslüyor. Belki imkan olsa, orijinal görseli tarayabilsem, aynısı ben de tablo yaptırabilirdim. Belki çizere ulaşmanın bir yolu olsa…

Şu iki cümleyi çok seviyorum: “Zaman geçiyor.” ve “Bu işler olur.” Olur, elbet olur ama nasıl? Geride nasıl bir yara bırakır? Ahmed Arif’in dizelerini okudum perişanlıkla. Bu nedir ya? Her canım sıkıldığında böyle mi hissedeceğim ben? Bilmem kaç yıl benden önce yazılmış şu kelimeler, öyle mi güzel denk gelir?

Eylül ayı başladı. Alper veda edeli haftalar oldu. Sindiremedim bir türlü. Huzur yok, keyif yok, yoruluyorum, düşüncelere boğulmuş haldeyim. Mert var gerçi. Mert’le zaman geçiriyoruz. Mert’in her geçen gün biraz daha büyümesini izliyoruz. Dört aylık olacak birkaç gün sonra. Artık sağa sola kendini döndürebiliyor.

Alper yıllardır ilk defa, blogla ilgili bir fikirle geldi. Gerçi kendisi de henüz tam şekillendirememiş ama bahsettiği kısmı bile heyecanlanmama yetki. Bakalım önümüzdeki aylarda Eskişehir – Ankara hattında neler olacak. Az önce güzel bir haber aldım. Yağızhan mezun olmuş.

Sagopa Kajmer, “Yunus” isminde bir EP çıkarmış. Yıllar sonra merak ettim dinleyeyim dedim. İlk parça “Pankart” epey ilgimi çekti. Parçanın başındaki strachler beni 2000’lerin ilk yarısındaki Sagopa / Silahsız Kuvvet dönemine götürdü bir anda heyecanlandım. Ancak devamında gelen melodik vokallerle yüzümü buruşturdum. Sonradan strachlerin bizzat Sagopa’ya ya da yıllardır duymadığımız ismiyle Dj Mic Check’e ait olduğunu öğrendim. Uzun süredir Ahmet’le bir araya gelemiyoruz. Fırsat bulursak bu yeni çalışma hakkında konuşabiliriz.

İlkan Abi aradı önceki gün. Aklıma bir tohum ekti. Inception olur mu bilmiyorum 🙂 Ama üzerinde enine boyuna düşünmem gerekecek. Aynı akşam Eskişehir Teknik Üniversitesi‘nin çevrimiçi sertifika törenine katıldım. Haftalar önce yaptığım şu çevrim içi sunum için benimle birlikte diğer konuşmacılara da birer teşekkür belgesi takdim ettiler. Hocalarımın büyük bir kısmını Zoom üzerinden de olsa görmek beni ziyadesiyle mutlu etti. Önümüzdeki dönemde de bu işlerin daha da güzel bir zemine oturtularak devam etmesini diliyorum.

Ve Eylül başlıyor. Takvimimde yaz bitti. Sıcaklar son bulmadı ama yüzümü sonbahara çevirdim artık. Bir yolunu buluncaya kadar, gözlerim üzerinde olacak, gökyüzünde.

Özge ve Alper’in Düğünü!

Blogun en mutlu yazılarından birisi başlıyor!

En sevdiğimiz arkadaşlarımız, biricik dostlarımız ve kardeşlerimiz hayatlarını birleştirmeye devam ediyor. Geçen hafta sonu Antalya’da Koray ve Tuğba’yı evlendirdik. Gerçi üzerime bir pay almayayım çünkü düğüne gidemedim. Covid 19 belasının bu döneme rastlaması elbette onların suçu değil. Bu bela, muhakkak hepimizde telafi edilemez eksikliklere yol açıyor işte böyle.

Alper’le Özge’nin düğünü ise zaten bir kere ertelenmişti ve biz bir ikincisi daha olmasın diye dua ediyorduk. Koray’ın düğünün olduğu haftada Bursa’daki Covid tedbirleri daha bir sıkılaştırılınca artık pamuk ipliğine bağlıydı her şey. Düğüne birkaç gün kalmasına rağmen ne tedirginliğimiz azaldı ne de o “acaba” korkusu.

Cuma sabahı Merve ve Mert’le vedalaşıp çıktım. Öğlen Mustafa’yla buluştuk. Ertesi gün Bursa’daki düğünde çalacak olan Poly Tuner grubunun davulu ile diğer ekipmanları almak için önce grubun trompetçisi Göktuğ ile buluştuk. Daha sonra da davulcuları Hakan’la buluştuk. Hakan’la buluşmamız iyi de oldu aslında. Çünkü “Splash” isimli müzik stüdyosunu bu sayede keşfetmiş oldum.

Daha sonra grubun vokalisti Armağan’la buluşup son parça ekipmanları da alıp Mustafa’yla Bursa’ya doğru yola çıktık. Bu kadar zamandır arkadaş olmamıza rağmen Mustafa’yla ilk defa yolculuk edecektik. Başından sonuna keyifli bir yolculuktu peşinen yazmak gerekirse. Hem güldük, hem doyduk hem de yeri geldi birlikte sövdük 🙂

Bursa’ya vardığımızda önce Caner’in evine gittik. Tüm malzemeleri buraya bıraktık. Daha sonra Alperler’in eve geçtik. Burada da biraz oyalanıp dinlendikten sonra Caner ve Mustafa’yla birlikte ufak bir Bursa turuna çıktık. Ertesi gün için gerekli bazı malzemeler aldık. Daha sonra çok sevdiğim Sönmez İş Merkezi’ne, birkaç sahaf gezmek için gittik. Zaman olsa belki de bir tam gün boyunca yorulmadan, sıkılmadan gezebilirsiniz burayı. Bursa’da gitmeyi en çok sevdiğim yer burası olabilir.

Neyse burada da işlerimizi halledip eve geçtik. Evde yemek yedikten sonra gelecek misafiri beklemeye başladık. Misafir geldikten sonra ben izin istedim ve dayımların evine geçtim.

Burada gece kaldıktan sonra sabah Öner Abimle tekrar dışarı çıktık. Onun hastanede bir işi vardı. Caner ve Mustafa da beni hastaneden aldılar. Akşam düğünden sonra Caner’in evinde küçük bir parti olacaktı. Buraya çok az sayıda kişi katılacaktı. O yüzden hazırlıklara başladık. Aydınlatmaları ayarladık. Daha sonra alışverişe çıktık. Alışverişten sonra hızlıca eve döndük. Sahnede kullanılacak ekipmanları alıp salona götürdük. Ardından hemen kuaföre geçtik. Düğün işlerinizi yaparken bu kuaför sürecini çok iyi planlamanız gerekiyor. Düğün günü, diğer tüm süreçler hep bu kuaför faslının durumuna göre şekilleniyor.

Biz üzerimizi değiştirip kuaföre geldiğimizde Alper’in şortla geldiğini görünce koptuk tabi. Sonrasında gelinin çıkışını beklemeden tekrar eve geçtik. Bu arada iki gün boyunca Mustafa bir dakika durmadı. Arabayla hemen her yere koşturdu. Biz eve geçtiğimizde apartmanın kapısını Özge’nin açtığını görüp şok olduk. Meğer Alper, gelin hanımı kuaförden alıp bize yetişmiş bizim önümüze bile geçmiş.

Bir sonraki işimiz fotoğraf çekimiydi. Günler öncesinden çekim için planladığımız yere gitmek epey vakit alacağı için eve çok yakın olan Kültür Park’ı tercih ettik. Çekim önceki Finansbank ATM’si aramakla epey vakit kaybetsek de gazladık ve diğer ekibe yetiştik.

Parkta fotoğrafları çektik. Biz buradayken Ülkü ve Sercan da geldiler. Sercan’ı çok uzun zamandır görmüyordum ve epey özlemişim aslında.

Fotoğraf çekimi işi belki ayrı bir yazının konusu olabilir. Keyifliydi. Umarım sonuçlar da güzel olur. Ayrıca Sercan’ın drone çekimi de gerçekten iyiydi.

Çekimden sonra artık düğüne geçme zamanı gelmişti. Yola koyulduk. Buzz Park isimli salona yaklaşınca konvoy geleneği olarak kornalara bastık. Gelin ve damadı salona aldık. Biz gelinceye kadar salon da ufak ufak dolmaya başlamıştı. İlk olarak Merve, Ahmet, Aysun Abla ve eşini gördüm. Onlarla biraz sohbet ettikten sonra Ersan ve Emre geldiler. Bu arada Poly Tuner ekibiyle biraz muhabbet ettim. Covid-19 tedbirleri kapsamında salonda masalar mesafeli yerleştirilmişti. Düğün sahipleri de davetlilerin seçiminden etkinliğe katılımına kadar çok titiz davranmışlardı. Riski en aza indirmek amacıyla gereken tüm tedbirler alınmıştı. Her masaya dezenfektan bıraktık. Girişte ateşler ölçüldü. Gelen davetlilerden risk grubunda olanlar zaten Valilik kararıyla katılamadılar.

Düğüne Poly Tuner grubu sahne alarak başladı. Davetliler yavaş yavaş salonu doldurmaya devam ediyordu. Bu sırada, Utku ve Hazal ile Koray ve Tuğba da geldiler. Aynı masayı paylaştık. Hemen yanımızda ise Özlemler, Özgürler ve biricik kardeşimiz Sercan ile Ülkü oturdular. Nihayet saat geldiğinde Özge ve Alper salona girdiler alkışlarla. Normalde olması gereken kalabalık belki de bunun üç dört katıydı. Ancak pandemi ve bunun yarattığı endişe davetli listesini olabildiğince kısmıştı.

Pandemi kısıtlamaları nedeniyle gelin ve damat haricinde dans olmadı, halay vb. oyunlar olmadı. Zaten Poly Tuner’in seçtiği şarkılar çok iyiydi ve salonda hemen herkes mesafeli danslarıyla eşlik etti. Neredeyse hiç çocuk olmadığı için öyle pek bağırış çağırış da olmadı.

Alper, arkadaş grubumuzda hemen hepimizin düğünü için elinden gelenin fazlasını yapmıştır. Pek çoğumuzun düğününde ilk dans parçamızı çalmış, hatta sahne almış, düğün öncesi, sonrası git gel işlerinde, getir götür işlerinde kimseye sormadan çoğu işi halletmiştir. O yüzden Alper’e olan borcumuzu birazcık olsun ödeyebilmek, kardeşlik görevimizi yapmak için onun düğünü içim neler neler hayal ediyorduk. Alper’in düğününde hep birlikte sahnede olacaktık. Olmadı. Kahrolası pandemi bizi öyle vurdu ki yoğurdu üfleyerek yedik.

Nikahta pandemi kısıtlamaları nedeniyle yalnızca birer şahit kabul ettiler. Ancak yine de ben de sahnede, çiftin yanında durma imkanı yakaladım. Böylece Alper’le birbirimize şahit olmuş olduk. Alper “Evet” derken şöyle bir göz göze gelmeye çalıştım. Yıllardır beni trollediği “Ben cevabı biliyorum” esprisini belki yapar diye. Ama o da heyecanlıydı belli ki. Nikahlar böyledir. Kendinizden emin olunca hatırlaması da keyifli oluyor.

Nikah sonrasında etkinlik tamamen müzikle devam etti. Poly Tuner, Eskişehir’de çeşitli mekanlarda sahne almasının yanı sıra, esasında düğün ve diğer müzikli organizasyonlarda da çoğunlukla sahne alan bir grup. Hatta sadece Eskişehir’de değil, Alper’in düğününde olduğu gibi şehir dışında da pandemi öncesi dönemde sahne alıyorlardı. Pek çoğu arkadaşımız olmasının yanında büyük ihtimalle Eskişehir’deki en büyük grup elemanı ağına sahipler. Talep edilmesi halinde karşınıza 4-5 kişilik mütevazi bir ekip olarak da 10 kişilik koskoca bir orkestra olarak çıkabiliyorlar. Çalma listeleri ise hem pop, hem rock’n roll hem de hareketli türküler ve halk şarkılarından oluşuyor.

Düğünün sonlarına doğru Şevkiye ve Mesut ile Betül ve Tacettin de uğradılar sağ olsunlar. Saatler geçtikçe misafirler ayrılmaya başladılar. Nihayet düğünün sonunda davetlileri salondan uğurladık. Gelin ve damadımız biraz dinlendiler. O sırada biz de Mustafa’yla onları bekledik. Sabahtan beri neredeyse hiç oturmadığımızdan ikimiz de acı çekiyorduk aslında. O son içtiğimiz çay bize ilaç gibi geldi. Çaydan sonra Ankara’dan gelen misafirleri (Özge’nin akrabaları) yolcu ettik. Alper’le konuşup ayrıldık.

Caner’in evinde buluşan arkadaşları daha fazla bekletmemek için Mustafa’yla birlikte yine düştük yollara ve saat gece yarısı 🙂 Caner’in evine geldiğimizde tıpkı her ramazan yayımlanan Coca Cola reklamlarındaki gibi kalabalık ve şen şakrak bir masa bizi karşıladı. Gündüz yaptığımız aydınlatmalar o kadar hoştu ki kısa sürede yorgunluğumuzu unutup bizi bekleyen dostların arasına karıştık. Zaten bizden kısa süre sonra da Alper’le Özge geldiler. Onlar da gelince bu küçük, izole grubumuzla eğlence başladı.

Gece saat 3’ü geçiyordu ki bekçiler gelip kibarca uyardılar bizi. Bunun üzerine Mustafa sağ olsun duruma el koydu ve yavaş yavaş misafirleri yolcu etmeye başladık. Sercanlar, Özlemler, Caner’in şeker arkadaşı Betül, Emre, Utkular, Mustafa’nın “Roketçi” dediği Özge’nin arkadaşları (kızlar meteoroloji mühendisiydi bu arada), Alper’in Bursa’dan avukat arkadaşı ve iş yerinden arkadaşları falan derken giderek ortalık sessizleşti. Kadere bak ki en son yıllar önce yine bir düğünde (benim düğünde) birlikte kaldığımız Koray’la yine bu düğünde birlikte kalacaktık. Böylece Koray ve Tuğba, evliliklerinin ilk şehir dışı yatılı misafirliklerini Caner’in evinde tecrübe ettiler. Bu ikisi, Mustafa ve ben Caner’in evde alt katta kaldık.

Sabaha kahkahalarla uyandım. Geceden yanına yedek kıyafet almayan Koray’ı, altında kumaş pantolonla arka bahçenin kilitli parmaklık kapısına dayanmış halde yakaladım. Sigara içiyordu. Bu haliyle hapishanedeki mahkumlara benziyordu. Orada bir kahkaha atınca bir daha da uyumadım zaten. Saat 9’u geçiyordu hepimiz uyandık.

Gitmek için Utku ve Hazal’la haberleştik. Bu sırada Alper ve Özge geldiler bizi uğurlamak için. Onlarla da kısacık vakit geçirip Hazal’ın evine çok yakın olan sıra dışı kahvaltıcıya gittik. Burada biraz öğle yemeğinden hallice kahvaltımızı yaptıktan sonra nihayet saat 13’e doğru yola çıktık. Yolda Koray’ın tespitlerine gülmekten İnegöl’e kadar nasıl geldik hatırlamıyorum bile. Bizim grupta ben oyuncuyumdur ama en az benim kadar oyuncu biri daha varsa o da Koray’dır bana göre. Espriyi oynayarak yapar, o anı yaşatır sana. Her şakası bir başka karakterdir. İnegöl civarında özellikle Mustafa epey yorgun olduğu için kısa bir mola verip yola devam ettik.

Saat 15’i geçe Eskişehir’e girdiğimizde, ardımızda Bozcaada’ya doğru yola çıkmış çiçeği burnunda bir çift bıraktık. Onca özlem, onca hasret ve onca mutluluktan sonra her birimizin yüreğinin bir köşesi pır pır ediyordu. Yapabildiklerimizi ve yapamadıklarımızı düşündüm yol boyunca. 2008’den bir önceki gece sabaha karşı 3’e kadar yaşadıklarımız, anlattıklarımız, diğer insanlar, yıllardır anlattığım masallar, büründüğüm kimlikler, Alper’in değeri ve önemi…

Sevgili Alper ve Özge, biricik kardeşlerim ve ailem, sizlere ömür boyu mutluluklar diliyorum. Hep birlikte yaşayacağımız nice güzel ve mutlu günlerimiz olsun.

NOT: Anlattıklarımın eksiği var, fazlası yok. Unuttuğum varsa kırılmasın, küsmesin, yorum bıraksın, yazıyı hemen güncellerim.

Alper’in Vedası: Hayat İşte!

2008 yılıydı ve okulun ilk günü. Ne oldu, nasıl oldu hatırlamıyorum Alper’le tanıştık bir müzik muhabbeti üzerine. Aradan 12 yıl geçti ve Alper önceki gün Eskişehir’den gitti. Birbirimizle konuşmadığımız, yazışmadığımız, görüşmediğimiz neredeyse tek bir gün bile olmayan dopdolu 12 yıl. Birlikte yaptığımız onlarca iş, başarılarımız, hayal kırıklıklarımız… Ah ulan ah! Kimler geldi ve geçti hayatlarımızdan. Onca kahkaha, onca müzik, onca şakalar, onca goygoy, sırlar, gizemler, çözemediklerimiz ve geride kalan her şey… Şimdi her şey yarım kaldı Alper gidince.

Alper yoksa Mesut da yoktur zaten” diyen hocalarımızı hatırlıyorum. Müzikle dolu cumartesilerimizi zaten hiç unutamıyorum. Okuldaki en güzel anlarımızı paylamış olmamız ve sonrasındaki en korkunç dönemde yanımda duruşun hiç bir zaman unutulmayacak.

Yazamıyorum bile. İnan ne yazacağımı da bilemiyorum. Yepyeni bir hayatın olacak artık. Zaten bir süredir provasını yapıyordun. Artık yaşamaya başlayacaksın yeni kaderini. Bu büyük kopuş umarım ki senin için yepyeni ufuklar yaratır. Uzak limanlarda sonsuzluğa erişirsin.

Yıllar geçiyor ve herkes birer ikişer kopuyor bu şehirden, bu büyük ağacın dallarından. Seval, Sercan, Volkan, Togay ve sen… Ulan bir gün gidecektiniz elbet biliyordum da yüzleşmeye korkuyordum. Şakasını da yaptık ama gerçek bu: geride kalana zor her şey. Yokluğunda bir tek Mert‘le avunabilirim. Kucağında büyümesini isterdik ne yalan söyleyeyim. Artık kalanlara seni anlatacağım. Fotoğrafların kesilmiş yerlerini saklamayı yıllarca becerdim ama artık sen de yoksan çerçevede çok azımız kalıyor o yıllardan.

Sercan’la konuştuk. “Alper de gidiyor, çok kötü oldum” dedim. “Hayat işte” dedi. Merve şöyle bir baktı bana, “Epey üzüldün” dedi. Üzüldüm haklısın. “Eee hayat işte” dedi. Ben “Alper de gitti” diyorum. “Hayat işte” diyorlar. Ne de çok duydum bunu.

Birkaç hafta sonra düğününde görüşeceğiz. Blogun en hüzünlü yazılarından biri daha bitiyor. Veda fotoğrafı yok. Son bir şarkı var:

Dünya Proofhead Günü: Doğum Günü, 32, İhsan Oktay, Özel Tasarımlar

Her yılın 19 Temmuz günü, Eskişehir’de birkaç evde coşkuyla kutlanır. Dünya Proofhead Günü olarak da bilinen bu tarihte ben doğdum. Şimdilik kutlamalar birkaç evde üç beş arkadaşımla sınırla olsa da ileride daha fazla yaygınlaşacağını düşünüyorum.

Yılın en güzel ayı; doğduğum, yürüdüğüm, ilk görüşte vurulduğum, sırılsıklam aşık olduğum ve bir milim bile oynamadan sevdiğim ay Temmuz. Aylar önce almayı ihsanoktay0720bıraktığım OT Dergisi‘nin bu ay ki sayısında kapakta uzun süre sonra İhsan Oktay Anar‘ı görünce sessiz bir sevinç çığlığı attım. Dergi poşette olmasaydı hemen açıp bakacaktım ne yazmış diye. Öyle ya, büyük usta aylar sonra dergiye dönmüş. Hatta ismini en öne, yaşayan efsane Türkan Şoray‘ın ve ülkenin en meşhur adamı Cem Yılmaz‘ın önüne, ilk sıraya yazmışlar. O hevesle dergiyi aldım. Eve gelip sayfaları heyecanla çevirip İhsan Oktay’ın yazdığı tek sayfayı buldum. İnanılmaz bir hayal kırıklığı yaşadım o an! Koskoca sayfada toplam beş fotoğraf, kediler hakkında kısacık iki paragraf yazı ve güya komik olması beklenen birkaç resim altı yazısı. Böyle vasat bir dönüş beklemiyordum açıkçası. Kötü değil evet ama kesinlikle bir dönüş yazısı da değil. Umarım ilerleyen sayılarda daha eli yüzü düzgün bir şeyler okuyabiliriz.

19temmuz01

Hayatımdaki en sessiz sedasız doğum günlerinden birisiydi. Gece yarısını bir geçe Mustafa‘yla Betül aradılar. Sonra İskender Pala‘nın İtiraf romanından birkaç sayfa okuyup uyudum. Doğum günü sabahına, Mert bey kucağıma oturmuşken uyandım. Tüm gün evde geçti. Alperler önceki gün Bilecik’e kamp yapmaya gitmişti ve öğlen gibi döneceklerini planlıyordum.  Akşam üzeri çocuğu biraz dolaştıralım dedik, böylece gece daha iyi uyur diye. Eve yakın bulvara gittik. Sessiz bir köşeye geçip oturduk Merve‘yle. Tam o arada Alper aradı. Hiç kontak kapatmadan yanımıza gelmesini söyledim. Onlar da gelince bir saat daha oturup kalktık. Doğum günü bitti 🙂

Bir süredir yapmaya fırsat bulamadığım fan ürünleri tasarımlarına geri döndüm şu sıralar. Nedense izlediğim günden beri çok fazla sevdiğim film FURY için bir Super Jewel Box tasarımı yaptım. Alper’in Ankara’dan getirdiği kutular çok işime yarıyor. Bir de In Flames‘in geçen aylarda çıkardığı ancak dinledikçe şarkıdan soğutan CLAYMAN 2020 düzenlemesi için fan made bir single tasarımı yaptım.

clayman2020

fury

furyost

Bugün yeni ay var. Sana en uzak olduğum gündeyim. Bunun bir izahı da yok, iflahı da. Otuz iki yaşındayım ve hala elde etmenin çok uzağındayım. Bir doğum günü klasiğiyle bitiriyorum:

Pizza Yeme Yarışmasına Katıldık

Geçen hafta Alper, Burak‘ın ona haber verdiği bir yarışmadan bahsetti: Pizza Yeme Yarışması. Daha önce de pek çok kere gittiğimiz Pizza Il Forno isimli mekanın düzenlediği ve katılımın yalnızca 15 kişiyle sınırlı tutulduğu bir etkinlikti bu.

Alper aracılığıyla kaydımızı yaptırdık ve cumartesiyi beklemeye başladık. Cumartesi günü hangi akla hizmetse kahvaltıdan çok geç kalktım ve kısa bir süre sonra da Utku ve Hazal‘la buluşup yarışmanın yapılacağı Cassaba Modern isimli AVM’ye gittik.

pizza03

Fotoyu Burak çekti

Burada Alper, Caner ve Burak bizi bekliyordu. Yarışmanın nasıl olacağı konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Pizza yeme yarışması iki şekilde yapılabilirdi: Ya belli bir miktardaki -örneğin bir büyük pizzayı- en hızlı yiyen ya da belli bir sürede en çok miktarda pizza yiyen şeklinde. Nedense biz en başından beri ilk seçeneğe odaklandık.

Aradan zaman geçtikçe ve yarışma saati yaklaştıkça ne yalan söyleyeyim tatlı bir heyecan sardı beni ve hepimizi. Nihayet mekana gittik ve kısa bir bekleyişin ardından yarışma masasına aldılar bizi. Alper, Utku ve ben yarışacaktık. Koray ve Koray’ın beni tanımayan ancak benim çok iyi tanıdığım arkadaşı Melih, isimlerini yazdırmalarına rağmen gelemeyeceklerini söylediler. Koray’ın devam eden boya badana işleri var şu sıralar.

pizza02

Masaya oturduk. Diğer yarışmacılar da gelmişlerdi. Bir yetkili önce kuralları açıkladı. Toplam 10 dakika içerisinde en fazla pizzayı yiyen kazanacaktı. Kendi adıma hiç beklemediğim bir durumdu. Hala tok sayılan biri için pek şansım yoktu. Daha sonra zil çaldı ve yarışma başladı. Büyük boy pizzalar herkesin önünde duruyordu. İçecek olarak da su ikram ediliyordu.

pizza04Aradan geçen her dakika lokmaların ağzımda büyümesi anlamına geliyordu. Bu arada Alper ve Utku ise maşallah yardırarak devam ediyorlardı. Alper iki büyük pizzayı bitirdi ve üçüncü pizzadan da bir dilim aldı. Utkunun ise ikinci pizzasından bir ya da iki dilim kalmışken yarışma bitti.

Birinci olan arkadaş, Alper’den sadece bir dilim fazla yemişti. Hemen ardından Alper ikinci oldu ve Utku ise üçüncü oldu 🙂 Böylece üç kişi katıldığımız yarışmadan iki dereceyle ayrılmış olduk. Alper’e 150 TL, Utku’ya da 100 TL’lik hediye çeki verdiler. Çok uzun süre sonra, ekipçe katıldığımız ilk yarışma olmasının yanında, cidden keyifliydi. Seneye takip edip belki de daha çok kişiyle katılmak gerek 🙂

pizza01

Yılın En İyi Dolunayı!

yunusemre

Foto: Yunus Emre Başak

Şöyle ya da böyle değil, Temmuz ayı olduğu için elbette. Eskişehir’de Haziran’ın son haftalarını, bıktıran yağmurlara teslim ettikten sonra Temmuz nihayet beklediğim yazı getirdi. Mert durumdan pek memnun değil, sıcak rahatsız ediyor, ancak henüz Eskişehir’in kışını görmediği için şanslı sayılır. Tam bugün iki aylık oldu. Bu yaz tatile gidemeyeceğiz büyük ihtimalle. Belki sıra dışı bir fırsat çıkarsa birkaç gün…

Eskileri karıştırdım biraz. Yazılmış çizilmiş onca güzel sözcük buldum yine. İskender Pala‘nın okuduğum dönemde hayatımı, ruh halimi alt üst eden, bir daha da okumaya cesaret edemediğim romanı İstanbul’da Aşk Babil’de Ölüm‘den altını çizdiklerim.  Vaktiyle avuç içi kadar defterime yazdığım sözcükleri aradan zaman geçince yeniden okumanın verdiği hazzı sana anlatamam.

“Saçları gün ışığı gibiydi. Bu kız başında bir güneş taşıyor. Gözleri berrak maviydi. Ona bakan gökyüzü yere inmiş sanırdı…”

“Vaktiyle Leyla’nın yakınında bitmiştim, gelecekte onun ellerinde yitmeyi istiyordum.”

“Tanrı bana onsuz yaşayacağım bir mutluluk yerine onunla öleceğim bir azabı versin.”

Okumaktan korktuğun kaç kitap var? Dinlemeye çekindiğin kaç şarkı var? Kaç film seni tek karesiyle bile göz yaşlarına boğuyor?

dolunay0407

Bu dolunayda objektif, Yunus Emre için doğruldu gökyüzüne. Dolunayın sarı rengini severim. Gözümün gördüğü ile makinenin kaydettiğinin bire bir olması harika. Tüm arkadaşların güzel bir dolunay gördüklerinde, bana haber vermeleri çok hoşuma gidiyor. Onlardan gelen güzel fotoğrafları da paylaşmaya devam edeceğim.

Geride kalan ay içerisinde Ghost‘un çok sevdiğim parçası Ritual‘ı coverladık. Ender ve Alper‘in yine baş rollerde olduğunu söylememe gerek yok.

Önümüzdeki ay kendimce birkaç küçük özel üretim ürün tasarımı yapacağım. Alper sağ olsun artık bulmanın çok zor olduğu Super Jewel Box denilen kutulardan aldı benim için. Muhakkak buradan paylaşırım. Görüşmek üzere.

Yaza Merhaba: Dolunay, Kendi Fontum

Dün Mert Ekin bir aylık oldu. Doğum gününe denk gelmedi ama o güne denk geldi Dolunay. Parçalı tutulmayı iyi bir teleskoba sahip olanlar gözlemleyebildi ancak. Ben de birkaç fotoğrafını çektim. Stoklama ve biraz da Lightroom dokunuşlarıyla güzel görseller çıktı bu ay.

FINAL copy

IMG_6862_-2_1000px

Eskişehir – Bademlik Üzeri Dolunay
(135mm / f/4.5 / 1/15sn / ISO1600 / 10stacked / Lightroom & Photoshop / EOS550 / EF75-300)

Geride kalan dönemde müzik yapmaya hiç ara vermedik. Hayatımızdaki en değerli gruplardan olan Pentagram‘ın en sevdiğimiz iki şarkısını coverladık Alper‘le birlikte. Yetişmediği için Türker ve Cem‘le yapacağımız iki cover’ı daha ilerleyen günlerde yayımlarız.

This Too Will Pass ve Lions In A Cage, Pentagram’ın  şarkıları olmalarının yanında, kendi adıma benim hayattaki en sevdiğim şarkılar arasındadır kesinlikle. O yüzden bu cover işini yaparken büyük keyif aldım. Lions In A Cage’te de biz eşlik eden Serkan Yıldırım‘a kattığı şeyler için ne kadar teşekkür etsek azdır.

mcaelyazisi

www.calligraphr.com adresinden de siz de kendi fontlarınızı oluşturabilirsiniz. Kendi el yazımdan oluşan fontu, yakın zamanda yaptığım bir afişte de kullandım. Aldığım tepkiler çok iyi oldu. Kaligrafi üzerine biraz daha çalışıp bundan sonraki tasarımların çoğunda kendi ürettiğim fontları kullanabilirim.

afisfont

Bu ay hiç beklenmedik şekilde normale döndük ve çok hızlı başladık. İş yerinde bir yoğunluk var. Evde yoğunluk var. Diğer işlerimde biraz hareketlilik var. Bir sonraki Dolunay’a dek kendine dikkat et sevgili okur. Görüşmek dileğiyle.

19 Mayıs Coşkusu: Hoş Gelişler Ola!

Bu yıl özel bir günde, çok sevdiğimiz bayramlardan olan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı‘nda, hep birlikte Memleket Orkestrası dediğimiz grubumuzla bir video yapmak istedik.

Evde kaldığımız şu dönemin de ruhuna uygun olacak şekilde, profesyonellik kasmadan, herkesin elinden geldiğince katılım sağlayacağı organize bir iş sayesinde buluşmak çok güzel olacaktı. Üstelik bu bize uzun yıllar hatıra olarak da kalabilecekti.

Böylece Alper‘le ilk olarak videonun planlamasını yaptık.  Daha sonra tüm katılımcılar için referans olacak ritim ve melodi altyapılarını hazırladık. Sonrasında arkadaşlarımız kendi enstrümanlarıyla ilgili kısımlarını çaldılar. İşin en zor kısmı da burada başladı. Alper önce tüm sesleri, ardından da videoları miksledi ve kurguladı. Her ne kadar profesyonel olmasak da iki dakikalık bu videonun kurgu işleri ufak tefek ayarlar, senkron vs derken yaklaşık iki günümüzü aldı.

Peki kim bu dostlarımız? İsimlerini vermezsem olmaz elbette. Videoda görünme sıralarıyla bendirde kardeşim Mehmet Mustafa, elektro solo ve akustik gitarda Alper, elektro ritim gitarda Koray, davulda ve akordeonda ben, kemanda Kübra, klasik gitarda Utku, bağlamada Cem, ukulelede Özge, kajonda Caner, klarnette Murat, akustik gitarda Sercan eşlik ettiler.

Nihayetinde ortaya çıkan sonuçtan memnunuz ve gururluyuz. Ortaya çıkan şu manzara pek çok şeye değerdi. Nice mutlu ve kutlu 19 Mayıs’lara!