Tag Archives: alper

Süper Ay’ın Işığında: Tam Kapanma, Khruangbin

Bu ay yine ana haber bültenlerinde haber olacak kadar güzel bir dolunay var. Ne yazık ki şu satırları yazdığım saatlerde Eskişehir‘de gökyüzü kopkoyu bir bulut tabakasıyla kaplı. Oysa dün Betül Türksoy‘un çektiği fotoğrafı görüp nasıl da heyecanlanmıştım, işten gelince hemen kamerayı şarj takmış, objektifi temizlemiştim.

Önceki gece yine imkansız rüyalardan birini gördüm. Hala uzanıp da erişemediğim sana rüyalar da olmasa büsbütün hasret kalacağım. Büyük ihtimalle izlediğim o filmin etkisinde kaldım. Uzay boşluğunda çaresizce salınıp ölmeyi bekleyen o kadın çok etkiledi beni.

Tam kapanma olacağı açıklandı. İşimiz gereği biz çalışıyoruz. Eşim de çalışmaya devam ediyor. Ancak kapanma olduğu için annem gelemiyor Mert‘e bakmaya. Böyle bir sorun var gündemimizde. Umarım en az sıkıntıyla çözmeye çalışacağız. Şu yazıyı yazdıktan kısa süre sonra, bir arkadaşım daha pozitif çıkınca kendimi sağlama alayım diye gidip test yaptırdım. Test sonucunu görene kadar hastalığın tüm belirtilerini gösterdim psikolojik olarak. Test sonucunu negatif görünce adeta dereye koşan ceylanlar gibi nasıl sekmeye başladım evin içinde anlatamam! Bir anda hiçbir şeyim kalmadı. Bu haftadan itibaren iş yerinde de toparlanmaya başladık sayılır. Hasta ve temaslı olan arkadaşlardan güzel haberler gelmeye devam ediyor. Umarım ki bir daha böylesine kitlesel bir durumla karşılaşmayız.

Geçen hafta müthiş bir grup keşfettim. Khruangbin ismindeki bu grup üç kişiden oluşuyor. Kaküllü peruklarıyla dikkati hemen çeken gitaristleri ve bassçılarına, DJ lakaplı davulcuları eşlik ediyor. Grubun parçaları enstrümantal. Gitaristleri ise rock ve metal tarzları dışında, son birkaç yıldır izleyip dinlediğim en iyi ve en yetenekli gitarist. Bassçıları ise Dünya’nın en zarif bass gitartisti 🙂 İlk dinlediğim şarkıları Maria También oldu. Melodilerde inanılmaz oryantal esintiler var. Kulağınızı muhakkak yakalıyor. Grubun performans videolarında davulcuları için sürekli inanılmaz bir metronomu olduğu yönünde espriler yapılıyor. Grubu ilk dinlediğimde Avrupalı olduklarını sanmıştım ancak Amerikalı ve hatta Teksaslı olduklarını öğrenince epey şaşırdım. Bir süre kendilerini keyifle dinlemeye devam edeceğim. Şu aşağıdaki videoda bana göre en iyi iki şarkılarını sırayla çalıyorlar.

Bir süredir sessiz kaldığımız cover işlerine geri döndük. Bu yazıyı yazdığım anda bir yandan Instagram‘a yeni videomuz yükleniyor. Pentagram‘ın Pain şarkısını coverladık. Öncekilerin aksine bu sefer parçanın tamamını çaldık, tam 6,5 dakika! Alper ve Ender epey yoruldular anlayacağın 🙂 En uzun cover videosu bu oldu. Haliyle kesip biçip editlemek de epey zor oldu. Öyle görünüyor ki önümüzdeki birkaç yıl içinde Pentagram’ın tüm sevdiğimiz şarkılarını böyle böyle çalacağız 🙂 Ben bu şarkıyı sana hediye etmek istiyorum.

Heavy conscience on my shoulder (Vicdan azabım omuzlarımda)
I can’t hold on any longer (Daha fazla taşıyamıyorum)
Cold ice now (Buz gibi soğuk…)
Darkness, kill my pain (Karanlık, acımı dindir)

Bu Ayın Ruhu: Sercan’ın Müjdesi & Yağızhan’ın Sürprizi

City Soul. Şehrin Ruhu. Eskişehirli progressive rock grubu Hope To Find‘ın 2009’da yayımlanan Still Constant isimli EP’lerindeki muhteşem dört parçadan birisiydi. Eskişehir’de çekilen klibiyle, hikayesiyle, akıl alan riffleriyle benim favori parçamdı. Aradan yıllar geçse de hala ilk günkü gibi dinlerim bıkmadan. Klibi öyle çok değil sadece 10 yıl içinde Eskişehir’in ne denli değiştirdiğini gösteriyor. Her izlediğimde doyamıyorum.

Bir zamanlar bu şehirde çok kalabalıktık. Bu şarkıyı benimle dinleyen, benimle seven, benimle hisseden dostlarımla doluydu şehir. Sonra birer birer, bir biri ardına gitti herkes. O günlerden tanıdığım, hala görüştüğümüz üç beş kişi ya varız ya yokuz. O yüzden ne zaman City Soul çalsa, hemen o “ruha” bürünüyorum. Hemen gözlerimi kapatıp kendimi 2010’da hayal ediyorum. Herkes yanımdaymış gibi.

Ender ve Alper‘e bu şarkının o çok sevdiğimiz final kısmını yapacağımızı söylediğimde benden daha çok heyecanlandılar. Sonradan fark ettik ki parça zor bir parça. Çünkü parçayı çıkartmak yetmedi, bir de oturup ciddi çalışmak gerekti. Yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayınca bu sefer de bass ve altyapı eksikliği kendini hissettirdi. Sağ olsun bu noktada da Yağızhan‘a ulaştık. Ben amacımızdan bahsedince Yağız da Alper ve Ender’inkine benzer bir tepki verdi. Çünkü diyorum ya, biz bu şarkıyı o yıllarda hep birlikte dinleyip hissediyorduk. Nihayet Yağız’ın da son dokunuşlarıyla parça ortaya çıktı. Çalarken bana dikkat ederseniz parçanın büyük kısmında gözlerim kapalı. O anlarda inanın aklımda olan şey, Anadolu Üniversitesi‘nde yapmış olduğumuz konser organizasyonunda sahne alan Hope To Find ve o konserde tüm dostlarımızın görev alması/destek vermesiydi. Şimdi burada olmayan herkesin… Aşağıda o konserden kareler var. Volkan ve Savaşalp’i bulamadım. Bana küsmesinler.

Parçayı yayımladıktan sonra gelen tepkiler arasında şüphesiz bizi en mutlu eden Zafer Abi, Orkun Abi ve Mert‘in yorumlarıydı. Özellikle Mert’in “yeni albümün artık vakti geldi” yorumuna çok sevindik. Yeni Hope To Find albümünün çıkması için küçücük de olsa bir teşvikimiz olduysa ne mutlu bize! Orkun Abi’nin yorumuna ise ben özellikle çok sevindim. Kendisi o dönem grubun davulcusuydu ve bu şarkının davullarını da bizzat yazmıştı. Onun çaldığı davulu çalmak pek mümkün olmasa da elimden gelenin en iyisini yaptım.

Bu ayın en güzel haberini şüphesiz Sercan verdi. Kaç gündür dolunay vaktini bekliyorum yazmak için. Geçen hafta Sercan whatsapp’tan bir görsel attı ve bombayı patlattı: bebekleri olacakmış! Böylesine büyük bir müjdeyi birkaç kilobaytlık bir görsele sığdırabildi. Sercan’ı ilk tanıdığım günü düşündüm. Yıllar içinde yaşadıklarımızı… Sonra Ülkü‘yle ilk defa tanıştığımız günü. Geldiğimiz zamanı, konuştuğumuz konuları düşününce gülümsedim. Şu anda bile kucağımda Mert’le bu satırları yazmaya çalışırken içimden “Ulan, ben bu bebeğin doğduğunun müjdesini yazarken Mert yürüyor, belki de konuşuyor olacak” diye geçiyorum. Sevgili kardeşlerim Sercan ve Ülkü, mutluluğunuz daim, yuvanız huzurlu ve mutlu, evladınız sağlıklı olsun.

Gelelim Yağız’a. Yukarıda bahsettiğim şarkı için cover videosu hazırlarken Yağız aslında bambaşka bir işle çok meşguldü. Çünkü evlilik hazırlığı yapıyordu! Hazel‘le birlikte evlerini tuttular, eşyalarını alıp yerleştirdiler. Lanet olası Covid-19 pandemisi yüzünden olabilecek en sade törenle evlenip hayatlarına devam edecekler. Taa ki covid bitene kadar! Covid bittiğinde öyle bir düğün yapacağız ki öeeefff! Bi kere hepimizin sahnede olacağı keyifli bir program hazırlayacağız. Sonra halaylar var. Çok şakalı bir düğün pastası düşünüyorum. Bu fikirlerimi hep sunacağım çiftimize. Ve umarım yaşadığımız en keyifli düğünlerden birisi olacak. Umarım.

Bu dolunay baharın ilk dolunayı. Ancak şu sıralar havalar epey soğuk gidiyor. Tahminimce Nisan’ın ilk haftası da böyle devam edecek. uzun süre sonra gökyüzünü bulutsuz görünce, akşam üzeri balkona koştum. Aylar sonra ilk defa dolunayın fotoğrafını çektim. Çok hoşuma gitti. Böylesi bir bakır tonunu elde edebilmek için küçük bir öznitelik ayarı yapmam gerekti. Şimdi diyorum keşke bu görüntüyü geçen hafta elde etseydim üst görsel için. Kesinlikle bunu kullanırdım.

Güzel haberlerle, covid tedirginliğiyle, müzikle ve türlü türlü dertle dolu bir ay daha geride kalıyor. Peki sen nasılsın? Neler yapıyorsun? O yüksek tahtından buralar nasıl görünüyor sana? Tüm bu minik noktalar, birleşince bir anlam ifade ediyor mu?

Kingdom Of 3D ile Orta Dünya’ya Yolculuk!

Türkiye’nin en başarılı 3D figür üreticilerinden olan ve 3D figür pazarında bir birinden sıra dışı ve kaliteli ürünleriyle son birkaç yılda ön plana çıkmış olan Kingdom Of 3D’den ben de birkaç figür aldım geçenlerde.

Hobi amacıyla evinde figür basan küçük çaplı üreticilerden farklı olarak KO3D, neredeyse endüstriyel sayılabilecek bir kapasiteyle ve geniş bir makine parkuruyla tüm bu üretim işlerini yürütüyor. Tüm tasarım ve üretimlerin arkasında ise sevgili arkadaşım ve kardeşim Süha yer alıyor (ve elbette abisi).

Geçtiğimiz hafta Süha’nın atölyesini ziyaret ettim. Burası yakın zamanda taşındıkları iki katlı bir yer. Çok geniş bir yazıcı parkı, yüksek kaliteli 3D baskı yapabilen SLA makine, reçineli imalat bölümü ve grafik/renklendirme bölümü bulunuyor.

KO3D, yalnızca figür ve model üretmiyor, endüstriyel tasarımları da basabilecek kapasitede. Benim de zaten Süha’yla baskı anlamındaki iş birliklerim hep bu yönde oldu. Restorasyon projelerimde ihtiyaç duyduğum yedek parçalar, bağlantı aparatları vb. malzemeleri hep burada bastırdım. Hatta en son yaptığım projede, Casio G Shock saatim için ışık butonu bastırmıştım.

Birkaç ay önce Sercan iş değişikliği yaptığında Alper’le birlikte küçük bir hediye almak istedik. Ona bir Lord Of The Rings kulaklık standı aldık. Hayatımda gördüğüm en güzel kargo paketlemesiyle aynı gün kargoyu gönderdik. Her bir figür özel kutularda ve kırılmasını önlemek için bir dolu dolgu malzemesi kullanılarak gönderiliyor. O ziyarete görüp çok beğendiğim bir figür olmuştu: Argonath. Süha’yı bir sonraki ziyaretimde nihayet uzun zamandır almak istediğim Argonath heykellerinden aldım. Bir de kulaklık standı aldım.

Yıllardır telefonumun duvar kağıdı olarak Argonath’ı kullanırım. Yüzük Kardeşliği filminde beni kendine hayran bırakan bir sahnedir o geçiş. Filmde sadece birkaç saniye görünmesine rağmen Yüzüklerin Efendisi denilince akla gelen ilk figürlerden birisi olmayı başarabilmiştir. Bunu elbette Peter Jackson’a ve Dan Hennah’a borçluyuz. Bu figürleri böylesine güzel bir kalitede elde edebilmeyi de Kingdom Of 3D’ye borçluyum. Aşağıda diğer prestij ürünleri de yer alıyor.

Aşağıda yer alan Instagram sayfasını inceleyebilir, birbirinden renkli ve sıra dışı figürleri satın alabilirsiniz. Ya da bir adım ileri gidip istediğiniz figürleri doğrudan sipariş ederek sadece size özel bir modeli bastırıp odanıza, evinize yerleştirebilirsiniz.

https://www.instagram.com/kingdomof3d/

2020 Yılımın Özeti

Mad Max: Fury Road filmini ilk kez sinemada izlerken filmin ilk aksiyon sahnesiyle koltuğumdan öne doğru fırlamış, bir daha da geriye yaslanamamıştım. İşte öyle bir yıl oldu 2020.

Blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldiniz. Bu özet yazıları, yıllardır her yılın sonunda yazdığım bir tür hesaplaşma, skor tutma, istatistik verme, racon kesme, kuyruğu kıstırma ve yazılması en uzun süren yazılar oluyor. Haydi, türümüzün son birkaç yüzyıldır yaşadığı en sıkıntılı yıllardan biri ve belki de en sıkıntılısı olan 2020 yılını nasıl geçirmişim hatırlayalım.

Bu yıl önceki yıla göre blogla daha çok ilgilenmeme rağmen, okuyucu sayımız biraz düşmüş. Ancak yazı sayısının önceki yıla göre ciddi oranda da arttığını söylemek lazım. Toplamda 80 yazı yayımlanmış blogda. Blogun son dört ayında WordPress ciddi bir güncelleme alarak “Blok” tasarımına geçti. Bunu okuyucu olarak siz fark etmediniz. Ancak içerik üreticisi olarak ben, ilk aylarda çok ciddi sıkıntı çektim. Ancak sonradan uyum sağlamayı başardım ve yazılar gelmeye devam etti. Tam 10 sene önce yazdığım “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazım bu yılında reyting rekortmeni. Hemen ardından Türkiye’nin belki de ilk ve tek Gillette Blue 3 ve Mach 3 koleksiyoncusu olmamı ispatlar şekilde, “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazım en çok okunan yazım oldu. Ciddi bir sağlık problemi yaşadıktan sonra yazdığım “Bir Reflü Macerası” yazım en çok okunan üçüncü yazı oldu. Buna çok sevindim çünkü internette çok az yerde bulunabilen bir diyet ve yasaklılar listesini yayımladım bu yazıda. Umarım okuyan herkesin işine yaramıştır o liste. Google’a “münazara” yazarak bana ulaşan çok ciddi sayıda okuyucu olması sevindirici. Çünkü ben yıllar önce yazdığım o yazıma ek olarak bir yazı daha yazdım ve ilk yazıyı okuyan okuyucuların bu ikincisini de okumasını görmek iyi. Bloga en çok ziyaretçiyi arama motorları göndermiş. Bunun dışında sırasıyla Facebook, Twitter, Linkedin ve Instagram okuyucu göndermiş. Bu sene birkaç özel yazı için ilk defa reklam vereceğim. Bugüne kadar reklamdan bir kuruş kazanmadım. Ancak yıl içerisinde bazı özel yazılar yazmayı planlıyorum. Bunlar için reklam vereceğim. Bir de yakında My Resort için bir Instagram hesabı açmayı düşünüyorum. Ancak yazılarıma link veremeyeceğim için bunu nasıl yaparım ya da neye yarar, bunu iyice planlamam lazım.

İhsan Oktay Anar‘ın çeşitli dergilerde yayımlanmış küçük öykülerini derlediğim şu iki dosya (İhsan Oktay Anar’ın Minik Öyküleri Derlemesi ve İhsan Oktay Anar Minik Öyküler Derlemesi 2: Rabnûma) bu yıl en çok indirilen içerikler olmuşlar. Bu yıl onun İngilizce basılan tek kitabı olan The Book Of Devices‘ı aldım. Blogda en çok tıklanan görseller yüksek lisans diplomam ve reflü beslenme alışkanlıkları listesi olmuş. Haa bir de Gandalf var tabi. Bu yıl ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Almanya ve can Azerbaycan’dan gelmiş. İngiltere’den yapılan 86 girişin ise en az yarısının bizim Seval olduğundan eminim 🙂

Şimdi gelelim aylık performanslara ve yaşananlara:

Ocak 2020: Yıl içerisindeki en kötü yazım performansı bu ay olmuş sadece 3 yazı! Bunlardan bir tanesi de zaten 2019 yılımın özetiydi.
:: Geçen yılın en büyük müzikal keşiflerinden birisi olan Altın Gün ön plana çıkmış. Bana göre şimdiye dek çektiğimiz en iyi cover videolarından birini çekmişiz ve Altın Gün yorumuyla “Kolbastı” çalmışız. Sağ olsun Cem‘in bağlama da akmış gitmiş valla 🙂
:: Yıllar sonra nihayet blogun arka planını değiştirmişim. Ayrıca Gillette tıraş bıçağı koleksiyonum için de ayrı bir sayfa açmışım.

Ocak 2020’de kullandığım üst resim

Şubat 2020: Toplam 5 yazı. Eh, fena değil. Bu ay yılın hareketlenmeye başladığı, Covid-19‘un duyulmaya başlandığı bir aydı. Başımıza neler geleceğinden habersiz, öylece bekliyorduk.
:: Alper ve Özge nişanlandı. Bu yılın ilk düğün/dernek haberi Alperler’den geldi. Hep birlikte Ankara’ya gittik. Böylece Özge’nin ailesiyle de tanışma imkanımız oldu. Yıl içerisinde de pek çok arkadaşımızın güzel haberlerini almaya devam ettik.
:: Kendime nihayet bir masaüstü bilgisayar toplayabildim. Tabi bu gelişmede en büyük pay Kerem Bey‘in ve Lütfi Abi‘nin. Sağ olsun Kerem Bey’in bir kıyıda kalmış emektar bilgisayarını aldıktan sonra ram ve SSD takviyesi yaparak şu anda da kullandığım bilgisayarı hayata döndürmüş oldum.
:: Yağız ve Alper’le birlikte, şimdiye kadar yaptığımız en prodüksiyonlu videomuzu yaptık. Yıllardır severek dinlediğim büyük üstat Ennio Morricone’yi de andık böylece.
:: Kendime bir 75-300 odak uzunluklu zoom lens aldım. Böylece özellikle dolunaylarda çok daha güzel görüntüler çekebilmeye başladım.

Mart 2020: Bu ay toplam 8 yazı yazdım. Ayrıca çok fazla sayıda eski yazımı da güncelledim. Özellikle eski görsellerin linkleri öldüğü için blogun arka planında epey hummalı bir çalışma devam ediyor. Ülkede de bu aydan itibaren Covid salgını ciddi bir boyuta taşınmıştı. Yakın zamanda iki arkadaşımız HazalUtku ve BetülMustafa yeni evlerine taşındılar. Ayrıca bu ay Antalya’ya bir eğitim çıkmıştı, Yunus Emre‘yle birlikte gidecektik. Ancak Covid nedeniyle iptal edildi.
:: Orta Dünya’ya ait yepyeni kitaplar yayımlandı ve ben hepsini kitaplığıma ekledim. Şu anda birkaç eksik dışında gayet iddialı bir Orta Dünya kitaplığım oldu.
:: Ali Sami Yen‘e bir kere daha, bu sefer de Alperler’le gittim. Orada Özlem ve Ceyhun da ekibe katılınca müthiş bir gün ve müthiş bir maç oldu. Galatasaray’ımızın o yıl seyirciyle oynadığı son maçtı bu. Bir hafta sonra tüm ülkede Covid alarmları çalmaya başladı.

:: Çok uzun süredir arşivime katmak istediğim Daft Punk‘ın Random Access Memories isimli albümünün plağını nihayet alabildim.
:: Yıllardır karşılaştığım en kötü virüs bilgisayarıma bulaştı. Hep duyduğum ama bir şehir efsanesi olarak dinlediğim .remk virüsü bilgisayarıma bulaşıp tüm dosyalarımı şifreledi ve şifre için benden 980 dolar para istediler. Neyse ki (hala şükrediyorum) %99 oranında yedeklerim sayesinde kayıpsız olarak kurtuldum. Ancak bu bana yaklaşık 1 haftaya mal oldu.

Nisan 2020: Pandemi ülkeyi kasıp kavurmaya başladı. Evlere kapandık. İşe dönüşümlü olarak gidiyoruz. Karamsarlığın en üst düzeyde olduğu bir aydı. Arkadaşlarımız bir biri ardına evlilik tarihlerini ertelediler. Bu ay 8 yazı yazmışım.

:: Yıllar sonra arşivden bulunca Hobbit’in orijinal illüstrasyonlarını yayımladım. Eğer gözden kaçıran varsa muhakkak indirip arşivlesin.
:: Ülkemizin rock ve metal müzik kültüründe önemli bir paya ve yere sahip olan Çağlan Tekil bu ay hayatını kaybetti. Geçirdiği beyin kanaması sonucu bir sürede komada yaşam savaşı verdi ancak daha fazla dayanamadı. Bu yazıda “Şimdi ardından Head Bang ne olur, yeni sayı yayımlanır mı, yoksa Baron’la birlikte bu efsane de ölümsüzlüğe doğru yelken açar mı bilmiyorum.” demiştim. Birkaç ay sonra Head Bang son bir sürpriz yapacaktı.
:: Mach3 koleksiyonuma iki önemli parça eklemişim.
:: Bir süredir uğraştığım fotoğraf stoklama işlemini nihayet yapabilmişim. Bu sayede ayın çok daha net fotoğraflarını çekebiliyorum.
:: Halen daha hayatımızın en büyük maceralarından biri olarak nitelendirdiğimiz Gelibolu Maceramıza ait yıllar sonra bir keşif yaptım. Üstelik yıllar önce yazılan yazılardaki görselleri de güncelledim.

2012 Aralık

Mayıs 2020: Pandemi tüm ülkede devam ediyor. Nisan ayına göre biraz daha iyiye gidiyor durum. Bu ay yine 8 yazı yazmışım. “Evde kal“manın en büyük faydalarından birisi bu oldu. Bir de elbette bu yılın bizim için en büyük, en önemli ve en güzel olayı var: Mert Ekin dünyaya geldi.
:: İhsan Oktay Anar’ın daha önce hiç okumadığım bir öyküsünü keşfettim: Rabnûma. Yıllardır üstadın kaleminden yeni şeyler okumuyoruz. Bu öyküsü de 1989 yılında kaleme aldığı bir öykü. Tarzının oturmaya başladığı dönemler. Hoca bu öyküden 5 yıl sonra da Puslu Kıtalar Atlası’nın yayımlayacak.

:: Aylardır beklediğimiz mucize gerçek oldu ve sevgili yavrumuz Mert Ekin dünyaya geldi. Pandeminin ortasında, gözden uzak ve tedirgin geçen birkaç günün ardından yuvasına geldi. Ben bu satırları yazarken Mert’in 8 aylık olmasına birkaç gün kaldı. Buraya da yeni doğan değil de şimdiki halinin bir fotoğrafını ekliyorum. Yılbaşında çektik.
:: Bu yılın en iyi projelerinden birini daha başarıyla tamamladım. Mini vidalama makinesi yaptım. Bu projeyi yaparken bana destek olan Türker, Süha ve Murat‘a bir kere daha teşekkür ederim.
:: Bu yılın en gurur verici çalışmasına imza attık hem de neredeyse tüm arkadaş gurubumuz bir arada! 19 Mayıs’ta “Hoş Gelişler Ola” marşını çaldık hep birlikte ve ortaya yıllar sonra bile keyifle hatırlayacağımız güzel bir video çıktı. Emeği geçen tüm dostlara bir kere daha teşekkür ederim. Bu arada üç kardeş birlikte yer aldığımız ilk müzik videomuz da bu oldu.

:: Murat İlkan‘ın Fanus albümünün hatalı basılan ilk plağını aldım. Hem Murat İlkan’ı çok sevmem hem de koleksiyon değeri olan bir ürün olduğu için hiç kaçırmadım. Plak dinlenebiliyor ancak mastering’i çok yetersiz ve parçalarda çok ciddi hatalar var.
:: Nereden esti bilmiyorum ama daktilo alırken dikkat edilecek konulara ilişkin güzel bir yazı yazmışım. Bu sene çok okunan bir yazı olmadı ama reytinglerinin giderek arttığını görüyorum. Birkaç seneye blogun önemli yazılarından birisi olabilir.

Haziran 2020: Bu ay sadece 4 yazı yazmışım. Rehavet oldu tabi. Bütün ülke de tıpkı benim gibi rehavete kapıldı. 1 Haziran’da pandemi yasakları sona erdi. Covid 19’da tünelin ucunda birazcık ışık görmüşken, vak’a sayılarını nihayet 100’ün altına düşürmüşken ve tam da tedbirlerin korunması gerektiği yaz sezonun açılışıyla tüm tedbirler kalktı. Aylardır kapalı kalan halk bir anda hiç olmayacağı kadar dolaşıma çıktı. Bankalar insanlar tatile gitsin diye kredi verdi. Tatil sezonuyla çakışmasın diye üniversite sınavı ertelendi. Bunun bedelini de elbette birkaç ay sonra çok daha şiddetli bir şekilde ödeyecektik.

:: Mustafa, Massive Agressive isimli iç dekorasyon butiğini açtı. Başlangıçta steampunk esintili objelerde kısa sürede Instagram’da beğenileri toplamayı başardı. Her geçen gün satış ağını da genişletiyor.
:: Alper’le birlikte en sevdiğimiz Türk gruplarından olan Pentagram’ın en sevdiğimiz iki şarkı This Too Will Pass ve Lions In A Cage’i coverladık.
:: Yıllardır istediğim ancak bir türlü fırsat bulamadığım bir şeyi yaptım ve kendi el yazımı bir fonta dönüştürdüm.
:: Ülkemizde basınında da yer alan ancak kimsenin tek bir kare fotoğrafını bulamadığı dergiyi Seval sayesinde Almanya’dan buldum. Seval’in Almanya’dan bana yaptığı son iyilik bu olacaktı. Çünkü bir süre sonra İngiltere’ye taşınacaktı.

Temmuz: Bu ay blogda 7 yazı yazmışım. Önceki yıllarda genede tatile falan gittiğimiz için Temmuz pek yoğun geçmezdi ancak bu sene Covid’den dolayı evlerde kaldığımızdan fena bir ortalama değil.

:: Biricik dostum Selçuk Ceylan‘ın yepyeni iki kitabını daha okudum. Selçuk’un yazdığı kitap sayısı 6’ya ulaştı.
:: Yılın en iyi dolunayını yılın en sevdiğim ayında yaşadım. Ender ve Alper’le birlikte Ghost’un Ritual parçasını coverladık.
:: Büyük üstat, çağımızın en büyük müzisyenlerinden Ennio Morricone hayatını kaybetti. Türkiye’de kendisinden ve eserlerinden en çok bahseden bloglardan birisi olan My Resort’ta, olabildiğince güzel bir yazı yazarak uğurladık ustayı.
:: Utku ve Alper’le pizza yeme yarışmasına katıldık. Ben dereceye giremedim ama Alper ikinci, Utku üçüncü oldu.
:: Hayatımın en sessiz sedasız doğum günlerinden birini geçirdim. Aynı dönemde In Flames, Clayman albümüne 20. yıl özel baskı yayımladı. Ben de bu albüm ve Fury filmi için birkaç yeni baskı tasarladım.

:: Okulda bu yıl düzenlenmeye başlayan çevrimiçi Öğrenci-Mezun Buluşmaları etkinliğinde bölümümüz ve mesleğimiz adına bir sunum yaptım. Keyifli bir akşam oldu. Bir kere daha, beni davet eden sevgili hocalarıma ve öğrenci arkadaşlarımıza teşekkür ederim. Blogda bahsetmesem de bu yıl bu şekilde pek çok çevrim içi etkinlik oldu. Covid-19’un hayatımıza kattığı farklı tecrübelerden birisi de bu oldu.
:: Çok kıymetlim ve yıllardır eski baskıları astronomik fiyatlarla satıldığı için alamadığım Nur Yoldaş’ın Sultan-i Yegah albümü yeniden plak olarak basıldı. Üstelik şeffaf, kırmızı renkli ve gatefold olarak. Hemen aldım.

Ağustos 2020: Yaz bütün rehavetiyle devam ediyor. Covid yavaş yavaş ülkeye yeniden yayılmaya devam ediyor. Gerçek rakamların kelime oyunlarıyla gizlendiği yönünde toplumda ciddi bir kuşku ortaya çıktı. Bir süre sonra bu kuşkuların haksız da olmadığı görülecekti. Bu ay toplam 7 yazı yazmışım. Bu ay hem Koray ve Tuğba‘nın hem de Alper ve Özge’nin düğünleri vardı. Koray ve Tuğba’nın Antalya’daki düğününe gidemedim.

:: Alper tam 14 yıl sonra Eskişehir’den taşındı. Blogda yazdığım en depresif yazılardan birini yazdım. 2020’nin en kötü anlarından birisiydi veda anı. “Fotoğrafların kesilmiş yerlerini saklamayı yıllarca becerdim ama artık sen de yoksan çerçevede çok azımız kalıyor o yıllardan.”
:: Kiracı olarak oturduğum evde büyük bir tadilat yapıldı. Ustaların da temiz çalışmamasından dolayı toparlanmak epey uzun sürdü. Ancak yine de ustaların hakkını yemeyeyim, en azından kısa sürede tamamladılar. Temizlik uğraştırdı biraz.
:: Özge ve Alper’in düğünü oldu. Bursa’ya gittim düğün için. Corona’nın gölgesinde korka korka yaptığımız, çok şükür kimseye de bir şey olmadan tamamladığımız bir düğün oldu.
:: Gillette Blue 3, beni şaşırtarak üç büyükler (Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş) renklerinde tıraş bıçakları çıkardı. Koleksiyona bir anda üç bıçak daha eklenmiş oldu. Ülkenin en iddialı koleksiyonuyum.
:: Bir klasik olan Fahrenheit 451‘i okudum. Kitap başta sarmadı, epey zorladı ancak sonradan çok hoşuma gitti. Filmini izledim ve çizgi romanını sipariş ettim. Bir de Eskişehir’de Fahrenheit 451 isimli bir sahaf keşfettim. Mehmet‘in sayesinde Devran’la tanıştık. İlerleyen günlerde de Devran’dan epey bir kitap alacaktım.

Eylül 2020: Covid’e karşı alınan önlemlerin göstermelik olduğu anlaşıldı. Özellikle Kurban Bayramı’yla birlikte memleketin dört bir yanına dağılan vatandaşlar sayesinde en küçük köylere bile virüs ulaştı. Nisan ayından daha beter bir duruma doğru ülke sürükleniyordu. Bu ay toplam 7 yazı yazmışım.

:: Grafik tablet aldım. Okulların açılmayacağı ve derslerin uzaktan yapılacağı anlaşılınca bir fırsatçılık ülkesi olan Türkiye’de 300 liralık ortalama grafik tabletler 600-700 liralara fırladı. Milli Eğitim Bakanı’nın eğitim uzatan yapılacaktır diye açıkladığı gece neredeyse %100 zamlandı tüm tabletler.
:: Yağızhan mezun oldu. Sagopa Kajmer, Yunus EP isminde bir albüm çıkardı. Bu albüm benim yıllar sonra dinlediğim ilk yeni Sagopa albümü oldu.
:: Gıda Dedektifi Musa ÖZSOY’un “Ne Yediğinizi Biliyor musunuz?” isimli kitabını okudum. Yalan yok, gıda endüstrisi hakkında daha önce bilmediğim pek çok yeni bilgi öğrendim. Ayrıca gıda tercihlerimi yeniden gözden geçirmemi sağladı.
:: Scooter aldım. Xiaomi M365 marka modelli scooter, bu yıl aldığımız en verimli aletlerden birisi oldu. Özellikle şehir içi ulaşımda büyük bir devrim yarattığını söyleyebilirim.

Ekim 2020: Blog açısından iyi geçen, 9 yazılık bir ay oldu. Covid’in daha da kötü bir hal aldığı artık kabul edildi ve yeni tedbirler alındı. Bu ayın diğer bir özelliği ise Sertan ve Ayşe‘nin biricik yavrucukları Özüm dünyaya geldi. Mert doğduğunda yaşadığımız heyecanı, bu sefer de Özüm için yaşadık 🙂

:: Şevkiye‘nin teleskobunu ödünç aldım. Aynalı teleskop hiç kullanmamıştım. Ancak kurduktan sonra epey bir keyif verdi.
:: Bir devrin sonu geldi ve Head Bang 6, Çağlan Tekil’in yarım bıraktığı işi tamamlamak için son kez yayımlandı. Head Bang devri sona erdi. Müthiş bir bir veda sayısı olmuştu.
:: Efendi, 2020 yılı içerisinde tam üç tane single yayımladı. Bu yıl umarım yeni albümleri çıkar.
:: Plak koleksiyonumdaki ilk long playlerden biri olan Kamuran Akkor’un Boşver Üzülme plağı için yıllar sonra bir kapak yaptım.

Kasım 2020: Yıl sonu yaklaştıkça doktora teziyle ilgili kaygılarım da tavan yapmış durumdaydı. Covid’in tedavisine dair her kanalda aşı çalışmalarıdan bahsediliyor. Biz de yeni bir dönüşümlü çalışma sistemine geçtik. Bu ay 5 yazı yazabilmişim.

:: Yıllardır kitaplığıma katmayı çok istediğim Harry Potter’ın resimli baskılarını Merve’nin hediyesiyle aldım. Kitaplarım açısından bu yılın şüphesiz en müthiş olayı buydu. Aynı dönemde bir de Buz ve Ateşin Dünyası isimli Game Of Thrones evreni kitabını aldım.
:: Anneannem Kars’ta vefat etti. Yıl boyunca uzak akrabalarımızın, birkaç tanıdığımızın Covid’den dolayı vefat haberini almıştık. Ancak anneannemin vefatı hepimizi yaraladı. Onu bu şekilde kaybetmek tarifsiz. Hala da ne diyeceğimi bilmiyorum. Gidemedik göremedik. Işıklar içinde uyusun, mekanı cennet olsun.

Aralık 2020: Yılın son ayında 8 yazı yazmışım. Bu yıl da böylece bitmiş oldu. Covid’e karşı geliştirilen aşı haberleri büyük bir mucize gibi karşılandı Dünya’da. İnsanlar umut beslemeye başladılar. Çünkü ekonomi çok kötü durumdaydı. Aşı haberleri ve ülkedeki bir takım siyasi gelişmelerden dolayı (Maliye bakanı istifa etti) ekonomide olumlu yönde kıpırdanmalar oldu. Eve kurutma makinesi aldık. Resmen bayram havası yaşanıyor günlerdir 🙂
:: Tam 15 yıldır bıkmadan, sıkılmadan izlediğimiz Supernatural dizisi final yaptı. Hayatımızın yarısına eşlik etmiş abilerim Sam ve Dean Winchester’a veda ettik.
:: Kendime iyi bir tripod aldım. Bu sene 75-300 objektiften sonra fotoğrafçılığa yaptığım son yatırım bu oldu.
:: Avatar’ın “Verilen Söz” isimli çizgi romanı ilk defa Türkçe yayımlandı.

:: Yıllardır kullandığım emektar bendirimi modifiye ederek yeni bir bendir sahibi oldum. Devrim yaratan akort sistemi sayesinde çok başarılı tonlar elde edebiliyorum.
:: Çok sevdiğim Fury filminin Amerika’dan aldığım soundtrack plağına kavuştum.
:: Cidesphere’in Dawn Of A New Epoch albümünün plağını aldım. Bu yılın en iyi metal işlerinden birisiydi bu albüm.

Bu yıl iş yerindeki üçüncü yılımdı. Önceki yıllara göre biraz daha karamsardım bu yıl. Hayal kırıklıklarım çok fazlaydı. Bu yıl vedaların yılı oldu. Geçici süreliğine de olsa Pınar ve Melike gittiler. Lütfi abi ve Şükrü abi gibi değerli abilerimiz emekli oldular. İsmihan abla emekli oldu. Biricik arkadaşımız, en yakın arkadaşımız Caner ise en büyük darbeyi vurdu ve Zonguldak’a tayin olarak gitti. Üç yılın ardından ilk defa bu yıl şubeler arası ufak görev değişiklikleri oldu. Sevgili oda arkadaşım Hülya Hanım diğer şubeye, kıymetli arkadaşım Sanem Hanım da bizim şubeye geçti ve yeni oda arkadaşım oldu. Masam değişti. Gerçi itiraf etmek gerekirse masamın değişmesine çok ama çok sevindim. Bu yıl uzaktan çalışma kavramıyla tanıştık. Bütün bir yıla baktığımızda da yine iş yoğunluğumuzu Sıfır Atık, mahkemeler, yılın ilk dönemlerinde gürültü şikayetleri oluşturdu. Bu yıl ne yazık ki hiç spor etkinliğimiz olmadı. Sadece iş yerinde değil, Covid’in başlangıcı olan Mart ayından itibaren spor salonlarının kapatılması nedeniyle dışarıda da spor yapma imkanım olmadı. Spor salonu ekibiyle dışarıda görüştük. Enes, tam da bu dönemde askerden geldi. Erhan Abi ve Enes’le birkaç defa buluştuk.

Gelelim Instagrama. Bu yıl Instagram’da çok güzel coverlar paylaştık. Ayrıca koleksiyonla alakalı güzel derlemeler yaptım. Hepsini değil ama bir kısmını aşağıda paylaşıyorum.

Bu yılın da en sekmeyen yazıları dolunay yazıları oldu. Hatta bu sene 12 değil, 13 tane dolunay yazısı yazdım. Bu yazıların en güzel özelliği o dönem sahip olduğum ruh halini çok iyi yansıtmaları. Ayrıca müzikal çalışmalarımız da genellikle bu yazıların içerisinde veriyorum.

Youtube’u çok ihmal ettim. Çok ihmal ettim ve sadece 1 video yayımladım. Belki 2021’de daha dolu geçer. Covid pandemisi aslında evde kaldığımız dönemde film ve dizi izlemek için uygun bir zamandı. Ancak hem Merve’nin hamileliğinin son dönemleri olması hem de Mert’in doğmasıyla birlikte hayal ettiğimiz gibi olmadı film izleme olayı. Yine de Netflix‘te epey bir şeyler izledik. Bunların içerisinden beğendiklerimden bazıları Old Guard, Cinayet Süsü, Nice Guys gibi filmler oldu. Bu arada umarım Old Guard’ın devam filmi çekilir. Şunu fark ettim ki eski filmleri izlemeyi daha çok seviyorum. Fury, Yüzüklerin Efendisi, Kapıdaki Düşman, Er Ryan’ı Kurtarmak gibi filmleri senede birkaç kere izliyorum. Mesela How I Met Your Mother‘a başladık yeniden.

Halen izlemekte olduğum İkinci Dünya Savaşı’nın En Önemli Olayları isimli belgesel ise hayatımda izlediğim en derli toplu 2. Dünya Savaşı belgeseli. Bu yıl ayrıca Atiye, Breaking Bad, Spartacus ve La Casa De Papel‘i izledik. Netflix dışında bu yıl Mustafa sayesinde Amazon Prime‘ı da denedim ama burada da birkaç eski film dışında yeni bir şey izlemedim. Bunlardan bağımsız olarak 1917 isimli film muhteşem bir WW1 filmiydi. Ayrıca ilk defa izlediğim Bone Tomahawk da yıllar sonra izlediğim en iyi western filmiydi.

Bu yıl edebiyatla dopdolu geçti. Bunda da en büyük pay Hicri Bilakis Kuşçu‘nundur. Bugüne kadar yıl içerisinde okuduğum, aldığım kitapların sayısını tutmazdım. Ayrıca kitaplara dair yaptığım incelemeleri de yazmazdım. Onun yılbaşından hemen önce verdiği Metis Ajanda 2020 – Ya Kebikeç! sayesinde bu envanteri günden güne tutabildim. Bu ajandanın en güzel yanı, ihtiyacınız olan her şeyi içeriyor olması. Önemli günleri, dolunay takvimi, özel sözler, yazarları eserlerinden alıntıları (ki bunlar bile başlı başına bir okuma kaynağı), küçük bir not bölümü, telefon rehberi ve birkaç faydalı bilgi. Yoğun geçen bir yıl olmasına rağmen baş ucumdan kitabı hiç eksik etmedim. Bu yılın ilk kitabı Borges’in Ficciones: Hayaller ve Hikayeler oldu. Burada yer alan Artificos kısmı müthişti. Bu yıl okuduğum en iyi kitaplar ise Alamut, Malafa ve Sapiens oldu. Bunu Herkes Bilir ve Meteor Avı‘nı yarıda bıraktım. Ayrıca Zaman Makinesi ve Fahrenheit 451‘den çok etkilenip çizgi romanlarını aldım. Bu yıl çeşitli yollarla (satın alarak, hediye olarak, takasla, ücretsiz olarak ve hibe edilerek) elime toplam 93 kitap geçmiş. Bunlardan 30 tanesi Jules Verne kitapları.

Jules Verne demişken, hayatımın Jules Verne’yle dopdolu geçen yıllarından birisiydi. Yılın ortalarında Murat Haser isimli ülkenin en büyük Jules Verne koleksiyoncusuyla tanıştım internetten. Paylaşımları üzerinden epey muhabbet ettik. Bu sayede benim tamamladığımı sandığım bazı serilerin eksik olduklarını görüp tamamladım. Ve İthaki koleksiyonumu sadece son kitap (46 no) eksik olmak üzere tamamladım. ALFA Yayınlarının “Olağanüstü Yolculuklar” serisine başladım. Bu serinin güncel bir seri olması nispeten işimi kolaylaştıracak.

Müzik. Bütün yıl boyunca dinledim. Hastanede doğum için kontrole gidince de dinledim, sabahları işe giderken de dinledim. Kulaklığım bozuldu ve aylardır servisten gelmedi. Dışarıdayken idare ediyorum başka kulaklıklarla. Bir gün Ender’le buluşmuştuk. Arabada radyoda bir şarkı duydum. Giriş melodisi acayip hoşuma gitti. Yıl boyunca da dinleyip durdum: Kahraman DenizUzak Gelecek. Oluyor böyle takıyorum bazı şarkılara. Mesela hiç tarzım olmamasına rağmen Kül, Dünya’dan Uzak ve Kentsel Dönüşümler isimli şarkıları da çok beğendim. Sagopa Kajmer’in de girişteki strachleri çok hoşuma gittiği için Pankart isimli yeni şarkısını beğendim. Bir de keşif yaptım ki keşfettikten sonra defalarca dinledim. İstanbul Şarkıcıları isimli oluşumun Köroğlu Dağları isimli şarkısı. 1980 yılında yayımlanmış. Müthiş bir şarkı. Bir de bahsetmezsem olmaz, Ouzo Bazooka‘nın Space Camel isimli şarkısı var ki klibiyle falan muazzam. Mert’i kucağıma alınca bunu açıp dans ediyoruz. Gerçek saykodelik budur!

Metal müzik dünyasında ise epey gelişmeler yayımlandı. In Flames, Clayman albümünün 20. yılına özel bir EP yayımladı. Eski şarkıların yeni düzenlemelerini içeriyordu. Yeni düzenlemelerin hiçbirini beğenmedim. Ancak albümün remastered halini beğendim. Deftones, Ohms isimli albümünü yayımladı. Albüm aklımı başımdan almadı ama kötü de değildi. Önceki albümden çok daha iyiydi. Deftones ayrıca başyapıtları White Pony’nin 20. yılına özel bir Anniversary Edition yayımladı. White Pony x Black Stallion isimli bu double albümde ilk albümün remastered şarkıları ve remiksleri yer aldı. Remikslerin bazıları resmen bambaşka şarkılar olmuşlar. Çok beğenmedim. Katatonia, City Burials isimli yeni albümünü yayımladı ancak olmadı, yaprak kımıldamadı bende. Yine bir başka grup Linkin Park da Hybrid Theory albümlerinin 20. yılına özel bir albüm yayımladılar. İçerik olarak çok zengindi ancak çok da pahalı olduğu için almak mümkün değildi. Yine de eski videolarını yeniden düzenleyip renkleri ve çözünürlüğü olağanüstü hale getirdiler. Sırf bu bile yetti de arttı. Yıllar sonra oturup Linkin Park dinledim. Hatta şu anda da In The End çalıyor.

Ülkemizde de müzik piyasası covid’e rağmen üretkendi. Konserler olmadı ama gruplar evlerinde üretti. Grupların bir dönem evlerinden yaptığı cover ve akustik çalışmaları beğeniyle izledim. Bu yılın en yeni yepyeni grubu benim için Bipolar Architecture oldu. Heretic Soul‘dayken de çok beğendiğim Sarp‘ın yeni grubu. Depresif melodilerin üzerine yaptığı vokali özellikle beğendim. Şu anda grubun üç şarkılık bir EP’si ve bir de single çalışması var. Bu yıl umarım onların adına daha iyi geçer. Canımız ciğerimiz Pentagram‘ımız yeni bir albüm çıkarır diye bekliyorduk ancak “Bu Düzen Yıkılsın” isimli bir single yayımladı. Bir de video çekti. Beğenmedim. Ancak şu açıdan mutlu oldum ki Pentagram yola sekiz kişi olarak devam edecek gibi görünüyor. Cidesphere, bu yılın en iyi albümlerinden birini çıkardı: Dawn Of A New Epoch. Yılın son aylarına denk gelmesine rağmen Spotify’ım da ilk üçe girdi albüm. Özellikle Sacred Patronage bu yıl favori metal şarkım oldu. Sabhankra bu yıl yeni bir materyal üretmedi, konserler verdi. Ancak 2021’de yeni bir albüm yayımlayacaklar. Yani aslında bu dönemi onlar da üretmek için kullandılar. Bu yıl onlarca albüm çıktı elbette ancak belki de bunları ben de ilerleyen yıllarda keşfedeceğim için buraya fazla detay yazmıyorum. Son olarak baş tacım Black Omen‘in ilk demosu kaset formatında yayımlandı. Bununla ilgili ayrı bir yazı yazacağım için detay vermiyorum.

2020’nin ilk aylarında verdiğim bir yedek parça siparişi vardı. Aralık ayının ilk haftası geldi ve yanlış geldi. Yeniden sipariş oluşturdum bekliyorum. Ayrıca Pioneer servisinden hala kulaklığımı bekliyorum. Umarım bunlar bu yıl gelir. Koray’ın istediği Mor ve Ötesi – Deli parçasının davul videosunu hala çekemedim. Onu bitireceğim. Sercan’la bu yıl üç kere görüştük. Ocak ayında Eskişehir’e geldiğinde ve Alper’in düğününde. Volkan’la ise görüşemedik hiç. Sercan‘a doğum gününde güzel bir kolaj video yaptık. Beğenmedi 🙂 Bursa’dan isimsiz bir mektup geldi. İçerisinde uzunca bir plak listesi vardı. Beni nereden buldu, ismime ve adresime nasıl ulaştı bilmiyorum. Ama iç içe de sevinmedim değil. Zaman zaman açıp okuyorum.

Yazmayı yukarıda unuttum ama kardeşim Mustafa, Kocaeli Üniversitesi’nden Osmangazi Üniversitesi’ne geçiş yaptı. Dolayısıyla iki yıldır süren çilemiz nihayet bitti. Nihayet yeniden Eskişehir’de toplandık. Bu yılın güzel gelişmelerinden bir tanesiydi bu. Tabi ki bir diğer Mustafamız da nihayet gitti Trabzon’da nişanlandı Kübra’yla. Mustafa şüphesiz son yıllarda hayatımıza giren en değerli adamlardan. Ama Kübra da o kadar müthiş bir insan ki bazen diyorum acaba Mustafa’yı mı daha çok seviyoruz Kübra’yı mı 🙂

Bu yıl Ferit sağ olsun bana bir sürpriz yaparak hazırladığı exlibrisi göndermiş. Ben de mektuplarımda kullanıyorum bunu. Kendisi yıllar sonra Kütahya’dan ayrıldı. İzmir’e tayini çıktı. Elbette Kütahya demişken bir diğer sevgili kardeşimiz Gürcan‘dan da bahsetmezem olmaz. O da bir kere Eskişehir’de beni ziyaret etmişti. Pandeminin hızlanmaya başladığı günlerdi. Sonrasında iade-i ziyaret fırsatım olmadı. Ama 2021’de şartlar düzelirse Gürcan’ı Kütahya’da ziyaret etmeyi planlıyorum.

Evet, yılın özeti yazılarımın olmazsa olmazı olan Hedefler bölümüne geliyoruz. Bakalım geçen sene kendimize hangi hedefleri koymuşum, neleri başarmış, neleri yapamamışım. En önemlisi de, önümüzdeki yıl neler yapmak istiyorum? 2020 yılı için hedeflerim şunlardı:

  • Elektronik davuluma bir ilave crash zili almak (Olmadı, alamadım. Ancak bozuk bir aksamını tamir ettirdim)
  • Kendime yeni bir bilgisayar toparlamak ve bunu olabildiğince ucuza yapmak. (Harika! Bunu başardım!)
  • Bir şarkıyı baştan sona düzenleyip cover olarak yayımlamak. (Bunu da yaptım sayıyorum, çünkü birkaç şarkıyı baştan sona olmasa da coverladık ve düzenleme yaptım)
  • Konsept bir fotoğraf çalışması yapmak. (Başarısız sayıyorum. Gerçi Alper’in düğününde epey bir çektim ama olsun, bu hedefi yazarken hayal ettiğim şeyi yapamadım)
  • Tank maketimi bitirmek. (Olmadı, yapamadım)
  • Vasatın üzerinde bir otomobil almak. (Olmadı, alamadım)

Evet, hedefler açısından çok da parlak geçmemiş anlaşılan. Moral bozmayalım ve kendimize 2021 için yeni hedefler koyalım. Önceki senelere kıyasla daha minimal hedefler koyuyorum çünkü Covid-19’un ne zaman biteceğini kestiremiyorum. Buyurun:

  • Elektronik davuluma ilave bir crash zili almak
  • Tank maketimi bir diorama ile bitirmek
  • Vasatın üzerinde bir otomobil almak
  • Doktoramı bitirmek
  • Eğer covid-19 nihayet tüm ülkede sona ererse iki farklı zamanda tatile gitmek
  • Alper’in isimsizini bitirmek

Bir önceki yıl şöyle yazmışım: “Umarım 2020 pozitif şeylerle dolu bir yıl olur. Hayatımızın belki kökten değişeceği, belki dibe vuracağımız, belki de göklere çıkacağımız bir yıl olacak. Hazırlıklı olmakta fayda var.” Hazırlıklı olamadık açıkçası. Yıl boyunca çok fazla şey kaybettik. Sevdiğimiz insanları, yakınlarımızı kaybettik. Afetler ve hastalıklar yüzünden çok insan öldü. Ama pek çok yavru da bu yıl gözlerini açtı hayata. Mert Ekin, bizim için bu yılın tek güzel şeyi oldu. Her şeyden habersiz, üç beş kişilik dünyasında yaşamaya devam ediyor 🙂 Ben bu yıl da buralarda olacağım sevgili okur. Bu yazıda unuttuğum bir şeyler muhakkak vardır. Lütfen bana yazın, hatırlatın. Umarım 2021 yılı her birimiz için daha farklı ve daha güzel olur. Unutma, gökte dolunay olduğu sürece Dünya’dan bir çift göz ona bakacak.

TR Rock Tarihi 1, Yeraltı Kütüphanesi, Bu Toprağın Çağdaş Ozanları

Bu yıl benim için kitapların yılı oldu diyebilirim. Pandeminin ilk günlerinde (çok daha iyi tedbirlerin olduğu zamanlarda) ve Mert‘i uyuturken epey kitap okuma fırsatım oldu. Sadece okumalık değil, koleksiyon ve arşivlik de pek çok kitap geçti elime. Çok büyük bir ilgiyle takip ettiğim Head Bang‘in altıncı ve son sayısı bu yıl yayımlanmıştı. Şüphesiz müzik yayıncılığı adına bu yılın en dikkat çekici yayını bu oldu. Bunun dışında okuduğum kitaplar ise büyük bir gecikmeyle Türkiye Rock Tarihi 1 – Saykodelik Yıllar, Yeraltı Kütüphanesi ve Bu Toprağın Çağdaş Ozanları oldu. Haydi şimdi bu kitaplara şöyle bir göz atalım.

Yıllar önce 2013’te ilk baskısı yayımlanan Türkiye Rock Tarihi 1, ülkemiz müzik yayıncılığının en önde gelen isimlerinden biri olan Güven Erkin Erkal‘ın yıllardır süren koleksiyonculuk ve arşivcilik merakının olabilecek en iyi meyvesi. Kitap iki cilt halinde planlanmış. İlk cilt olan “Saykodelik Yıllar” 2013 ve 2014 yıllarında iki baskı yapmış. Ülkemizde rock ve metal müziğin tarihin anlatırken Güven Abi konuyu en baştan ele almaya karar vermiş. Dolayısıyla bu cilt, sadece rock ve metal müzikseverlerin değil, ülkemizde müzikle ilgilenen herkesin sahip olması gereken bir başucu kaynağı niteliğinde. Rock ve metal müziğe gelmeden, ülkemizde pop, jazz ve blues’un maceralarını anlatarak işe başlamış. Eserde ülkemizin “ilklerine” sıkça değinilmiş ve pek çok belge sunulmuş. Bu açıdan arşive koyulması muhakkak gerekli bir kitap olmuş. Özellikle son kısımdaki plak rehberi (kronolojik liste) Türkiye’de daha önce yapılmayan bir tasnif çalışmasının bir sonucu. Elinizde referans olacak bir rehber niteliğinde. Aradan geçen bunca yıla rağmen Güven Abi halen ikinci cildi yayımlamış değil. En son 2017 yılında bir tweet atmış yakında geliyor diye ama en ufak bir gelişme yok.

Güven Erkin Erkal’ı, Anadolu Üniversitesi Rock Kulübü olarak davet etmiştik biz okuldayken. Volkan‘la ve Alper‘le birlikte epey uğraşıp emek verdiğimiz bir organizasyon olmuştu. O programda belki de bu kitabın temelini oluşturan bir sunum yapmıştı. Ne olmuş nasıl olmuşsa ben böyle bir kitap yayımlandığını bile kaçırmışım. Yıllar sonra fark edince hemen sepete attım ve bir solukta okudum. Bu yıl okuduğum en iyi müzik kitabı kesinlikle buydu.

Yeraltı Kütüphanesi, aslında konsept olarak Güven Erkin’in çalışmasına benziyor. Hatta kitabın yazarı Koray Sarıdoğan tarafından kitapta kendisi için ayrı bir başlık bile açılmış ve pek çok yerde övgüyle bahsediyor. Kitabın son 40 sayfasında ise kesinlikle ilk defa göreceğiniz ve sizi ciddi anlamda şaşırtacak pek çok belge ve fotoğraf yer alıyor. Bu anlamda yazar cidden çok iyi bir arşiv ve literatür çalışması yapmış. Bu açıdan kendisini tebrik etmek gerek. “90’lar Türkiye’sinde Altkültür: Rock, Dergi, Fanzin, Edebiyat” alt başlığıyla yayımlanan eserde önce Türkiye’nin 90’lardaki kültürel durumuna kısaca değinmiş. Daha sonra başlıklar halinde ülkemizde yayımlanan müzik kitapları, dergiler ve fanzinler ile edebi eserlere değinmiş. Çok da güzel bir iş yaparak bir de 2000’ler sonrası için bir okuma listesi vermiş. Kitabın son kısmı ise röportajlara ayrılmış. Altan Öktem, Aptülika, Çağlan Tekil, Murat Beşer ve Şenol Erdoğan ile yaptığı röportajlara yer vermiş. Yazar büyük bir samimiyetle Çağlan Tekil’le yaptığı röportaj sırasında Baron’un ona burun kıvırdığını bile yazmış 🙂 Bu elbette onun için unutulmaz bir anı olmuş ve kitabı da onun anısına atfetmiş. Tıpkı TR Rock Tarihi gibi, bu kitap da özellikle fanzin ve dergi yayıncılığı için bir katalog görevi göreceğinden kitaplıkta bulunmalıdır.

Son olarak Sibel Karagöz‘ün bu yıl yayımlanan “Bu Toprağın Çağdaş Ozanları” isimli kitabını okudum. Biraz üzülerek söylemem gerekirse kitabı çok da beğenmedim. Sibel Karagöz’ün bu kitapta da yer verilen bir yazısını daha önce okuduğumda şarkı sözleriyle kurguladığı cümle yapılarını çok orijinal bulmuştum. Ancak daha önceki tarihlerde yazdığı çeşitli yazıları derlediği bu kitapta, neredeyse tüm sanatçılar için aynı şeyi yaptığını görünce açıkçası biraz sıkıldım. Kendi adıma beni düşündüren ve sindiremediğim bir diğer husus ise kitapta yer alan sanatçıların seçimleri. Kitapta 21 farklı isme yer veriliyor. Düşünün ilk sıralarda Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Barış Manço, Cem Karaca, Erkin Koray, Fikret Kızılok gibi kalitesi çok net, ülkenin sadece müzik değil, başlı başına kültür tarihine adlarını yazdıran sanatçılar yer alıyor. Ancak sonlara doğru seçilen isimler “Dolu Kadehi Ters Tut”, “Emir Can İğrek”, “Evrencan Gündüz” gibi diskografisi daha az, profesyonel müzik yaşantısının henüz başında olan çevrim içi ünlü isimler var. Belki de evet, yirmi yıl sonra bu isimler de müzik tarihine adlarını yazdıracaklar ama Aşık Veysel’in, Barış Manço’nun olduğu bir listede bunlar ne arıyor diye soruyorum. “Ozan” olabilmek bu kadar kolay mı? Ben yazarın yerinde olsaydım kitabımı iki bölüm halinde hazırlardım. İlk bölümde ölümsüz isimlere yer verirdim. İkinci bölümde ise bu yeni seslere merhaba derdim. Elbette şunu da söylemezsem olmaz, bu ülkenin müzik tarihinde “çağdaş ozanlığa” yönelik bir çalışma yapıp da ülkenin pop müzik tarihinin belki de son yirmi yılının en iyi albümlerinden birini yapan, yepyeni bir soluk getiren, çizgisiyle rengiyle sözleriyle melodisiyle yüz akı olan Mabel Matiz nasıl unutulur? Aklım almıyor. Yeni baskısı olursa yazarın eklemesi gereken tek şey Mabel Matiz ve Maya albümü olmalıdır.

İyi Bir Tripod Önerisi: Jmary KP-2264

Yıllar önce aldığım emektar tripodlar yavaş yavaş dökülmeye ve özellikle video çekerken sorun çıkarmaya başlayınca bir yeni bir tripod almanın zamanı gelmişti. Aylar önce sevgili Özge‘nin doğum gününde hediye olarak tripod almıştık. O tripodu alırken epey bir araştırma yapmış ve fiyat/performans olarak üst düzeylerde olan bir ürünü tercih etmiştik. Hediye sahibine ulaşıp Özge paketi açtığında da ne kadar doğru yapmış olduğumuzu görmüştüm. Hatta biraz fazla imrenip keşke kendime de alsaydım demiştim. Nihayet kendi tripodlarımın ikisi de sırayla parçalanınca doğru vaktin geldiğini anladım ve gidip bizzat aynı marka ve modelli üründen aldım: Jmary KP-2264

Başlangıç ve orta seviyeli kullanıcılar için kesinlikle çok yeterli bir ürün. Hatta profesyonel kullanıcıların da beğeneceğine eminim. Bu ürünün en güzel yanı, aynı anda hem tripod hem de monopod olarak kullanılabilmesi. Evet, ürünün ortasındaki profili çıkardığınızda bunun yaklaşık 2 metre uzayabilen bir monopod olduğunu görüyorsunuz. Özellikle uzun süreli hareketli video çekimlerinde (örneğin konunun içerisinde dahil olacağınız bir dans videosu) ya da konunun uzakta kaldığı durumlarda monopodlar çok avantajlıdır. İşte bu ekipman sayesinde tripod kuruluyken bile makineyi bağlı olduğu çubuğu aşağıya doğru uzatıp monopoda geçirebiliyorsunuz.

Bunun dışında profillerin kalınlığı ve üzerindeki kaplama sünger malzeme gerçek anlamda kaliteli. Alper ve Özge’nin düğününde fark ettim ki objektifin karşısındaki modeller donanımın kalitesinden etkileniyor, işe profesyonellik katabiliyorsunuz. Rüzgarlı havalarda ağırlık asmaya yarayacak kancası ve özel taşıma çantası da başarılı. Üç katmanlı olması sayesinde yaklaşık 190 cm kadar yükseğe çıkabiliyor. Kapalı ortamda ve açık ortamda her türlü çekim ihtiyacınıza cevap verebilir. Almayı düşünenlere tavsiye ederim.

Unutma Beni

Öylece, kurumuş gibi bekledim. Kaç dakika geçti sahi? Aklıma bakmak bile gelmedi. Telefon kapandığında olduğum yerde çöktüm. Öylece halının üzerine. Asırlar sonra gelen bu telefon beni alt üst etmiş, binlerce parçaya ayırmıştı. Üzülmek desen değil, sevinmek desen değil. Korku mu bu? Yoksa heyecan mı?

Değil telefon almak, sesini bile duymak o kadar uzak bir ihtimaldi ki. Ama oldu. Üstelik tam da en uzakta olması gereken zamanda işte yine birden bire karşıma çıktı bu illet. Oysa daha dolunaya bile kaç gün vardı. Ona da böyle söyledim. “Sen hala dolunayı mı?” diye soracak oldu. “Biliyorsun zaten“, diye sözünü kestim. İnan hiç büyümemişim. Gözlerinden altın damlıyorken sesin uyuşturuyor beni hala. Aklım karıncalanıyor. Aklıma Tuğba‘nın şu resmi geldi. Tarif etsem belki, böyle çizilemezdi.

Bunalmış durumdayım. Üzerimde büyük bir baskı var. Hayatımda aynı hissi bununla birlikte tam üç kere yaşadım. İlki üniversiteden mezun olduğum zamandı. Neyse ki Alper yanımdaydı. Aynı şeyleri yaşadık. Bir sonraki ise askerliğime denk geldi. Öncesi ve sonrasına. Neyse ki onu da savuşturabildim. İşte şimdi en büyük sınavımı vereceğim. Nasıl olacak?

Kendimi yine burada tuşlara basarken buluyorum. Hep böyle oluyor. Bu arafta kalmışlık hissinde, mutluluğun payı biraz daha fazla olsaydı kağıda kaleme sarılır mektup yazardım. Şimdi ise galiba biraz hüzün var. Biraz da korku. En unutamadığım anlardan birisiydi yüzüme “Korkak” diye haykırdığın zaman. Korktum ne yalan söyleyeyim.

Böyle hissetmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki… Forget me not.

Efendi – 2020 Single’lar Yılı

“Bazen bir fırtınayla öldürürsün kaşifleri.”

Geride bıraktığımız hafta içerisinde Efendi, Neden Bilmem isimli yepyeni parçalarını yayımlayınca, uzunca bir süredir bloga grup hakkında yazı yazmadığımı fark ettim. Yazının sonuna eklediğim bir anketle birlikte, Efendi hakkında Türkçe yazılmış en uzun yazıyı yazdım. My Resort, Türkiye’de Efendi hakkında en çok yazan sitedir. Benim burada yazdıklarımı kaynak göstererek ya da göstermeden alıp yayımlayan çok fazla müzik sitesi de oldu hatta.

Bu yıl tüm Dünya’yı etkileyen pandemi süreci başta ekonomi olmak üzere günlük hayatımızın pek çok alanında etkisini gösterdi. Etkinlikler azaldı, iptal edildi ve hala süreç eskisinin yarısına bile ulaşamadı. Ancak tüm bu eve kapanma sürecinin bazı müzisyenler için avantaja dönüştüğünü fark ediyorum şimdi. Bu yıl çıkan bir birinden harika metal albümleri oldu. Galiba bazı müzik insanları, günlük hayatın sıkıcı rutinlerini pandemi “sayesinde” geride bırakınca ortaya çok kaliteli işler koyabiliyorlar.

Efendi, bu yıl üç parça yayımladı. Yılın tamamına neredeyse eşit zamanlamayla yayımlanan parçalar ise ayrı ayrı yorumlanmayı hak ediyor. Bu yazıda, Efendi cephesinden neler olup bittiğinden ve yeni şarkılardan bahsetmeye çalışacağım. Grubun solisti Utku ve gitaristi Alper‘le yaptığım telefon görüşmelerinde aldığım notlardan faydalanacağım 🙂

Bu yılın ilk çeyreğiydi galiba, Spotify‘dan grubun 2016 tarihli ilk albümü “Hangi Rüya“yı aratınca “bulunamadı” diye bir hata aldım. Grup üyelerine ulaştım. Belki sistemsel bir arıza vardır diye. Ancak sorunun kaynağı ilk albümün yapımcısı olan firma çıktı. İlk albüm Hangi Rüya’yı yayımlayan firma, Spotify’ın yıllık ücretini yatırmamış. Üstelik Spotify firmayı birkaç kere mail’le uyarmasına rağmen. Akıl alır gibi değil! Neyse ki grup elini taşın altına koyuyor ve yapımcının yapması gerekeni kendi yapıyor, bu ücreti kendisi ödüyor. Bu sorun böylece aşılıyor. Albüm yeniden Spotify’a yükleniyor ancak ne yazık ki eski reytingleri uçuyor. Bir de parça adlarında yazım hatası oluyor. “Ben Hep Öyle” isimli şarkı “Ben Hep Böyle” olarak yüklenmiş mesela 🙂 Youtube ve diğer platformlara da bu şekilde yansımış. İlk defa dinleyecek olan dinleyicilere uyarı, bu albüm 2020’de değil, tam dört yıl önce 2016’da yayımlandı.

Çok değil birkaç ay önce grup üyelerinin tamamı Eskişehir‘de yaşıyordu. Ancak yakın zamanda Alper Ankara‘ya taşındı. Ancak bu durum teknolojinin de sayesinde, grubun üretim sürecini hiç etkilemedi. Bu süreçte, kayıtların büyük kısmı Utku’nun ev stüdyosunda alındı. Davulların bir kısmı, vokal ve bass gitar kayıtları ise Ufuk Bulut Stüdyosu‘nda yapıldı. Miks ve mastering de de önceki çalışmalarda olduğu gibi Ufuk Bulut imzası var. Çok yaşasın.

Neden Bilmem, geçen hafta yayımlandı. Açıkçası ilk dinlediğimde bende çok easy-listen bir hava bıraktı. İngilizce yazdım kusura bakmayın. Kolay dinlenebilir desem olmaz, çünkü vermek istediğim anlam o değil. Parçayı değersizleştiriyorum gibi bir anlam çıkmasını istemiyorum. Parçanın tek sindiremediğim kısmı solosu oldu. Akustik düzenleme olarak yayımlanınca bunun acaba davullu bir düzenlemesi de gelecek mi diye bekliyorum. Bu single için hazırlanan kapak resmi Cem Kater‘e ait.

Sen Varsın Diye, şaşırtıcı bir şekilde sample davullarla kaydedilmiş. Efendi, bugüne dek, pek çok grubun aksine kayıtlarda davulları canlı olarak kaydederdi. Şarkıda ise altyapı olarak eklenmiş. Henüz ilk notayı duymuşken başlayan sözleriyle insanı hemen içine çekiyor. Birkaç yıl önce İstanbul’a gidişimizi hatırlıyorum. Orada grubun prodüksiyon şirketiyle birlikte birkaç demo dinlemiştik. Bu grubun kurulduğu ilk günden beri altını çizdiğim bir husus var. “Tüketilebilir” pek çok şarkının aksine, Efendi şarkılarında çok ön plana çıkan bir şarkı sözü kalitesi var. O gün prodüksiyon şirketinin de üzerinde ısrarla durduğu husus buydu. Tüm bu notalara bezenmiş kelimeler, Utku’nun en güzel şiirleri. Utku’dan sıkça duymayı beklediğimiz vokal oyunlarıyla bitiyor parça. Kapak çalışması Büke Sevindi‘ye ait. Kendisiyle ben de tanışmış misafiri olmuştum. Selamlar.

Ada. Efendi’nin bana göre en sıra dışı şarkılarından birisi. Tam bir vokal şöleni. İlk notalarını duyunca “yoksa siz de mi üçüncü yeni akımına dahili oluyorsunuz?” diye sormuştum. Synth destekli bir ana melodi, hemen ardından gelen neredeyse arabesk bir solo ile tamamlanmış. Saykodelik grupların bu kolajı sıkça yaptığını biliyoruz. Oysa bu parçada sözlerin hüznüyle bambaşka bir duygu seli başlıyor. “Yarın yokmuş, gemiler gitmiş, rüzgarda boğulmuş bir çiçek, denize düşmüş…” Şarkının neredeyse her sözü çerçevelenecek kalitede. Yazının ilk cümlesi gibi. Kapak resmi bizzat Utku tarafından çekilmiş.

Şimdi bir müjdeyle bitirelim. Yaklaşık iki hafta sonra yepyeni bir şarkı daha yayımlayacak Efendi. Bu yılın son şarkısı olacak bu da. Kişisel olarak, gruptan beklentim çok fazla. Aslında bu üç şarkı da bana göre müzikal bir evrimin işaretleri. Özellikle grubun sahip olduğu donanım ve kayıt imkanlarının bu dönüşüme katkısı olacağına eminim. Ve son bir beklenti: Bu şarkılar mutlaka plak olarak basılmalı. Çünkü Efendi şarkıları pikapta dinlenebilecek naiflikte olmalarının yanı sıra, ortalama frekanslarıyla plağa basılmak için en uygun aralıktalar.

Haydi bir anket yapalım şimdi. Varsayalım ki Efendi bir EP yani 45’lik çıkarmak istiyor. Bunun için iki şarkı seçmemiz gerek. Siz hangi şarkıları seçerdiniz? (Mobil cihazlarda anket görünmeyebilir)

https://www.instagram.com/efendi.band/

Ve Eylül Başlar…

Salak gibi oturmuş sana ulaşmayı bekliyorum. Telefon çalıyor ama elbette açmayacaksın. Neden açasın ve acıyasın ki? Sırf dolunay var diye, yıllar önce verdiğim sözü hala tutuyorum diye, bana bağlı olmanı neden bekleyeyim ki? Her neyse unutalım şimdi bunları. Bu ay ki görsel Tahir Abi‘den geliyor. Yıllardır onun duvarını süslüyor. Belki imkan olsa, orijinal görseli tarayabilsem, aynısı ben de tablo yaptırabilirdim. Belki çizere ulaşmanın bir yolu olsa…

Şu iki cümleyi çok seviyorum: “Zaman geçiyor.” ve “Bu işler olur.” Olur, elbet olur ama nasıl? Geride nasıl bir yara bırakır? Ahmed Arif’in dizelerini okudum perişanlıkla. Bu nedir ya? Her canım sıkıldığında böyle mi hissedeceğim ben? Bilmem kaç yıl benden önce yazılmış şu kelimeler, öyle mi güzel denk gelir?

Eylül ayı başladı. Alper veda edeli haftalar oldu. Sindiremedim bir türlü. Huzur yok, keyif yok, yoruluyorum, düşüncelere boğulmuş haldeyim. Mert var gerçi. Mert’le zaman geçiriyoruz. Mert’in her geçen gün biraz daha büyümesini izliyoruz. Dört aylık olacak birkaç gün sonra. Artık sağa sola kendini döndürebiliyor.

Alper yıllardır ilk defa, blogla ilgili bir fikirle geldi. Gerçi kendisi de henüz tam şekillendirememiş ama bahsettiği kısmı bile heyecanlanmama yetki. Bakalım önümüzdeki aylarda Eskişehir – Ankara hattında neler olacak. Az önce güzel bir haber aldım. Yağızhan mezun olmuş.

Sagopa Kajmer, “Yunus” isminde bir EP çıkarmış. Yıllar sonra merak ettim dinleyeyim dedim. İlk parça “Pankart” epey ilgimi çekti. Parçanın başındaki strachler beni 2000’lerin ilk yarısındaki Sagopa / Silahsız Kuvvet dönemine götürdü bir anda heyecanlandım. Ancak devamında gelen melodik vokallerle yüzümü buruşturdum. Sonradan strachlerin bizzat Sagopa’ya ya da yıllardır duymadığımız ismiyle Dj Mic Check’e ait olduğunu öğrendim. Uzun süredir Ahmet’le bir araya gelemiyoruz. Fırsat bulursak bu yeni çalışma hakkında konuşabiliriz.

İlkan Abi aradı önceki gün. Aklıma bir tohum ekti. Inception olur mu bilmiyorum 🙂 Ama üzerinde enine boyuna düşünmem gerekecek. Aynı akşam Eskişehir Teknik Üniversitesi‘nin çevrimiçi sertifika törenine katıldım. Haftalar önce yaptığım şu çevrim içi sunum için benimle birlikte diğer konuşmacılara da birer teşekkür belgesi takdim ettiler. Hocalarımın büyük bir kısmını Zoom üzerinden de olsa görmek beni ziyadesiyle mutlu etti. Önümüzdeki dönemde de bu işlerin daha da güzel bir zemine oturtularak devam etmesini diliyorum.

Ve Eylül başlıyor. Takvimimde yaz bitti. Sıcaklar son bulmadı ama yüzümü sonbahara çevirdim artık. Bir yolunu buluncaya kadar, gözlerim üzerinde olacak, gökyüzünde.

Özge ve Alper’in Düğünü!

Blogun en mutlu yazılarından birisi başlıyor!

En sevdiğimiz arkadaşlarımız, biricik dostlarımız ve kardeşlerimiz hayatlarını birleştirmeye devam ediyor. Geçen hafta sonu Antalya’da Koray ve Tuğba’yı evlendirdik. Gerçi üzerime bir pay almayayım çünkü düğüne gidemedim. Covid 19 belasının bu döneme rastlaması elbette onların suçu değil. Bu bela, muhakkak hepimizde telafi edilemez eksikliklere yol açıyor işte böyle.

Alper’le Özge’nin düğünü ise zaten bir kere ertelenmişti ve biz bir ikincisi daha olmasın diye dua ediyorduk. Koray’ın düğünün olduğu haftada Bursa’daki Covid tedbirleri daha bir sıkılaştırılınca artık pamuk ipliğine bağlıydı her şey. Düğüne birkaç gün kalmasına rağmen ne tedirginliğimiz azaldı ne de o “acaba” korkusu.

Cuma sabahı Merve ve Mert’le vedalaşıp çıktım. Öğlen Mustafa’yla buluştuk. Ertesi gün Bursa’daki düğünde çalacak olan Poly Tuner grubunun davulu ile diğer ekipmanları almak için önce grubun trompetçisi Göktuğ ile buluştuk. Daha sonra da davulcuları Hakan’la buluştuk. Hakan’la buluşmamız iyi de oldu aslında. Çünkü “Splash” isimli müzik stüdyosunu bu sayede keşfetmiş oldum.

Daha sonra grubun vokalisti Armağan’la buluşup son parça ekipmanları da alıp Mustafa’yla Bursa’ya doğru yola çıktık. Bu kadar zamandır arkadaş olmamıza rağmen Mustafa’yla ilk defa yolculuk edecektik. Başından sonuna keyifli bir yolculuktu peşinen yazmak gerekirse. Hem güldük, hem doyduk hem de yeri geldi birlikte sövdük 🙂

Bursa’ya vardığımızda önce Caner’in evine gittik. Tüm malzemeleri buraya bıraktık. Daha sonra Alperler’in eve geçtik. Burada da biraz oyalanıp dinlendikten sonra Caner ve Mustafa’yla birlikte ufak bir Bursa turuna çıktık. Ertesi gün için gerekli bazı malzemeler aldık. Daha sonra çok sevdiğim Sönmez İş Merkezi’ne, birkaç sahaf gezmek için gittik. Zaman olsa belki de bir tam gün boyunca yorulmadan, sıkılmadan gezebilirsiniz burayı. Bursa’da gitmeyi en çok sevdiğim yer burası olabilir.

Neyse burada da işlerimizi halledip eve geçtik. Evde yemek yedikten sonra gelecek misafiri beklemeye başladık. Misafir geldikten sonra ben izin istedim ve dayımların evine geçtim.

Burada gece kaldıktan sonra sabah Öner Abimle tekrar dışarı çıktık. Onun hastanede bir işi vardı. Caner ve Mustafa da beni hastaneden aldılar. Akşam düğünden sonra Caner’in evinde küçük bir parti olacaktı. Buraya çok az sayıda kişi katılacaktı. O yüzden hazırlıklara başladık. Aydınlatmaları ayarladık. Daha sonra alışverişe çıktık. Alışverişten sonra hızlıca eve döndük. Sahnede kullanılacak ekipmanları alıp salona götürdük. Ardından hemen kuaföre geçtik. Düğün işlerinizi yaparken bu kuaför sürecini çok iyi planlamanız gerekiyor. Düğün günü, diğer tüm süreçler hep bu kuaför faslının durumuna göre şekilleniyor.

Biz üzerimizi değiştirip kuaföre geldiğimizde Alper’in şortla geldiğini görünce koptuk tabi. Sonrasında gelinin çıkışını beklemeden tekrar eve geçtik. Bu arada iki gün boyunca Mustafa bir dakika durmadı. Arabayla hemen her yere koşturdu. Biz eve geçtiğimizde apartmanın kapısını Özge’nin açtığını görüp şok olduk. Meğer Alper, gelin hanımı kuaförden alıp bize yetişmiş bizim önümüze bile geçmiş.

Bir sonraki işimiz fotoğraf çekimiydi. Günler öncesinden çekim için planladığımız yere gitmek epey vakit alacağı için eve çok yakın olan Kültür Park’ı tercih ettik. Çekim önceki Finansbank ATM’si aramakla epey vakit kaybetsek de gazladık ve diğer ekibe yetiştik.

Parkta fotoğrafları çektik. Biz buradayken Ülkü ve Sercan da geldiler. Sercan’ı çok uzun zamandır görmüyordum ve epey özlemişim aslında.

Fotoğraf çekimi işi belki ayrı bir yazının konusu olabilir. Keyifliydi. Umarım sonuçlar da güzel olur. Ayrıca Sercan’ın drone çekimi de gerçekten iyiydi.

Çekimden sonra artık düğüne geçme zamanı gelmişti. Yola koyulduk. Buzz Park isimli salona yaklaşınca konvoy geleneği olarak kornalara bastık. Gelin ve damadı salona aldık. Biz gelinceye kadar salon da ufak ufak dolmaya başlamıştı. İlk olarak Merve, Ahmet, Aysun Abla ve eşini gördüm. Onlarla biraz sohbet ettikten sonra Ersan ve Emre geldiler. Bu arada Poly Tuner ekibiyle biraz muhabbet ettim. Covid-19 tedbirleri kapsamında salonda masalar mesafeli yerleştirilmişti. Düğün sahipleri de davetlilerin seçiminden etkinliğe katılımına kadar çok titiz davranmışlardı. Riski en aza indirmek amacıyla gereken tüm tedbirler alınmıştı. Her masaya dezenfektan bıraktık. Girişte ateşler ölçüldü. Gelen davetlilerden risk grubunda olanlar zaten Valilik kararıyla katılamadılar.

Düğüne Poly Tuner grubu sahne alarak başladı. Davetliler yavaş yavaş salonu doldurmaya devam ediyordu. Bu sırada, Utku ve Hazal ile Koray ve Tuğba da geldiler. Aynı masayı paylaştık. Hemen yanımızda ise Özlemler, Özgürler ve biricik kardeşimiz Sercan ile Ülkü oturdular. Nihayet saat geldiğinde Özge ve Alper salona girdiler alkışlarla. Normalde olması gereken kalabalık belki de bunun üç dört katıydı. Ancak pandemi ve bunun yarattığı endişe davetli listesini olabildiğince kısmıştı.

Pandemi kısıtlamaları nedeniyle gelin ve damat haricinde dans olmadı, halay vb. oyunlar olmadı. Zaten Poly Tuner’in seçtiği şarkılar çok iyiydi ve salonda hemen herkes mesafeli danslarıyla eşlik etti. Neredeyse hiç çocuk olmadığı için öyle pek bağırış çağırış da olmadı.

Alper, arkadaş grubumuzda hemen hepimizin düğünü için elinden gelenin fazlasını yapmıştır. Pek çoğumuzun düğününde ilk dans parçamızı çalmış, hatta sahne almış, düğün öncesi, sonrası git gel işlerinde, getir götür işlerinde kimseye sormadan çoğu işi halletmiştir. O yüzden Alper’e olan borcumuzu birazcık olsun ödeyebilmek, kardeşlik görevimizi yapmak için onun düğünü içim neler neler hayal ediyorduk. Alper’in düğününde hep birlikte sahnede olacaktık. Olmadı. Kahrolası pandemi bizi öyle vurdu ki yoğurdu üfleyerek yedik.

Nikahta pandemi kısıtlamaları nedeniyle yalnızca birer şahit kabul ettiler. Ancak yine de ben de sahnede, çiftin yanında durma imkanı yakaladım. Böylece Alper’le birbirimize şahit olmuş olduk. Alper “Evet” derken şöyle bir göz göze gelmeye çalıştım. Yıllardır beni trollediği “Ben cevabı biliyorum” esprisini belki yapar diye. Ama o da heyecanlıydı belli ki. Nikahlar böyledir. Kendinizden emin olunca hatırlaması da keyifli oluyor.

Nikah sonrasında etkinlik tamamen müzikle devam etti. Poly Tuner, Eskişehir’de çeşitli mekanlarda sahne almasının yanı sıra, esasında düğün ve diğer müzikli organizasyonlarda da çoğunlukla sahne alan bir grup. Hatta sadece Eskişehir’de değil, Alper’in düğününde olduğu gibi şehir dışında da pandemi öncesi dönemde sahne alıyorlardı. Pek çoğu arkadaşımız olmasının yanında büyük ihtimalle Eskişehir’deki en büyük grup elemanı ağına sahipler. Talep edilmesi halinde karşınıza 4-5 kişilik mütevazi bir ekip olarak da 10 kişilik koskoca bir orkestra olarak çıkabiliyorlar. Çalma listeleri ise hem pop, hem rock’n roll hem de hareketli türküler ve halk şarkılarından oluşuyor.

Düğünün sonlarına doğru Şevkiye ve Mesut ile Betül ve Tacettin de uğradılar sağ olsunlar. Saatler geçtikçe misafirler ayrılmaya başladılar. Nihayet düğünün sonunda davetlileri salondan uğurladık. Gelin ve damadımız biraz dinlendiler. O sırada biz de Mustafa’yla onları bekledik. Sabahtan beri neredeyse hiç oturmadığımızdan ikimiz de acı çekiyorduk aslında. O son içtiğimiz çay bize ilaç gibi geldi. Çaydan sonra Ankara’dan gelen misafirleri (Özge’nin akrabaları) yolcu ettik. Alper’le konuşup ayrıldık.

Caner’in evinde buluşan arkadaşları daha fazla bekletmemek için Mustafa’yla birlikte yine düştük yollara ve saat gece yarısı 🙂 Caner’in evine geldiğimizde tıpkı her ramazan yayımlanan Coca Cola reklamlarındaki gibi kalabalık ve şen şakrak bir masa bizi karşıladı. Gündüz yaptığımız aydınlatmalar o kadar hoştu ki kısa sürede yorgunluğumuzu unutup bizi bekleyen dostların arasına karıştık. Zaten bizden kısa süre sonra da Alper’le Özge geldiler. Onlar da gelince bu küçük, izole grubumuzla eğlence başladı.

Gece saat 3’ü geçiyordu ki bekçiler gelip kibarca uyardılar bizi. Bunun üzerine Mustafa sağ olsun duruma el koydu ve yavaş yavaş misafirleri yolcu etmeye başladık. Sercanlar, Özlemler, Caner’in şeker arkadaşı Betül, Emre, Utkular, Mustafa’nın “Roketçi” dediği Özge’nin arkadaşları (kızlar meteoroloji mühendisiydi bu arada), Alper’in Bursa’dan avukat arkadaşı ve iş yerinden arkadaşları falan derken giderek ortalık sessizleşti. Kadere bak ki en son yıllar önce yine bir düğünde (benim düğünde) birlikte kaldığımız Koray’la yine bu düğünde birlikte kalacaktık. Böylece Koray ve Tuğba, evliliklerinin ilk şehir dışı yatılı misafirliklerini Caner’in evinde tecrübe ettiler. Bu ikisi, Mustafa ve ben Caner’in evde alt katta kaldık.

Sabaha kahkahalarla uyandım. Geceden yanına yedek kıyafet almayan Koray’ı, altında kumaş pantolonla arka bahçenin kilitli parmaklık kapısına dayanmış halde yakaladım. Sigara içiyordu. Bu haliyle hapishanedeki mahkumlara benziyordu. Orada bir kahkaha atınca bir daha da uyumadım zaten. Saat 9’u geçiyordu hepimiz uyandık.

Gitmek için Utku ve Hazal’la haberleştik. Bu sırada Alper ve Özge geldiler bizi uğurlamak için. Onlarla da kısacık vakit geçirip Hazal’ın evine çok yakın olan sıra dışı kahvaltıcıya gittik. Burada biraz öğle yemeğinden hallice kahvaltımızı yaptıktan sonra nihayet saat 13’e doğru yola çıktık. Yolda Koray’ın tespitlerine gülmekten İnegöl’e kadar nasıl geldik hatırlamıyorum bile. Bizim grupta ben oyuncuyumdur ama en az benim kadar oyuncu biri daha varsa o da Koray’dır bana göre. Espriyi oynayarak yapar, o anı yaşatır sana. Her şakası bir başka karakterdir. İnegöl civarında özellikle Mustafa epey yorgun olduğu için kısa bir mola verip yola devam ettik.

Saat 15’i geçe Eskişehir’e girdiğimizde, ardımızda Bozcaada’ya doğru yola çıkmış çiçeği burnunda bir çift bıraktık. Onca özlem, onca hasret ve onca mutluluktan sonra her birimizin yüreğinin bir köşesi pır pır ediyordu. Yapabildiklerimizi ve yapamadıklarımızı düşündüm yol boyunca. 2008’den bir önceki gece sabaha karşı 3’e kadar yaşadıklarımız, anlattıklarımız, diğer insanlar, yıllardır anlattığım masallar, büründüğüm kimlikler, Alper’in değeri ve önemi…

Sevgili Alper ve Özge, biricik kardeşlerim ve ailem, sizlere ömür boyu mutluluklar diliyorum. Hep birlikte yaşayacağımız nice güzel ve mutlu günlerimiz olsun.

NOT: Anlattıklarımın eksiği var, fazlası yok. Unuttuğum varsa kırılmasın, küsmesin, yorum bıraksın, yazıyı hemen güncellerim.