Tag Archives: alper

Levent Yüksel Konseri – 20 Mart IF Eskişehir

blx-get_fileMüthiş bir dolunay gecesinde, harika bir konser izledik sevgili okur. Yıllar önce verdiğim sözü nihayet tutabilmenin verdiği mutluluk, dostlarla birlikte olmanın huzuru ve siyatik ağrısının sızısıyla birlikte unutulmaz bir gece oldu gerçekten 🙂

Eskişehir‘de yeni açılan IF Performance Hall, çok kısa sürede bir biri ardında bombaları patlattı sevgili okur. Aldığımız haberlere göre, her biri tıka basa dolu bir sürü konser gerçekleştirdiler. Özellikle Mart ayına neredeyse boş gün kalmayacak şekilde doldurmuşlar ki bu konserlerin en dikkat çekici olanlarından birisiydi Levent Yüksel. Şubat ayının ilk haftalarında bileti aldım. Odaya bir köşeye koydum ve sessiz sedasız konser gününü beklemeye başladık.

Konser günü iş yerinden heyecanla çıkıp eve geldim. Ufak bir antrenmandan sonra, hemen üzerimi değiştirip fırsat olursa imzalatırım diye Levent Yüksel’in Med Cezir albümünü aldım. İmza için kalem bile aldım. Sonra da Utku ve Hazal‘la buluştum. Doğruca gidip Merve‘yi de aldık. Oradan da sözleştiğimiz mekana geçtik. Konserin kapı açılışı 21.00 idi. Bir şeyler yedikten sonra saat 20.00 civarında IF Performance Hall’e gidecektik. Bir saat önceden evet, çünkü önceki konserlerden tecrübeli olanlar kapıda inanılmaz kuyruk olduğunu, arkalarda kalanların konseri de arkalarda izlemeye çalıştığından bahsetmişti.

Yemek yiyeceğimiz mekana birkaç metre kala Hazal, Utku’ya internetten aldıkları biletin çıktısını alıp almadığını sordu. O anda başımdan aşağıya kaynar sular döküldü ve bir çığlık attım: Biletleri evde unutmuştum ! Hemen yemek yiyeceğimiz mekana girdik. Caner bizi bekliyordu içeride. Ekip yemeği sipariş ederken biz Caner’le arabaya atlayıp gerisin geri eve geldik bileti almak için. Sonra alıp hızlıca mekana geri döndük. Biz masaya oturduğumuz anda da yemekler geldi 🙂 O esnada Alper de işten dönmüştü. Koray ve Özlem de uğrayıp kalkmışlardı.

levyuk04

Neyse, yemekten sonra hep birlikte konserin yapılacağı mekana gittik. Üçüncü kattaki mekanın önündeki kuyruk katları aşıp merdivenlerden inip zemine ulaşmıştı bile. Üstelik daha saat 20.00 idi. O sırada IF’nin Instagram hesabında konserin 23.00’te başlayacağı şeklinde bir post gördük. Dedik olamaz. Neyse bekledik. Biraz önümüzde duran Burak‘la konuştuk, lafladık. Taa yukarılardan Mehmet koptu geldi yanımıza. Onunla sohbet ettik biraz da. Saat 21’de kapı açıldı. Kısım kısım içeri alındık. İçerisi küçüktü. İşin kötüsü bir de ortadan bölüp ön kısma loca ayırmışlardı. Böylece 20 kişi için 3 metrelik bir mesafe ayrılmışken, 400 kişi için de aynı 3 metrelik bir mesafe bırakılmış. Haliyle sıkışık bir halde beklemeye başladık. Saat nihayet 22.00 olduğunda, inşallah daha önce yazdıkları gibi saat 22.00’de başlar konser, son dakikada dedikleri çok mantıksız, diyerek beklemeye başladık. Öyle ya, kapıyı açıp fon müziğiyle sıkış tepiş tam iki saat bekletmek müthiş saçma ve fiyasko bir hareket olurdu değil mi? Ama oldu sevgili okur… Okumaya devam et

Klarnet Aldık – Laboratuvar Temizliği

Klarnet Aldık

labklar03Murat ne zamandır klarnet çalmayı öğrenmek istiyor. Nereden nasıl bulmuşsa bir sibemol klarnet bulmuş kendine. Ancak bu düzendeki bir klarnetle bizim piyasadaki parçaları çalabilmek çok zor. Zira bizdeki klarnetler çok büyük oranda ve hatta klasik müzik hariç, tamemen “sol klarnet“lerden ibaret.

Yıllardır alışveriş yaptığım bir dükkan var. Öyle çok süslü, abartılı bir yer değil. Ama ihtiyacınız olabilecek her şey var burada. Ayrıca kendi imal ettikleri enstrümanları da satıyorlar. Bu şekilde pek çok arkadaşıma ve kendime, onlarca farklı malzeme ve enstrüman aldım buradan. Yine buraya yolum düştü geçenlerde. Biraz konuştuk. Elinde labklar02çok temiz bir ikinci el sol klarnet olduğunu öğrendim. Öylesine bir de fiyat aldım.

Daha sonra Murat’la buluşup aylardır ilmek ilmek işlediği klarnet planıyla ilgili son durumu kontrol ettik. Bir pazar günü buluşup birlikte gittik. Murat geçen zamanda biraz biraz öğrenmiş klarnet çalmayı ama ben hiç bilmiyordum. Hiç bir fikrim de yok. Ulan nasıl yaparız deneriz, derken, dükkana bir klarnet hocası girmesin mi? Satıcı dayı da şaşırdı, Amma şanslıymışsın, dedi Murat’a. Daha sonra pazarlığa giriştik. Satıcı ilk etapta bir yüz lira düştü. Bu da elimizdeki paradan 200 lira daha yüksek bir fiyattı. Tam bu anda üzerindeki pelerinini savurarak Merve girdi içeri ve “100 lira da benden” dedi. Merve’nin bu çıkışı, satıcı dayıyı epey duygulandırdı. Yav, yenge 100 lira veriyorsa ben de bir 50 lira düşüyorum, dedi. Artık son vuruşu yapmanın zamanı gelmişti. Çıkardım bir 50 lira da ben koydum ve klarneti aldık!

O anda orada bulunan klarnet hocası üstat bizi çok teşvik etti. Aldığımız klarneti uzun yıllar değiştirmeye gerek kalmadan kullanabileceğimizi söyledi. Bakalım göreceğiz.

Laboratuvar Temizliği

Birkaç ay önce şu yazımda, doktora çalışmalarına başladığımı, bu sebeple de laboratuvar çalışmalarımın olacağından bahsetmiştim. Hatta sağ olsun, bir arkadaşım da bunu duyunca küçük bir hediyeyle beni şımartmıştı.

Şimdi, arazi  ve laboratuvar çalışmaları periyodik olarak yürüyecek. Ancak geçen seferki çalışmada fark ettiğimiz bir durum vardı. Laboratuvar epey dağınıktı. Eski dönemlerini bildiğimiz için bu dağınıklıkta bizi fazlasıyla üzmüş ve yormuştu. Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Arzu Hoca‘yla da konuştuktan sonra Merve‘yle birlikte bir temizlik planladık.

labklar05

Ekip buydu işte.

Geçen cumartesi günü, Merve ve eşi Ahmet, ben ve dört yüksek lisans öğrencisi arkadaşla (Ümit, Ulvi, İlkin ve Samir) birlikte sabah saat 10’da laboratuvara geldik. Ahmet ve Merve, yıllardır kullanılan test kitlerine daldılar. Onları düzenleyip her bir dolap için etiketleme yaptılar. Ben de diğerleriyle gereksiz yer kaplayan her şeyi atmaya başladım. Atma işi bitince bulaşığa giriştik. Daha sonra, bir sonraki arazi çalışması için hazırlık yaptık. O da bitince herkes gitti. Bu arada Tarık Abi, kendi arazi çalışmasında topladığı 10 istasyona ait su numuneleriyle çıktı geldi. Saat 18.00 civarıydı. O gelince hemen numunelerinin analizlerine başladım. Sağ olsun bir kısmında yardımcı oldu. Sonra tekrar Ankara’ya döneceği için gitti.

labklar04

Saat tam 21.00

Saat 21.00’i biraz geçe tüm analizleri bitirdim. Laboratuvarın tertemiz, derli toplu olması bana inanılmaz keyif veriyordu. Ancak yorgunluğun da etkisiyle iyice tükenmiş vaziyetteydim. O saatte, kampüs ve civarında herhangi bir toplu taşıma aracı kalmadığından Alper‘i aradım. Alper’i aradıktan sonra kampüsün dışına yürümeye başladım. Lan uzaktan uzaktan çığlık sesleri geliyor. Tövbe tövbe, gece gece kimin sesi bu, dedim. Yürüdükçe çığlıklar yerlerini toplu haykırmalara bıraktı ve giderek anlaşılabilir hale gelen tezahüratlara dönüştü. Kampüsün tam çıkışındaki sahada bir Amerikan Futbolu maçı devam ediyordu. Anadolu Üniversitesi takımı Anadolu Rangers ile başka bir takımın maçı vardı. Hayatımda ilk defa canlı olarak bir Amerikan Futbolu maçı izledim. Bir süre sonra Alper çıktı geldi sağ olsun. Durdu o  da izlemeye başladı. Sonra yola devam ettik.

Evet sevgili okur, bu sene laboratuvar çalışmaları olacak hayatımda. “Renk katacağından” eminim. Ayrıca yine eminim ki oralardan da epey olaylar, komik anılar çıkacaktık. Okumak için takipte ol. Sevgilerle.

labklar01

Bitti, gidiyorum.

Öğrenim Kredimi Nihayet Ödedim – Siyatik İğnesi

Öğrenim Kredimi Nihayet Ödedim

290120190951335286380_3Üniversitenin ilk yılında öğrenim kredisine başvurmadım ben sevgili okur. İlk yıl kredi almadım. İkinci yıl ise artık masrafların çeşitli şekillerde artması sebebiyle başvurdum. Geri ödemeli kredi çıktı. Üniversitenin son sınıfında Haziran ayına kadar bu krediyi aldım. 150 lirayla başlayan kredi, ben bıraktığımda galiba 240 lira civarında bir meblağ idi. Hiç unutmuyorum, 10.700 liralık bir senede imza atmıştım.

Okul bittikten sonra ilk yıl yüksek lisans sebebiyle zaten okuldaydım. İkinci yıl ise işe başlayıp kısmi zamanlı olarak Bilecik‘te yaşamaya başlamıştım. Aldığım ilk maaşlardan beş yüzer, biner lira yatırdım öğrenim borcu için. Ancak borcun vadesi gelmediğinden kafama göre yatırmamda da bir sakınca olmuyordu. Böyle böyle yaklaşık 3000 liralık borcu sildim ilk aylarda. Sonradan nasılsa vadesi gelmedi diye ödemeyi de bıraktım. 2013 yılında sıcak bir Haziran günü babam aradı ve müjdeyi verdi 🙂 Nihayet eve ödeme planını göndermişti devlet baba. Artık ilk vadenin tarihi gelmişti. Ancak benim ödediğim 3000 liralık ön ödemeyi de  devlet bu taksitlere yansıtınca, aşağı yukarı bir sene daha zaman kazanmış oldum. Nihayet ödeme günü geldiğinde ise ben evlenmiştim, eşimin de en az benimki kadar bir öğrenim borcu da hesaba eklenmişti.

Ödemedik. O ilk aylarda durumum çok sıkıştı. Bilecik’e gidip gelmek, düğün masrafları, zart zurt işler derken ödeyemedik bu parayı. Aradan zaman geçti ve devlet baba bir müjde daha verdi 01.08.2016’da. Devletin tüm alacakları, Bankalardan vergi dairelerine aktarıldı ve yıl sonuna kadar yapılandırma yaptırmayanlardan bu paraların haczen, peşin olarak alınacağı duyuruldu. Dürüst bir vatandaş olarak vergi dairesine koştuk  ve borcumuzu yapılandırdık. İnan bir kuruş kârımız olmadı. Faiz maiz silinecek dediler, biriken borcumuza yansıyan tam 160 lira (!) faiz silindi.

Neyse, bu yapılandırmadan sonra artık titizlikle ödemeye başladık borcumuzu. Neden? Çünkü bir vade dahi kaçırsak kalan borcu devlet bir defada alacaktı. Haa, bu arada o yapılandırmayı yapmayıp borcu vergi dairesinde bırakan ve hala ödemeyenlere ne oldu? Hiçbir şey. Hatta bizden bir buçuk yıl sonra yapılandırmaya gidip iki üç bin lira faiz borcu silinen oldu.

Velhasıl, kimi aylarda ikimizin birden, kimi aylarda tek tek de olsa ödedik borcumuzu paşa paşa. Ve dün son taksidimizi de ödeyerek 2019 yılı Ocak ayında, tam 11 yıl önce almaya başladığımız kredimizin defterini kapattık. Artık devlet babaya borcumuz yok. Ama devlet baba boş durmadı. Asıl müjdeyi ben son taksidi ödedikten verdi: Öğrenim kredisi borçlarının silinmesi için teklif Meclis’in gündemine gelmiş. Silinir mi? Ben ödeyip bitirdiğim için bence silinir. Ödemeyenlere selam olsun, çok şanslısınız.

Siyatik İğnesi

Geçen yılın son haftası izin alıp evde aralıksız 10 gün ders çalışmıştım. Sabah kalkıp kısa bir kahvaltıdan sonra, dersin başına oturuyordum. Akşam eşim işten gelince yemek yiyorduk. Sonra ben yatana kadar tekrar ders çalışıyordum. Salonda, bir sandalyenin üzerine tüneyip saatler geçiriyordum böyle böyle. Ocak ayının 7. ve 8. günlerinde Doktora Yeterlilik sınavını geçtikten sonra, aynı hafta sonu da Açık Öğretim Fakültesi sınavları olduğundan, haftanın kalan günlerinde de işten geldikten sonra yemek yiyip yine saatlerce dersin başına oturuyordum. Bunları bir not edelim.

Tüm bu yoğun çalışma saatlerinden sonra, Pazar günü son sınavımdan çıkıp eve geldiğimde sol kalçamda bel hizasından başlayıp bacağımın yanından devam eden ve ön bacaktan topuğa ulaşan bir sancı girdi bana. Ayağımın üstüne basamıyordum. Sağa sola dönerken sıkıntı yaşıyordum. Yatakta bile acı içinde uyuyordum. Bir iki gün sonra bu acı geçti. Birkaç gün sonra yine başladı. Sonra yine geçti. Böyle böyle haftada birkaç gün beni yoklamaya başladı bu illet.

siyatik-siniri

En sonunda geçen akşam dayanılmaz oldu. Gece sabahı zor ettim. Sabah işe sürünerek gittim. Öğlenleyin de Yunus Emre ve Caner‘den rica ettim. Sağ olsunlar beni hastaneye getirip bıraktılar. Burada danışmaya gelip belimin ağrıdığını söyleyince direkt olarak “Beyin ve Sinir Cerrahisi” polikliniğine yönlendirdiler. Ancak polikliniğe gittiğimde oradaki sekreterler bana “yalnızca MHRS’den randevu ile çalıştıklarını” söylediler. Ben rahatsızlığımı söyleyince de “Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon” polikliniğine yönlendirdiler. Şans döndü bu sefer. Öğle arasında olmasına rağmen birkaç dakika içinde sekreter geldi. Randevum olmamasına rağmen şansıma yer olduğundan hemen bir randevu da verdi. Daha ben randevuyu alırken de doktor geldi.

Doktorun odasına girince durumu anlattım. Bu tür rahatsızlıklarda önce Fizik Tedavi bölümüne gelmek gerekiyor. Eğer durum ameliyatlık ise onlar sizi zaten beyin ve sinir cerrahisine yönlendiriyorlarmış. Doktor birkaç hareket yaptırıp hemen röntgene yönlendirdi. Öğle arası bitmemişti ve röntgen de bomboştu. Gittim hemen çekildim. Yukarı çıktım. Tekrar doktorun yanına girdim. Eliyle belimde ağrıyan noktayı hemen buldu. “Siyatik” dedi. Bel fıtığı görünmüyormuş. Düzgün oturmamaktan, zorlamaktan dolayı oluşuyormuş. Vücut sinire baskı yapıyormuş. Bana “Cales” ismindeki iğneyi en yakın eczaneden alıp gelmemi söyledi. Kendisi vuracakmış. Reçeteyi alıp gittim.

cales-enjeksiyonluk-suspansiyon-iceren-ampul__cid354__original

Tabi sürüne sürüne gitmek biraz vakti aldı. Eczanede iğneyle birlikte Miyorel ve Bi-Profenid isimli hapları da yazmış olduğunu öğrendim. İğneyi alıp benimle aynı rahatsızlığı yaşayan başka bir hastayla birlikte geri polikliniğe girdik. Sırayla doktorun yanına girecektik. Önce ben girdim. Doktor iğneyi hemen vurdu. Çıktım.

Sonra sağ olsun Alper beni aldı ve tekrar iş yerine döndüm. Böylece otuz yaşımın içerisinde mide rahatsızlığından sonra bir de bel rahatsızlığını eklemiş oldum sevgili okur. Artık oturup kalkarken çok daha fazla dikkat edeceğim. Aman deyim, sen de dikkat et. Sağlıklı günler dilerim.

2018 Yılımın Özeti

11 yıllık blog hayatımın en geç yıl özeti yazısı oldu, farkındayım. Ancak 7-8 Ocak tarihlerindeki Doktora Yeterlilik Sınavı ve hemen peşinden gelen 12-13 Ocak Açık Öğretim Fakültesi sınavları nedeniyle geciktim. Elbette bu sırada yazıyı ufak ufak yazmaya başlamıştım. Az önce son sınavdan çıkıp geldim ve yazıyı bugün yayınlıyorum.

Çok uzun yıllardır hayalini kurduğum Eskişehir’de yaşamak ve çalışmak hayalimin ilk yılıydı 2018. O kadar çabuk geçti ki geriye dönüp bakınca acaba neler oldu diyorum, unutmuşum neredeyse. Bu yoğunluğun elbete ki büyük kısmı işle alakalı. Ancak kendi özel hayatımızda da bu yıl üzücü birkaç olay yaşadık. Umarım tekrarları olmaz.

Geleneksel “Yılımın Özeti” yazısına hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, biraz uzun bir yazı oluyor bu. 2018 yılında, her ay neler yaptığımı şöyle bir özetliyor, sonrasında ise bir önceki yıl koyduğum hedefler ile bir sonraki yılın hedeflerine yer veriyorum. Blogla ilgili istatistikleri de paylaşıyorum.

Her sene yazdığım üzere, 31 Aralık tarihi meslek hayatımın da işe başlama yıl dönümleridir. Kadere bak ki nasıl altı sene önce Bilecik‘te 31 Aralık günü işe başladıysam, Eskişehir’de de geçen yılın son günü, işe başlamıştım. Son günler yarım gün olduğu için Ocak ayının 2. günleri genelde yıl dönümleri oluyor. Bu yıl Eskişehir’de iş yerindeki mesaimin büyük bir kısmı “Sıfır Atık Projesi” çevresinde döndü. Pek çok sunum ve eğitim programı düzenledik bu konuda. Bir de grafik tasarım işlerimiz epey yoğundu. O açıdan sevgili iş arkadaşlarıma yazının en başında teşekkür edeyim. Bilecik’te kalan eski dostları da unutmuyorum elbette. Onlara da selamlar olsun.

Ocak 2018:

Bu ay bloga 5 yazı yazmışım. Eskişehir’deki iş yerine alışmakla geçti bu ay. Bir de ay sonuna doğru “Süper Kanlı Mavi Ay” isimli bir dolunay yaşandı. Aynı ay içerisinde iki dolunay olması bu yılın en müthiş gök olaylarından bir tanesiydi. Yıl boyu aksamayan tek şey dolunaylarım ve onların yazıları oldu.

Şubat 2018:

Bloga 6 adet yazı yazmışım. Bu ay Volkan Türkiye’ye gelmişti. Çok özledim yahu Volkan’ı da. Uzun süre oldu görüşmeyeli.

Okumaya devam et

Yılın Son Dolunayı

manic.jpg

Önceki gece, yılın son dolunayı vardı sevgili okur. Kasım ayında bir teleskop almıştım. Ancak lanet şansım yüzünden, o günden beri neredeyse hiç bir gece gökyüzü açık olmadı. Hep bulutluydu. Dolunayın olduğu gece ise ay, konum olarak bulunduğum binanın tepesinde olduğu için, arka balkonumdan ne yazık ki teleskopla gözlemlemek yine mümkün olmadı. Olsun açık geceler de olacak elbette. Daha uzun yıllar var nasıl olsa önümüzde.

Biliyorsun dolunay yazıları aslında bir tür aylık değerlendirme benim için. Maneviyatımın ve ruh halimin bir itirafı. Yılın son ayının da son günlerindeyiz. Yılın en uzun gecesi öylece geldi geçti. Özel bir şey yapmadım. Çünkü şu sıralar, benim aklım fikrim Ocak ayının 7. ve 8. günlerinde. Sanki o iki gün sağ salim geçerse bütün bir 2019 yılı güzel geçecekmiş gibi hissediyorum. Yalnız büyük ihtimalle Şubat ayının sonuna kadar sürecek bir sıkıntı var ki bence ulusal bir problem bu. O da sabahları karanlıkta kalkıp yollara düşmek. Ulusal olarak biyolojik saatimiz bozuldu sevgili okur. Bu da bizleri daha asabi, daha karamsar ve açıkçası biraz daha kırılgan yaptı.

Bu yıl senden uzakta ama yine seninle dopdolu geçti. “Sensensen…” diye başladığım o itirafların son kısmını da nihayet yazdım ve masamın üzerine astım. Takvim yine aynı yerinde. Bu yılın özeti yazısını yakında yazacağım, artık geleneksel bir yazı malum. Ancak bu yazıda birkaç unutulmaz andan bahsedeceğim.

Neva’nın aşkıyla kavrulan Davut gibiydim önceden. Sustum biraz. Düşündüm. “Susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu“. Bu yıl ise hep müzik yapmaya çalıştım. İyi kötü demedim. Bu konuda da Alper ve Yağız‘ın hakkını ödeyemem biliyorsun. Kitaplığında varsa aç bak. Yüz seksen birin tam ortasında, bir türlü koparamadığım o gülün üzerinde ne yazıyor. Bu işin hevesi de cesareti de buradan geliyor. Instagram hesabımdan paylaştığım kısa videoların her biri, uzun muhabbetlerin, güzel sohbetlerin birer hatırası olarak kaydedildiler.

Tabi sıkıntılar da yok değil. Bir tür iç hesaplaşma yaşıyorum. Yazmaktan çekiniyorum ama biraz da korkuyorum. Alıştığım yüzler, muhabbetler, kardeşlikler, dostluklar ve paylaştıklarım. Bunları unutmaya çalışmak bir yana, görmemeye çalışmak bile bana, benim içimdeki ben‘e uymuyor. Üzülüyorum. Ama ortaya çıkan bu çözülmeden de kurtaramıyorum kendimi. Geceler geçiyor, kahveler tükeniyor. Ve şimdi başladı bak, kar yağıyor.

Yılın son ayları bu duygularla geçti dolunayım. Umarım şu sınav işi geride kaldığında bu sefer ışıkları yakarak yola devam edebiliriz. Çok uzaklardayım. Bekliyorum.

Cengiz Tural Workshop’a Katıldım

ctural01Geçen hafta perşembe günü işten çıkıp Halil Abi‘yle biraz vakit geçirdik. Sonra eve doğru geçerken Alper aradı. “Ben bugün gecikeceğim, sen Cengiz Tural’a yalnız git” dedi. Lan! Cengiz Tural Eskişehir’e geliyordu! Ben bunu nasıl unutmuştum?

Aslında tüm mevzu ben geçen haftalarda şehir dışındayken olmuştu. Şehrimizin iddialı müzik marketlerinden Music Store, O Ses Türkiye‘de zaman zaman orkestranın da önüne geçen performansı sayesinde, son yılların en popüler davulcularından biri olan Cengiz Tural’ı bir workshop için şehrimizde ağırlıyordu. Alper sağ olsun ikimiz için birer davetiye aldı. Etkinlik günü geldiğinde de kendisi geciktiği için benim yalnız da olsa, gitmemi sağladı.

Etkinlik için saat 19.00’da Public Arena‘ya gittim. Şansıma kapı henüz açılmıştı. Gittim en öne yalnız başıma oturdum. Sonradan mekan doldu. Mekan yarım saat içerisinde herhangi bir grubun konseri varmış gibi doldu. Saat 19.30’da sahneye çıkan Cengiz Tural da bu doluluktan hem memnun hem de şaşkındı. “Bizim What Da Funk ismindeki grubumuzun sahnesine bile bu kadar gelmiyorsunuz“, dedi. Kısaca kendisini tanıttı. Bilmeyenler için 1984 doğumlu ve 1999 yılından bu yana davul çalıyor. Bana göre ülkedeki en teknik davulculardan bir tanesi. Şansı (ya da şanssızlığı) bu müzisyenin, O Ses Türkiye sayesinde tanınmış olması.

ctural02Geçtiğimiz yıllarda, Türk Metal tarihinin en büyük davulcusu Goremaster, Cem Devrim Dursun ile sohbet etmiştik onun hakkında. Cem abi bana, Cengiz Tural’ı beğendiğini, çok büyük ihtimalle onun geçmişinde bir metalcilik olduğunu düşündüğünü söylemişti. Aklımdaki sorulardan bir tanesi buydu aslında. Ancak benim sormama gerek kalmadan kendisi de cevapladı. Çok sıkı bir metalciymiş. Cannibal Corpse dinliyormuş zamanında. Hatta kendi ifadeleriyle, “Hammer Smashed Face’i ezbere söylerim, gerekirse distortion’a boğarım”. 

Cengiz Tural, gerçekten komik, sempatik, sevecen bir insan. Olması gerektiği yerde çok ciddi, bir öğretmen tavrına sahip. Üç saatten biraz fazla süren workshop boyunca sekizlik ve onaltılık notaların gruplamalarından bahsetti. Ama benim için en önemli kısımlar “Duyum” ile ilgili anlattıklarıydı. Bir de “tarza göre sahip olunması gereken” yaklaşımları çok iyi açıkladı. Epey moralim bozuldu mu? Evet. Çünkü adam çok iyi, çok çalışmış, çok emek vermiş ve hala kendisini yeterli görmüyor. Sürekli çalışıyor. Çalıyor ama çalışıyor da 🙂 Şaka bir yana, özellikle nota bilmekle ilgili söyledikleri beynime kazındı. Bana yepyeni ufuklar açtı.

Cengiz Tural, iyi davul çalabilmek için gerekli olan en önemli şeylerden birinin İngilizce bilmek olduğunun altını defalarca çizdi. Çünkü ancak bu sayede en doğru kaynaklara erişilebilir. Bu konuda sonuna kadar haklı. Okulda gördüğümüz mühendislik eğitiminde de bize sürekli dikte edilen buydu. Öğrenim boyunca, İngilizce sayesinde ödevlerimizi yapabildik. Bu noktada, “güzel davul çalabilmek için nota bilmek ilk öncelik olmayabilir ama İngilizce öyle” diyerek noktayı koydu.

ctural04

Katılan kitleye yönelik, 2000’lerde doğan jenerasyon için yaptığı “Instagram jenerasyonu” tespiti muazzamdı. Küçük (muhtemelen 4-5 yaşlarında) bir kız çocuğu sordu: “O Ses Türkiye’yi izliyor musun?” Cevap verdi: “Evet, ama arkalardan izliyorum.” 🙂 Bir başka arkadaş, sahneye çıkıp şarkı söylemek istedi. Usta kırmadı bu arkadaşı. Meğer arkadaş, O Ses Türkiye seçmeleri yapılıyor sanmış öyle gelmiş 🙂 Soru faslında bir sürü komik soru soruldu. Sağ olsun, bıkmadan usanmadan hepsine cevap verdi.

ctural00

O Ses Türkiye’de

Workshop esnasında sürekli olarak Eren Başbuğ‘un ismini andı. Bu arkadaşımız, belki de ülkemizden çıkan en yetenekli klavyecilerden. Dream Theater‘ın klavyecisi Jordan Rudess‘la çalışmaları var. Üstelik çok da iyi besteleri var. Progressive müziğin ülkemizdeki öncülerinden olmaya aday bir arkadaşımız. Cengiz Tural da kendisiyle çalışıyor. Tural’ı, “sadece O Ses Türkiye’nin davulcusu” olarak tanıyanlar da ilk duyduklarında çok şaşırıyordur muhtemelen. Ancak öylesi progressive bestelerin altından kalkabilecek az sayıdaki isimden biri bana göre.

 

Son kısımda, Dream Theater’ın “legend” parçası “The Dance Of Eternity“i çaldı. Grup bu parçayı yıllar önce kendi davulcularını seçerken kullanmıştı. Audition’lar sırasında Mike Mangini ile Marco Minnemann, muhtemelen saatler boyunca aynı şarkıya çalıştıkları için ezberden çalabilmişlerdi. Tural, workshop esnasında notadan çaldı. İşte bu da bana aradığım bir başka sorunun cevabını verdi.

ctural03

Kendisi çok büyük bir davulcu. Çok önemli isimlerle güzel işler yapmaya devam ediyor. Onun tavsiye ettiği davulcuların başında ise Doğaç Titiz geliyor. Oturup izlemekten, takip etmekten asla vazgeçmeyin, diyor. Etkinliğin sonunda ben önce Özcan Yapıcı‘yı tebrik ettim, böyle kaliteli müzisyenlerle tanışma imkanını bize sağladığı için. Ayağına sağlık Cengiz Tural. Seni tanımak çok keyifliydi. Şimdi o müthiş performansı izleyelim:

 

Antalya Dönüşü – İşler Güçler

Şu yazımda ilk günlerini anlattığım Antalya seyahatim, nihayet geçtiğimiz cuma günü bitti ve aylar sonra ilk defa İlkan Abi‘yle buluşup Eskişehir’e döndük.

antdonus04

Sınavın dehşet anı

Eğitim nasıldı? Teknik ve hizmet içi bir program olması dolayısıyla fazlaca detay vermek istemiyorum ama sonunda sınav yapılan bir eğitimdi. O sebeple, huyum kurusun, tüm derslere sonuna kadar girip notlarımı aldım. Başta biraz umursamasak da sınavın ne kadar ciddi bir sınav olacağını cuma günü görecektik. Kimse o anda farkında değildi zira. Sınav günü Emre‘nin ve aslında hepimizin yaşadığı korku anı görülmeye değerdi.

Otelde müthiş bir “puan lobisi” faaliyeti dikkatimi çekti. Bu zamana kadar hiç bir eğitimde görmemiştim böyle bir şey. Akşam lobide takılırken ya da restoranda yemek yerken

antdonus01

Hayatın iki yolu: Acı ve Tatlı

ellerinde tabletlerle otel görevlileri gelip halinizi hatırınızı soruyorlar. Bir şeye ihtiyacınız var mı diye üsteliyorlar. Muhabbet ilerledikçe sizden hemen o anda ellerindeki tabletten otelpuan.com veya tripadvisor sitelerine üye olup otele tam puan vermenizi istiyorlar. Bu da gitmeden önce otelin puanlarında neden ardı ardına 10 puanlar olduğunu açıklıyordu. Bu işi çok ciddiye alıyorlar anladığım kadarıyla. Ölü sezonda zaten bir beklenti içinde olmadım. Ancak bu şekilde olunca da düşük puan riskini tamponlayabiliyorlar demek ki. Emrin Bey, tuttu güzel bir eleştiri yazdı ve düşük puan verdi. İnanmazsın, birkaç saat içinde aradılar. Özür dilediler. İnanılmaz bir takip sistemi var.

Sağanak yağmur biz gittiğimiz sabahtan, otelden başımızı çıkartana kadar aralıksız devam etti. Dolayısıyla ilk gün haricinde bir kere bile sahile gidemedim. Perşembe günü, otelin yakınındaki bir atıksu arıtma tesisine saha çalışması için gittik. Ancak iki ekip halinde gittiğimiz çalışmayı sağanak yağmur altında pek de doğru dürüst tamamlayamadık. Olsun.

antdonus02

Saha çalışması

Günlerimiz Murat Abi ve Emrin Bey’le birlikte muhabbet ederek geçti. Arada sağ olsun İhsan Bey de bize eşlik etti. Bir de uzun süre sonra gördüğüm Koray ve Orhan kardeşlerim vardı. Bir türlü Çukurova Üniversitesi mezunu bir çevre mühendisiyle karşılaşmayan Emrin Bey, aynı zamanda hemşehrisi de olan Orhan’la çok iyi anlaştı. Epey muhabbet ettiler. Orhan’la aynı dönemde atandık biz. Denizli’de çalışıyordu. Sonradan Adana’ya geçti.

antdonus03

Adanalılar ve ben

Cuma günü sınav için salona gittiğimizde ufak çaplı bir şok yaşadık. Kapılara isim ve oturma sırası listeleri asılmıştı. Listeden numaramızı bulup yerimize oturduk ve C grubu soru kitapçığım geldi önüme. Tam dört farklı grup kitapçık vardı! Kırk soruyu çözdük yarı şaşkın çıktık sınavdan. Eşyalarımızı gece topladığımız için, İlkan Abi’yle önceki gün anlaştığımız üzere beklemeye başladık. Bu sırada hava nasıl güzel anlatamam. Günlerdir yağan yağmurdan eser yoktu. Güneş pırıl pırıldı. Öylece kös kös baktık. Sonra İlkan Abi gelince valizlerimizi yükledik Emrin Bey’le ve yola koyulduk.

antdonus05

Ayrıldığımız sabah Antalya

Bu noktada ayrı bir parantez açmak hatta apayrı bir yazı yazmak gerekiyor. İlkan Abi, şu dünyadaki en naif, en kaliteli insanlardan birisi, birlikte çalıştığım en güzel iş ortaklarından birisiydi sağ olsun. Onunla yolculuk yapmak da güzeldir ama eğer onun huyunu biliyorsanız… Zira İlkan Abim müthiş dikkatli bir sürücüdür, asla riske girmez ve mola verir. Ama güzel mola verir 🙂 Epey mola verir. Yolda önce Isparta’da mola verdik. Burada Bilecik’ten eski bir dostumuz Abdurrahman Abi‘yle buluştuk. Sonra yola devam ettik, Afyon’da mola verdik. Böyle mola vere vere geldik akşam 20.00 civarında Eskişehir’e. Emrin Bey’i uğurladık önce. Sonra, uzun süredir abi kardeş görüşmemenin eksikliğiyle bir saat kadar da Eskişehir’de takıldık. Birkaç ufak detayı halledip yeniden yola çıktı ve Ankara’ya geçti sağ olsun. Böylece bu yılın son Antalya macerası da sona ermiş oldu.

antdonus06

Isparta (Davraz Dağı)

antdonus07

Afyon

antdonus08

Gerçek bir kraldır

O yorgunlukla eve girip hiç dinlenmeden geri çıktım. Neden? Çünkü Bülent Abi‘nin doğum günü vardı. Kral o gün yeni yaşını kutlayacaktı. Gecikmiş olarak gittik mekana. antdonus09Neyse ki bizi beklemişler. Bülent Abim bekler beni. Sever. Bu arada Bülent Abi’den bahsetmişken, geçtiğimiz haftalarda babası Prof. Dr. Süleyman ÖZDEMİR‘in yazdığı tam 584 sayfalık bir otobiyografi, “Bir Yaşam Öyküsü – Eğitime ve Bilime Adanmış Bir Ömür” isimli kitap yayımlandı. Bu kitap, babasının hayatını anlatıyor olsa da Bülent Abi’yle ilgili güzel detaylar da barındırması bakımından ilgili çekti. Sağ olsun, Süleyman ÖZDEMİR hocamız bizim için bir tane imzalayıp göndermiş. Teşekkür ederim. Aynı gece Mustafa‘nın yeni aldığı Samsung Galaxy Note 8 epey olay oldu. Tıpkı Alper‘in aldığı günkü kadar sevindim anlatamam. Umarım bir gün ben de alırım.

notlar.JPGBu arada önceki hafta girdiğimiz Açık Öğretim Fakültesi sınavlarının sonuçları açıklanmış. Bir ders hariç sonuçlar gayet iyi sevgili okur. Final sınavını bekliyorum ancak başımda bundan çok daha büyük bir dert var. 2019’un Ocak ayının ilk günlerinde, devam ettiğim doktora programının yeterlilik sınavları olacak iki gün süreyle. Tarih yaklaştıkça karın ağrılarım artıyor. Planlı bir şekilde hazırlanmak gerektiğinden neye ne şekilde ihtiyacım olduğunu belirliyor ve o şekilde çalışıyorum. İşler umarım tersine dönmez.

Bu haftadan itibaren o tarafa yoğunlaşacağım. Yıl sonuna kadar umarım doğru dürüst hazırlanıp yeni yılda da bu işi bitiririm. Her şey gönlünce olsun. Çok öptüm. Unutmadan, şu da İlkan Abi’ye söz verdiğim video:

Dolunay – Küçük Bir İhtimal

Biriciğim merhaba,

Güzel yüzlüm, sen yokken gökyüzüne bakmak bile gelmiyor içimden. Gerçi bu ay hep hastalıklarla uğraştım durdum. Bugün nihayet bu süreci de tamamladım. Bununla ilgili detaylar bir sonraki yazının konusu olacak.

İyice soğudu Eskişehir. Sen bilmezsin, burada yaşamanın en sıkıcı tarafı “karlı bir kış gününde gizlenen güneşe hasret kalmak” oluyor. Böyle günlerde zehir oluyor işe gitmek, eve gelmek, yazmaya, çizmeye çalışmak.

2Küçüklüğünü hatırlamaya çalışıyorum. Yüzünden, o çocuk gözlerinden hiç kaybolmayan masumiyet, büyüyüp serpildiğin günlerde de yerli yerinde duruyordu. Dolunayım, belli ki yanlış yaşıyorum. “Yanlış bir hayatta soluksuz çırpınıyorum.” Bu düşler bile bana göre değil. Uzun uzadıya konuşup anlatmanın yerini, tek bir bakışın, dudaklarının kenarında beliren minicik bir gülümsemenin aldığı günler de bu hayatın bir parçasıydı. Ama geride kaldı ve parçalandı. Ve şimdi yerlere “düşmeden kanıyor dizlerim”.

03Bu dolunayın en büyük sürprizi Efendi‘nin yayımladığı yeni single ve video klip oldu. Grubun Youtube Netd kanalında yayımlanan klibin çekimleri aslında bundan birkaç ay önce Eskişehir’de yapılmıştı. Eh biraz bekledik açıkçası. Ancak çekimlerine misafir olarak eşlik ettiğim klibin nihayet yayımlandığını görünce havalara uçtum sevgili okur. Kimse bilmiyor ama bu klipte ve bu şarkıda senden çok büyük “iki parça” var. Kimse bilmiyor derken, elbette çok az kişi biliyor, yoksa parça ve klip ortaya çıkmazdı.

Muhtemelen bu videoyla ilgili internette başka yerde bulamayacağınız detaylara geçelim. Klip Aytekin Aykut ve ekibi tarafından, Eskişehir’de terkedilmiş bir fabrika binasında ve civarında iki günde çekildi. Soranlar olabilir, klipte oynayan oyuncu Türk. Fabrika ve grup üyelerinin çekimleri ilk gün, vokalist Utku ile oyuncu arkadaşımızın çekimleriyle drone çekimleri ise ikinci gün yapıldı. Şu anda izlediğiniz klip, videonun muhtemelen dördüncü versiyonu. Bundan önceki versiyonlar ise sadece bizim özel arşivlerimizde yer alıyor. Şarkının kayıtları ve düzenlemeleri, artık iyice Eskişehir’deki tapınağımız haline dönüşmeye başlayan, Ufuk Bulut Stüdyosu‘nda ve bizzat kendisi tarafından yapıldı. Klipte trompet çalan kişi aslında kayıtta çalan kişi değil. Bunun dışında tüm diğer Efendi şarkılarında olduğu gibi, söz ve müzik yine Utku Kuyubaşı‘na ait.

0

Bu şarkıyla ilgili küçük bir de hatıramız var. Aylar önce İstanbul’a, grubun firması olan Arpej Yapım‘la görüşmek için giderken, yol boyunca demo versiyonunu dinlemiştik. Firmada görüşürken de bu şarkı ve özellikle “düşmeden kanıyor dizlerim” cümlesi odadaki herkesi mest etmişti. Hakikaten efsane.

İşte sana bir keşif fırsatı sevgili okur. Yıllardır yazıp çizmeme rağmen, halen Efendi’yi dinlememiş olabilirsin. İşte sana ileride çok değerlenecek bir şarkıyı keşfetme fırsatı. Bu dolunayda kendin için unutulmaz birkaç dakika yarat. Aklından her şeyi çıkar ve Utku’nun sesine bırak kendini.

 

Aydın Yavaş Quartet Konseri

afis

Geçtiğimiz perşembe günü Kıraathane’de, bir büyük ustanın, Aydın Yavaş‘ın ve öğrencilerinin, keyifli bir konseri vardı sevgili okur. Toplayabildiğim kadar müziksever toplayıp gittim konsere.

aydinyavas03

Aydın Yavaş üstat, yıllardır Eskişehir’de Öğretmenler Bulvarı‘nda Evrensel Müzik isimli adresinde, her yaştan onlarca ve yüzlerce kişiye müzik eğitimi veren, ülkemizin akademik anlamdaki tek pan flüt sanatçısı, bir akordeon duayeni ve yıl boyunca uluslararası turnelerde, -yaşayan pan flüt efsanesi- Gheorghe Zamfir‘e eşlik eden tek Türk sanatçı unvanlarına haiz, değerli bir insan. Kendisiyle tanışmam tamamen şans eseri olarak Evrensel Müzik’in üst katında oturmaya başlamam sayesinde oldu. Kendi çapımda müzikle ilgilendiğimden, ustaya da yakın olunca bir şekilde sohbetimiz ilerledi.

O akşam işi gücü bırakıp kıraathane’ye koştuk. Etkinlik saat 20.30’da başlayacak olmasına rağmen, henüz saat 20.00’de mekan tıklım tıklım doluydu. Hocadan ders almış ve halen almakta olan onlarca kişi ile aileleri Kıraathane’yi doldurmuşlardı. Biz şanslıydık. Çünkü saat 20.00’ye doğru mekana geldiğimizde Mustafa ve Kübra‘yı oturuyor halde bulduk. Bu sayede arkadan gelen Alper, Caner ve arkadaşlarına da yer tutabildik. Ayrıca masasını bizimle paylaşan, tüm gece kendi aramızda yaptığımız kritiklere katlanmak zorunda kalan, ancak ismini bilmediğim o kardeşe de sonsuz teşekkürler eğer okuyorsa. Okumaya devam et

Yazın Son Parlak Gecesi

roadmoonBayram tatilinin son günü Ankara’da Gölbaşı’ndaydık Alper ve Koray’la. Bir kere daha hatırlattı kendini ölüm bir bayramın ardına. Arkadaşımız Özgür, elim bir trafik kazasında babasını kaybetti. Babasının cenaze töreni için düştük yollara. Özgür’e bir nebze olsun destek olabilmek için. Mekânı cennet olsun Sadık Amca’nın.

Dönüş yolu sessiz oldu. Geride kalan günlerin yorgunluğuydu belki de bilmiyorum. Hava iyice kararmıştı. Karşı şerit ışıl ışıldı. İlginçtir, biz kendi yolumuzda o aydınlığı göremiyorduk. Herkes dönüyordu. Ancak, sanki bir tek biz ayrılıyorduk. Gökyüzünde altuni bir dolunay vardı. Ardımızda kalıyordu, görebilmek için aynaya bakıyordum sürekli. Koray’ın gözü yolda, Alper ise kim bilir kaçıncı uykusunda…

Gölbaşı Mezarlığı, beni çok etkiledi. Sarstı hatta. Bembeyaz bir anıt gördük. Mezar ama sanki bir anıt gibi inşa edilmişti. Gencecik göçmüş bir doktora ait mezarda yazıyordu: “Her sabah ‘Gün Doğudan’ doğacak… Yeniden uyanmak ve mahşer budur işte”. Uzun bir şiirin en yaralayan dizeleri. Senin varlığını da en çok ölümle hatırlıyorum artık. Kendimi bu karşı konulmaz fanteziye kaptırdım. Bazen tek bir gece, bazen bütün bir ay düşünüyorum. Kavuşmak bazen sadece “bu yolla” olabiliyor.

Yaz bitti. Yüreğimde senin tohumlarının yeşerdiği o sıcak, bunaltıcı günler geride kalacak artık. Ve artık, tohumların kök salacağı, yüreğime dolanacağı aylar başlıyor. Sonbahar geliyor. Ah râz, bilmiyorsun ben ne haldeyim.

Bu Dolunay hüzünlüyüm. Şu son gördüklerim beni derinden sarstı. Derinden gelen darbenin sarsıntısı yüzeye nasıl vurur bilirsin. Geç gelir belki ama kıyametler kopar. Bir zamanlar, o yönüne nasıl da hayrandım. Sessizce ağlardın. Gökyüzünde. Yalnız başına, gök yatağına uzanıp ağlardın. Yüreğim yanardı. İzlemekten başka ne yapabilir ki insanoğlu? Yirmi on üçte başladı her şey ve artık şunu biliyorum, bir dolunayda öleceğim. Sen nereye gidersen git.

“Yokluğun cehennemin öbür adıdır, Üşüyorum, kapama gözlerini.”