Tag Archives: alper

Proofhead Konya’da!

Geçtiğimiz hafta hayatımda ilk defa Konya’daydım sevgili okur. Atıksu arıtma tesisleriyle ilgili bir eğitime katılmak üzere pazartesi günü yüksek hızlı trenle Konya’ya gittim. Eskişehir’den Konya’ya her gün üç sefer düzenliyor TCDD. Ancak yer bulmak neredeyse imkânsız. Eğer Eskişehir-Konya şeklinde değil de İstanbul-Konya şeklinde aratırsanız yer bulabiliyorsunuz. Yani TCDD, Eskişehir’e çifte standart uygulayıp kota vermiyor. Bu da böyle biline.

Yarım saatlik bir gecikmeyle İstanbul-Konya treni geldi. Aynı trene Kocaeli’den iki arkadaşımız ve Bilecik’ten de Murat Abi’yle Olgun binmişlerdi. Böylece toplamda beş kişilik küçük bir kafile olarak yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra Konya Gar’ında indik. Hiç vakit kaybetmeden etkinliğin yapılacağı Bayır Diamond Hotel’e geçtik.

konya12Öğleden önce etkinliğin açılış konuşmaları yapılmıştı ve öğleden sonra ise ilk oturumu başlıyordu. Eşyalarımı odaya atıp hemen salona indim. Üç grup halinde katıldığımız etkinlik boyunca ağırlıklı olarak çevre mühendisliğinin konusu olan atıksu arıtımına ilişkin fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçleri ayrıntılı bir şekilde tartıştık. Eğitim boyunca Murat Abi’yle aynı sınıftaydık ve ayna yana oturduk.

Oda arkadaşımla daha önce Antalya’da tanışmıştık. Sağ olsun hiçbir sorun yaşamadık. Ancak beş gün boyunca otel odasının geçmek bilmeyen küf kokusuna maruz kaldık. Gün içerisinde Kütahya’dan Ferit ve Gürcan’la buluştuk, muhabbet ettik. Akşam yemeğini ise Murat Abi’yle yedikten sonra otelin civarında ufak bir tur attık. Ölesiye yorulmuştum ve hemen uyudum.

konya20

Ben – Emre Can – Mehmet

Ertesi sabah erkenden derse gittik. Akşama da kadar da otelde geçti. Akşam ise Gelibolu’dan asker arkadaşlarım Mehmet ve Emre Can geldiler otelin kapısına dayandılar 🙂 O saate kadar yemek yemediğim için bunlara hemen bildikleri en iyi etli ekmek yapan yere çekmelerini söyledim. Havzan denilen yere gittik. Burada Emre Can, Konya’nın sıralı güzellikleri etli ekmek, Mevlâna, bıçak arası ve Konya böreğini söyledi. Bunların içinden bir tek Konya böreği denilen peynirli pideyi yememiştim. Aman yarabbim o nasıl lezzetli bir pideydi öyle anlatamam. Fırıncı getirip koca küreği masaya yanaştırınca insanın gözleri yuvalarından fırlıyor.

Yemek faslı epey keyifli geçti. En son 2014 yılı temmuz ayında gördüğüm bu iki kardeşimle hasret giderdik. Asker arkadaşı olunca konu da hep askerlik oldu. Belki herkes kendisi için aynısı söyler ama bizim bölük gerçekten bir acayipti. Çok sıra dışı, akıl almaz adamlar vardı. O günleri konuşmaya başlayınca aklıma askerliğin geceleri geldi. Bizden sonra olan olayları ağzı açık dinledim. Umur’la birlikte ruhumuz bile duymadan, bölükte olan bitenleri konuştuk hep. Gülmekten karnımız ağrıdı.

konya13Yemekten sonra Sille denilen yere geçtik. Burası -iddia edildiği üzere- Türkiye’nin en eski kilisesi olan Aya Eleni Kilisesi’nin de bulunduğu bir mahalle. Neredeyse 6000 yıllık yerleşik bir tarihi var. Burada 327 yılında yaptırılan kilise, tarih boyunca pek çok onarım gördüğü için bugün halen ayakta kalabilmiş. Bu kiliseyle ve kilisenin Karamanlıca dilinde yazılmış kitabesiyle ilgili apayrı, çok ilginç bir yazı yazacağım. O yüzden detaya girmiyorum. Kiliseden sonra Sille’yi tepeden gören Chic isminde bir mekâna gittik oturduk ve aramızda apayrı bir muhabbet başladı. Bizim çocukların bu sıralar peşinde oldukları bazı çalışmalar varmış. Öyle ilginç şeyler anlattılar ki büyük ihtimalle bunları derleyip bir öykü içerisinde bloğa yazacağım. Son günlerde yaptığım en ilginç ve en keyifli muhabbetlerden birisiydi.

Bu arada söylemeyi unuttum, Konya’ya geldiğimiz günün akşamından gideceğimiz güne kadar sis hiç eksik olmadı. Sisle beraber üzerimize çöken ve genzimizi yakan bir kömür kokusu vardı hep. Atmosfer bilimciler bu duruma “smog” diyorlar. İşte Sille’ye gittiğimiz gece vaktinde de sis nedeniyle bir noktadan sonra arabanın içinden bir metre önümüzü göremez olmuştuk. Dakikalar boyunca yola böyle devam ettikten sonra nihayet şehir merkezine gelince hava açıldı. Saat gece yarısını geçe ismini hatırlayamadığım ama Konya’da meşhur olan bir künefeciye gittik. Ben hayatımda böyle bir künefe sunumu görmedim. Eğer bir daha gidersem Konya’ya, bu mekâna yine gideceğim.

Gecenin köründe otele dönüp hemen uyudum. Çarşamba sabahı derse girdikten sonra Ferit ve Gürcan’la birlikte nihayet iki gündür gitme planları yaptığımız Mevlâna Müzesi’ne doğru yola çıktık. Otele çok yakındı ve dolmuşla 10 dakikada vardık.

konya17

Mevlâna Müzesi ve buradaki dergâh, muhtemelen ülkedeki en kutsal yerlerden birisi. Yani yıllardır o şekilde duyduk gidenlerden. Ancak ben buraya ilk defa gelmeme rağmen, orta ölçekli bir Anadolu Müzesi oluşumundan başka bir şey göremedim. Mevlana’ya ait olduğu söylenen birkaç parça eşya dışında buraya atfedilen maneviyata ve “Ne Olursan Ol, Yine Gel” mottosuna uygun pek bir düzenleme göremedim. Yıllar önce Alper’le birlikte Afyon’da ziyaret ettiğimiz Mevlevihane de bile daha çok heyecanlandığımızı hatırlıyorum.

konya16

konya14Mevlana’nın bahçesinde bulunan müzeden hiçbir şey almayın. Çünkü 100 metre dışarıda bulunan hediyelik eşya satıcılarında aynı ürünler neredeyse üçte bir fiyatına var. Biz de buralardaki dükkanlardan ufak tefek şeyler aldıktan sonra Ferit’in çok methettiği bir dükkâna gittik. “Hurmacı” ismindeki bu dükkân, hayatımda görüp duymadığım kadar çok çeşitte hurma satıyordu. İlginiz varsa, tadını seviyorsanız muhakkak buraya uğrayın. Yaklaşık olarak yumruğumun içini dolduracak kadar büyük bir hurma vardı mesela. Tekini 5 TL’ye satıyorlardı.

Buradan yola devam edip Rampalı Çarşı denilen ve Konya sahaflarının yoğun olarak bulunduğu bir işhanına ulaştık. Hızlıca turladık ancak dikkatimizi çeken bir kitap olmadığından çıktık ve otele döndük. Öğle yemeğinden sonra bizi bir teknik geziye

konya18

Barbaros Abi

götürdüler. Burada biraz fazla vakit geçirip rüzgârı da yiyince adam akıllı sersemledim ve akşamı zor ettim. Akşam yemeği için Konya Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir restorana, geleneksel Konya yemekleri yemek üzere gittik. Farklı gruplarda olduğumuz için o güne kadar pek denk gelemediğimiz Barbaros Abi, eşi, Gürcan ve Ferit’le birlikte aynı masaya oturduk. Konya’nın meşhur yemekleri birbiri ardına gelmeye başladı. Mesela biz bamya çorbasını yıllarca Sivrihisar’da içtik. Meğer Konyalıların da meşhur yemeğiymiş. Çorba ve ana yemeği bir kenara bırakıyorum ve burada “etli yaprak sarması” için bir parantez açıyorum. Hayatımda yediğim en lezzetli yaprak sarmasını yedim, çok net. Bu mekâna sırf yaprak sarması yemek için gelinir sevgili okur. Yediğimiz tüm yemekler gerçekten ve şaşırtıcı şekilde güzeldi, ancak şu yaprak sarması ah…

konya19

Perşembe günü akşamüzeri bir plan yaptık. Eğitim biter bitmez Gürcan ve Ferit’le hemen, önceki gün gittiğimiz merkeze gidecektik. Ancak tam o saatte Ferit, sırra kadem basınca plan yattı. Bir süre otelde amaçsızca bekledik. O gece tüm ekibi Mevlana Müzesi yakınlarındaki bir merkeze, sema gösterisi için götürdüler. Hayatımda ilk defa gerçek bir sema gösterisi izleyecektim. Gösterinin yapılacağı yere gittik. Yerlerimize oturduk. Sonra sırasıyla müzisyenler, semazenler ve dedeler çıktılar. Müzik yavaştan başlayıp semazenler dönmeye başlayınca eş zamanlı olarak bir ekranda söyledikleri ilahiler hem Türkçe, hem Arapça hem de İngilizce olarak verilmeye başlandı. Bir noktadan sonra aslında bu ritüelin ciddi anlamda bir kendinden geçme hali olduğunu anladım. Bu hal her birimizi ciddi anlamda etkiledi. Gece bittiğinde epey yorulmuştuk. Gürcan odasına çıktı. Biz de Ferit’le bir yarım saat kadar otelin yakınındaki Kulesite AVM’ye gittik. Burada yüz metreden daha uzun bir kulenin ucunda, tıpkı bir zamanlar Ankara’da bulunan Atakule’ye benzer bir restoran ve seyir terası vardı. Yazının ortalarında bir yerlerde beş gün boyunca aralıksız sis vardı yazmıştım. Haklıydım. Haklı olduğumu da en tepeye seyir terasına çıkınca anladım. Konya yoktu. Sadece sonsuz bir sis vardı çünkü. O moral bozukluğuyla aşağı indik. Otele döndük ve uyuduk.

konya15

Ertesi sabah eğitim yine hız kesmeden başladı ve inan saat 15’e kadar aralıksız sürdü. Son kısımda küçük bir sertifika töreni vardı. Törenden sonra Ferit’le karnımızı doyurduk. Sonra da birlikte gara geçtik. Ferit’in treni benden önce olduğu için önce onu yolcu ettim. Sonra da yine aynı trenle döneceğim Olgun ve Murat Abi’yi beklemeye başladım.

sultaniGünler önce Kocaeli’den Eskişehir’e dönerken, bir tren garında başladığım kitabım “Sultanı Öldürmek” elimdeydi. Ahmet Ümit’in en meşhur polisiye romanlarından bir tanesiydi bu. Saat geldi ve tren gelmedi. Gecikti. Aşağı yukarı yarım saatlik bir gecikmeyle yola çıktık. Ve bir tren yolculuğunda okumaya başladığım kitabı yine bir tren yolculuğunda bitirdim.

Eskişehir’e dönünce yolda Ayşe’ye uğrayıp günlerdir beklediğimiz müjdeyi aldım.

Konya’ya yaptığım beş günlük ziyaret böylece bitmiş oldu. Misafirperverlikleri için kıymetli kardeşlerim Mehmet ve Emre Can’a, eğitim boyunca yan yana olduğumuz kıymetli dostum Ferit’e, tanışıp hemen samimi olduğumuz Gürcan’a, Murat Abi’ye, Olgun’a ve pek tabii ki büyüğümüz abimiz Barbaros Abi’ye selamlar, sevgiler ve teşekkürler. Konya güzel şehir.

11.11 Dolunayı

Geride kalan ay boyunca, neredeyse her gece teleskop başında Ay‘ın her bir evresini -taa ki sana ulaşıncaya kadar- gözlemledim. Netlikle ilgili yaşadığım bir sorun vardı. Ancak ne olduysa oldu ve o sorunu da hallettim. Böylece artık kraterleri de sıkıntısız sorunsuz görebiliyorum. Yalnızca kendim görmekle yetinmeyip eşe dosta herkese de gösteriyorum, bakın da şu güzelliği görün diye.

betulturksoyGeçenlerde Eda sağ olsun, Instagram‘da şimdiye kadar gördüğüm en güzel Ay fotoğraflarını çeken bir hesabı benimle paylaştı. Betül Türksoy ismindeki bu kadın fotoğrafçı neredeyse her gün bir Ay fotoğrafı paylaşıyor. Bu alanda takip ettiğim profiller listesine hemen ekledim kendisini. Şu an için böyle fotoğraflar çekebilecek bir lense sahip değilim. Ama imkanlar her geçen gün gelişiyor, güzelleşiyor. Yakın zamanda umarım seni şaşırtabilirim.

Sende en çok sevdiğim şeylerden birisi de Atatürk‘e, Cumhuriyet‘e, büyük Türk devrimine, milletimize ve bayrağımıza olan tutkun. En az benim kadar önemseyip, ışık saçarak bunları sahipleniyor oluşun, oldum olası gönlümü çalmıştır. Ne yazık, 10 Kasım’da Atatürk’ün ölümünü saygıyla anıyor olan bizler, hemen ertesi gün “11.11 Alışveriş Çılgınlığı“na kapılıyoruz. Bu belki haksız bir eleştiri olabilir. Ancak yine de içten içe kızıyorum topluma. Keşke beni duyabilsen de, seninle sırf oturup şunları konuşsak.

Biz (Cansın, Alper ve ben) yine dayanamadık, 10 Kasım’da Atamızın en sevdiği şarkılardan birini, belki de ona küçücükken ayrıldığı Selanik‘i hatırlatan o türküyü çaldık: Çalın Davulları! Biz çaldık, sağ olsun Koray da montajladı. Ölünceye kadar içindeki Selanik hasreti, doğduğu toprakları anavatan topraklarına katamamış olmanın verdiği hayal kırıklığı ve üzüntü hiç dinmiş midir acaba? Bazıları gibi bencillik yapıp, sırf memleketi diye, Selanik’i geri almak için bir savaş açmayı düşünmüş müdür acaba? Sanmıyorum. O her zaman milletinin menfaatini, kendi hırslarının önüne koydu. O, ancak sevdiği türkülerle yetindi, şarkılarda sığındı Selanik’e. Peki sen de hala sevdiğin o şarkıları dinliyor musun?

Kasım ayı dolunayı, bir yılın daha senin peşinde tükendiğini anlatıyor. Bir sonraki dolunay yazısı, büyük ihtimalle yılın da son birkaç yazısından birisi olacak. O yüzden bu yazıyı yazmak için farklı bir mekanda olmak istedim. Buraya seninle hiç gelmedik. Akşamın son saatleri ve günün son ışıkları yavaşça soluyor. Aklıma düştün yine, bir gözüm gökyüzünde. Düşündüm. Belki şu kadın sana benziyor, belki şu araba senin, belki de tam karşı binadan beni izliyorsun. Böyle bir yalnızlığı ne zaman yaşasam seni istiyorum yanımda. Nasıl yorumlarsın peki bu durumu? O her şeye “derin” anlamlar yüklemeye çalışan sen, şu anda yanımda olsaydın, belki konuşmana izin verir, yüzünde titreşen her bir çizgiyi izlerdim. Senin de yapmayı en çok sevdiğin şey gibi. İlk ışıklar yanıyor, akşam yerini geceye bırakıyor. Işıksız evlerde belki birileri sırtını duvara dayamış açlık çekiyor, belki birileri özlüyor ve belki birileri çaresizce bekliyor.

Özlem & Ceyhun Mutluluklar, Kocaeli Ziyareti

ozlemdavetiye.jpg

Geçtiğimiz hafta sonu Ankara’daydım sevgili okur. Biricik arkadaşımız Özlem’in kına gecesi vardı. İstanbul’da yapılacak olan düğüne katılamayacağım için Ankara’daki kınaya gitmeye karar verdim. Cumartesi günü öğleden sonra hızlı trene bindim. Trendeki derginin bulmacasını çözdükten sonra uyumuşum. Gözlerimi açtığımda tren Eryaman istasyonuna gelmişti bile! Uykuda ısrarcı olup Ankara’da gara girene kadar uyudum. Tren yolculuklarının en güzel yanı da bu deliksiz uykular… Trenden indikten sonra, garın hemen dışında Özge ve Alper beni bekliyorlardı. Zaten çok yakında olan Hamamönü tarafına gittik.

Burası, birkaç yıl önce bir akrabamızın da nişanının yapıldığı yerdi. Zaten bu Hamamönü dedikleri mevkide kına/nişan konseptinde bir sürü mekan vardı. Her biri iki katlı, Anadolu’nun pek çok şehrinde gördüğümüz konak mimarisiyle inşa edilmiş yapılar. Özlem’in eğlencesi saat 19.00’da başlayacaktı. Mekana girince aynı sabah gelmiş olan Menekşe’yi ve Büşra’yı gördüm. Menekşe’yle sık sık görüşüyoruz ama Büşra’yı son gördüğümden bu yana herhalde dört sene geçmiştir.

ozlcyn03

Büşra – Menekşe – Mehtap

Kızlarla merhabalaştıktan sonra bu sefer gelin ve damadın, Özlem ve Ceyhun’un yanlarına çıktık. İki ay önceki dolunayda yine birlikteydik. Beklediğimin aksine, ikisi de o kadar rahattılar ki neredeyse ben onlardan heyecanlıydım 🙂 Kına ve nişan organizasyonlarında, bir noktadan sonra gelin ve damat için durum “bitse de gitsek” kıvamına geliyor. İşte bu anlarda da inanılmaz rahatlıyorsunuz.

ozlcyn01

Özlem, Ceyhun, Alper, Özge, Menekşe, Büşra, Serap ve ilk defa orada tanıştığım pek çok kişiyle, hazır mekan boşken rahat rahat fotoğraf çekildik. Sonra saat 19.30’a doğru artık içerinin dolmasına paralel olarak kına gecesi başladı. Mekanın üst katında, salon

ozlcyn02

Tüm o yer darlığına rağmen bu bebek arabası, bizi bir an olsun yalnız bırakmadı

tamamen doluydu. Pek çok kadın, erkek, çocuk ve bir de bebek arabası olarak oynamaya hazırdık 🙂

Adına kına gecesi diyorum ama aslında ufak çaplı bir düğün provasıydı bu. Neler yaptık, neler çaldı tek tek anlatmaya gerek yok. Özlem ve Ceyhun’un sayesinde yıllardır görmediğimiz birkaç arkadaşımızı da görme şansımız oldu. Bölümden arkadaşım Burçin mesela. Bu zamanları seviyorum, eşle dostla uzun süren ayrılıkların kavuşması çok keyifli oluyor zira. Epey bir eğlence oldu. Yemesi içmesi kahkahası boldu. Hayatımda duymadığım şarkılar çaldı.

Nihayet o kadar eğlenceden sonra, saat 22.30 civarında yeni çiftimiz ve arkadaşlarla vedalaşıp oradan ayrıldık. Özlem ve Ceyhun’un düğünleri yarın (benim bu yazıyı yayımladığım tarihin ertesi gün) İstanbul’da olacak. Her ikisine de sonsuz mutluluklar diliyorum. Birlikleri daim olsun.

ozlcyn04

Sonrasında Alperler beni Keçiören’e bıraktılar. Ertesi sabah da erkenden kalkıp Eskişehir’e döndüm. Çünkü Pazartesi günü öğlen vakti yeni bir yolculuğa çıkacaktım. Biliyorsun, annemler geçen yıl kardeşimle beraber Kocaeli’ye gittiler. Okul zamanı orada kalıyorlar. Geçen sadece bir kere, İstanbul’dan dönerken uğrama fırsatım olmuştu. Ancak hiç kalamamıştım. Bu sene böyle bir fırsat geçince elime değerlendirmek farz oldu artık.

Pazartesi günü, Cumhuriyet Bayramı sebebiyle yarım gün tatil olunca ben de öğlene doğru yine tren garına, bu sefer Kocaeli’ye gitmek üzere, geldim. Bilet alma işini son günlere bırakınca ayazda kaldım tabii ki. Bırak boş yeri, trenlerde engelliler için ayrılmış koltuklar bile doluydu. Abartmıyorum, on dakikada bir mobil uygulamadan boş koltuk var mı diye kontrol ettim. Bir önceki sabah Ankara’dan dönüşte, trenden inmek için dakikaları sayarken uygulamada tek bir koltuğun boşaldığını gördüm. Business class falan dinlemeden aldım. Gidişi halletmiştim, ancak dönüş? O hala muallaktı…

Yalan yok, hayatımda ilk defa business class vagonuna biniyordum. Nispeten rahat ve geniş koltuklar, kahve ve kahvaltı/bisküvi ikramı dışında pek bir ekstrası yoktu. Zaten gideceğim yere gitmekten başka bir beklenti içerisine de girmemiştim.

departedYolculuğum The Departed filmini izleyerek geçti ve bitti. Muazzam, muhteşem bir film. İzlemediyseniz muhakkak izleyin. Merve kızacak belki ama bir kere daha onunla izlerim, o derece. Bu arada tren tam olması gerektiği saatinde İzmit Garı’na girdi. Gara gidince çok şaşırdım. Çünkü Eskişehir’in garının yanında burası küçük ilçe terminalinden halliceydi.

İnanılmaz bir şekilde, tıpkı önceki gün olduğu gibi, trenden inmek üzereyken ertesi gün akşam 20.00 trenine, yine business class’tan bilet bulabildim. Böylece business class’tan, üstelik gidiş dönüş olarak da alamadığım biletler yüzünden, maddi olarak beklediğimden daha fazla içeri girdim. Olsun, canları sağ olsun. Mustafa garın kapısında beni karşıladı. Yarım saatlik bir yolculuk ve kısa bir alışverişten sonra Kocaeli’de Umuttepe Kampüsü yakınlarında bulunan Dünya Bankası Konutları denilen yere ulaştık. Annemler burada, her biri diğerinin aynısı binalardan oluşan bir yerde, giriş katında oturuyorlardı. Aşırı nemden dolayı tüm binaların kolon ve kirişleri dışında renkleri atmış, gri-siyah arası renklere bürünmüşlerdi. Dış yalıtım olmayan binalarda kiriş ve kolonlar terleme yapmadığı için karalanmış kağıda sürülen silgi izleri gibi bembeyazdı.

Kocaeli’de okumanın en güzel ya da en kötü yanı, okuldan başka yapacak bir şey olmaması… Çocuklar, şehir merkezinden uzaktaki Umuttepe denilen yerde ve civarında konaklıyorlar. Çarşıya gitmelerine çoğu zaman gerek kalmıyor. Biz de eve gittikten sonra akşam üzeri çıkıp üniversite tarafına gittik. Kardeşimin okulunu ve kampüsü gezdik. Daha sonra o ana kadar gördüğüm en güzel manzaralı Starbucks’ta oturup muhabbet ettik.

Hava değişikliği beni epey şok uğratmıştı. Burnum akmaya, başım ağrımaya başladı. O gece uyumaya çalışmak da epey zor oldu bu yüzden. Neyse ki ertesi sabah daha rahatlamış olarak uyandım. Kahvaltıdan sonra Mustafa’nın arkadaşları geldiler. Bu gençlerin adlarını aylardır duyuyordum ancak ilk defa tanıştım: Pelin, Melih ve Cansu. O gün onlarla epey vakit geçirdik. Kardeşimin arkadaşlarıyla galiba ilk defa sultanitakılıyordum 🙂 Bir abi olarak ben de sınırlarımı zorluyorum galiba. Sayılı zaman çabuk geçermiş. Öyle de oldu. Zaman adeta uçtu gitti.limonata

O gün akşam saat 20.00’de İzmit Garı’nda, yalnız başımaydım. Ahmet Ümit’in çok satan romanı “Sultanı Öldürmek” elimde duruyordu. Başlamak için daha güzel bir yer olamaz dedim ve ilk iki bölümü okuyup bitirdim. Trene bindikten sonra ise bu sefer Ali Atay’ın yönettiği Limonata filmini izledim. İyi ki (!) tren 25 dakika rötar yaptı, yoksa filmin sonunu getiremezdim.

Yorgun, argın ama mutlu bir şekilde eve geldiğimde saat çok ama çok olmuştu. Özlem ve Ceyhun’un mutluluğu, bizimkilerin mutluluğu derken iki günüm olabilecek en güzel şekilde geçmişti. Sağ olun, var olduğunuz sürece mutlu olacağım.

Mezunlar Buluşması 2019

mezun01

Seda’on mezuniyet buluşması selfiesi.

Önceki gün, Eskişehir Teknik Üniversitesi‘nde Mühendislik Fakültesi Mezunlar Buluşması vardı sevgili okur. Okulumuzun her yıl düzenlediği bu organizasyonlara Alper‘le ikinci defa katılmaya karar verdik. Güzel haberi ise Ahmet verdi. Eşi Petra‘yla birlikte cumartesi günü Eskişehir’e geleceklermiş. Çok geçmeden İzmir’den bir telefon daha geldi. Dönemimizin abisi, Aslan Abi’miz de etkinliğe katılmak için yol çıkmıştı bile.

Tüm bu organizasyonun içinde bir de laboratuvarda bir bulaşık yıkama seansı çıktı. Öyle olunca bence cuma günü okula uğrayıp bulaşık için bazı ön hazırlıkları yaptım. Bu sayede cumartesi günü işimiz daha kolay olacaktı.

Cumartesi sabahı erkenden kalkıp tren garına gittim. Ankara’dan gelen bir başka arkadaşımı, doktora çalışmamdaki ortağımı, Tarık Abi’yi karşıladım. Çalıştığımız laboratuvarın anahtarını verdikten sonra yapılacak işlerle ilgili onu bilgilendirdim. Sonra o laboratuvara giderken ben de önce çarşıya uğradım, sonra da Ahmet ve Petra’yı karşılamak için geri döndüm. Üç yıldır görmediğim Petra, Ahmet ve Ahmet’in bıyığıyla  (Ahmet yanında küçük bir sürpriz getirmişti) nihayet buluştuk ve hemen yakında bulunan Hangover Sky isimli mekana gittik. Eşyalarını falan organize ettikten sonra kahvaltıya oturduk. Bu sırada Aslan Abi de çıktı geldi yanımıza. Ancak ortamda birisi eksikti: Alper. Günlerdir devam eden yorgunluk ve uykusuzluğa ne yazık ki mağlup olmuş, alarmları falan duymadan uyumaya devam etmişti. Neyse ki böyle durumlarda Caner her zaman yardımımıza koşup yan odada uyumakta olan abisini uyandırır.

Alper’in nihayet uyanıp yanımıza gelmesi on dakika sürdü. Hep birlikte nihayet kahvaltı edip Petra’yı şehir merkezine uğurladıktan sonra, 2007 yılından beri hayatımın değişmez bir parçası olan okulumuza, İki Eylül Kampüsü‘ne doğru yola çıktık. Bir önceki gün de okulda olduğum için hazırlıkları görmüştüm. Bahçeye tenteler kurulmuş, kürsü yerleştirilmişti. Çok kısa sürede tanıdık yüzleri görmeye başlayınca keyfimiz yerine geldi. Bu esnada ben yine bir kaçamak yapıp laboratuvarda bulaşık yıkamakta olan Tarık Abi’nin yanına koştum. Bir süre onunla birlikte epey bir deney tüpü yıkadıktan sonra tekrar fakültenin kantinine geldim.

mezun05

Serdar Hoca’mızla birlikte

Burada en eski mezunlarımızdan olan Hülya Hanımları (iki tane Hülya vardı), Sanem Hanım‘ı, onların arkadaşlarını, hocalarımızı, dönem arkadaşlarım Seda‘yı ve Esra‘yı, kariyerine işletmeci, üstelik adından söz ettiren bir mekanın işletmecisi olarak devam eden Nur‘u, başka bölümlerden onlarca eski arkadaşımı gördüm. Hocalarımızdan çok az katılmışlardı. Buna biraz üzüldüm. Belki ilerleyen dönemlerde daha çok katılım olur. Bu arada Rektör hocamız (hem de bölümümüzden hocamız) Tuncay Hocamızla da sohbet edebilme şansımız oldu.

mezun04

Okulda planladığımızdan daha çok vakit geçirip merkeze dönmeye karar verdik. Aslan Abi bizimle vedalaşıp İzmir’e doğru yola çıktı. Biz de o sırada Odunpazarı‘nda gezmekte olan Petra’nın keyfinin yerinde olduğunu öğrenip benim eve geçtik. Burada büyük bir hevesle müzik yaptık. Müzik faslı gerçekten güzeldi. Buradan bir hikaye çıktı hatta.

mezun03

Daha sonra çarşıdan Caner’i de alıp yeni açılan kitap fuarına gittik. Kitap fuarı bambaşka bir yazının konusu olacak. Burayla ilgili ilk defa hayal kırıklığına uğradım.

Fuardan sonra Ahmet’in ricasıyla Donas‘a gittik. Birer zurna yedik. Seviyoruz, bunda utanılacak, inkar edilecek bir şey yok. Donas’tan sonra da Caner’i bırakıp, stüdyo planımızı Ahmet’in biraz grip oluşu nedeniyle iptal edip Odunpazarı’na gittik. Buradan Petra’yı ya da bizim bilmediğimiz ismiyle Cansu‘yu alıp sürpriz bir tatlıcıya gittik. Burası çok başarılı künefe yapan bir mekandı. Geçtiğimiz günlerde tanıştığım bir arkadaşımız işletiyordu. Yolda giderken arabada Anadolu Üniversitesi‘nin resmi radyosu, Eskişehir’de yayın yapan en kaliteli radyo, Radyo A çalıyordu. Program sunucusu istekler için bize ulaşın deyince, hemen radyonun sitesine girip “mezuniyet buluşmasındaki arkadaşlarım” için bir parça istedim. Sağ olsun, biz araban inip mekana girdiğimiz sırada anons etmiş. Mekana girince bir baktık aynı radyo açık ve Bohemian Rhapsody çalıyor. Bu radyonun sürekli bir dinleyicisi olan Halil Abim mesaj attı hemen, “bu şarkı sizin için çalıyor proofhead helal olsun” 🙂

mezun02Tatlı faslından sonra dördümüz de masadan mutlu ve mesut olarak kalktık. Kısa bir yürüyüşten sonra, işten yeni çıkan Merve‘yi de alıp bu sefer Kızılcıklı Caddesi‘ne gittik. Burada bir mekanda oturduk. Epey komik bir muhabbet oldu burada. Daha sonra Petra’nın “Barlar Sokağı” isteğine uyup önden Ahmet ve Petra’yı gönderdik. Biz arkadan yetiştiğimizde, sokakta geçirdikleri birkaç dakika içerisinde Barlar Sokağı’nın artık eski tadının kalmadığını anlamışlardı ve sokağın dışında başka bir mekana geçmişlerdi.

mezunyt036Burada da dönüş otobüslerinin saatine kadar oturduktan sonra, yıllardır sağa sola, eve okula, çarşıya, otogara, hava alanına, annemlere bırakma derdimizi çeken Alper önce, Ahmetleri otogara bıraktı. Sonra da beni eve.

Ulan ne muhteşem bir gündü. Uzun süre, cidden çok uzun bir süre sonra böylesine güzel, dolu dolu bir gün geçti. Ahmet’i, Petra’yı, Aslan Abi’yi çok özlemişim. Uzaktan gelen tüm dostların, kardeşlerin ayaklarına sağlık. Ömrünüz uzun ve mutlu olsun. Herkesin ismini tek tek yazmadım, kimse kızmasın, gücenmesin. Hepinizi seviyorum.

Bu arada, Ahmet’in yanında sürpriz olarak getirdiği tek şey bıyığı değil, bir çift de Vic Firth nylon tip 5A baget oldu. Çok çok teşekkür ederim, fazlasıyla mutlu etti beni.

mezun00

Üşenmeden solda sağa: Hülya, Esra, Hülya, Serdar Hoca, Sanem, Esra, Fadime, Alp, Seda, ben, Tuncay Hoca, Aslan Abi, Alper, Deniz (balonlu olan), Eftade Hoca, Sinem, Esra Hoca, Zehra Hoca, Özlem Hoca, Nur

Odunpazarı Modern Sanat Müzesi

ommmuze.jpg

Alper‘le birlikte sanata, sanatın hemen her dalına ve özellikle resim ve heykel alanında da modern sanata karşı olan ilgimizi herkes bilir. En azından bizi iyi kötü tanıyan herkes. O yüzden Eskişehir’de geçtiğimiz günlerde açılışı yapılan Odunpazarı Modern Sanat Müzesi, duyduğumuz ilk günden beri bizi inanılmaz heyecanlandırdı.

omm00Geçtiğimiz hafta sonu, tüm planlarımızı iptal edip telefonlarımızı da uçuş moduna aldıktan sonra, bisikletlerimize atlayıp Odunpazarı‘na, henüz önünde Balmumu Müzesi kadar kuyruk oluşmamış müzeye gittik. Müzedeki eksikliklerden çok da önemli olmayan bir tanesi henüz ilk dakika karşımıza çıktı. Bisikletler için bir park yeri düşünülmemiş. Oysaki müzenin giriş kısmındaki merdivenler engelli araçları ve çocuk arabalarının da erişimini kolaylaştırmak için Eskişehir’de ilk defa gördüğüm rampalı basamak sistemiyle inşa edilmişti. Bu sayede bisikletimizden hiç inmeden ve yardım almadan müzenin kapısına ulaşmak mümkün oluyor.

Biletlerimizi hemen müzenin önünde bulunan gişelerden aldıktan sonra içeri girdik. İçeri kesinlikle yiyecek ve içecekle giremiyorsunuz. Bu malzemelerin çanta içerisinde olması gerekiyor. Girişin hemen yanında bir kafeterya var. Aldığınız biletle, burada bir takım indirimler oluyor. Biz kafeteryaya girmeden doğrudan müzenin zemin katına indik. Toplamda üç katlı olan müzenin her katında bir sergi alanı var. En alttan yukarı doğru gezdik biz.

omm10

Müzenin giriş kısmı

Zemin katta indiğinizde sizi şu üç boyutlu yüz karşılıyor. Esere tam karşıdan baktığınızda dahi sanatçının bakış açısı sayesinde yüzdeki derinliği görebiliyorsunuz. Müzede ziyaretçileri bu durgun yüz ifadesi karşılıyor. Gülmüyor, ağlamıyor, kızgın değil, yorgun değil, bomboş.

omm01

Erol Tabanca isimli sanatseverin “Vuslat” isimli koleksiyonunda yer alan eserleri görmeye başlıyoruz birer birer. Yazının devamında yer alacak görsellerin altında o görseldeki eserin ve sanatçının isimleri ile küçük açıklamalar yer alacak. Okumaya devam et

Sonbahar Başlıyor Gökyüzünde

Between the grinder and the abattoir – Öğütücüyle mezbaha arasında,
Such are the landscapes of grief – Şunlar hüznün manzaralarıdır:
Grayness and glitz – Grilik ve parıltı,
Glitter and gehinnom – Işıltı ve cehennem.
Between tedium and fright – Bıkkınlıkla dehşet arasında,
Such is the song of the nether World – Şunlar aşağıdaki dünyanın şarkısıdır:
The hissing of rats – Sıçanların tıslaması,
And the jarring chants of angels – Ve meleklerin kulak tırmalayan ilahileri.

Sağlık sorunları nedeniyle biraz gecikti bu yazı. Sonuçlarını bilemiyorum, umarım daha iyi haberler alırım bir sonraki aya kadar.

Geçenlerde pasifagresif’te okuduğum bir yazıdan sonra, Darkside isimli bir davulcu radarıma girdi. Şansıma birkaç hafta sonra da bu adamın çaldığı grup olan MGŁA’nın (Mıgva diye okunuyor) yepyeni bir albümü çıktı. Black metal türündeki bu albüm, çok uzun süre sonra baştan sona sıkılmadan dinlediğim bir black metal albümü oldu. Grubun şöyle ilginç bir yanı var ki şarkılarına isim olarak numara veriyorlar. Son albümleri Age Of Excuse’da yer alan “II” isimli ikinci parça benim için albümün en iyi şarkısı. Yazının en başında okuduğunuz sözler ise bu şarkının nakarat kısımları. Her ay yazdığım dolunay yazısına neden bu sözlerle başlama gereği hissettim? Belki de sözlerin çarpıcılığından, belki de tamamen çarpık ve karşıt duygulardan bahsetmesinden dolayı. İşte ruh halim. Hoş geldiniz.

Bu ay dolunayın en mükemmel konumunu birlikte izledik bizimkilerle. Özlem ve Ceyhun’un nikâhlarını belki de böyle kutlamış olduk. Varlığından haberdar olduğum ancak daha önce gidip de hiç oturmadığım bir kıyıda buluştuk. Olanca soğuğa, esen rüzgara rağmen dolunayın sudaki silueti bizi olduğumuz yere çivilemeye yetti de arttı bile. Bazen böyle karanlık gecelerde, bağırıp çağırmak geliyor içimden. Sonra aklıma şu söz geliyor, belki daha iyi bir yol bu, diyorum.

ishould

“Sana hiçbir şey söylemeden her şeyi anlatmanın bir yolunu bulmalıyım.”

nouvelleTuxedomoon isimli grubun 1985 yılında çıkardığı “In A Manner Of Speaking” isimli şarkıdan bir söz bu. Şarkının orijinal sahibini bir kenara bırakıp Nouvelle Vague’un 2004 yılında yaptığı covera kulak veriyorum. Zaten bu sözleri bu denli anlamlı kılan da onun tarzı ve ses rengi bence. Blogun kendi başına yaptığı en güzel keşiflerden biriyle daha karşı karşıyayız. İşte, az önce black metalle başlayan satırlarımız şimdi muhteşem bir bossa nova düzenlemesiyle devam ediyor. Böyle yalın albüm kapakları, tek bir bakış yetiyor aklımı almaya. Yukarıdan atılmış bir bakış, tertemiz duru bir yüze yerleşmiş bir gurur ifadesi, öne çıkık bir çene. Tüm bunlar bir yerlerden tanıdık geliyor böyle anlatınca.

Ağaçların altında oturduğumuz o gecede, sudaki ışık kırıntılarını izlemek sadece bana değil, ekibin tamamına keyif vermiş olacak ki geride kalan yorgunluktan çok az bahsettik. Alper’in neşesi yerindeydi. Dolunaylarımı iyi bildiğinden olacak, anın tadını çıkarmaya çalıştı. Ağaçların yaprakları gökyüzüne muhteşem bir çerçeve çiziyordu. Rüzgar hafiften esiyor, su sanki bizi dinliyormuş gibi kıpırdamıyordu. Eskişehir’de sonbahar böylece başlıyordu. Belki bir sonraki dolunayda gökyüzü bulutlara teslim olacak. Belki bu seni nice uzun aylar boyunca son görüşüm olacak. Her şey daha iyi olmalı artık.

sonb01

Emre – Alper – Kaktüs

Geride kalan haftada yazamadığım birkaç güzel gelişme oldu. Emre‘nin yıllar sonra yaptığı ziyaret, Alper‘in doğum günü ve neredeyse benimle birlikte büyüyen kaktüse yıllar sonra yaptığımız bakım. Buyurun başlayalım.

Emre’yi en son 2014 Kasım’da, benim düğünde görmüştüm. O günden beri evet sürekli görüştük ama hiç buluşamadık. Emre, Ordu‘da çalışıyor ve orada yaşıyor. Alper’in Ankara’da olması sayesinde, Emre’nin Ankara’ya yaptığı iş seyahatleri sayesinde ikisi birçok defa buluşabildiler. Ama benimle değil.

Geçen gün akşam telefona bir mesaj geldi. Hemen ardına da bir fotoğraf 🙂 Emre Eskişehir’e gelmiş. Tamamen ani gelişen bir plan sonucunda, bir geceliğine Eskişehir’e gelmiş arkadaşıyla. Konuştuk ve ertesi sabah buluşmak için plan yaptık.

emre01

Ertesi sabah, kahvaltı yapacağımız yere gidince, aradan geçen beş yılın Emre’yi hiç değiştirmediğini gördüm 🙂 Herif nasıl bıraktıysam o şekilde duruyordu karşımda. Epey bir muhabbet ettik, eskilerden, yenilerden, yaptığımız iş dolayısıyla güzide Bakanlığımızdan konuştuk. Kısacık bir zaman diliminde de olsa, Emre’yle görüşmek çok iyi geldi. Sonrasında geri dönecekleri için ayrıldık, yolcu ettim.

alpedog03Emre’nin ziyaretinde tek eksik Alper’in o sıralar şehir dışında olmasıydı. Çok uzun süre sonra üçümüz yine bir araya gelebilecektik. Olsun, belki de başka bir düğünde… Alper demişken devam edelim Alper’in doğum günüyle. Bu yıl, şehir dışında olması sebebiyle Eskişehir’de kalanlar olarak ayarladık işleri. Daha önce birkaç defa gidip güzel yemek yediğimiz mekanı ayarladık.

Vakit geldiğinde buluştuk. Aslında yavaş yavaş bu işler sürpriz olmaktan çıkıp belki de buluşmak için bir bahane yaratmaya dönüşüyor. Bunu önümüzdeki yıl için bu şekilde planlamalıyız aslında. Neyse, vakit geldiğinde buluştuk mekanda. O ana kadar menü istememiştik. Menüdeki fiyatları görünce şaşıp kaldım. Çünkü bu fiyatlar birkaç ay öncesine göre en az %40 daha pahalıydı. Bunun üzerine, yemek yemekten vazgeçip bir süre sadece bir şeyler içtikten sonra uzun süredir gitmeyi istediğimiz başka bir mekana doğru yola çıktık.

Mekana ulaşınca heyecanla herkes siparişini verdi. Eskişehir’in en iddialı pizza restoranlarından birisindeydik. Daha önce birkaç defa gittiğim Pizza Local denen mekanın en büyük rakibi – Pizza Il Forno‘daydık. (Il forno – Fırın)

alpedog01

Özellikle yanında bir misafirin varsa gidebileceğin, güzel bir mekandı burası. Gecenin geç saatlerine kadar oturduk, muhabbet ettik. Böylece Alper, bir yıl daha koydu yaşadıklarının üzerine. Yeni yaşın kutlu olsun 🙂

alpedog02

Doğum günün kutlu olsun !

Bu art arda gelen etkinliklerin ardından bir günü de yıllardır büyüttüğüm, hatta blogda da çok defa yazdığım kaktüsüme ayırdım. Sivrihisar‘da yaşarken evimizde olan (hatta bazı fotoğraflarda bile gözüküyor) kaktüs, aradan geçen onca yıla rağmen hala sapasağlam, yeni sürgünler veriyor, yılda bir defa sadece bir gün çiçek açıyor. Yıllar önce aldığım saksı artık ona yetmez hale gelince gidip en büyük boy plastik bir saksı aldım. Standart bir varilin yarıya kesilmiş hali gibi düşünebilirsiniz boyutunu. Bitkinin boyutu da yetişkin bir insanın boyunda. Gövdesinin kalınlığı 20 cm.den daha fazla. Dikenlerinin ortalama uzunluğu ise 6-7 cm arasında.

kaktus2019

Bir yılı aşkın süredir annemlerin evinin bodrum katında, ortak kullanım alanındaydı kaktüs. Annem ve babamla birlikte gidip önce eski saksısını parçaladık. Sonra iki kişi güçlükle yerinden kaldırıp yeni saksısına aktardık. Gelişme yönünü sınırlandırmak için gövde üzerindeki yeni yaprakları kestik. Ayrıca destek çubuğu çaktık. Kenar kısımlarındaki boşluklara da ilave toprak ekleyip bu sefer eve çıkardık. Ön balkona, güneşi görecek, rüzgar ve yağıştan etkilenmeyecek şekilde kaldırdık. Artık kolay kolay hastalık falan da bulaşamaz.

Bu emektar bitkinin, benimle birlikte büyüyen bu güzel kaktüsün uzun yıllar bizimle olması dileğiyle.

NOT: Kaktüsler, hafif kumlu toprağı seviyorlar.

Çerçeve Koleksiyonum

Dolunay‘da yayımladığım şu videodan sonra, pek çok güzel yorum aldık. Bir kişi ise beni şaşırttı ve video benim ve Alper‘in gözüktüğü kısımdaki çerçeveleri özellikle sordu. Bu soru gelince, bende fark ettim: Evin her yerinde asılı bir sürü çerçevem ve aslında her birinin de güzel hikayeleri var. Bu yazıda, aslında bir tür koleksiyon da denilebilecek bu çerçevelerden bahsedeceğim.

Yazı içerisinde birbirinden farklı tam 19 tane çerçeve yer alıyor. Her biriyle ilgili açıklamayı ise resim yazısı olarak ekledim. Mobil cihazınızdan girdiğinizde bu açıklamalar hemen görselin altında yer alacak.

ce01

Bin parçalık bir puzzle bu. Merve evlenmeden önce yapmış. Eve astığımız ilk çerçevelerden birisi. Departure of the Winged Ship isimli tablonun çizeri ise Vladimir Kush isimli Rus sürrealist ressam.

ce02

Bu evdeki en siyah çerçeve ve çalışma. Bu çalışmayı 2018 yılı Mart ayında yapmıştım. İsmi “Ay’ın Üzerinde Yaşamak“. Kendi ürettiğim ilk çerçevelerden biri olması bunu benim içim ayrıca çok değerli kılıyor.

Okumaya devam et

Dolunay’da Şarkılar

agus19moon

Yazın son dolunayı da geldi ve geçti! Bu yaz, belki de tüm ömrümün en çabuk yazı oldu, bitti desem yeridir. Çaresizce son sıcaklara tutunmaya çalışıyoruz resmen. Son üç beş günde geldi, günümüze yerleşti şu soğuklar. Sanki yaz mevsiminde değiliz. Moraller bozuk, canlar sıkkın. Sağ olsun, bu ay dolunayı Eda‘nın sayesinde ölümsüzleştirdik.

Parça parça oluyor çoğunlukla yazmak. Çok uzun süredir bu saatlerde yazı yazmıyordum. Bir haber beklerken, hiç dayanamadığım Öyle Kolaysa başladı çalmaya. Hiç kolay değil. İnan hiç kolay olmuyor. Gölgelerde yaşıyordum bir zamanlar. Şimdi belki ışığa çıktım ama bu sefer de senin gölgenden kaçıyorum. Kim bilir kaç satırı sildim nokta koymadan. Ah yalnızlık ve gece! İnsanı aşık eden, üzüntüden öldüren, düşünceden kanser eden iki kötü yoldaş. Uzak durmak “hiç kolay değil”.

Sana baktıkça kanım kaynıyor, kalp atışlarım hızlanıyor, sanki o an gördüğüm her şey ve “her beyaz” sen oluyorsun. O an nasıl bir özgüvenle doluyorum anlatamam. Dün gece de yine öyle hissediyordum. Bir an kendimi, ömür boyu unutamayacağım o rakamları tekrar ederken buldum. Sonra dehşetle irkilip telefonumu kapattım. Yerimde doğruldum aniden. Neredeyim ben? Neler hayal ediyorum böyle? Tüm bu ağrılarımdan sonra nasıl oluyor da, yüreğimdeki acı galip gelebiliyor? İsimler geçiyor aklımdan, dakikalar saatleri kovalıyor ama isimler dönmeye devam ediyor hiç durmadan. Hangi mektubumdaydı unuttum, saniyelerin sesi ve kalem kâğıttan çıkan hışırtılarla geçiyor günler demiştim. Şu anda burada durum daha farklı. Burada duyduğum ses Deniz’in sesi. “Bu sabah bir umut var içimde.

boyalida

Son olarak, uzaktasın artık. Göremiyorsun, inanmıyorsun. Susmuşsun belki de. Bilmiyorum. Biz bu ay şu aşağıdaki videoyu kaydettik. Split-screen cover denilen mevzuya girdik uzun süre sonra yeniden. Mabel Matiz‘in Boyalı da Saçların isimli şarkısında geçen şu melodiyi duyduğum günden beri unutamıyorum. Cansın ve Alper‘le birlikte hissettiğimiz gibi çalıp kaydettik önce. Cansın İstanbul’dan gönderdi videosunu. Alper ve benim çaldığım kısımlar ise Eskişehir’de çekildi malum. Sonra sağ olsun Yağızhan bizim için ses miksajını yaptı. Video kurgusunu ise ben yaptım. Bu yazın son dolunayı için güzel bir hatıra olsun diye 🙂

Olaylar: Laboratuvar İşlerim, Anadolu Üniv. Reklamı, Mach3 Krom Kaplama

Laboratuvar İşlerimde Son Durumlar

arazi02

En alttaki Heater Failure lambasının yanmaması gerekiyor

Temmuz ayının başında doktora tezimin son arazi çalışması vardı sevgili okur. Adeta saç baş yolduran aksiliklerin ardından nihayet tüm deneylerim bitti. O hafta her şey arazi öncesi çalışmalar sırasında başladı. Bilen bilir, ciddi bir bulaşık yükü vardır çalışmaların öncesinde. O bulaşıkları yıkarken en olmayacak iş oldu ve önemini sonradan anladığımız biricik kıymetli otoklav cihazımız bozuldu. Hem de ne bozulmak! Bozulmuş olduğunu her yerinden sular fışkırtarak belli etti. Üstelik bu olduğunda saat 20.00 civarındaydı ve ben okulda tek başımaydım.

Bu cihaz bozulunca, muadili bir cihaz arayışına geçtim çünkü arazide kullanılacak bazı kapların sterilize edilmesi gerekiyordu. Bu konuda da her zaman elimizden tutan abimiz, kıymetli büyüğümüz Serdar Hocam yardımıma yetişti. Neredeyse son gün Ümit, İlkin ve Samir‘in olağanüstü yardımları sayesinde arazi hazırlığını tamamladık.

Ertesi gün yine bir aksilik yaşandı ve araziye gideceğimiz aracın aynası koptu. Onu yaptırmak durumunda kaldığımız için geç çıktık ve planladığımız sayının yarısı kadar istasyondan numune alabildik. Diğer gün ise ben laboratuvarda kaldığım için ekip bensiz gitti araziye. Hiç olmayacak bir aksilik daha yaşandı: Aracın lastiği patladı. Böylece akşam 17.00 civarında beklediğimiz numuneler saat 22.00 civarında geldi. Bunca aksiliğe rağmen o gece ve ertesi gün tüm analizleri bitirdik. Merve ve Alper‘in bu süreçteki yardımları olmazsa mahvolmuştum.

arazi01.jpg

Tez çalışmamdaki 1 no.lu istasyon

Neyse ki ertesi hafta da hiçbir sıkıntı olmadan beş gün süren son analizler de bitti ve Esra‘nın yardımıyla kaydını tuttum. Artık kullanacağım verilerin tamamı elimde mevcut. Önümüzdeki üç dönem boyunca tez çalışması devam edecek. Son olarak bu Ağustos ayı içerisinde birkaç gün daha sadece Tarık Abi‘nin arazi çalışması için laboratuvara gireceğiz. Sonrasında laboratuvar işleri proje için sona erecek.

Anadolu Üniversitesi Reklamı

İlginç bir dönemdeyiz. Artık okullar ve kurumlar da kendi reklamlarını çekiyorlar. Üretilen hizmetler kamu adına olsa bile artık kamu kurumları da reklamın gerekli olduğunu keşfediyorlar. Bu, sektör adına güzel bir gelişme.

Her ne kadar artık adımız Eskişehir Teknik Üniversitesi olsa da, halen bir Anadolu Üniversitesi aşığı olduğumdan yıllardır öğrencisi olduğum (bu yaz AÖF’den mezun oldum gerçi) okulumu dikkatle takip ediyorum. Ama nasıl olduysa geçtiğimiz günlerde çok güzel bir gelişmeyi gözden kaçırdım. Hazal ve Şevkiye sayesinde okulumuzun ilk reklam filmini gördüm 🙂 Gerçi sonradan tüm sosyal medyaya yayıldı ama olsun.

Üniversitenin yeni rektörü Şafak Hoca, gerçekten sıra dışı bir insan. Akademik geçmişi, üniversiteye üniversite dışından atanan ilk rektör olması, genç yaşı gibi pek çok faktör onu gündeme taşımıştı. Son dönemde de FETÖ’nün dijital platformlarda yaptığı işlerle ilgili Türkiye’de bir ilk olan araştırmayı kamuoyuyla paylaşmıştı. Bu yaz mezuniyet töreninde çok yakından görme ve konuşmasını dinleme fırsatım olmuştu.

Uzatmayayım, bu yıl Anadolu Üniversitesi tam da üniversite tercih döneminde güzel bir reklam filmi hazırladı. Filmde bir öğrenci. bölüm tercihi konusunda kararsız kalıyor ve rektör hoca da kendisine yardımcı olmaya çalışıyor ama bir yere kadar!

Ben ilk defa bir rektörün böyle farklı bir projede yer aldığını gördüm. İzleyince ister istemez bir tebessüm oluşuyor. Rektör hocanın maşallah cüssesiyle Marlon Brando‘nun Baba tiplemesi de cuk oturmuş. Okulun kendi imkanlarıyla yaptığı bu reklam filminden blogda bahsetmesem olmazdı. Emeği geçen herkese teşekkürler.

Gillette Mach3 Krom Kaplama Özel Seri

10054261276722Gillette, Dünya’nın belki de en meşhur tıraş bıçağı olan Mach3 serisi için yepyeni bir modeli tanıttı: Limited Edition. Bu yeni seri, ilk defa bir Mach3 bıçağıyla birlikte verilen özel bir stantla beraber geliyor ve tamamen krom kaplı, çok şık bir tasarıma sahip. Mach3 ve Mach3 Turbo bıçaklarıyla uyumlu bu yeni sapın orta kısmı kavramayı kolaylaştırmak için pvcden imal edilmiş. Sınırlı sayıda üretileceği söylediği için Migros’ta denk getirip normal bir Mach3 fiyatına alıp koleksiyona ekledim.

Bu yeni eklemeden sonra kendi çapında, ufak bir Mach3 koleksiyonu da oluşmuş oldu. Şu anda 6 farklı tasarımda Mach3 ve Mach3 Turbo bıçağına sahibim. Koleksiyonun tek eksiği yeni çıkan Mach3 Start modeli. Onu da elbet bir gün alınca muhakkak son halinin fotoğrafını paylaşırım. Koleksiyoncular acele edin, tükenmeden alın.

10054261440562

gilletteyeni

Koleksiyonun şu anki durumu: En soldan itibaren özel saklama kutusu, Black, Standart Mach3, Standart Mach3 Turbo, SenseCare, Ferrari, Limited Edition