Tag Archives: seval

Seval’in Düğünü

seval01Geçen hafta cuma akşamı, Alper ve annemle birlikte akşam saat 20.00’de Eskişehir’den Bursa‘ya doğru yola çıktık sevgili okur. Seval‘in o hafta sonu cumartesi günü düğünü vardı. Yakın zamanda ameliyat olan dayımı da ziyaret etmek için bundan daha güzel bir fırsat olamazdı.

Cumartesi günü yapılacak olan düğüne katılacaktık katılmasına ama bir sorun vardı. O da, Alper’in çok yakın bir diğer arkadaşı Erman‘ın da aynı gün ve aynı saatte, şehrin tam zıt diğer ucunda düğününün olmasıydı. Elemanlar düğün için o kadar büyük organizasyon yapmış ki Ankara’da askerliğini yapan arkadaşları düğüne gelebilmek için tezkeresine birkaç gün kala izin almış ve askerliğini uzatmayı göze almış. Üstüne bir de Alper’i sahneye çıkarmak gibi bir sürpriz plan yapmışlar.

Neyse, cuma akşamı çok güzel bir yolculuktan sonra dayımlara vardık. Sağ olsun Alper, bizi bıraktı ve kendi evine gitti. Ertesi sabah kalkıp kahvaltı yaptıktan sonra dayımla birlikte biraz turladık mahallede. Seval’le konuştum ve saat 16.00’da aksiyonun başlayacağını öğrendim.

Saat 15.00’de yola çıktığımda Bursa’da hayatım boyunca görmediğim kalabalıkta bir trafik gördüm. Normal zamanda 15 dakika sürecek yolu bir saati aşkın sürede gelebildim. Kıyafetime uygun kemeri Eskişehir’de unuttuğum için, kendime yeni bir kemer aldım. Sonra da metroya atladım. Bursa’nın metrosu çok güzel lan. Ankara’nın metrosunu bu kadar sevemedim.

Seval’le konuştuğumuz saati biraz geçe evlerine varabildim. Yeme içme faslından sonra Seval’in eski iş yerinden, Alper’in de stajdan arkadaşı Özkan‘la buluştuk. Özkan’ın adını daha önce her ikisinden de çok duymuştum ancak bir türlü tanışamamıştık. Seval’in hayırlı işinin bana hayrı da bu oldu demek ki 🙂

seval07

Biz Özkan’la birlikte, Seval’in Yunanistan’da yaşayan kuzenleriyle muhabbet ederken, Aydın amca geldi ve “Seval sizi çağırıyor” dedi. Gittik. Seval’i gelinliğiyle ilk defa orada gördüm. Sarıldık, bir acayip oldum. Kız kardeşim yok benim. Ama demek ki kız kardeşi olanlar böyle hissediyormuş. Bildiğin duygusallaştım. Bir iki kare fotoğraf çekildik derken aşağıdan korna sesleri duyulmaya başladı. Biz hemen Seval’i yukarıda bırakıp aşağıya koştuk. Off ne orkestra vardı! Akordeon, klarnet ve davulla, muhacirler gelin almaya gelmişti!

Epey eğlenceli şeyler dinledikten sonra bizim kız yanında eşi Birol‘la birlikte indi aşağıya. Fotoğraflar, flaşlar derken yavaş yavaş gelin arabalarına doğru yürüdüler. Erkek tarafının kadınları muhtemelen kendi aralarında sözleşmişti ki her biri masmavi kıyafetler giymişlerdi. Bizimkiler arabaya bindikten sonra bir kadın bunların arkasından ısla pirinç attı durdu.

Biz de Özkan gardaşımla hemen arabaya atlayıp peşlerine düştük. İstikametimiz Kestel Muhacir Konutları’ndaki düğün salonu idi. Salona konvoydan hemen önce vardık. Arkamızdan gelin arabası geldi. Biz Özkan’la baktık ki epey vakit var daha düğünün başlamasına. Özkan günün krallığını yaptı: Gel seni şelaleye götüreyim! Vay arkadaş, şelale lan! Bursa’nın o muhteşem tabiatına doya doya ilerledik sevgili okur. Çevre mühendisiyiz ya, bir yandan da Özkan bana civardaki tesisleri anlatıyor. Böyle böyle gittik ve yol bitti. Nihayet harika bir yere gelmiştik. Dağın içinden su patlamış akıyor, nasıl gürül gürül anlatamam. Sonradan Ferhat abim bana bu suyun, altında Ağustos sıcağında bile durulamayacak kadar soğuk olduğundan bahsedecekti. Güzel yer yapmışlar. Sağda solda fotoğraf çektirmelik papağanlar, Poni cinsi atlar vardı. Şelaleden çıkan su, sağında solunda masaların bulunduğu bir yatağın içerisinden akıyordu. Ulan ne güzel yerdi be. Taze havadan başımız ağrıdı, sarhoş gibi olduk.

seval06

Düğün salonuna döndük ancak karnımız acıktığı için hemen yakındaki bir yerde karnımızı doyurduk. Salona yetiştik ve Seval’le Birol’un salona alkışlarla girişini izledik. Onlar ilk danslarını yaparken Alper geldi yetişti. Herif, Bursa’nın diğer ucundan kalktı geldi. Neyse, okuldan arkadaşımız Parisa‘yı da gördük ve onun yanına oturduk. Pasta kesiminden sonra takı merasimi anons edildi. O an bir ayaklanma oldu ortalık karıştı. Nasıl bir kuyruk oldu anlatamam! Bu upuzun takı kuyruğunun bize ulaşması tahminen 2 saat süreceği için Alper, en öne attı kendini, takısını taktı ve diğer düğüne gitmek üzere yola düştü.

seval03seval04

Özkan ve ben beklemeye başladık. Sağımız solumuz önümüz ve arkamız hep muhacir vatandaşlarla doluydu 🙂 Hayatımda bu kadar sarışın ve renkli gözlü insanı bir tek

seval05

Takı kuyruğu

İsveç’te görmüştüm. Velhasıl, şaka yok, bir saat kadar sonra sıra bize geldi. Alelacele sarıldık, öpüştük, kucaklaştık, fotoğrafımızı çekildik.

Takı töreni bizden sonra da 1 saatten fazla sürdü. Biz o sırada Seval’in kuzenleri ve Parisa’nın da olduğu masada muhabbet ettik. Nihayet takı bittiğinde saat 22.30’u geçmişti. Seval ve Birol bir üst katta bulunan “gelin odasına” geçtiler. Gelin odası efsane bir yer sevgili okur. Adı gelin odası ama içeride gerekli gereksiz bir sürü kişi oluyor. Bununla ilgili çok komik bir hikayem var, daha sonra anlatırım.

seval02

O sabah saat 05.30’da kalkmış olan Özkan’ın gözlerine kan oturmuştu yorgunluktan. Seval ve Birol’la son defa kucaklaşıp vedalaştık. Özkan, gecenin son krallığını yaparak beni getirip dayımlara bıraktı. Ben de geldikten sonra yorgunluktan pek birşey yapamadım. Ferhat abimle boğuştuk biraz. Sonra uyudum.

Böylece biriciğimiz Seval de evlenmiş oldu. Umarım hayatı hep mutlulukla geçer. Umarım mutluluğu daim olur 🙂

Sabhankra – Revenge (2016)

revengeNe desem, nereden başlasam bilemiyorum. İşte, 9 yıldır merakla beklediğim Sabhankra albümü nihayet yayımlandı. Mayıs ayının ilk gecesinden beri aralıksız dönüyor kulaklarımda. Albüm Rusya’da yayımlandığı için Türkiye’ye gelmesini de beklemek durumunda kaldık. Geçtiğimiz gün iki kopya olarak elime ulaştı ve birkaç hafta önce yazıp bitirdiğim yazıda son rötuşları da yaparak yayımlıyorum artık.

Sabhankra‘yı ilk defa 2006’da, yayımladıkları ilk albüm Powercraft‘la tanıdım. City Of Tulips‘i ilk defa dinlediğimde “Tamam işte, yapmak istediğim, duymak istediğim müzik bu” demiştim. Üniversitenin hazırlık yılıydı, kampüsün her köşesinde sırf o albümdeki parçaların soundtrack olduğu anılarım saklıdır hala.

Bir yıl sonra Sabhankra, “To Die For A Lie” isimli bir EP yayımladı ve yakın zamanda çıkacak “Cursed Sword” isimli albümün duyurusunu yaptı. O dönem benim evimde internet yok henüz. Volkan’ın evine gittikçe oradan araştırıyorum grubu. Myspace çok popüler o dönemde. Facebook da açmışım nihayet. Tüm grup üyelerini isim isim araştırıp ekledim arkadaş olarak. O ana kadar hayatımda duyduğum en iyi müziği yapan adamları tanımalıydım zira.

00  To Die For A Lie, üç parçadan oluşan bir EP idi ve Powercraft’a göre çok farklı bir soundu vardı. Çok daha iyi kaydedilmişti, vokaller muhteşemdi. Buried In Dust, You Will Die ve To Die For A Lie, o ana kadar duyduğum en sert Sabhankra parçalarıydı. Bu üç parçayı da içerecek albüm “Cursed Sword” nasıl bir albüm olacak acaba diye düşünürken, aradan bir yıl daha geçti. Bu esnada “Cursed Sword” olarak duyurulan albümün adının “Revenge” olarak değiştiği açıklandı ve bir şekilde parça listesi yayımlandı internette. 2008 ve 2009 da bu şekilde geçti. Sabhankra sonrasında konsere geldi Eskişehir’e. Bu konserden sonra grupla olan samimiyetim daha da arttı. Artık herkes beni “Eskişehir Sabhankra Yetkili Bayii” olarak biliyordu. Ancak açık açık da söylüyordum, Türkiye’deki en iddialı Sabhankra fanı bendim. Hala da öyleyim gerçi. 2012’de bir fanın yapabileceği en iyi şeyi yaptım ve arkadaşlarımla birlikte Sabhankra’yı Eskişehir’de ağırladık Eskirock Metal Fest‘te. İşte, en sevdiğim grup kendi organizasyonumuzda sahne alıyordu. O gece bittiğinde yalnızca ben değil, tüm arkadaşlarım Sabhankra’yı dinlemiş olmanın verdiği heyecanı yaşıyordu. Ancak ben onlara kıyasla daha paha biçilemez bir heyecanla doluydum: Savaş Abi‘yle vedalaştıktan sonra, trene binmek üzereyken yapabileceği en büyük jesti yaptı. O ana kadar merak ve heyecanla beklediğim albüm Revenge‘in promo cd’sini elime tutuşturdu. İşte, hayatımın en mutlu anlarından birisi bu andı. Yine aynı albümle alakalı hayatımın bir başka en mutlu anı daha var ama şu an onun sırası değil.

Revenge’in bu 2007’de kaydedilmiş ilk promo cd’si, tüm dünyadan sakladığım bir materyal olarak aylarca gizli kapaklı dinlediğim bir albümdü. Sonra bir gün Alper‘e ve Sercan‘a albümden bir parçayı, Immortal Son‘ı dinlettim. Başka bir gün de Yağız ve Ender‘e de bir başka parça olan Cursed Sword‘u dinlettim. Dördü de albümü onlarla paylaşmam için yalvardılar. Ama vermedim. Aramız bozuldu. Birkaç ay konuşmadık. Sonra vermeyeceğimi kabul ettiler ve barıştık.

Powercraft’taki City Of Tulips isimli parçayı hayatımda dinlediğim en iyi parça sanıyordum. Ancak Revenge’de yer alan Cursed Sword‘u duyunca hayatın anlamı değişti. Sahip olduklarımı ve olabileceklerimi sorguladım bu dönemde hep. Ben böyle odamda gizli gizli Revenge dinlerken 2014’te Seers Memoir yayımlandı. Eh, dedim Sabhankra nasılsa Revenge’i artık yayımlamaz. Umudumu kaybettim. (Ama umut, kaybettikçe değerlenen bir şeymiş bunu anlamak için iki yıl daha beklemek gerekecekti.)

01

2016’da Savaş Sungur yine bir bomba patlattı ve yeniden kaydettikleri Revenge albümünü 30 Nisan’da yayımlayacaklarını açıkladı. Bu, özellikle haberi okuduğum gün bende müthiş bir doping etkisi yaptı. Oturup albümün yayımlanmasını beklemeye başladım. Bu arada yıllar önce yayımlanan To Die For A Lie parçasına klip geldi. Klibi açıp izlemeye başladığımızda şok geçirdik! Çünkü yıllar önce yayımlanan şarkıyı yıllar sonra bambaşka bir sound’la dinliyorduk. Albümü yeniden kaydetmek, albüme bambaşka bir ruh vermişti. Öyle ya, 2007’deki gibi yaşayan ve düşünen bir grup yoktu artık. Yaşlar büyümüş, düşünceler gelişmiş ve daha müzikal kökler daha da sağlamlaşmıştı.

To Die For A Lie’ı dinleye dinleye Nisan ayını bitirdik. Berbat bir aydı. Nisan’ın son gecesi Utkulara gittik oturmaya. Bir yandan sürekli Facebook’u takip ediyorum, gece yarısı olsun da Sabhankra albümü yayımlasın diye. Gece yarısına birkaç saat kala Savaş Sungur, muhtemelen tacizlere daha fazla dayanamadı ve albümü dinleyebileceğimiz linki paylaşıverdi!

Yazının bu paragrafa kadar olan kısmı bir albüm kritiği için yazdığım en uzun girizgah oldu. Anekdotlarla bezeli anlatımın da hastasıyım. Evet, şimdi bu hastalığımı bir kenara bırakalım ve albümden bahsetmeye başlayalım.

Albümün açılış parçası You Will Die. Bu, parçayı ilk defa 2007’de dinlemiştik. O günden beri de Sabhankra konserlerinin en gaz parçalarından biri olarak dinledik hep. Hatta şuraya tıklayıp bu parçanın Eskişehir’de kaydettiğim performans videosunu izleyebilirsiniz. You Will Die’da ve tüm albümle ilk fark edilen şey klavyelerin nispeten daha geri planda kalması ve gitarların ön plana alınması olmuş. Önceki albümlere göre düzenlemelerde davullar nispeten daha sadeleştirilmiş, vokaller daha çok agresifleşmiş.

One Shall Fall, yeni albümden ilk defa dinlediğimiz bir parça. Harika bir giriş melodisi ve ardından gelen çok daha harika bir giriş solosu var. Sonrasında scream vokal üzerinde kurulmuş kısımlar halinde ilerliyor. Yeri gelmişken söyleyeyim bu albümün, Sabhankra’nın en iyi sololarının olduğu albümü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. One Shall Fall’ın sonundaki melodik soloyu muhakkak bir kenara not edin.

Ve geldik bana göre albümün en iyi parçasına: Cursed Sword. Albüme adını verebilecek kadar efsane bir parça bu. Tüm albümdeki en yoğun klavye kullanımı bu parçada. Muhteşem klavye melodisi biraz gitarlar tarafından ezilmiş ama olsun. Melodinin olağanüstülüğünü yine de örtememiş bu durum. Tüm Sabhankra diskografisinde en sevdiğim beş parçadan biri oldu bu parça. Yavaştan yükselen girişi, sonrasında kesilmeden devam eden twinler ve arka plandaki çok başarılı klavye partisyonuyla albümde kesinlikle ön plana çıkıyor. Savaş Sungur’un hediye ettiği promo diski aldığım günden beri de en çok dinlediğim şarkıdır. Askerdeyken bile Seval’in getirdiği mp3 çalara yükleyip dinliyordum nöbetlerde falan.

Immortal Son, albümdeki çok iyi parçalardan bir başkası. Cursed Sword’la birlikte klavyenin en çok iş yaptığı şarkı. Şarkı özellikle nakarat öncesi kısımdaki yüksek tempolu davul atakları ve peşinden gelen gitar melodisiyle akılda kalıyor. Grubun ilk basçısı Sinan Erez tarafından çalınan solo ise Sabhankra’nın en melodik ve en iyi sololarından birisi olarak parçayı zenginleştirmiş. Bu soloyu da bir kenara not edin. Immortal Son, yapısı itibariyle Sabhankra’nın müziğinin çok iyi bir özeti niteliğinde. 2007’de yazılmış olsa da, bugün dahi grubun giderek sertleşen müziğini çok iyi karşılıyor.

Albüme adını veren parça Revenge, albümdeki beşinci parça. Yaklaşık yedi buçuk dakikalık süresiyle de albümün en uzun parçası. İlk bir buçuk dakika boyunca klavye eşliğinde yürüyen parça, bu andan itibaren klasik Sabhankra tarzı melodilerle koşmaya başlıyor. Uzun bir parça yapınca aralara küçük şakalar ve küçük sürprizler koymayınca olmuyor tabi ki. Bunu da ara ara giren belli belirsiz klavye melodileriyle seziyoruz. Parçanın ortasından itibaren tam da sevdiğim şekilde klavye giriyor ve parçayı kapattığınızda dahi aklınızda kalacak olan melodileri icra ediyor. Ama asıl sürpriz parçanın sonundaki clean vokalle geliyor: Savaş Sungur’un hüznü sesine öyle güzel yansıyor ki “o kısmı bir daha açsana” diyor sağımızda solumuzdaki herkes.

Eternal Rage, albümdeki en sert şarkılardan biri. Çok fazla dur kalk trafiği olan bir şarkı olduğundan ilk etapta çok dikkati çekmiyor. Ama bu şarkıda da bir hazine gizli. Üçüncü dakikanın sonunda başlayan melodi albümdeki gizli hazinelerden biri. Bu kadar kısa ve hüzünlü olması yüzünden, ben bu melodiye “mutlu günlerimin ızdırabı” diyorum.

Hate, albümde en az sevdiğim parça oldu ne yazık ki. Kötü mü? Değil. Harika bir gitar parçası. Hatta sound olarak Powercraft albümüne yakın bir parça.

Şimdi burada derin bir nefes alıyoruz. Yazının buraya kadar olan kısmında parçaları tanıtırken “şöyle güzel”, “böyle efsane” diye yazdım. Şimdi bahsedeceğim parça, öyle bir parça ki ilk duyduğumda kulaklarıma inanamamıştım. Albümdeki en hüzünlü parça, dinleyince “bunu yazan adam ne hissetti de böyle bir melodi çıktı?” diye kendi kendime defalarca sorduğum parça: I Will Die With Your LoveAşkınla Öleceğim. Albümdeki en iyi parçalardan biri olmanın yanında, albümdeki en özel parça. Kimin için? Benim için. Alper için. Ortada bir gerçek var: Sabhankra yapmış. Ve adı da “Aşkınla Öleceğim“. Melodinin hüzünle boğuştuğu, ancak sert kalmaktan da taviz vermeyen bir parça. Her şey fazlasıyla içimizi parçalarken bir de dördüncü dakikanın ortalarına doğru başlayan “albümdeki en iyi clean performansı” sayesinde bu şarkı da unutulmaz Sabhankra şarkılarından biri olmaya aday.

The Nightmare, albümde en az sevebildiğim bir diğer parça. Albümdeki teknik parçalardan birisi bana göre. Bunun dışında pek dikkatimi çekemedi şimdilik. Hemen ardından başlayan To Die For A Lie ise aşina olduğumuz bir diğer parça. Çünkü 2007 yılında yayımlanan aynı adlı EP’de yer alan üç parçadan birisiydi. Şansa bakın ki Revenge’in de çıkış parçası olarak To Die For A Lie seçildi ve bu parçaya klip çekildi. 2007’de dinlediğimiz versiyonda parçanın başlamasıyla birlikte tüylerimizi diken diken eden iki nota vardı klavyede. Yalnızca bu parçada değil, tüm albümde birkaç istisna dışında, klavyeler arka plana çekildiğinden bu şarkıdaki o efsane çıkışlar da ne yazık ki yeni düzenlemelerde yer almıyor. Ancak altyapıdan tamamen çıkarılmamış. Şarkının ruhu kaybolmamış.

Son parça Abandoned By The Gods, albümdeki en iyi girişlerden birine sahip. Klavyedeki ton muhteşem. Parça sürekli olarak yüksek tempoda ilerliyor. Yer yer black metal dinliyor hissine kapılıyorum bu şarkı çalarken. Ben bu şarkıyı, bu albüme kapanış şarkısı olarak tercih etmezdim. Çünkü sonlara kalıp keşfedilmeme riski çok yüksek.

Evet, albümdeki son parça Abandoned By The Gods dedik. Ancak CD’de üç tane de bonus track var. Bunlar 2007’de yayımlanan To Die For A Lie isimli EP’de yer alan üç parça: You Will Die, To Die For A Lie ve Buried In Dust. You Will Die ve To Die For A Lie’ın her iki versiyonunu da dinleyerek kendinizce yorum yapabilirsiniz. Buried In Dust ise Sabhankra’nın klip çekilen ilk parçası olması bakımından önemli.

02

Albümün kayıtlarında gitar ve vokallerde Savaş Sungur, gitarda Süha Kozbey, bass gitarda Gürkan Yücel ve davulda Mehmet Engin yer alıyor. Albüm yayımlanmadan çok kısa bir süre önce grupta eleman değişikliği yaşandı. Grubun yeni davulcusu Rıdvan Başoğlu olarak duyuruldu. Bu ismi Baht grubundan hatırlıyoruz.

Albümün kapağı, bir önceki albüm olan Seers Memoir’in de çizeri olan Marta Sokolowska tarafından çizildi. Kartonet tasarımı ise Tunay Komut tarafından yapıldı. Albümün miks ve mastering işlemleri de aşina olduğumuz bir isim, Barbaros Ali Kaynak tarafından yapılmış. Albüm, tıpkı bir önceki albümde olduğu gibi Rus Haarbn Productions tarafından basıldı ve ülkemize sınırlı sayıda gönderildi. Satın almak için grubun sosyal profillerine göz atmanız yeterli.

Kısaca özetlemek gerekirse Revenge, Sabhankra’nın 2006’da yayımlandığı Powercraft’tan beri yayımlanan ve en iyi albümü. İçerdiği çok iyi parça sayısı ve albümün bağlantılı temalı şarkılarıyla bu yıl içerisinde şu ana kadar yayımlanan en iyi Türk metal albümlerinden de birisi. Bir fan olarak yazı boyunca yer yer objektifliğimi kaybetmiş olabilirim, anlayışla karşılayacağından eminim. Çünkü bu albüm dile kolay, tam 9 yıldır yayımlanmasını beklediğimiz bir albümdü. Son bir not, albümün teşekkürler kısmında bana da bir selam çakan gruba ben de sevgi ve saygılarımı buradan iletiyorum. Bundan değerli bir şey olamaz.

03

Kısa süre sonra blogda yeni bir yazıda, elimdeki tüm Sabhankra materyallerini yayımlayacağım. Böylece Türkiye’deki en büyük Sabhankra fanı olduğumu bir kere daha cümle aleme ispatlamış olacağım.

Albümü grubun Bandcamp sayfasından dinleyebilirsiniz.

Facebook sayfası: http://www.facebook.com/SabhankraBand

 

Sercan’lı Bir Haftasonu

En son Kasım’ın sonunda, düğündeyken görüşmüştük Sercan‘la. O günden bugüne de işten güçten aşktan, bir türlü görüşme fırsatı bulamamıştık. Geçen hafta, 23 Nisan’ın perşembeye denk gelmesini bilen Sercan’ın şirketi, cumayı da bağlayarak dört günlük bir boşluk yaratmış çalışanlarına. İşte bu boşluğa sığmaya çalışan Sercan’ımız, kendisi birazcık şişmandır, Eskişehir’e gelmeye karar vermiş.

Tekirdağ‘dan önce Ankara’ya geçmiş uçakla. Sonra da 23 Nisan akşamı nihayet Eskişehir’e gelmiş. Ertesi gün işe gideceğim için geldiği akşam aramadı Sercan. Ancak 24 Nisan akşamı işten döndükten kısa bir süre sonra Alper aradı koordinatları verdi ve nihayet Sercan’la aylar sonra buluşmak üzere çarşıya çıktık.

sercono02Adalar’daki uğrak mekanımız olan Sağlık Pide‘de buluştuk, karşımızda kalabalık bir ekip vardı: Sercan’la birlikte Alper, Koray, Özgür ve Özlem de vardı. Merve‘yle bu ekibin yanına dahil olduk. Sercan’a bir önceki gün gelmesinden dolayı epey sövdüm. Sonra tabi sohbettir muhabbettir derken kızgınlıklar unutuldu, hancıya şarap ve kuzu butları söylendi, kurta da kemirmesi için kemik söyledi Sercan.

triviaYemekten sonra kendimizi bilmez bir halde Espark‘ın yanındaki Kahve Diyarı‘na geçtik. Burada saatlerce oturduk, gülüştük. Bir diğer kardeşimiz Volkan‘ı da aradık, çıktı geldi hemen. Volkan gelmeden önce Alper’le Trivia Crack oynadık. Ben yendim. Sonra Volkan gelince Alper ve Volkan birlikte oldular ve beni yendiler. Ama şansları da yardım etti. Bana şans “hiç” yardım etmedi.

Gece saat ona doğru biz kalktık ve eve geçtik; Sercan, Alper, Koray, Volkan ve ekibin geri kalanı (aslında ben ve Merve hariç diğerleri) eğlenceye devam etmişler. Acayip eğlenmişler. Bunu da ertesi gün saat sabah 10’u biraz geçe gittiğimiz toplu kahvaltıda öğrendik. Evet, yine en son Sercan’layken toplu bir kahvaltı yapmıştık. Hatta o zaman Seval de vardı, ah canım benim. Onu da andık.

Kahvaltıdan sonra beklenen oldu ve bizim eve geçtik. Sercan ve Koray, Sercan’ın bir önceki gece feneri söndürdüğü yerden eşyalarını alıp bize geçtiler. Öncesinde biz de Alper’lere gidip Caner‘in klarnetini aldık. Sonra bize geçip klarnet gitar, fife gitar, melodika gitar, melodika fife ve bilimum enstrümanlarla eğlenmeye başladık. Sercan ve Koray geldikten kısa bir süre sonra aklıma bir fikir geldi: Stüdyoya gitmek!

sercono01Yarım saat içerisinde hazırlığımızı yaptık ve stüdyoya geldik. Biraz bekledikten sonra stüdyoya girdik ve eğlenceli bir stüdyo oldu. “Öyle dertli dertli bakma, gören olmaz, duyan olmaz” dedi Koray. Stüdyodan sonra Koray yanımızdan ayrıldı.

Biz de Alper ve Sercan’la birlikte yeniden bizim eve geçtik. Gece Sercan ve Alper bizde kalacaktı. Geçenlerde Merve’nin bana aldığı mezuniyet hediyesini görünce Alper’in tüm ilgisi alakası buna kaydı. Şimdi bu hediyenin ne olduğunu söylemiyorum. Çünkü yakında bununla da ilgili bir yazı yazacağım. Alper, Sercan ve ben, oturup bu hediyeyle uğraştık. Epey de iyi iş çıkardık.

Uzun süredir vakit bulup da film izleyemiyorduk. Alper’in tavsiyesiyle “Gone Girl“ü izlemeye başladık. Allah belasını versin, o ne biçim bir sondu lan öyle? Film çok iyi ilerliyor, ilerliyor, sizi ekranın başına kitliyor. Ancak öyle bir sonla bitiyor ki anlatamam. Evet, anlatmayacağım. İzleyin görün.

Ertesi sabah saat on bire doğru uyandık. Özlem ve Koray’a haber verdik. Sercan öğlen iki buçukta Ankara’ya geçecekti. Daha önce hiç gitmediğim bir mekana, Madame Teras Cafe Bistro‘ya kahvaltıya gittik. Burada açık büfe kahvaltı servisi vardı. Haftaiçinde madamserpme kahvaltı da aoluyormuş ancak haftasonu sadece açık büfe varmış. Eskişehir’in tüm kalantorları da buradaydı. Kapıda park etmiş halde onlarca biemdabılyular, audiler vardı. Bunların arasına Alper’in efsane Flash Gordon‘ını park ettik.

Kahvaltı epey uzun sürdü. Bir kahvaltı süresi kadar da sofrada muhabbet ettik. Saat ikiye doğru yine topluca, bu sefer Otogar’a doğru yola çıktık. Yolda biz askerlik muhabbeti yaptıkça Alper müziğin sesini arttırdı.

sercono03Nihayet bu hareketli ve eğlenceli hafta sonumuzun sebebi, Sercanımızı yolcu ettik. Sercan’ı yolcu ettikten sonra Alper bir krallık yapıp bizi Batıkent’e bıraktı. Çünkü amcamlar Eskişehir’e gelmişlerdi.

Amcamlarla da bir süre oturup sohbet ettikten sonra, onları da Bursa’ya yolcu ettik ve her güzel şey gibi, haftasonu bitmiş oldu.

despic

Yıllık İzindeydim: Olaylar, Gelişmeler

Geride bıraktığımız hafta içi boyunca yıllık izindeydim sevgili okur. Bu, benim kısacık memurluk hayatımın ilk yıllık izni olduğu için heyecanlıydım. Yıllık iznimi tam da planladığım gibi geçirdim. Çoğunluğu evde, bir kısmı  Ankara‘da ve bir kısmı da Bursa‘da geçti bu sürenin. Çekirdek çitleyip TV izlemenin keyfine doyasıya vardım.

Mesnevi’nin bende bulunan kopyasından çok daha iyi bir kopyasını sadece 3 liraya aldım. O kadar mutluyum ki anlatamam. Kitap aslında 10 TL idi. Ancak İnsancıl Sahaf Kartımda biriken puanları düşünce sadece 3 lira verdim. Böylece Mesnevi’nin elimde iki farklı kopyası oldu. Bunlardan bir tanesi ikiz olduğu için çok değerli.

Bilgisayar parçaları biriktirme alışkanlığımın sonu nereye varacak bilmiyorum, ama Bursa’dan döndüğümde de yine bir kucak dolusu eski parça bulup getirdim. Bunların ileride boş bir vaktimde tüm soketlerini söküp galiba geriye kalanlarını elektronik geri dönüşüm firmalarından birine vereceğim. Bursa’da Ferhat Abim yine tekstil işine başlamış. Bir kesim atölyesi kurmuş, büyük markalara iş yapıyor. En son askerden önce görmüştüm dayımları. Askerden dönünce bir türlü gidememiştim yanlarına. Perşembe günü annem, Mustafa, Murat ve ben çıktık gittik. Cuma akşamı da döndük. Kısa ama güzel bir ziyaret oldu. Mangal bile yaptık. Bu arada şunu anlamış olduk ki bizim dizel motorlu Megane 2‘miz çok çok ekonomik yakıt tüketiyor. Hayran oldum.

vinoİzne çıkmadan önce bir VINN lazım olmuştu. Facebook’a duvara bir mesaj yazdım. Çok kısa süre içerisinde abartmıyorum en az on kişi haber bıraktı ve bana yardımcı olabileceklerini söylediler. Her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Burçino‘dan aldım VINN’ını ödünç olarak.

Seval‘le buluştuk cuma günü. Bursa’da özel bir çevre danışmanlı şirketinde çalışmaya başladı. Sözleşip öğle arasında Kent Meydanı‘nda buluştuk. Birlikte bir öğle yemeği yedik. Özlemişim Seval’i, o da beni özlemiş sağolsun. Yemek yedikten sonra pek bir vaktimiz kalmadığı için Seval’i uğurladım işine. Ben de gerisin geriye Panayır dolmuşuna binip dayımlara döndüm.

1287x929_vodafone_logo.jpgÖner Abim, dayımın oğlu olur, Vodafone Kurumsal’da çalışıyor. Turkcell‘den ardı ardına yediğim kazıkları anlattım ona. Vodafone’daki çok güzel fiyatlı tarifelerden bahsetti o da. Olur da birkaç ay içinde bir akıllı telefon alabilirsem, büyük ihtimalle Vodafone’a geçeceğim sevgili okur.

supernatural.jpgSupernatural izliyorum yine. Ben askerdeyken çıkan tüm bölümleri izleyip sezonu bitirmek üzereyim. Yeni sezon da yakında başlıyor ve harika bir sezon olacağa benziyor. Dokuzuncu sezon da çok iyimiş bu arada. Özellikle Crowley‘in bu kadar sempatik bir adama dönüşeceğini hayal bile edemezdim. Sezonu bitirmeme üç bölüm kaldı. Halen daha Castiel ile ilgili durumu çözebilmiş değilim.

Askerlik sonrası, elime çok fazla yeni kitap geçti. Bunları sağa sola tıkıştırıp durdum. Aslında oturup bir düzenlemek gerek. Bir de elimde olan bazı kitapları da, özellikle ders kitaplarını, artık elden çıkarmak istiyorum. Lan, atmaya kıyamıyorum. Sahaflar da almıyor. Ne yapacağım bilmiyorum. Galiba hepsi geri dönüşüme gidecek 😦 Kitaplığımda yer açmam gerekiyor.

332385_2Bugün Savaşalp‘le takıldık biraz. Esnaf Sarayı‘nda epey vakit geçirdik. Bir tane de yeni sahaf keşfettik. Bir de oyuncakçıya girdik. Askerden sonra kullanmaya başladığım Nokia 1200’a yeni bir kapak aldım. Eski kapak kırılmıştı. Ahmet Ümit‘in Kar Kokusu kitabını aldım.

Bir de Philip Reeve‘in Yürüyen Kentler serisinin 1. kitabını aldım. Umarım güzel bir seridir. Biraz okumaya başladım. Hemen sardı beni kitap. Gelecekte bir zamanda yaşadığımız kentler, mobil bir hale 234271_2geliyorlar. Altlarında birer tekerlekle dünya üzerinde dolaşmaya ve kendilerinden daha zayıf kentleri avlamaya, onların kaynaklarını kullanarak yaşamlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Tür olarak fantastik bilim kurgu diyebileceğimiz kitap aslında steampunk akımının da bir örneği sayılabilir.

Evde, sevdiklerimle ve Eskişehir’de zaman geçirmenin ne kadar kıymetli olduğunu bu beş günlük izin bana hatırlattı sevgili okur. Pazartesi yine Bilecik‘e dönmek zorundayım. Ne zaman kurtulurum bilmiyorum, ama bir süre daha bu hayata devam edeceğim. Bu hayata demişken, evet, Bilecik’e git gel yapmaya devam ediyoruz Hasan Hüseyin‘le. Şu an için işler yolunda. Gayet güzeliz. Öğrenciyken beş yıl boyunca her sabah ve akşam, yaz ve kış (kışın okul, yazın da yaz okulu) sürekli olarak günde 2 defa ikişer aktarma yaparak toplam 1 saat yol gittim. o yüzden şimdi arabayla Bilecik’e gidip gelmek çok koymuyor açıkçası. Umarım olabilecek en kısa sürede Eskişehir’de tam zamanlı olarak yaşamaya başlarım.

Kullandığım bu beş günü çıkarınca geriye 35 gün daha iznim kalıyor 🙂 Bunun 15 gününü yine bu yılın sonuna doğru kullanacağım.

IMG_20140912_152024.jpgEKLEME: 14.09.2014. Seval’le Bursa’da buluştuğumuzu eklemeyi unutmuşum. Onu da ilave ettim. Bir de Öner Abi’mle olan bir fotomuzu koydum.

Yılın En Uzun Gecesi

Bugün 21 Aralık 2013 sevgili okur. Yılın en uzun gecesi olacak bu gece. Dolayısı ile yıllar sonra 2013’ün en uzun gecesini nasıl geçirdiğimi hatırlamak için yazıyorum bu yazıyı.

Güne saat 11.002de başladım. Daha erken kalkacaktım ama olmadı. Çünkü bu sene ev çok soğuk bizim. Üst kattaki komşularımız en üst kattaki komşuların yüzünden taşınınca üst katımız bomboş bir daire oldu. Alt katta da kışa rağmen kombi yanmadığı için altı ve üstü boş daire sayılabilecek bizim daire buz gibi oluyor. Bundan dolayı da insan sabahları yataktan çıkmak istemiyor. Kahvaltıyı yaptıktan sonra Gizem‘in bilgisayarına format atmak için çalışmaya başladım. Ancak daha bir hafta önce alınan bilgisayarda Windows 8 kuruluydu. Sistemi Windows 7 kurulum CD’s ile başlatmayı denedim. Nafile. Açık sistem üzerinden de kurmayı deneyince hata verdi. Ben de bilgisayar henüz yeni ve üzerinde lisanslı bir işletim sistemi olduğu için makineyi açıp harddiskini sökerek başka bir bilgisayarda biçimlendirip sonra format atma yolunu tercih etmedim. Windows 8 ne kadar gıcık olsa da üzerine diğer gerekli programları kurdum ve bıraktım.

Bilgisayardan sonra tez ile uğraşmaya başladım. Epey bir şeyler yazabildim. Daha sonra hayatımla ilgili en önemli olaylardan birine karar verdim. Kesin ve kati olarak. Daha da sonra Şemre‘yi aradım. Perşembe akşamı konuştuğumuz konu üzerine biraz daha lafladık. Facebook’u milattan önce çekilen fotolarla dolu olduğu için elimdeki güncel fotolarını yollamaya söz verdim.

Bitirme tezini ve son sınıftaki Calculus‘ları saymazsak, hayatım boyunca hep yalnız ders çalıştım. Soğuk ve uzun kış gecelerinde yalnız başıma, kendi evimde ders çalıştım hep. O günleri özlüyorum. Bu gece de işte o günlerin anısına geç saatlere kadar çalışacağım.

Bugün yarım saat kadar stick kontrol denilen ve davul çalan herkesin epey emek verdiği alıştırmaları yaptım. Rudimentlere baktım, el alıştırmaları yaptım. Şu ana kadar ulaştığım en yüksek hızlara çıktım bugün. Sırtıüstü yatırırım yani.

Askerlikle ilgili işlemlerimi 10 dakikada hallettim. Biraz da şansın yardımıyla cuma günü hızlıca herşeyi hallettim, üstüne PTT’den e-devlet şifresi bile aldım. Şubeye girdikten sonra oradaki görevli bir bayanın yanına gittim. Çok kısa cümlelerle derdimi anlattım. Sağolsun hemen yardımcı oldu. Çay bile ikram etti. Daha sonra evraklarımı imzalatıp 25 Ocak’ta belli olacak dağıtım yerlerini beklemek üzere iş yerine döndüm.

Yüksek lisans tezimle uğraşacağım gece boyu. Bir de mektup yazacağım. Belki bir de duş alırım ama ev soğuk olduğundan pek gözüm kesmiyor bunu. Yarın biraz erken gideceğim Bilecik’e.

Yılın en uzun gecesinde dinlemek üzere 30 şarkılık bir de parça listesi yaptım. Aşağı yukarı 2 saat sürüyor. Gece geç saatte yatacağım. Tez çalışmasını bitirdikten sonra da bir saat kadar oturacağım. Yarın öğlene doğru uyanırım yine. Hepinizi öpüyorum.

Bu arada unutmadan bugun Seval‘in doğum günü. Kısa zamanda büyük işler başaran bu sevimli yavrucuğu tebrik ediyorum. Doğum günü de kutlu olsun. Üniversite hayatım boyunca ve sonrasında bana en yakın olan arkadaşlarımdan birisi oldu. Hayatımın en önemli anlarına da şahitlik etmesine izin vereceğim. Umarım hayat bizi hiç birbirimizden ayırmaz. Süper bir ekip oluruz.

İşte size soğuk kış gecelerinde ona sarılıp, pıtırcıklarınız kendi arasında oynarken sizin de kremalı bisküvi yiyip dinleyeceğiniz bir kaç şarkı. Umarım en soğuk gecelerde birbirinizin varlığını çok yakınlarda hissedersiniz.

Kim Hangi Cikcikli Sözü Söyledi?

Bu yazımızda da otantik desenler olup, eli belindedir motifin adı, samimiyetimle söylüyorum bunu dokuyan çocuk kör oldu.

Evet, muhtelif zamanlarda muhtelif ortamlarda zihnimizi serbest bırakıp aklımızın en unutulmuş köşelerinden, beynimizin en gizli kıvrımlarından, bilinçaltımızın o en karanlık ve iğrenç köşelerinden dilimize dökülen harfleri yan yana dizeriz ve ortaya kelimeler, cümleler çıkar. İşte bu yazı da benim karşılaştıkça toparladığım o “cikcikli” sözlerden oluşan bir derleme olacak. Önce “cikcikli” sözü okuyacaksınız, sonra sözü kimin ne zaman nerede söylediğini okuyacaksınız.

Kopup gidersin belki bir gün renklerin içine.
Belki de aynı karede iki ayrı renk oluruz.
Çok farklı ama hep yan yana…

Proofhead – Sabaha karşı cep telefonu mesajıyla

Evet bu söz bana ait. Pek bir şeye benzemese de böyle bir şey demişim. Gereksiz bir yerde demişim. Ama yazıda kullanmaya çalıştığım o zıtlık olayı iyi olmuş.

Sahibi olmayan bir elmas bulursan, o elmas senindir.
Sahibi olmayan bir ada bulursan, o ada senindir.
Bir buluş yaparsan patentini alırsın, buluş senin olur.
Madem ki yıldızlara sahip olmak benden önce kimsenin aklına gelmedi, yıldızlar benimdir..

Gamze – Akşam saatlerinde Facebook’ta

Böyle bir sahiplenme var evet. Yıldızlara sahip olmayı isteme fikrini ilk defa keşfettiği için Gamze’ye hayranlık duymamak elde değil.

Zaman gelecek herkes susacak. İşte o zaman konuşan kişiler biz olmazsak bu tüm bu saçmalıkları bitirecek 0 sözü bir daha asla söyleyemeyiz.

Alper – İtalya’ya gitmeden hemen önce havaalanında

Garip bir gündü. Arabamız da bozulmuştu üstelik. Alper öfkeli ama heyecanlıydı. gelen telefona cevap verdikten sonra demişti bu lafı.

Kredi kartı cebinde değil, içinde gezdirdiğin bir objedir. Limiti de senin ne kadar alabildiğini gösterir. Yanlış anlama, ne kadar satın alabildiğini yani.

Sercan – Çanakkale’de akşam yemeğini yerken

Sercan’ın karnı çok acıkmıştı. O gece bir sürü balık yedi. Biz de acıkmıştık ve aynı balıkların diğer yarılarını da biz yedik.

Reklamda gece kulübüne “sakız” göstererek girdiğini düşünen ve Muhteşem Yüzyıl’da oynayan o elemanın yanına giden güzel kız, Dünya’yı çok toz pembe tanımışsın bebeğim.

Seval – Eşyalarını topladıktan sonra vedalaşırken

Seval’in çok iyi bir reklam izleyicisi olduğunu zaten biliyordum da o an da ben de Alper de böyle bir şey duyunca ne diyeceğimizi bilemedik.

Birazdan Antalya’ya doğru yola çıkacağım. İçimde inanılmaz bir huzursuzluk var. Geçen seferin aksine bu sefer korktuyor bu uzun yolculuk. Az önce biriken bulaşıkları yıkadım. Bir iki parça kıyafet aldım ve valizimi hazırladım. Yolda bir aksilik olmazsa yarın sabahın erken saatlerinde Antalya’da olacağım. Antalya’dayken de beni takip edin. Görüşürüz.

Bu arada durun bir saniye. IDEA Magazine‘in Mart sayısı çıktı. Online okumak isterseniz sadece 3 saniye içerisinde okumaya başlarsınız. Şu aşağıdaki linke tıklamanız yeterli olacaktır. Bu ay ki temamız KADIN idi. Bu ayın bir diğer özelliği de editörümüzün değişmesi, artık editörümüz sevgili Deniz Atabey oldu.

İndirme linki: http://rapidshare.com/files/3544831851/Idea-Mart.pdf

Okuma linki: http://issuu.com/rodchenko/docs/idea_mart

2012 Yılımın Değerlendirmesi

özSabhankra – Tribute Band

Tüm yıl boyunca bir sürü yazı yazdım. Sizler de okudunuz, yorum yaptınız. Hepinize teşekkür ederim. Tıpkı bir önce yaptığım gibi bu sene de geride bıraktığımız yıla dair bir değerlendirme yazısı yazacağım. Bu yazımda kısa notlar halinde 2012’yi özetleyeceğim. Bunu aylar bazında yapacağım. Yazının sonunda bir takım istatistiksel bilgiler de vereceğim sizlere. Her ayda olan herşeyi buraya yazmayacağım elbette. Sadece bloga o zaman yazdığım başlıkları tarayıp en kayda değer olanları aktaracağım.

OCAK 2012

Bu ayda tam 27 yazı yazmışım. Bu çok iyi bir performansmış. Bu ayın şüphesiz en büyük olayı mezun olmamdı.

ŞUBAT 2012

Ocağa göre nispeten daha sakin bir ay olmuş. 20 yazı yazmışım. Yüksek lisansa başlamam bu ayın en önemli gelişmesi oldu. Ayrıca KPSS kursuna da gitmeye karar verip kayıt oldum.

MART 2012

21 yazı yazmışım bu ay da. Hayatımın sıradan bir zamanıydı. Tek eğlencem, cuma günleri gittiğim Bilim Etiği dersleri idi.

NİSAN 2012

Elbetteki yeni televizyonum bu ayın en güzel gelişmesi oldu. O kadar ay geçti, halen daha oynatamadığı bir video çıkmadı. Bloga 17 yazı yazmışım. Yazı sayısının az olmasının sebebi bu ay içerisinde özellikle iş yerinde çok fazla yapılacak şeyin olmasıydı.

MAYIS 2012

Bu ay 19 yazı yazmışım. Bu ay yılın en kötü zamanı idi. Çünkü Neşe ablam vefat etti. Bunun etkilerini üzerimizden yeni yeni atabildik. Özellikle ölümü sonrasında yaşananlar bizi en az ölümü kadar üzdü. Bu ay içerisinde yıllar sonra ilk defa Kars’a da gittim. Dedemi gördüm yıllar sonra.

HAZİRAN 2012

17 yazı yazdığım bir diğer ay daha olmuş. Okulun kapanması, tatilin başlaması derken eğlenceli bir ay olmuş. KPSS hazırlıklarına da tam gaz devam ettiğim bir aydı bu ay.

TEMMUZ 2012

Yaz sıcağının en güzel zamanlarıydı ah ulan ah. KPSS falan da geçtikten sonra bir rahatlamıştım ki sormayın gitsin. Hayatımın temmuz ayları hep böyle dolu dolu geçmişti. Bu ay da toplam 20 yazı yazmışım bloga. Gangnam Style, bu ay piyasaya çıktı.

AĞUSTOS 2012

Bu ay 14 yazı yazarak yılın en düşük ikinci ayını geçirmişim. Bu ayın en güzel iki olayı Mustafa ile barışmam ve İhsan Oktay Anar‘ın Yedinci Gün kitabı idi.

EYLÜL 2012

Yılın en düşük ayıymış bu ay, 13 yazı yazabilmişim. Bu çok kötü bir ortalama. Yıllardır bu ortalamaya düşmemiştim. Ancak bunun en büyük sebebi neredeyse ayın 10 gününü arazi çalışmasıyla geçirmemiz oldu.

EKİM 2012

Bu ay 16 yazı yazmışım. Epey de yer gezmişim. Güzel bir ay olmuş. Eğlenmişiz epey.

KASIM 2012

18 yazı ile geçtirdiğim bir ay olmuş. Çok güzel bir aydı. Midi klavye almam, Eskirock Konseri, hayatımızdaki en güzel haftasonu tatili ve tabiki yerleştirilme sonucum bu ayın en müthiş olaylarıydı.

ARALIK 2012

Yılın son ayını 15 yazı ile tamamladım. Bunun sebebi de hem atanma işleri ile uğraşmam hem de dayımların bize gelmeleriydi. Sude ile oynadım bir hafta boyunca 🙂 Ancak yılın en güzel ayı bu ay oldu. Çok fazla mutluluk yaşadım. Geçen sene olduğu gibi bu sene de en çok okunan yazım aralık ayı içerisinde okundu. En çok görüntülenme rekorumu bu ayda kırdım.

Bu yılın en popüler yazısı Hepimiz Hackerız: Windows 7 0xC004F200 Hatasını Çözdüm yazısı oldu. Bana en çok ziyaretçi Facebook üzerinden gelmiş. 96 farklı ülkeden ziyaretçi gelmiş. Türkiye haricinde en çok okur Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Rusya, Bosna Hersek’ten gelmiş. Bu yıl bana en çok yorumu kardeşim Alper yapmış.

Geçen sene kendime bazı hedefler koymuştum Bakalım bunların hangilerinde ne durumdayım?

  • Klavye çalmayı epey ilerletmek (Evet, geçen seneye göre epey ilerledim)
  • İkinci bir yabancı dili temel düzeyde de olsa konuşabilmek (Almanca hariç) (Evet, Rusça öğrendim.)
  • Radyo yayınlarını düzenli hale getirebilmek (Hayır, bu olmadı işte.)
  • Godspel’in albümünü yayınlayabilmek (Hayır, bu da olmadı işte. Ancak yakın zamanda tamam gibi)
  • Alper’le planımızın yarısını tamamen halledebilmek (Evet, bu oldu. Planın yarısını hallettik.)
  • Doğa ve Çevre Kulübü ile Çevşen 3′ü efsane olacak şekilde organize edebilmek (Efsane olmadı belki ama hallettik)
  • Rock Kulübü ile AU Rock Konserleri Vol. II etkinliğini düzenleyebilmek. (Hayır, olmadı.)
  • Eskirock Metal Fest Vol. IV’ü yapabilmek (Evet, hem 4’ü hem de 5’i yaptık.)
  • Kendime bir şekilde bir IPod Touch alabilmek :) (Bu olmadı malesef, ancak bir noktadan sonra ben de vazgeçtim)

Ve şimdi de gelecek sene kontrol edebilmek adına yine bazı hedefler koyuyorum:

  • Yüksek lisans tezimi hazırlamak
  • Klavyede Sabhankra’nın Cursed Sword’u çalabiliyor duruma gelmek
  • Yeni bir işlemci ve anakart almak
  • Öğrenim Kredisi borcumu tamamen ödemek
  • Alper’le birlikte planın diğer yarısına dair somut adımlar atmak
  • Godspel’in albümünü yayınlamak
  • Samsung Galaxy Note II ya da benzeri bir alet alabilmek
  • Uygulamalı Matematik dersini geçmek
  • İşimle ilgili o hedefi gerçekleştirmek

Şimdi de bu yılın en güzel anlarının fotoğraflarını koyuyorum.

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Kolin Hotel

Image Hosted by ImageShack.us

İstanbul Mitsubishi Road Trip ekibi

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale 57. Alay Şehitliği

Image Hosted by ImageShack.us

Dragon Yarışları

Image Hosted by ImageShack.us

Sercan Mezuniyet

Image Hosted by ImageShack.us

Sercan Merve mezuniyet

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Anzak Koyu

Image Hosted by ImageShack.us

Çanakkale Şehitleri Abidesi üzerindeyiz

Unuttuğum olaylar ve fotoğraflar olabilir, onları da güncelleme ile eklerim. Bu yeni yılın hepimize uğurlar ve başarılar getirmesi dileğiyle sevgili dostlar, okuyucular.

Kıvılcımlar

Pazartesiden itibaren yepyeni bir viraja daha giriyorum. İçimde bir aydan beri taşıdığım tedirginlik belki de bu yüzden sevgili okur. Bakalım, pazartesi günü yani yarın olaylar nasıl gelişecek.

Bilecik‘e gidince ne yapacağıma henüz karar vermedim. Git gel yapmak epey sıkıntı olacağa benziyor, hele ki mesainin saat 8’de başlayacağını düşünürsek. Ancak yine de uygun bir çözüm bulursam pekala gidip gelinmeyecek bir mesafe değil. Aslında bunları burada konuşmayı da sevmiyorum da, sırf not düşmek istediğim için yazıyorum. Bakalım aradan geçecek zaman bu düşüncelerimi ne denli değiştirecek görmek istiyorum.

Erkin can sıkıntısından danbo yapmış kendine. Bunu da buradan kendisine bir sevgi gösterisi olarak sunuyorum. Aynı benim gibi bir adamsın, seviyorum seni. Ben bir zamanlar canım çok sıkılırken bu yukarıdakini yapmıştım. Ah be! Ne güzel zamanlardı onlar…

Serdar Hoca‘nın Deney Laboratuvarlarının Akreditasyon Süreci dersinden acayip zahmetli bir ödevim var. Onu ne zaman yaparım hiç bilmiyorum. Yarın sabah erkenden Bilecik’e gidip akşam yine eve döneceğim. Eğer bir plan olursa birkaç saatliğine çok uzun zamandan beri görüşemediğimiz için bizimkilerle buluşurum. Yılbaşına da nasıl girerim bilmiyorum. Birazdan oturup 2012’nin özeti yazısını hazırlayacağım. Yazmayı en sevdiğim yazılardan birisi bu özet yazıları. Koskoca bir yılın özetini yapmak da kolay olmuyor elbette. O yüzden bu gece biraz uğraşacağım.

Bir haftadır dayımlar bizdeydi. Dayımın torunu Sude ile bütün ev meşgul olduğumuzdan zaman gayet hızlı geçiyordu. Şimdi evde acayip bir sessizlik var. Şu iki günde Sude’den kalan zamanlarımda The Mentalist‘e geri döndüm. İkinci sezonu yarıda bırakmıştım. O sezonu bitirdim. Lan ne yalan söyleyeyim özlemişim be 🙂 Şu an 5. sezonu devam ediyor ve bir iki ya da üç hafta içinde normal akışına yetişmeyi planlıyorum. İkinci sezonun son bölümlerine doğru şöyle bir kadın gördüm. bana eski bir arkadaşımı hatırlattı. Ama ne yalan söyleyeyim adından başka bir şeyini de hatırlamıyorum. Kimbilir, belki bir gün karşılaşırız ben de söylerim sen bu dizinin şu bölümünde oynayan figürana acayip benziyorsun diye.

Bu yıl başı çok sıradan geçecek gibi görünüyor. Alper Ankara’da, Sercan çalışıyor, Volkan çalışıyor, Merve Ankara’da, Seval burada ama ne yapacağı belli değil. Belki Seval bize gelir yılbaşında. O da bir ihtimal tabiki.

Bugün Plamen dostum bana müthiş bir kıyak yaptı. Türkiye’de aylardır aradığım ama bir türlü bulamadığım bir plağı, Demonaz‘ın March Of The Norse albümünün plağını Bulgaristan’da bulabileceğini ve alabileceğini söyledi. Şimdi heyecanla bekliyorum o anın gelmesini. Bu muhabbetin açılmasında emeği geçen Savaş Abi‘ye de teşekkür etmezsem ayıp olur. Madem Demonaz dedim, yazımı da bir Demonaz parçası ile bitireyim ve bu hiçbir şey hakkında hiçbir şey anlatan yazım da son bulsun. (Bu arada dikkat ettiniz değil mi, “hiçbir şey” şekilde yazılır.)

Bursa’da da Buluştuk

Çarşamba günü Bursa‘ya gittim. Detayına fazla giremediğim bir hastalık durumu vardı. Hastane ile olan işlerimizin bittiği ve nispeten daha olumlu bir düzeye oluştuğu zaman Seval‘le ve Alper‘le buluşabilmem için uygun koşullar sağlanmış oldu.

Bir önceki gece yani çarşamba gecesi Ferhat abim ve arkadaşları ile buluştuk. Biraz gezip “Ünlülerin Çiğ Köftecisi Zeynel“den 3 porsiyon çiğ köfte yedik. İşte tam o sırada, yani çiğ köfteyi yiyip ıslak mendille elimi silerken aradı Seval. Konuşup ertesi gün buluşmak üzere sözleştik. Ertesi gün hastanede işlerimiz bittikten sonra Bursalıların “dolmuş” dediği taksidolmuşlardan birine Stadyum‘da ineceğimi söyleyerek bindim. Ancak uzaktan Zafer Plaza‘yı görünce Stadyum’u geçmiş olabileceğimizi düşünüp adama sordum. Adam da “tüh yav unuttum baya da geçtik abi” diyip Zafer Plaza’da indirdi beni. Seval’i aradım. Neyse ki zaten orada buluşacakmışız. Bir süre bekledikten sonra Seval ve Renginar geldiler. Hemen ardından Sarper arkadaşımız da geldi. Ben Sarper’le daha önce tanışmamıştım. Tanıştık. En son da Alper kardeşimiz çıktı geldi.

Tophane derler meşhurdur Bursa’da. Oraya çıktık. Bursa’nın sonsuz beton manzarasını izledik. Şehrin tam ortasında peydahlanan o anlamsız binaları Tophane’ye son çıktığımda görmemiştim. Son çıktığımda uzaktan Buttim‘in kulesi görünüyordu en yüksek bina olarak. Oysa birkaç sene içerisinde bu manzara tamamen değişmişti ve hali hazırda değişmeye de devam ediyordu. Alper’in cümlesi zaten manzarayı özetliyordu: Yeşil Bursa’nın bir tek mezarlıkları yeşil kalmış.

Tophane’den

Tophane’den sonra Yeşil Türbe‘ydi galiba, öyle bir yere doğru yola çıktık. Yolda giderken Renginar’la engin bir edebi akımlar tartışmasına girdik. Zira benim edebi akımlar konusunda backgroundum çok iyidir. Gerçi benim edebiyatın tüm dallarında backgroundum çok iyidir. Neyse, Renginar’ın da iyiymiş 🙂 Bir müddet dolanıp antika eşya satan dükkanların olduğu bir sokaktan yukarı doğru yürümeye başladık. Bu esnada hepimiz acıkmaya başlamıştık. O esnada Sarper yanımızdan ayrıldı vedalaşıp.

Bursa’da bunca yıldır gelip gittiğim halde adını duymadığım ama Bursa’nın meşhur lezzetlerinden olduğunu o gün öğrendiğim pideli köfteyi yemek üzere tamamı benzer dükkanlardan oluşan bir sokağa, Kayahan Çarşı‘sına, gittik. Burada bir dükkanın sokağa taşan masalarından birine oturduk. Renginar hariç hepimiz 1.5 pideli köfte söyledik. Bu esnada masaya koyulan turşu uzun süredir yediğim en lezetli turşu idi. O yüzden bitince bir tane daha istedik. Köfteli pide de lezzet olarak iyi bir seçim olabilirmiş onu öğrendim. Buraya arada sırada uğramakta fayda var yani. Fiyat olarak da uygun, hiç üzmüyor insanı. Yemekten sonra ikişer bardak çay içtik ve kalktık.

Yemekten sonra iyice rehavet çöken bedenlerimize biraz adrenalin pompalarsak sindirime yardımcı olur diye bir fikir ortaya attı Alper. Ben de atmış olabilirim. Neyse, karanlık sokaklardan geçip Darmstadt Caddesi boyunca ilerledik. Altıparmak‘a gelip buradan Kültür Park‘a geçtik. Kültür Park’ı görmeyeli neredeyse 6-7 sene olmuştu. Mekan çok değişmişti. Mesela fuhuş bitmişti bir kere. Ne bileyim, tipler mipler çok değişmişi. Açıkçası çok şaşırdım. Ranger‘a binelim diye çok yalvarmama rağmen binmedi bizimkiler. Biz de Crazy Dance denen o garip oyuncağa bindik. Buna daha önce de binmiştik Sercan, Merve, diğer Merve ve Burcu‘yla fena değildi. Seval’le Renginar bir kokpite sığdılar rahatça. Ancak Alper’le ben birlikte bir diğerine binince sıkışıp kaldık. Yani korumalıklar bir yana zaten sıkıştığımız için herhangi bir şekilde fırlayıp yaralanma ihtimalimiz yoktu. Alet çalışmaya başlayınca olanca ağırlığımızla bizi savurdu önce. Sonra bir çatırdama duyduk. Bu çatırdamalar senkronize olarak devam etti. Savrulduk da savrulduk. Nihayet yere inince zor bela inebildik aletten. Ama eğlenmiştik ve çakralarımız açılmıştı.

Parkın ortasında bir havuz var, bu havuzun üzerinde pedallı teknelerle dolaşılabiliyor. Buraya hemen Seval bir bilet aldı ve Alper’le beraber öne geçtik pedallara. Dümeni ele alan Alper bizi önce arkadan gelen bir tekneye çarptırdıktan sonra düzlüğe çıkarabildi. Yarım saat deliler gibi eğlendik lan! Saat 9’u geçerken dayımlara dönmek üzere araba bulabilir miyim diye bir şüphe düşmeye başladı içime.

Hep beraber bu sefer Kent Meydanı‘na gitmek üzere yola çıktık. Yolda Alper’le vedalaştık. Renginar ve Seval’le birlikte epey yol yürüdükten sonra nihayet Kent Meydanı’ndaki minibüs duraklarına ulaştık. Burada vedalaştıktan sonra beni dayımların mahalleye götürecek olan minibüse bindim.

Alperle ve Sevalle bu sene arkadaşlığımızın 6. yılını tamamlayacağız. Ancak hiçbiri ile daha önce Bursa’da bu şekilde buluşup eğlenmemiştik. Üstelik yepyeni arkadaşımız Renginar’ın da bizimle olması ve Sarper’le de tanışmış olmam bu güzel günü daha da güzel yaptı lan.

Pideli köfteyi mutlaka deneyin, hem ucuz hem lezzetli hem de muhabbeti güzel. Kültür Park’a gidince o havuzun üstündeki pedallı teknelere binin.

Yoğun Bir Dönem Daha Başlıyor

Valla yaz bitti artık. Sonbaharın ilk ayı bile neredeyse bitti. İki üç gün sonra açılacak okullar. Ben de geçtiğimiz pazartesi günü ders seçimimi yaptım. Lan zaten ders seçimi dediysem almam gereken iki tane seçmeli ders vardı. Onları aldım. Bir de lisanstayken almak isteyip de bir türlü alamadığım Rusça I dersi vardı. Onu da aldım 🙂 Böylece güzel bir ders programım oldu.

ÇEV 524: Kirleticilerin Ekotoksikolojik Riskleri
ÇEV543: Deney Laboratuvarlarının Akreditasyon Süreci
RUS255: Rusça I

Bu hafta arazi çalışmalarımız başladı. Haftaya da devam edecek. Gidilecek 48 tane köy, alınacak onlarca numune, ziyaret edilecek 20’ye yakın istasyon bizi bekliyor sevgili okur. Kilometrelerce yol yapacağız. Lan sadece bu yol hikayelerini yazsam, başlı başına bir blog açmış olurum. Bu zorlu süreç önümüzdeki hafta perşembe günü bitecek, cuma günü de Afyon‘a gideceğiz topladığımız örneklerin bir kısmını ilgili yere vermek üzere.

Dün Galatasaray‘ımızın maçını izledik Alper, Volkan ve Sercan‘la birlikte. Üzüldük evet, ama takımımızla yine gurur duyduk lan. Helal olsun bize.

Sevalciğimiz mezuniyet yolunda koşar adım ilerliyor. Önceki gün staj işlemlerini halledebilmek için buraya geldi. Özleşmişiz epey, hasret giderdik. Geriye özlediğim bir Merve kaldı. Onu da yakın zamanda göreceğim.

Veda ederken sizleri sekiz buçuk dakikalık harika bir müzikle bırakıyorum. Play‘e basın ve siz diğer bir yandan işlerinizi yapmaya devam edin. Zira bu müziği çok iyi biliyorsunuz. Belki de hatırlamış olacaksınız, bu müzikleri duyduğunuz o komik sahneler gelecek aklınıza. Bana teşekkür edeceksiniz.