Tag Archives: jules verne

Yepyeni Jules Verne Kitaplarım

Blogun üst menüsünde “JULES VERNE” şeklinde özel bir sayfa yer alıyor. Bilen bilir, sıkı bir Jules Verne hayranıyım ve kitaplarını toparlıyorum. Blogda, topladığım kitaplarla ilgili özel bir bölüm var.  Geride bıraktığımız birkaç ay içerisinde de elime harika basımlar ulaştı. Bunları paylaşmazsam olmazdı.

julesyeni02İlk olarak, Utku ve Hazal‘ın taa temmuzda, doğum günüm için aldıkları Fransızca basım “Denizler Altında 20.000 Fersah” ya da orijinal Fransızca adıyla “20.000 LIEUES SOUS LES MERS“. Bu kitabı İstanbul’da bir sahaftan bulmuşlar. Librairie Hachette tarafından iki cilt halinde, 1928’de Paris’te basılan baskısından Kanada’da yeniden basılmış. İnsanın aklı almıyor! Ancak asıl akıl almayan  ve süper olan şeyler ise kitaptaki çizimler. François-Henry Galland tarafından yapılan çizimler, Alphonse de Neuville‘in orijinal kitap için yaptığı çizimlerden esinlenerek yapılmış. Çünkü sahneler hemen hemen aynı. Yalnızca ufak detaylar farklı. Biraz araştırınca, Hachette’den yayımlanmış olan Jules Verne kitaplarının çoğunu da kendisinin resimlendirmiş olduğunu öğrendim.

julesyeni03

julesyeni05Denizler Altında 20.000 Fersah, Jules Verne’nin en çok okunan ve Dünya’da da en popüler olmuş kitabıdır. Utkuların Fransızca basımını bulup aldıkları kitabın, Alper bir tık daha üst seviyeye çıkıp Rusça baskısını buldu ve bana hediye etti sağ olsun 🙂 Aslında apayrı bir yazının konusu olan, Alper’in geçtiğimiz haftalarda yaptığı Ukrayna seyahatinin, benim açımdan en güzel tarafı bu kitap oldu. 1982 yılında, Rusya’nın meşhur yayınevi Pravda‘da tarafından Moskova’da basılmış. Kitabı resimleyen kişi L. I. Falin(a) isminde bir çizer. Çok fazla araştırmama rağmen internette kendisi hakkında bir bilgiye ulaşamadım. Falin isminde bir çizerin ismi çıkıyor ve Sovyet döneminin en iyi ilustratörleri arasında gösteriliyor ancak bunun da adı L ya da I ile başlamıyor. Kitap, Rusça ve kiril alfabesiyle yazıldığı için içeriğinden bir şeyler yakalamak çok zor. Ancak özellikle gösterişli kapağıyla, koleksiyonun en güzel kitaplarından birisi oldu bile. Teşekkürler Alper!

İş Bankası Kültür Yayınları‘nın Modern Klasikler Serisi, son zamanların en çok satan yeni kitap serisi olmuş sevgili okur. Tabi bu durumun ortaya çıkmasında, hem baskı kalitesi, hem de serideki kitapların fiyatlarının biraz daha makul olarak belirlenmiş olması çok etkili olmuş. Bu seriden toplamda 100 adet kitap yayımlandı ve Jules Verne’nin de üç kitabı çıktı: Ay’a Yolculuk, Seksen Günde Devrialem ve Dr. Ox’un Deneyi. Uzun süre önce (herhalde 1 yıl kadar) Ay’a Yolculuk’u almıştım. Geçtiğimiz ay, diğer iki kitabı da alıp koleksiyona ekledim.

julesyeni01

julesyeni04Son olarak, çok geç fark ettiğim, fark edince de kahrolduğum bir başka kitabı tanıtacağım: Arunas Çizgi  Roman‘dan çıkan “Dünya’nın Hakimi” isimli çizgi roman. Ödüllü çizimleri ve öyküye dair verdiği bolca dipnot ile beni hayran bıraktı kendine. Kuşe kağıda, muhteşem kaliteli bir baskısı var. Tamamı renkli ve ödüllü çizimler yer alıyor. Kitabın çizeri Suresh Digwal isimli Hint çizer ve çizgi romana uyarlayan ise Dale Mettam. Kitabın ilk sayfasında olayın kahramanları tanıtılmış. En son kısımda ise hikayede geçen araçların tanıtımı yapılmış. Dopdolu bir iş anlayacağınız. Bu arada “Dünya’nın Hakimi” isimli öykü, “Fatih Robour” ismiyle de diğer yayınevlerinden yayımlandı. İşin en üzücü tarafı, Arunas’ın Dünya’nın Merkezine Seyahat‘i de aynı şekilde, çizgi roman formatında basmış olması ve baskısının tükenmesi sebebiyle hiçbir sitede satışının olmaması. Eğer elinde, bu kitabın çizgi romanı varsa ve bu kardeşine satarsan ya da daha cömert davranıp hediye edersen, dünyalar benim olur sevgili okur.

yok.jpg

Reklamlar

Proofhead Ankara’da!

Peki neden? Bunca işin gücün arasında Ankara‘da ne işin var Proofhead? Çünkü çalıştığım Bakanlık burada bir eğitim düzenledi. Daha önce hiç yapmazdı, Ankara’da eğitim düzenlemezdi. En azından böyle üç günlük bir eğitim hiç olmadı. Bu bir ilk. Bana denk gelen bir ilk…

Ankara’da olmaktan memnun muyum? Burada olmazsam, nerede olmak zorunda kalacağımı bildiğim için memnunum. Neden bilmiyorum, Ankara benim korktuğum; sokaklarında gezerken içimin sızladığı bir şehir. Bu histen kurtulamıyorum. Şehir huzursuz ediyor o yüzden.

Salı günü trene bindiğimde bir süredir grup olarak yaşadığımız eski sevgiliyle karşılaşma korkumu yendiğimi gördüm fark ettim. Yanıma oturan kişi hemen uyumaya başlayınca, ben de trende bulduğum dergiyi ilk satırından son satırına dek okudum. Aralıksız müzik dinledim. Ankara Garı’na girip üç beş adım atmıştım ki eğitimde birlikte konaklayacağım arkadaşım ve adaşım, Mesut’u gördüm garda. Meğer aynı trenle gelmişiz. Mesut’la birlikte taksiye atlayıp otele geldik.

anka03

Otelin terasından Anıtkabir görünüyor

anka04

Otelin önündeki Central Park

anka05

Ankara Tıp ve Hacettepe

Otel, Kızılay‘a çok yakın, yürüme mesafesinde bir yerde, Bera Hotel. Güzel, mütevazi bir hotel. En güzel yanı da internetin sınırsız, ücretsiz  ve her yerde çekiyor olması. Üstelik odalar da bir de lan kablosu var, doğrudan kabloyla bağlanabiliyorsunuz. Harika lan! (LAN’lı espri yaptım.)

Saat 18.30 civarında otele geldik ve yerleştik. Akşam yemeğinden sonra odaya çıktık. Mesut’un söylediğine göre yaklaşık 2.5-3 saat bilgisayar başında kalmışım. O süre içerisinde bir mahkeme savunması hazırladım. Sonra gece yarısı uyuduk.

Bugün, yani salı günü, eğitimin başlama saatinden hemen önce, dün gece yazdıklarımı iş yerine yolladım. Daha sonra eğitim başladı. Konu, kimyasallar ve bunların sınıflandırılması, etiketlendirilmesine ilişkin hususlardı. Mesleki detayları anlatmıyorum.

anka01Akşam ders bittikten sonra epey vaktimiz olduğunu fark ettik ve Kızılay’a gittik. Burada sürekli uğradığım iki plakçı, üç tane de sahaf ve kitapçı var. Bunlara gittim yine. Jules Verne koleksiyonuma eksik birkaç parça bulup aldım. Bu arada, Jules Verne’nin eserlerinden oluşan, Alfa Yayınlarından çıkan, sekiz kitaplık yeni bir seri yayımlandığını gördüm: Olağanüstü Yolculuklar. Lanet olsun ki, bir süre sonra, en azından İthaki serisini tamamladıktan anka02sonra, bu seriyi de almak zorunda kalacağım. Ben bu yeni yayın evine söverken sağ olsun, bu dakikalarda Mesut adaşım, bana eşlik etti. Bu gezintiden sonra otele döndük ve ben yeni bir savunma yazısı hazırladım. Savunma yazısı, dünküne çok benzediği için daha az vaktimi aldı. Yemeğe yalnız indim. Yemekte, Balıkesir’den muhteşem bir insanla tanıştım. Aralıksız üç saat muhabbet ettik. Sonra izin isteyip odaya çıktım ve bu yazıyı yazmaya başladım.

Ankara’da işim cuma günü bitecek. Dolayısıyla epey vaktim var. Umarım eğitimler biraz daha çabuk biter de planlarımı gerçekleştirebilirim. Yeni planlarda, yeni olaylarda  görüşmek üzere sevgili okur.

Hafta Sonundan Süzülenler

Uzun süre sonra, çok uzun bir süre sonra ilk defa geçen hafta sonunda olduğu kadar dolu dolu bir hafta sonu yaşadım sevgili okur. Detayların pek çoğunu unuttum. Yeni başlayan hafta da çok yoğun devam ettiğinden ancak yazabildim. Yazmasam olmazdı.

3Kanat_CD_DigipackCuma günü süper başladı: Efendi‘nin ilk albümü Hangi Rüya nihayet yayımlandı. Bir süredir tanıtımıyla ilgili çalışıyorduk. 29 Nisan sabahı hem basılı CD olarak müzik marketlerde, hem de dijital platformlarda albüm yayına girdi. Tüm gün, bunun heyecanıyla su gibi aktı geçti. Haftanın son gününün vermiş olduğu o mutluluk adeta ikiye katlandı.

http://www.efendiband.com/

revenge

Aynı akşam Utku‘nun süper davetine icabet ettik. Bir cuma gecesinden beklenen her şey vardı. Ama çok daha fazlası için birkaç saat daha beklemek gerekti. Saat gece yarısına yaklaşmışken Sabhankra tam 9 senedir beklediğimiz yepyeni albümü REVENGE‘i yayımladı! Tam 9 sene dile kolay. Yıllardır bekliyordum. Şarkıların tamamını biliyordum ama yeni düzenlemelerin neredeyse hiç birinden haberim yoktu. Dolayısıyla 29 Nisan’ı 30 Nisan’a bağlayan gece sadece benim için değil, tüm Sabhankra fanları için unutulmaz bir gece oldu. Birkaç sene önce, şansa bak ki aynı gecede, yine güzel olaylar olmuştu. Sabhankra’nın yepyeni albümü başka bir yazının konusu olacak. Burada yazmaya başlarsam yazı bitmez.

Vakit epey geç olduktan sonra Utku sağ olsun eve bıraktı bizi. Aslında biraz daha abartıp film de izleyebilirdik şimdi düşünüyorum da. Filmden bahsetmişken hemen ekleyeyim. In the Heart of the Sea filmini izle sevgili okur. Sıkılmadan izleyeceğin, güzel bir macera filmi. Gerçi şimdilerde senin gözün Game Of Thrones‘dan başkasını görmüyordur değil mi 🙂 Aralara da Supernatural‘in bölümlerini çakıyorsundur, ohh. Ben de öyle yapıyorum, rahat ol. İkinci bölüm şu anda torrentte iniyor. İlk bölüm açıkçası çok da tatmin etmedi. Aralıksız devam edeceğini umduğum kalan dokuz bölümde utandırırlar umarım. Game Of Thrones bu şekilde başlamışken halen devam eden Supernatural’de sezon içinde verilen aralar canımı sıkıyor. Geçen yine 3 haftalık bir ara verdiler. Daha sonra geçiştirme bir bölüm geldi. Daha çok Darkness görmek istiyoruz. Dünya’nın en güzel elmacık kemiklerinden mahrum bırakmayın lan insanı!

efendistand

Cumartesi sabahı albümlerin satılacağı standı tasarlayıp deneme baskısını aldım. Albüm Eskişehir’deki satış noktalarında bu stantlarda satılacak. Daha sonra havanın iyi oluşunu fırsat bilip dolaşmaya çıktık. Hiç hesapta yokken muhteşem bir etkinliğin ortasında bulduk kendimizi. Espark’ın yanında kurulmuş olan kitap fuarına gittik. Sevdiğim sevmediğim, duyup duymadığım bir sürü yayınevi stant açmıştı. Birkaç kitap aldık. Bol bol promosyon doldurdular çantamıza. Tübitak Yayınları‘ndan iki tane güzel kitap aldık. Bunlardan “Petrol, Su ve İklim” özellikle aradığım bir kitaptı. Jules Verne‘in İthaki Koleksiyonu‘ndan bir kitap daha aldım. Ayrıca Kitab-ül Hiyel‘in yeni baskısını aldım İletişim Yayınları‘ndan. Puslu Kıtalar Atlası‘nın çizgi romanının özel ayracını bastırmışlar. Dört beş tane aldım.

kitaplar

fuar01 fuar02 fuar03 fuar04 fuar05 fuar06

Bu dolaşmadan sonra eve kafamızda efsane bir hamburger yapma fikriyle döndük. Hamburgerleri yapmamız yaklaşık bir saat sürdü. Söylemesi ayıptır, çok çok iyi oldu. Hamburgerin yanına bir de fırında mantar yaptım. Bunu ben yaptım bak! Hamburger yapımındaki bu başarımızı gördükten sonra daha da dışarıda hamburgere para vermem. Şaka lan, efsane piliç burger olursa veririm. Onu da yapmanın bir yolunu bulana kadar…

Aynı akşam saat 20.00’de Togay ve Volkan‘la buluştuk. Daha sonra sırasıyla Yağızhan ve Alper geldiler. Çok uzun süredir bu kadroyla buluşamıyorduk. Ne muhabbet ne muhabbet anlatamam! Öyle ki mekana sığamadık, başka bir yere geçtik. Burada Yağızhan’la birlikte o kadar güldük ki karnım ağrıdı. Alper ve Togay, birbirlerinden habersiz olarak kendi gruplarının yeni albümlerini masaya çıkardılar. Togay’ın grubu God Mode, İzmir’de ilk albümleri olan Hybrid Lying Machine nihayet yayımlanmıştı. Nihayet diyorum, çünkü albüm kaydedildikten sonra basım süreci biraz uzamıştı. Ama Togay, iş bitiriciliğiyle nihayet yeni albümü önümüze koyuvermişti. O anda masada iki tane gıcır gıcır albüm duruyordu. Her iki albüm de başlı başına birer yazının konuları olacak, merak etmeyin.

albumler

toplant

Gece saat 23.00 civarında ben Peyote‘ye geçtim. Neden? Çünkü burada Black Omen konseri vardı. Çok uzun süredir Black Omen’i sahnede izleyemiyordum. Türk Black Metal gruplarının en uzun süredir aktif olup en çok sayıda albüm kaydeden gruplarından birisi Black Omen. Melodik Black Metal alt türünde ise bana göre rakipleri yok. Eskişehir’de Black Metal konseri yapılabilecek Peyote’den başka bir mekan var mıdır bilmiyorum. İşte bu “tek olma” avantajını Peyote iyi kullanıyor ve dinleyiciyi kaliteli metal gruplarıyla sürekli olmasa da zaman zaman buluşturuyor. Black Omen konseri başlı başına bir yazının konusu olacak. Gece saat 01.30 civarında konser bitti. Tüm eski dostlar sarılıp kucaklaşıp ayrıldık. Başımı yastığa koyduğumda kulağımda Curtains Of Imaginary Vortex‘in giriş melodisi çalıyordu hala.

blackomen

Fotoyu kimin çektiğini bilmiyorum.

Pazar sabahı, saat 10.00 olmadan uyandım. Son bir yıldır yaptığımız en hızlı kahvaltıyı yaptık ve Alper geldi. Neden? Çünkü sezonu açıyorduk, pikniğe gidiyorduk. Ama bu sefer Utku’nun ayrıcalığından yararlanacaktık. Toplandık ve Utkular geldikten sonra “resmi piknik alanımıza” gittik. Burada pikniğe dair çok fazla detay vermeyeceğim. Bu konu, başka bir yazının da konusu olmayacak. Ancak çok uzun süredir bu kadar keyifli vakit geçirmiyorduk. Pazar günü sabah uyandığım andan itibaren beni sarıp sarmalayan o boğulmuşluk hissinden tamamen kurtuldum o gün. Akşam eve dönünce tüm bir hafta sonunun nasıl geçtiğini düşündüm. Tam 3 tane yeni albüm yayımlandı, kitap fuarı gezdik, pikniğe gittik, efsane bir hamburger yaptık, konsere gittim ve yakın arkadaşlarımla buluştum. Bu, bir hafta sonundan süzülebilecek en güzel anlardı işte.

Bir Pazar Günü Neşesi!

Geri dönecek olmanın verdiği can sıkıntısıyla uyandın değil mi? Ben de öyle uyandım. Unuttum mu sandın? Hayır, hep aklımdasın. Pazar günü sendromu, off Bilecik. Bugün de yapılacak çok iş var. Geride bıraktığım hafta da epey işler yapmıştım.

Bu sabah erkenden uyandım ve uzun süredir izlemeye vakit bulamadığım Supernatural bölümlerini izledim. Güldürdü yine sonofabitch’ler 😉 Geride bıraktığım hafta içerisinde iki güzel film izledim: The Dyatlov Pass Incident ve Predestination. Özellikle Volkan ve Alper‘in şiddetle tavsiye ettiği Predestination, şu son dönemde izleyebileceğim en iyi filmmiş meğer! Kurgunun karmaşıklığı, filmin sonunda tüm bu karmaşıklığın tek dokunuşla, tek bir kare ile çözülmesi ve bizim ekran başındaki “ööeeff” nidalarımız… Inception‘dan sonra beni besleyebilecek yeni bir kaynağım daha oldu sevgili okur. Predestination, muhakkak izlenmesi gereken bir film.

02

piyangoBu haftasonu annemlere gidecektim ama onlar bir sürpriz yapıp bana geldiler sağolsunlar. Böylece Jules Verne arşivimi bloga taşıma işi biraz daha gecikmiş oldu eve gidemediğim için. Ancak her işte bir “kelebek etkisi” vardır. Bu işin etkisi de külliyata kattığım 5 yeni kitap oldu sevgili okur. Geçen hafta yazdığım şu yazıda bahsettiğim kitaplara ek olarak, tamamen şans eseri olarak internette 4 tanesi İnkilap Aka Yayınları’ndan Ferid Namık Hansoy çevirisi olmak üzere toplam 5 tane Jules Verne kitabı daha buldum ve sipariş ettim, hem de komik bir fiyata. Uskurlu Ada, Robensenler 03Okulu, Fransa Yolu, Mathias Sandorf ve Bir Piyango Bileti isimli Verne romanlarından Uskulu Ada’yı ilk defa gördüm yalan yok. Uskur, gemi pervanesi demek. Pervaneli Ada, diye çevrilmiş bir roman da yayımlanmadı. Bu sebepten dolayı elimdeki kitabı bitirip bu romana başlayayım diyorum. Gerçi Puslu Kıtalar Atlası’nın çizgi romanıyla epey vakit geçireceğim gibi duruyor, neyse. Bu arada blogu geçmişe doğru taradığımda elimdeki Jules Verne külliyatına ilişkin daha önceden, üç beş ay önceden, yüklediğim fotoğrafları buldum. Epey bir kitap saydım, göğsümü gere gere koleksiyonum var diyebilirim yani 🙂

04
01 Geçen hafta çok sevimli bir misafirim vardı. Kucağında The Jester Race plağı ve kulağında kulaklıkla gördüğünüz bu şekerlemenin adı İpek. Onu ipek böceği diye sevseler de, ben dayısı olarak, doğumundan beri hep Michelin lastiklerinin her bir eklemi tombik tombik, boğum boğum olan o şeker maskotuna benzetir, öyle severim. Büyüdüğünde de In Flames dinler umarım.

Büyük bir şans eseri, çocukken annemlerin sesimi kaydettiği kaseti buldum sevgili okur! Yıllar önce, uzun yıllar önce, Biz Sivrihisar’da iken böyle bir kaset olduğundan bahsederdi annem hep. Geçtiğimiz gün adeta varlığını unuttuğum bir çekmece bir sürü eski kaset buldum. İçeriklerini merak edip yanıma aldım. ki tanesinin bantları kopmuştu ve mekanizmaları ölmüştü. kasettBunları yeni kaset kutularına aktarıp bantlarını temizledim. Tahmin ettiğim üzere, şu fotoğrafta gördüğünüz beyaz kasetin içerisinden bebiş Mesut’un kahkaha sesleri çıktı. İnsanın 25 sene önceki kendi sesini duyması, garip bir his yahu.

yySabahtan beri Talat Bey‘in bilgisayarıyla uğraşıyorum. Bugüne kadar format atmak, düzeltilmek üzere arkadaşlarımın bana verdiği tüm bilgisayarlar gibi bu da problemli çıktı. Bakalım nasıl düzelecek. Format işlemi devam ederken, dışarı çıkıp birkaç sahaf gezdik Merve’yle. Güncel basım bir Türkçe Sözlük ile İletişim Yayınları‘ndan çıkmış Yeryüzünün Yüzleri isimli foto albümünü aldım. Kitapçı da bana İmge Yayınevi‘nin yayınladığı bir öykü ve eleştiri dergisinin eski bir sayısını hediye etti. Edebiyat Dergileri’nin en güzel yanı, tarihten bağımsız olmaları. Hatta belki de eskidikçe daha da değerlenmeleridir.

hemanVolkan ve Levent için ders notlarımı upload ediyorum bir yandan ama bir türlü bitmiyor. Yağızhan’ı arıyorum telefonu açmıyor. Talat Bey’in bilgisayarı ekrana görüntü vermiyor ve klavyesi çalışmıyor. Mehmet‘e iki haftadır Heman’in Türkçe dublajlı bölümlerini vereceğim ama imkanım olmuyor ne yazık ki. Neyse, Mehmet affet beni.

Bu pazarın neşesi az önce aldığım küçük Lego paketi oldu. Bir süreliğine keyfimi yerine getirecek. Hafta sonu yine bitti, üç beş saat sonra yatacağım ve yeni hafta başlayacak. Yeni haftanda kolaylıklar diliyorum sevgili okur. Kendine dikkat et olur mu? Olur.

Jules Verne Külliyatı Koleksiyonumda Gelişmeler

jull01 Geçtiğim gün Eskişehir’de daha önce hiç gitmediğim bir sahafa, İtalik Sahaf‘a gittim. Raflara hızlıca bakarken, Eskişehir’de ilk defa bir sahafın rafları yazarların adlarına göre dizmiş olduğunu farkettim. Tabiki hemen Jules Verne kısmını arayıp buldum ama epey üzüldüm. Çünkü topu topu 5 tane kitap duruyordu. Bu beş kitaptan üç tanesini de ben alınca yetim gibi iki kitap geride kalakaldı 🙂

jull02Kitapları aldım ama İtalik Sahafı protesto ediyorum! Dünya’nın Keşfi isimli iki ciltlik eserin ilk cildi 10 lira, ikinci cildi ise 8 liraydı. İthaki Yayınları‘ndan çıkan güncel baskıların bile 9 liraya satıldığını düşünürsek bu fiyatları koymaları gerçekten acımasızlıktı. Muhtemelen bunlar da biliyorlar İnkilap-Aka Yayınları‘ndan Ferid Namık Hansoy çevirisi olarak çıkan romanların çok değerli olduklarını. Aldığım bir diğer roman ise İthaki Yayınları’ndan çıkan Dünya’dan Aya isimli roman oldu. Bunda da komik olan romanın tüm serinin aksine A5 boyutunda basılmış olmasıydı. Yani muhtemelen korsan bir baskıydı bu.

Şimdi bu yazıyla birlikte, tıpkı plak koleksiyonumda olduğu gibi, Jules Verne için de ayrı bir sayfa açmaya karar verdim. Böylece toplamış olduğum tüm kitapları tek bir başlık altında gösterebileceğim. Bu blogun, günlük hayatımda da büyük faydaları olduğunu hep söylerim. Akıllı telefonum olmadığı için koleksiyonlarla ilgili listeleri cüzdanımda taşıyorum. Ancak akıllı telefon varken örneğin elimde hangi plakların veya cdlerin olduğunu hatırlamak için sık sık bloga girerdim.

jull03Kitapçıdan çıkarken şans eseri çok değerli bir kitap daha gördüm. Bu da hastası olduğumuz Spagetti Western klasiği The Good, the Bad and the Ugly (Il buono, il brutto, il cattivo)‘nin senaryosunun romanlaştırılmış haliydi. Rastgele bir sayfa açtım ve şans eseri Blondie ile Tuco‘nun “Tanrı da Yankeelerden nefret ediyor” sahnesine denk geldim 🙂 Bu arada, böyle süper bir kitabın kapağının tam ortasında barkodlu etiketini yapıştırarak katleden İtalik Sahaf’a saygılarımı iletiyorum.

Şimdi muhtemelen haftasonu, elimdeki tüm kitapların tek tek fotoğraflarını çekip blogun üst kısmındaki menüde yer alan sayfalara Jules Verne başlığını eklemiş olacağım.

Hiç Bitmiyor Başladığı Gibi Günler

Galiba hayatımın en güzel melodilerini hep Sabhankra‘dan dinledim sevgili okur. Bir haftadır Seers Memoir‘in notalarında bunu duydum. Yakında albüm çıkacak ve yine bu sayfalarda çok kapsamlı bir inceleme okuyacaksınız. Bakın buraya not düşüyorum efsane bir şakının adını: Time Of War.

Malum, 9 günlük resmi bir tatile girdik. İşe başladığımdan beri bu kadar uzun süre evde kalmadım hiç. O yüzden pek bir mutluyum. Bu haftanın tamamı koşturmaca ile geçtiği için açıkçası biraz da heyecanla bekledim bu tatili. Evde yapılacak onlarca iş, izlenecek saatlerce film ve dizi vardı. Kendime söz verdim, bu dokuz günün en az üçte ikisini evde geçireceğim diye. O yüzden çok az dışarı çıkacağım.

Dün mesela çıktım. Apayrı bir gündü sevgili okur. Kendime aldığım altılı priz, kerpeten ve tornavidaları saymazsak, galiba dünün en kayda değer anlarından birisi dışarıda bir yerde, hayatımın en “doyuran” kahvaltısını yapmış olmamdı. Hayatımın en kötü soda limonlarından birini içmeme rağmen, buna hiç aldırmadım. Ve Irish Coffee‘de alkol olduğu gerçeğini bir an olsun akıldan çıkarmamak gerektiğini öğrendim. Katlı otoparklardan Eskişehir trafiğinin göbeğine uzanan bir hikaye yaşadım. Ara sokaklardan trafık nasıl atlatılır herkese gösterdim. D&R‘da hayatımın en güzel Stormtrooper‘ını gördüm. Al evine koy, o kadar! Adamlar üşenmemiş, Japonya’dan almış getirmişler. Helal olsun!

Bak, yazının bu kısmında Time Of War’ın sonlarına doğru başlayan o klavyeli kısım başladı. Savaş Sungur’un clean vokalde yapabileceklerinin manifestosu bu. Bir şaheser!

Hani şehrin belirli noktaları aklınıza belirli anılarla kazınır ya, mesela ilk kez öpüştüğünüz sinema salonu, sınava geç kaldığınız otobüs durağı, ayağınızın takılıp düştüğünüz o cadde başı gibi. Dün bu kataloga iki yer daha ekledim sevgili okur. Böyle keşiflerin kendiliğinden ortaya çıkması, bunları çok daha unutulmaz yapıyor, bu kesin. Ancak geceyi bu güzel anlarla bitirmek mümkün oldu mu? Hayır. Bu noktada büyük üstad Celal Şengör‘den bir alıntı yapayım:

“Ben jeolojiyi küçük yaştan yani Jules Verne‘in Arzın Merkezine Seyahat kitabını okuduğum günden itibaren sevmeye başladım. Hemen arkasından Denizler Altında Yirmi Bin Fersah ‘ı okudum. Onu da okuduktan sonra kendi kendime, ‘Adam olmak demek, Jules Verne’in tarif ettiği gibi olmak demektir’ diye düşündüm. Bana jeolojiyi Jules Verne sevdirdi…” “Gülerek bakan gözlere yaş düşüyorsa, ölüm peşim sıra geziyor demektir.”

Büyük adam bu Celal Şengör. Ben, Jules Verne seven herkesi severim. Dün gece de oturup Jules Verne okudum. Canım sıkıldığında bazen bunu yapıyorum sevgili okur. Yaşlı gözlere bakıp kendimi lanetliyorum. O kitapta bir kısım var hani. Ha bir de ara ara şu parçayı bile dinledim:

1398356_720609704633479_576234348_o.jpgBugün kılıçlarımı biledik kuzenim Orbay‘la birlikte. Sırf bu iş için BİM’den bileme makinesi aldım. Gayet tatminkar sonuçlar alıyorum. Yakın zamanda bir kaç video ile paylaşacağım. Onun hemen ardından Orbay’ın verdiği fikir ile yeni bir mobilya işine giriştim. Eski bilgisayar masamdan söktüğüm çekmeceyi yeni masama takacağım. Zor iş ama, yapacağım 🙂

Bayramın ilk günü çalışıyorum sevgili okur. Denetimler olacak. Diğer günlerde evde işlerim olacak. Bizimkilerden bir haber bekliyorum. Eğer bir aksilik olmazsa iki gün kaybolacağım. Aksilik olursa kaybolmayacağım.

Hardisklerime bakım yapmam gerekiyor. Bu bayram bu işi de halledeyim artık diyorum hazır evdeyken. Blogda geçen hafta aksama oldu. Özür dilerim. Tatil boyunca günlük olarak yazacağım. Ümitliyim. Şimdilik yazmayı planladığım başlıklar şu şekilde:

  • Turkcell ve iş ortaklarından müthiş kazık!
  • Askere gidiyorum
  • Dizi sezonu başladı!

Elbette bu başlıkların sayısı artacak. Olayı biraz zamana bırakmak lazım. Muhtemelen yeni sezonları başlayan dizilerle ilgili bir sezon başı değerlendirmesi yazarım. Geçen senelerde de yaptığımı hatırlıyorum.

Herkese süper tatiller dilerim. Bol paralı geçer umarım. Ne bileyim mesela, gökten 1000 lira düşsün önünüze… Epey bir şey yapabilirsiniz o parayla.

Jules Verne Kitaplarım Hakkında

Şimdi şöyle durup Jules Verne eserlerinin ülkemiz edebiyatına kazandırılması konusunda kim en büyük paya sahiptir diye bir düşünecek olursak, sayabileceğimiz iki isim vardır: Ahmet İhsan Tokgöz ve Ferid Namık Hansoy. Her ikisi de edebiyat tarihimizin belki de en önemli çevirmenleri ve çok değerli edebiyat insanlarıdır. Türkçe’yi Jules Verne ile tanıştıran ilk kişi Ahmet İhsan Tokgöz’dür. Ferid Namık Hansoy ise en çok sayıda eser çeviren kişidir.

Ahmet İhsan Tokgöz

Tokgöz ve Hansoy, çok iyi derecede Fransızca bildikleri için eserleri çevirirken doğrudan orijinal Fransızca kopyaları kullanmışlardır. Özellikle İnkilap ve Aka Yayınevi‘nin 1940’lı yıllardan seksenlerin ortalarına doğru devam eden tüm Jules Verne külliyatını Ferid Namık Hansoy çevirmiştir. Bu çevirilerin hepsi kısaltılmamış, orijinal çevirilerdir. Dolayısı ile ilkokulda 30, 40 sayfalık kitaplardan okuduğumuz Jules Verne eserleri bu yayınevinden çoğu zaman iki ve hatta üç cilt olarak çıkmıştır. Bugün piyasada gördüğümüz parlak kapaklı ve abidik gubidik yayınevlerinden çıkan tüm Jules Verne kitapları çok büyük oranda bu İnkilap Aka basımlarının kısaltmalarından oluşmaktadır.

Şu an ülkemizde orijinal içerikle Jules Verne okumak isteyenlerin önünde iki yol vardır: Ya İthaki Yayınları‘nın Jules Verne Kitaplığını toparlamak zorundasınız ya da İnkilap ve Aka Yayınevi’nin baskılarını sahaflardan toparlamak zorundasınız. Ha bir de Bilim ve Teknik Yayınları‘ndan çıkan tamamlanmamış eserlerden oluşan şöyle bir derleme var. Ben kendi çapında bir Vernian olarak hem İthaki’nin kitaplığını da İnkilap Aka’nın çıkardıklarını da toparlıyorum.

İthaki’nin kitaplarını bulmak elbetteki daha kolay ama pahalı bir yol. İthaki’nin basımı yeni olduğu için dil de daha yeni. Bu seriyi alınabilir yapan şey ise eserlerin yine orijinal Fransızca metinlerden çeviriliyor ve çağdaş çevirmenlerce yapılıyor olmasıdır. Ayrıca İthaki müthiş bir jestle tüm bu seriyi Ahmet İhsan Tokgöz’e adamış.

 

aka1aka2

Ben kendi adıma Ferid Namık Hansoy’un çevirilerini okumaktan daha çok keyif alıyorum ve kendisine çok fazla saygı duyuyorum. Ömrünün sonuna kadar yaklaşık 100 ciltlik Jules Verne külliyatının tamamını Türkçe’ye çevirebilmiştir kendisi. Elimde kendi derlemem olan ve yüzde yüz Hansoy çevirisi olan bir kitap, Cenup Yıldızı‘da mevcuttur.

İnkilap Aka Yayınevi’nin kitaplarını sahaflardan bulmak biraz zor artık. Elimde şu an için acil bir şekilde bulunmayı bekleyenler şunlar: Antillere Seyahat 1. Cilt, Denizler Altında 20000 Fersah 1. Cilt, Esrarlı Ada 3. Cilt.

ithaki1ithaki2

İthaki’nin elimde toplamda 21 kitabı var. Bu yayınevinin Jules Verne Kitaplığı serisi güncellendikçe buraya yazacağım ve seriyi tamamladığım gün de ödüllü bir yarışma yapacağım. Tarihe not düşünüyorum. “Beni tanımak, okuduklarımı okumakla başlar. Ancak gördüğüm her harfi görebilenler gerçek yüzümü tanıyabilir. Düşünülemeyeni düşünebilmek, yenilik sevdasına ve aslında aşkın kendisine ışık tutmaktır. Şu kesindir ki en iyi aşıklar, okuduklarını satır aralarına taşırabilenlerdir.”

12.12.12’yi Değerlendirmek

Dün yaşadığımız gün yüzyılda bir yaşanan, üç tane 12 sayısının yanyana gelmesiyle göze hoş görünen bir tarihti. 11.11.11 kadar atarlı bir tarih değildi belki ama yine de güzeldi. Malumunuz insanlar böyle tarihleri evlenmek için kullanırlar. Benzer şekilde aylar öncesinden hesabını yapıp, bu tarihte doğurmak üzere çocuk yapanların da sayısı hiç de az değildir diye düşünüyorum (mart’ın başında yapsanız sezeryanla falan tam denk geliyor). Her neyse, tüm bu hesabın kitabın yanında ben de madem böyle güzel bir tarih geliyor, bunu evde kös kös oturarak değil de ilerideki yaşamımda yeri olacak bir olay için harcayayım istedim.

Çarşamba günü, yani 12.12.12’de sabah 8’de Yüksek Hızlı Tren‘e atlayıp Ankara‘ya gittim. Gar’da Merve karşıladı. Oradan Kızılay‘a geçtik ve kuzenim Ferit‘le buluştum. Ferit, hani şu yazımda evlenen kuzenimdir. Ankara’ya Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘na atama evraklarımı vermek üzere gelmiştim. Bakanlıklar‘da, Başbakanlık binası ile karşı karşıya bulunan ve Kızılay Alışveriş Merkezi‘nden beş dakika yürüme mesafesindeki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Binası’na gittik. Bu binanın 3. katındaki Atama Dairesi Başkanlığı‘na çıktım. Buradaki işim tam olarak 3 dakika sürdü. İstenen tüm belgeleri verip giriş katına geri indim. Onaylanan belgelerimi buradaki Gelen Evraklar Birimi‘ne teslim ettim. 21 Aralık’tan sonra adresime yollanacak olan tebligatı beklemeye başladım ve böylece Bakanlık’taki işim bitmiş oldu.

Pazartesi günü altı yılda sadece 2 kere kesmek zorunda kaldığım sakallarıma artık tamamen veda ettiğimden suratıma alışmam epey zamanımı aldı. Tabi benim bu alışma sürecim başta Alper, Merve, Akif Hoca ve Nesimi abi olmak üzere herkesi epey “neşelendirdi“. Neyse, Bakanlık’taki işim bittikten sonra hemen kahvaltı yapmak üzere Kızılay’a geri indik. Burada taşlaşmış simitle sunulan bir kahvaltı tabağı eşliğinde epey muhabbet ettik. Kahvaltıdan sonra abartıp bir de tatlı yemeye karar verdik ve bu sefer de diğer kuzenimin çalıştığı yere, Özsüt Pastanesi‘ne gittik. Burada çalışan kuzenim, baba tarafından en komik kuzenimdir. Halamın oğlu, Olgun abim, bizi büyük bir misafirperverlikle karşıladı.

Burada yaklaşık yarım saat kaldıktan sonra hepsiyle vedalaşıp Karanfil Sokak‘a geçtik. Ankara’ya her geldiğimde uğradığım bir dükkan var. Oraya uğrayıp yine bir kontrol ettim ve Jules Verne kitaplığıma iki yeni kitap daha aldım.

Sağda solda takıldık epey. Özge Abla ile buluştuk. Belimdeki epey eskidiği için bir de kemer aldım. Böyle böyle akşam saat 18.00 oldu. Ankara’nın en kuytu köşelerinden devam ederek nihayet gara ulaştık ve ben 19.00 treni ile evime döndüm. Şansıma yanıma kimse oturmadı yol boyunca. Yayıldıkça yayıldım, bir garip oldum.

Böyle değerlendirdim işte 12.12.12’yi sevgili okuyucu. Kulübemden dışarı başımı uzattım, iki farklı renk gördüm. Bir tanesi çok yakınımda idi. Bir tanesi ise ben kafamı uzattığımda üzerime bulaştı. Ben bir yandan üzerimdeki renge bulanırken yakınımdaki rengi göremez oldum.

Don Kişot’tan Çıkan Fotoğraf

İkinci el kitaplar, kullanılıp “eskitildikleri” için maddi olarak kolay elde edilebilir olmalarına karşın içerdikleri manevi değerleri bakımından raflarda duran kapağı açılmamışlardan çok daha değerli oluyorlar bence. Bir kitabın eskimesi nasıl mümkün olabilir ki? Burada şunu anlamamız gerekiyor. Bir kitap eskimez, sadece yıpranır. Yani kitapta oluşan deformasyonu ifade etmek için eski sözcüğünü kullanmak yanlıştır bence. Bir telefon eskiyebilir mesela. Teknolojisi geride kalır, günün ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelebilir. Ancak bir kitap harflerden ve sözcüklerden oluştuğuna göre nasıl eskiyebilir? Jules Verne’nin 150 sene önce yazdığı romanları bugün halen okuyabiliyorsak buna eskimiş diyebilir miyiz? Hayır diyemeyiz.

İşte ben tüm bu sebeplerden dolayı sahafları gezmeyi, ikinci el kitaplar almayı çok severim. Dün de böyle bir şey oldu. Bir kitap aldım, daha doğrusu hediye edildi diyeyim: Don Kişot. Dünya Klasikleri‘nin belki de en bilindiklerinden biri olan bu Cervantes eseri daha önce, çocukken, lisedeyken ve birkaç defa daha okumuştum. Ancak hepsi kısaltılmış versiyonlardı. Dün bulduğum kitap kitabın orijinal metninden bire bir çeviri olan bir versiyonuydu.

Kitabı elime alıp sayfaları karıştırınca bir fotoğraf geldi elime. İki kız çocuğu ve iki kadın simsiyah bir arka planda fotoğraf çektirmişler. Fotoğraf neyle çekilmiş, kim çekmiş ve ne zaman çekilmiş ona dair bir not yoktu elbette. Belli ki bu kişiler kitabın eski sahipleriydi. Belki de bu kitap fotoğraftaki çocuklardan birine aitti. Tüm bu soruların yanında kitap çok daha değerli bir hale geldi benim için hem hediye olması hem de böyle bir şey içermesi bakımından.

Yaz Sıcağında Evde Oturmak

Bence en mantıklı iş sevgili okur! Yaklaşık 5 gündür evden dışarı çıktığım yok ekmek çarpsın. Sıcak basınca tişörtü çıkarıyorum, camı açıyorum, buz gibi ayran, kola artık ne varsa mis gibi gidiyor 😀

KPSS yaklaştığı için hocadan izin alıp evde ders çalışıyoruz ekip olarak. Canım çok sıkılıyor ama yapacak da bir şey  yok. En azından bir süre daha katlanmak gerekecek.

Evdeki tüm kitaplıkları boşaltıp düzenledim. Önceki gün elbise dolabımın içine de bir tane raf yapıp elim değmişken eski kıyafetlerden kurtuldum. Kıyafet dolabım artık daha düzenli duruyor. Kitaplığa eskisinden çok daha iyi bir görünüm verdim. Tam 7 çöp torbası eski okul kitabı, taranmış okul ödevi, ıvır zıvır attım. Ansiklopedilerimi ve tüm diğer ders kitaplarımı bir düzene soktum.

Koleksiyonların olduğu kutuları da elden geçirdim güzelce. Kırık dökük eşyaları attım. Epey yer açıldı.

rs100_6818Uzun süredir aklımda bir olay vardı sevgili okur. Komşumuzdan aldığım bir müzik seti vardı. Onun plakçaları sapasağlamdı. Ancak eski düzen müzik setlerini bilirsiniz. Tüm kısımları üst üste durur, devasa bir boyuttadır. Bu sette o şekildeydi. Plakçaları ile CD çaları sapasağlam olduğundan bunları ayırıp bağımsız olarak kullanabilir miyim diye düşünüyordum. Dün neredeyse tüm günümü o işe verdim ve sonunda başardım! Elimdeki eski bilgisayar hoparlörlerini de neredeyse tüm kablo tesisatını yenileyip sağlam ve çalışır hale getirdim. Şimdi yaptığım sistemde plakçaları müzik setinden bağımsız olarak çalıştırıp bu hoparlörlerden ses alabiliyorum. O açıdan çok başarı oldu yani.

parmak

Tıklayınca büyür

Tabi bir de aksilik oldu. Maket bıçağıyla sol el işaret parmağımı kemiğe kadar kestim yanlışlıkla. Kan uzun süre durmayınca doktora gideyim mi lan acaba diye düşünmeye başladım. Ama nihayet kan durdu. Şu an parmağım komple sargıda.

Güzel bir gelişme şu oldu: Hayatıma artık sporu dahil ettim! İki hafta önce tartıya çıktığımda 89 kilo olduğumu gördüm. Göbeğim falan da acayip büyüdüğü için artık spor yapmaya başladım sevgili okur. Okuldaki spor salonuna kayıt oldum ama bir türlü gidemedim. Geçen gün Alper çağırdı. Anneannem geldiği için gidemedim. Ama ben de boş durmuyorum, evde mekik falan çekiyorum. Bir de kollarımı çalıştırıyorum. Ekmek yemeyi de kestim. Bol meyve yiyorum karpuz şeftali falan. Şimdilik bu tip ufak önlemler aldım kendimce. Mutluyum.

KPSS için çalışmak çok sıkıcı oluyor bu arada. İnan sıkılıyorum. Kendimi çok zorluyorum ama. Test mest çözüyorum. Yapacak da bir şey yok zaten. Birkaç yeni albüm buldum, onları dinliyorum ama pek bir şeye benzetemedim.

rs100_6817Bu arada yazmayı unutmuşum, geçen gün bir yerden denk getirip Jules Verne‘nin tam 9 tane kitabını aldım çok uygun fiyata. Elimden geldiğince toplarlıyorum bütün eserlerini.

Volkan Denizli’de, Sercan Tekerdağı’nda, Savaş bugün gelecekti Eskişehir’e, Halil Antalya’da, Seval tatile gidecek, Merve Ankara’ya gitti çoktan, Togay ve Yağız buradalar. Geçen gün onlarla görüştük. Togay’ın gruba galiba davulcuyu bulduk sevgili okur. Eğer bir aksilik olmazsa çok sevdiğim bir arkadaşım artık Fire and Forget davulcusu olacak.