Tag Archives: sercan

Bir Reflü Macerası

Son bir buçuk yıldır, zaman zaman göğüs kafesimin altında yemek borusu kısmında aşağıdan yukarıya doğru bir sıkışma, bir yanma hissediyordum. Ben aşktan sanıyordum ama değilmiş, gazdanmış. Bundan iki ay önce bu sıkışmalar ve yanmalar iyice artmaya, gece uykudan uyandırmaya falan başlayınca “iç hastalıkları” polikliniğine randevu aldım.

Aslında bu tür mide, bağırsak, yemek borusu ve tüm sindirim sistemiyle ilgili hastalıklar “gastroenteroloji” kliniğiyle ilgili hastalıklardır. Ancak devlet hastaneleri, MHRS üzerinden bu kliniğe doğrudan randevu vermiyor. Önce iç hastalıklarından randevu alıyorsunuz. Eğer oradaki doktor uygun görürse, sizi gastroenteroloji kliniğine sevk ediyor. Ben de iç hastalıklarına gittim sevgili okur.

pantpas.jpgDoktora hızlıca derdimi anlattım. Kadın gülümsedi ve “Mis gibi reflüyü tarif ediyorsunuz” dedi. Bana dört farklı ilaç yazdı: sabah aç karnına Pantpas, öğün aralarına Dicetel, akşam yatmadan önce Famodin ve her öğünde doyduktan sonra Gaviscon şurup. Bu dört ilacı tam yirmi gün eksiksiz kullandım. Ancak, bu ilaçlar beni daha hassas bir hale getirdi. Karın ağrıları, mide yanmaları, bulantılar vs. başladı. Üstelik yemek borusundaki yanma da sürekli olmasa da zaman zaman devam etti.

Bunun üzerine yirmi gün sonra tekrar doktora gittim. İşe yaramadığını söyleyince, ilaçlara devam etmemi ve kan/idrar tahlili vermemi söyledi. Aynı gün tahlilleri verdim, ilaçlara devam ettim. Bir hafta sonra sonuçlarla doktora gittim yine. Tahlil sonuçları düzgün çıkmıştı, bir sıkıntı yoktu. Bunun üzerine doktor, endoskopi ve ultrason için gün almamı söyledi. Bir hafta sonrasına randevu bulabildim şansıma hem endoskopi hem de ultrason için.

Bir hafta sonra, aç ve susuz olarak endoskopi için hastaneye geldim. Gelmeden yanımda bir refakatçi, yiyecek bir şeyler ve bir de tek kullanımlık yatak örtüsü istediler.  30 yaşındayım, daha önce hiç anestezi almamıştım. İlginç bir tecrübe olacaktı. Bu arada endoskopiyle ultrason işleminin tıbbi gerekçelerle aynı gün yapılamayacağını söylediler. Ben de ultrasonu ertesi güne kaydırabildim. Endoskopinin saati gelince odaya girdim. İçeride yedi sekiz kişi vardı. Hepsi de görevlilerdi. Beni sol tarafıma yatırıp bacaklarımı karnıma çekmemi söylediler. Elimin üzerinden serum için katater taktılar. Bu esnada doktor rahatsızlığımın ne olduğunu sordu. Ona da tarif ettim. Hemşire ağzımın sürekli açık kalması için ortasında açıklık bulunan bir ağızlığı ağzıma iliştirdi. “Şimdi oksijen maskesi takacağım” dedi.

Sonrası yok. Hiç bir şey yok. Okumaya devam et

Gerçek Bir Doğum Günü Sürprizi: 30 Yaş

18 Temmuz’u 19 Temmuz’a bağlayan gece saat 00:01’de telefonum çaldı. Arayan Alper‘di. Büyük bir panikle telefonu açtım. İyi ki doğdun, şarkısını duyunca paniğim yerini şaşkınlığa ve mutluluğa bıraktı. Böylece, bu yıl doğum günümü ilk kutlayan biricik kardeşim Alper oldu.

19 Temmuz’da doğmak, dünyanın en iyi burcu yengece denk geldiği için çok iyi bir durum. Ancak yaz tatili ve Dünya Fenerbahçeliler Günü’ne (19.07) denk geldiği için de çok kötü bir durum. İş yerinde tüm gün sessiz sakin geçti. Akşam mesai bitimine yakın, ilk sürprizi yaptılar iş arkadaşlarım sağ olsunlar 🙂 19 Temmuz aynı zamanda sevgili Veysel Abi‘mizin de doğum günüydü. Eskişehir’deki iş yerimde yaşadığım her ilk, benim için unutulmaz oluyor sevgili okur. Bu doğum günü de o unutulmazların arasında yerini aldı. Veyse Abi ile birlikte pastamızı kestik, mumlarımızı üfledik. Her bir arkadaşıma ayrı ayrı teşekkür ederim.

Aynı akşam evde de küçük bir kutlamayla günü tamamladık. Fazla bir atraksiyona girmedik. Çünkü hemen herkes şehir dışında, tatildeydi. Alper Kelebekler Vadisi‘ne doğru yola koyulmuştu. Sercan tatildeydi, otelden fotoğraf gönderiyordu. Utku ve Hazal yurt dışındaydı. Mustafa ve Betül kamptalardı. Sertan ve Ayşe‘nin düğün telaşı devam ediyordu. Yeni evlenen Hafize ve Mustafa balayındaydı. Ahmet‘in nerede olduğunu ise bilen yoktu. Herkes bir yerlerdeydi. Ben ise Temmuz doğumlu olmanın yalnızlığını yaşıyordum. Üstelik artık otuz yaşındaydım. O zamanlar olmak istediğim yaşta. Bu düşünceyle tüm akşamım ve gecem geçti.

Ertesi sabah inanılmaz yoğun bir gün olarak devam etti mesai. Sabahtan göreve gidip geldikten sonra resmi yazışmalarla uğraşıp durdum. Mesai çıkışında Merve‘yle buluşup biraz dolaştık. Yemek yedik. Saat 20.00’ye doğru balkonda çitlemek için çekirdek alıp eve geldik. Dış kapının üst kilidinin normalin dışında kilitlenmiş olduğunu fark ettim. Bunun tek bir açıklaması vardı: Eve hırsız girmişti!

bir001Aklıma yıllar önce Ferhat abimin evine giren hırsız geldi. Kapıyı açar açmaz elindeki tornavidayla saldırmış, savurduğu tornavida abimin kazağını yırtmıştı. Birkaç santim önde olsa karnını deşecekti yani. Hırsızı orada yakalayıp diğer kuzenim Cihat’la birlikte bayıltana kadar dövmüşlerdi. Birkaç saniyede aklıma gelen bu senaryoyla birlikte alt kilidi açıp eve adımımı attım ve duyduğum çığlıklarla korkudan yere düştüm: SÜRPRİZZZZZ!

Şehir dışında olduğunu sandığım Alperler (Ankara’dan geldiler), Koray, Ahmet, Yeşim, Sertan, Ayşe, bizim çocuklar Murat, Mustafa ve Gökçe meğer iki gündür çok büyük bir organizasyonun içindelermiş. Gerçek bir sürpriz olması için hiç ummadığım bir anda yani ertesi gün yapmak istemişler kutlamayı. Merve, tüm ekibin koordinasyonunu sağlamış. Korkudan kalbimin çarpması durup da kendime geldikten sonra, nihayet bir009salona geçtim. Üzerine smokin giymiş simsiyah bir doğum günü pastası, üzerinde altın sarısı upuzun mumlarla duruyordu. Kurabiyelerin üzerinde ise ben vardım! İki tane eşşek kadar balonla 30 yazmışlardı. Lan hayatımda ilk defa uçan balonum oldu: Üç ve Sıfır. Tam pastayı üfleyecektim ki beni durdular ve kapı çaldı. Hani “Evim Şahane” benzeri programlarda gözleri kapalı olarak yenilenmiş evlerine giren insanların attığı bir çığlık var. Heh işte. O çığlıktan attım. Tatilde sandığımız Sercan karşımızdaydı! Herif benim için tatilini bitirip Eskişehir’e gelmişti. Şaşkınlıktan aptallaşmıştım.

bir004

Ne yediğine dikkat edeceksin

Nihayet pastanın başına geçtim ve aklımdan o tek dileği geçirip mumları üfledim. Çok zaman geçmemişti ki bir diğer Mustafa ve Kübra geldiler. Ev, tarihinde hiç olmadığı kadar kalabalıktı artık. Üç tane Mustafa vardı evde.

bir002

bir000Yazının buraya kadar olan kısmında belki de en dikkat çekici şey pasta değil mi? Şimdi hazır ol: Bu pasta tamamen evde ve elde imal edildi. Merve’nin pasta imalatında geldiği noktayı görebiliyorsun değil mi sevgili okur? Ellerine sağlık. Limonatayı da Ayşe’nin yaptığını söylemezsem olmaz 🙂

bir003

Çok yakında yayında…

bir010Doğum gününden sonraki hafta sonumuz Sercan’la birlikte ve dopdolu geçti. Pazartesi sabahı Sercan’la önce iş yerime gittik. Daha sonra da onu tren garından İstanbul’a yolcu ettim. Canım kardeşim, geçen yaz yapamadığımızı bu yaz yapabildik sayende.

Otuz yaş elbette önemli. Hayatımın bu önemli yol ayrımını, böylesine güzel bir sürprizle hatırlayacağım için çok mutluyum. Bu yazıyı da yine “hatırlamak” için yazdım. Unutmak istemediğim için, tebessüm etmek için yazdım. O gün orada olan herkesle birlikte buraya kadar okuyan senin için de keyifli olmuştur umarım. Öpüyorum.

Proofhead Gaziantep’te! – 2

Yazının ilk bölümünü okumak için tıklayın.

Saat 13.20’de İmam Çağdaş’ın kapısındaydık. İçeri girdik, ancak bir sorun vardı. Hem de çok önemli bir sorun. Kapıdan içeri girdik ve bir kişi bize merhaba bile demeden, “Üst kata” dedi. O an Sercan‘a hak verdim. Bu iş hep böyle oluyor. Bir mekan, herhangi bir şekilde lezzetiyle ön plana çıkmaya başlayınca, kalitesi ve müşteriye olan ilgisi giderek azalıyor, bayağılaşıyor, yapmacık oluyor.

gazin022İmam Çağdaş, gördüğümüz kadarıyla Gaziantep‘teki en meşhur kebapçıydı. Alt katta hemen girince üzerine “Nusret Bey” yazan baklava kolileri göze çarpıyor. Nusret’e her gün giden havuç dilimlerdi bunlar büyük olasılıkla. Kendimize bir yer bulup lahmacun, alinazik ve sonrasında baklava sipariş ettik. Alper, lahmacundan bir ısırık alıp yüzüme baktı ve “Oğlum lahmacun böyle bir şeyse, biz ne yiyoruz lan?” dedi. Vah canım kardeşim. Alinaziği kıyma ve et karışık söyledik. Kıyma dediği de aslında şiş köfte gibi diyeyim. İlginçtir, Gaziantep’te köfte ve türevlerine “kıyma” diyorlar. Olamaz, dediler Alper’in arkadaşları. Böyle bir tat olamaz! İmam Çağdaş’a lezzet olarak diyecek hiçbir şey yoktu gerçekten. Sonrasında baklavaları beklerken Dünya’nın en imkansız olaylarından biri oldu ve Alper’le sınıf arkadaşımız, Emrah Dal‘ı gördük! En son mezunlar buluşmasında gördüğümüz arkadaşımızı, Gaziantep’te bir kebapçıda bulmak nasıl bir tesadüftür yahu? Okumaya devam et

Proofhead Gaziantep’te! – 1. Bölüm

Şu geride kalan iki hafta ve önümüzdeki bir hafta inanılmaz yoğundum ve yoğun olacağım sevgili okur. Hem Fotoğrafçılık Bölümü’nün sınavları hem de doktora dersi sebebiyle bırak yazı yazmayı, doğru dürüst bilgisayar başına bile oturamadım. Geçen hafta sonum da birazdan okuyacağın Gaziantep gezisine gitti. Önümüzdeki haftanın ortasından itibaren rahatlayacağım ve biriken yazıları bombalayacağım. Söz.

Bu yolculuğa aslında bundan yaklaşık iki üç ay öncesinde, biraz da aceleyle karar vermiştik. Gaziantep’e yapılan günü birlik yolculukların epey revaçta olduğu bir zamandı. Alper’e dedim, “Madem bakalım ucuz uçak bileti bulursak biz de gidelim.” Gidiş için 19 Mayıs tarihini seçtik, neden bilmiyorum. Şansımıza tam da o tarihte ucuz bilet vardı. Böylece toplamda dört, son anda bize de sürpriz olan iki şirin ilaveyle, altı kişilik kafilemiz yola çıkmaya hazırdı. Hazırdı ama henüz yolculuğa çıkmaya iki aydan çok vardı. Böylece hayatın olanca dertleri arasında unuttuk gitti Gaziantep işi.

Bu ayın 10’u civarında, Alper’in sayesinde planımızı yeniden hatırlayıp hazırlıklarımızı yapmaya başladık. Gerçi tek günlük bir yolculuk için öyle etraflı bir hazırlık da yapmak gerekmedi. Sağ olsun Alper ve arkadaşları, hepimiz için konaklanacak yer de dahil tüm hazırlıkları yapmış, hedefleri belirlemişti.

gazin000Böylece Cuma akşamı Ankara’ya gitmek üzere yola çıktık. Trende yolculuk boyunca uyumayı planlıyordum ama olmadı, uyuyamadım. Ankara’da o gece konakladık. Toplam 4 saat uyuyabildikten sonra, ertesi günün ilk saatlerinde buluşup havaalanına gittik. Aracı park edip havaalanına girdik. Ziraat Bankası kredi kartımın şifre işlemlerini hallettim ATM görünce (Bu detayı neden yazdım bilmiyorum). Daha sonra uçuş için atanan kapıyı da bulduk ve burada Alper’in diğer iki arkadaşıyla buluştuk ve tanıştık. Kısa süre sonra uçağa yerleştik ve kalkışı beklemeye başladık. Planım yolculuk boyunca uyumaktı. Ancak 55 dakika süren uçuş boyunca gözümü bir an olsun kırpamadım. Okumaya devam et

Bir Anket: KAFA mı? OT mu?

Birkaç yıldır KAFA Dergisi‘ni takip ediyorum sevgili okur. Alper‘le birlikte Sercan‘ı ziyaret ettiğimiz şu tarihlerde ilk defa Sercan’ın şirket aracında görmüştüm KAFA Dergisi’ni. İlk birkaç sayfasını okuyunca da epey hoşuma gitmişti. Eskişehir’e dönünce Temmuz 2015’te, 11. sayısından itibaren almaya başladım. Yalnızca 13. sayısını almayı unuttum. Onun dışında bu ay (Nisan 2018) yayımlanan sayısı da dahil olmak üzere 11. sayıdan itibaren yayımlanan her sayısını aldım bu derginin. Tamamı olmasa da çoğunluğu kaliteli yazarlardan ve keyifli yazılardan oluşuyor. Her ay verdikleri poster ve kitap ayraçları da koleksiyonluk kalitedeler.

dergank25

dergank26

KAFA Dergisi – Nisan 2018

Okumaya devam et

İstanbul’da Neler Oldu?

19-20 Mayıs’ta , Togay‘la birlikte İstanbul‘a gittik sevgili okur. Neden? Konser için. Hangi konser yahu? God Mode‘un, yani Togaylar’ın Peyote‘de vereceği konser.

Bir önceki gün gidecektik ama Ahmet‘in nişanını bırakıp gitmek olmazdı. Ahmet’in nişanı da apayrı bir eğlenceydi aslında. Neyse, bu yazıda İstanbul’dan bahsedeyim. Evet, sabah Togay’la buluşup otogara geçtik. Saat 08.00’de araç hareket etti. İstanbul’a gitmeyeli epey zaman olmuştu. Planımız otobüsle gidip Esenler Otogarı‘ndan Taksim‘e geçmekti. Trenle gidersek Pendik‘ten karşıya geçmek çok sıkıntı olabilir diye düşündük. Ahh salak biz!

Saat 08.00’de bindiğimiz araç saat 14.00’te İstanbul’a, Esenler Otogarı’na girdi. Tam 6 saat sonra yani! İnsan insana böyle zulüm etmez lan! İşin saçma tarafı, saat 12.00’de İstanbul ili sınırlarına girip de Üçüncü Köprü sağ olsun, tam iki saatte Esenler’e bizi ulaştırmış olması. Otobüsler artık mecburen üçüncü köprü güzergahını kullandığı için eskiye göre tam 1 saat yolculuğumuza ekleniyor. Dolayısıyla, İstanbul’a gideceklere tavsiye, trenle gidin abicim. Net. Bu arada şu İstanbul’a o kadar yeni yer yapılıyor, projeler falan. Ama neden bu Esenler’e bir şey yapılmıyor? Otobüsün dolaşıp çıktığı o alt katlarda adam kesiyorlar lan resmen. Enteresan.

istan96Esenler’e inince bir şok da orada yaşadık. Zira Kamil Koç‘un Esenler’den Taksim’e servisi yok. Biz de mecburen metro + metro aktarma yapmak zorunda kaldık. Böylece üçüncü İstanbul Kartı‘mı da almış oldum.

Taksim’e ulaşıp Togay’ın grup arkadaşlarını beklemeye başladık. Eh, bir Decayed Darkness olamasak da, en az onlar kadar havalı bir buluşma gerçekleşti. Daha sonra Togaylar’dan ayrılıp Cihan‘la buluşmak üzere İstiklal Caddesi‘ne daldım. Çok özlemişim herifi. Buluştuktan sonra hemen Karaköy İskelesi‘ne geçtik. Neden? Çünkü Kadıköy‘e gidiyorduk!

istan98

İstanbul’dan aldıklarım

Olum İstanbullu olmadığımız için herhalde daha çok tadına varabiliyoruz. Vapur ne kadar harika bir şey lan! Her geldiğimde bunu tecrübe ediyorum valla. Karşıya inince yine bir turist gözüyle şunu bir kere daha anladım ki İstanbul’un Anadolu yakası çok daha güzel lan. Daha doğrusu Kadıköy. Çok rahat, bariz daha rahat bir yer. Eskişehir’den gelirken, yol boyunca Togay’la planlama yaptığım için nerelere gideceğimi çok iyi biliyordum. Cihan da sağ olsun bana eşlik ediyordu. Önce Hammer Müzik‘e gidip bir önceki gece listelediğim şeyleri aldım. Daha sonra DMS‘nin Kadıköy Şubesi’nden biraz sarf malzeme aldım. Tüm işlerimizi bitirip vapura dönerken, Mephisto Kitabevi‘nden çıkan iki kişinin elinde Pentagram‘ın Akustik albümünün CD’sini gördüm. Neler oluyor diye sorduğumda bana grubun imza günü olduğu söyledi!

istan01Böyle bir şans ancak üç yıl da bir olur. Düşünsene, az önce Pentagram’ın yeni çıkardığı akustik albümün plağını almışsın. Yürüyorsun, köşeyi dönünce grubun imza günü olduğunu görüyorsun. Neyse hemen girdim mekana. Üç katlı mekanın ikinci katından itibaren kuyruk başlıyordu. Cihan üzerimdeki yükü alıp bitişikteki kahveciye gitti. Bir saat kadar bekledikten sonra nihayet en üst kata çıkıp grup elemanlarıyla buluşabildim. Bir de ne göreyim! Demir Demirkan! Eskişehir’deki konsere gelemeyen Demir abi, bu imza gününde grup üyeleriyle birlikteydi. Sırasıyla Hakan Utangaç, Demir Demirkan, Murat İlkan, Cenk Ünnü, Gökalp Ergen, Ogün Sanlısoy, Metin Türkcan ve Tarkan Gözübüyük‘ten oluşan grup katılımcılarla hem sohbet ediyor hem de albümleri imzalıyordu. Sırasıyla her birine plağı imzalatıp bir de şu harika fotoyu çektirdikten sonra adeta uçarak indim mekandan.

istan00

istan02

istan99

Cihan’la buluşup vapura bindik ve bu sefer Eminönü iskelesinde indik. Cihan’ın uzman olduğu alan Yeşilçam filmleri. Özellikle Kemal Sunal, Şener Şen ve İhsan Yüce‘nin çok büyük bir hayranıdır. Yol boyunca onlarca filmdeki replikleri seslendirdik. Bir araya geldiğimizde bunu hep yaparız. Ertesi gün sınavı olduğu için Cihan’la Taksim’de vedalaştık ve ben Togaylar’la buluştum. Bu arada Togaylar diyip duruyorum ama adamların isimlerini de yazayım. Vokalde Erdinç, gitarda Tayfun, bass gitarda Tuna ve davulda Berk. Bu dörtlüye yine gitarda Togay’ı da ilave edince karşımıza God Mode çıkıyor.

istan89İstanbul’daki Peyote, bizim Eskişehir’dekinden daha kötü lan. İnsanın kendi şehri gibisi yok. Neyse biraz da konserden bahsedeyim. Konserde sırasıyla İstanbullu metalcore grubu Grapes In The Mouth, İzmirli deathcore grubu God Mode ve Almanyalı beatdown grubu Spawn Of Disgust sahne alacaktı. Grapes’i duymuştum, Pasif Agresif‘te bir de albüm yorumlarını okumuştum. O yüzden çok merak ediyordum. Grup başladı. Özellikle melodik sololarını çok beğendim. Ama Peyote’nin sahnesi çok kötüydü. Davulun yan olarak kurulduğunu ilk defa burada gördüm. Grapes, özellikle iki gitaristiyle çok dikkatimi çekti. Son şarkı olarak Trivium‘dan In Waves‘i çaldıklarında ben dahil herkes şarkıya eşlik ediyordu.

Daha sonra God Mode sahneye çıktı. God Mode’u ülkede en çok takip eden, albümlerine en detaylı incelemeleri yazan ben, o ana kadar sahnede hiç izlememiştim. Bizimkiler, Tayfun’un sempatik hareketleri eşliğinde sahneye çıktılar. Her iki albümlerinden ve yeni çıkaracakları albümden parçalar çaldılar. İlk grup sahnedeyken eşlik eden seyirci kitlesi biraz daha azalsa  da performansın sonlarına doğru ortalık iyice karıştı. Ortalık karıştı lafını burada gerçek anlamıyla kullanıyorum. Zira yıllardır death metal seyircisine alışmışız. Hayatımda ilk defa core/beatdown dinleyicisi izledim. Evet bir noktadan sonra grubu bırakıp, sahne önünde sağa sola uçan tekmeler savuran seyircilere odaklanmaya başladım. İlk şarkılara en önde eşlik ederken bu tekme tokat faslı başlayınca arkalara çekildim yalan yok. Lan heriflerde nasıl bir enerji var!

istan90

Konserde en çok eğlenen seyirciler 😉

God Mod’un sahne süresi dolmak üzereyken Sercan‘dan mesaj geldi. Taksim’e gelmiş ve bizi bekliyormuş. Togay ve Berk’le birlikte hızlıca toparlanıp mekandan ayrıldık. Sercan’la Galatasaray Lisesi‘nin önünde buluştuk. 1 Mayıs tatilinde görüşmüş olmamıza rağmen epey özleşmişiz. Buradan Sercan bizi Kızılkayalar‘a götürdü. Biz daha önceden hep Bambi Kafe‘ye giderdik. Ama Kızılkayalar’ın ıslak hamburgeri daha güzelmiş lan. Ya da o anda çok açtık öyle geldi.

Sercan, gecemizi kurtaran adam oldu. Eğer Sercan olmasaydı, o yorgunlukla yola çıkıp eve dönmeye çalışacaktık. Ya da bir arkadaşın arkadaşında kalacaktık. Ama Sercan’ı şans eseri İstanbul’da yakalayabildiğimiz için öz be öz kardeşimizin evinde kalmış olduk. Gece nereden aklına geldi Sercan’ın bilmiyorum, Godspel‘in yıllar önceki bir şarkısına taktı kafayı. Ben tüm o kahkahanın içinde uyumuş gitmişim. Rüyamda da seni gördüm.

Sabah, kahvaltı faslından sonra Sercan’ın evine yakın bir yerden servisine bindik Anadolu Turizm‘in. Gelirken Kamil Koç’la daha rahat gelmiştik. Anadolu Turizm, herhalde birkaç koltuk daha sığdırabilmek için koltuk aralarındaki mesafeyi daraltmıştı. Bir de önümdeki herif daha yolculuğun başında koltuğunu yatırınca altı saatlik yolculuk ızdırap oldu. İşin kötü yanı Bozüyük’te trafik sıkışmıştı ve araçlar bir metre bile ilerleyemiyordu. Şoför erken davranıp bizi Kütahya yoluna soktu. Böylece fazladan 30 km daha yol geldik. Trafikte beklemektense yol gitmek daha iyidir değil mi?

İstanbul’dan saat 14.00’te bindiğimiz araçtan saat 20.00’de indik yine. Yorgun ve perişandık. Ki bu halimizin Sercan’ın evinde güzel bir uyku çekip dinlendiğimiz halde böyleydi.

Velhasıl kelam, yolculuk kısımlarını saymazsak İstanbul bu sefer güzeldi sevgili okur. Albümler, sürpriz imza günü, konser, Cihan, Sercan ve vapur. Her biri harikaydı.

istan97

2016 Yılımın Özeti

Kan, şiddet, göz yaşı ve umutsuzlukla dolu, lanet olası bir yılı geride bıraktık sevgili okur. Kutuplaşan bir toplum, vahşetin hızla normalleşme sürecine girip insanların haber dinlemekten sıkılıp TV8’e hatta yetmiyormuş gibi 8,5’a koştuğu, aşşağılık yalanların hayatları mahvettiği bir yıl bitti. İyi şeyler de oldu muhakkak. Ancak kötülük o kadar fazlaydı ki geriye baktığımda bir tutam saçtan ve eğrelti birkaç nottan başka bir şey kalmadı aklımda.

My Resort‘un her yıl yeni okuyucuları olduğundan bir kere daha bahsetmekten üşenmiyorum. Şu an okumakta olduğun “Yılımın Özeti” bu blogun geleneksel yazılarından birisi ve hatta en sevilenidir. Her yıl 31 Aralık tarihi, hem yılın son günü hem de benim meslek hayatımın yıl dönümüdür. Geride bıraktığımız 31 Aralıkla birlikte çalışma hayatımın 4. yılı da bitmiş oldu.

Şimdi blogun istatistikleriyle beraber bütün bir yıl boyunca buralarda, hayatımda neler olup bitmiş şöyle bir bakalım. Okumaya devam et

Herkes Dolunay’ın Farkında

Yalnızca gerçek dostlar farkında her dolunayda neler hissettiğimi, neler yaşadığımı. Bu dolunayda da bana verdikleri desteğe hayran kalmamak elde değil. Utku, Alper, Sercan, Volkan‘a buradan sevgiler. Bu yazıdaki fotoğrafları benim için onlar çektiler.

01mesut

Eskişehir

02volkan

Denizli

03alper

Çanakkale

04sercan

Tekirdağ

05utku

İzmir

Tatilin faydalarından biri de birikenleri ayıklayıp yenilere yer açmak oldu. Upuzun listeleri erittim birkaç gecede. Ama halen daha Getik Dergi’nin yeni sayısının basılamaması üzmüyor değil. “Her şeyimiz var. Bunları yerinde kullanabilirsek mükemmel sonuçlar elde edeceğiz.” 

Japon balıklarımdan bahsedeyim biraz da. Evde olduğum süre onlara yaradı. Akvaryumlarını temizledim geçen gün. Hava motoru akvaryumun boyutuna göre biraz fazla güçlü sanırım. Suyun içerisinde epey bir akım oluşturuyor. O yüzden hava giriş borusunun ucuna küçük bir musluk bağladım. Bu sayede vereceği hava miktarını ayarlayabiliyorum. Bir de yemlerini değiştirdim sevimlilerin. Bunlara ben daha önceden daha basit bir yem veriyordum. Arada bir de bezelye veriyordum. Bugün gidip bulabildiğim en kaliteli yemlerden aldım. Yeşil ve kırmızı renkli, bir mercimek büyüklüğünde ve yassılar bu yemler. Epey besleyicilermiş. Akvaryumun üzerine bırakmamla birlikte İmpuru çılgınca saldırdı. Hemen ardından İsimsiz Kahraman da atladı yemlerin üzerine. İlk defa yediklerinden mi yoksa gerçekten çok iyi bir yem mi ilerleyen zamanda göreceğiz bakalım. Kısacası bu ay ki dolunayın en karlı çıkanları Japon balıklarım oldu. Geriye bize ne kaldı? Hüzünlü şarkılar çok yakında My Resort’te!

Sabhankra – Revenge (2016)

revengeNe desem, nereden başlasam bilemiyorum. İşte, 9 yıldır merakla beklediğim Sabhankra albümü nihayet yayımlandı. Mayıs ayının ilk gecesinden beri aralıksız dönüyor kulaklarımda. Albüm Rusya’da yayımlandığı için Türkiye’ye gelmesini de beklemek durumunda kaldık. Geçtiğimiz gün iki kopya olarak elime ulaştı ve birkaç hafta önce yazıp bitirdiğim yazıda son rötuşları da yaparak yayımlıyorum artık.

Sabhankra‘yı ilk defa 2006’da, yayımladıkları ilk albüm Powercraft‘la tanıdım. City Of Tulips‘i ilk defa dinlediğimde “Tamam işte, yapmak istediğim, duymak istediğim müzik bu” demiştim. Üniversitenin hazırlık yılıydı, kampüsün her köşesinde sırf o albümdeki parçaların soundtrack olduğu anılarım saklıdır hala.

Bir yıl sonra Sabhankra, “To Die For A Lie” isimli bir EP yayımladı ve yakın zamanda çıkacak “Cursed Sword” isimli albümün duyurusunu yaptı. O dönem benim evimde internet yok henüz. Volkan’ın evine gittikçe oradan araştırıyorum grubu. Myspace çok popüler o dönemde. Facebook da açmışım nihayet. Tüm grup üyelerini isim isim araştırıp ekledim arkadaş olarak. O ana kadar hayatımda duyduğum en iyi müziği yapan adamları tanımalıydım zira.

00  To Die For A Lie, üç parçadan oluşan bir EP idi ve Powercraft’a göre çok farklı bir soundu vardı. Çok daha iyi kaydedilmişti, vokaller muhteşemdi. Buried In Dust, You Will Die ve To Die For A Lie, o ana kadar duyduğum en sert Sabhankra parçalarıydı. Bu üç parçayı da içerecek albüm “Cursed Sword” nasıl bir albüm olacak acaba diye düşünürken, aradan bir yıl daha geçti. Bu esnada “Cursed Sword” olarak duyurulan albümün adının “Revenge” olarak değiştiği açıklandı ve bir şekilde parça listesi yayımlandı internette. 2008 ve 2009 da bu şekilde geçti. Sabhankra sonrasında konsere geldi Eskişehir’e. Bu konserden sonra grupla olan samimiyetim daha da arttı. Artık herkes beni “Eskişehir Sabhankra Yetkili Bayii” olarak biliyordu. Ancak açık açık da söylüyordum, Türkiye’deki en iddialı Sabhankra fanı bendim. Hala da öyleyim gerçi. 2012’de bir fanın yapabileceği en iyi şeyi yaptım ve arkadaşlarımla birlikte Sabhankra’yı Eskişehir’de ağırladık Eskirock Metal Fest‘te. İşte, en sevdiğim grup kendi organizasyonumuzda sahne alıyordu. O gece bittiğinde yalnızca ben değil, tüm arkadaşlarım Sabhankra’yı dinlemiş olmanın verdiği heyecanı yaşıyordu. Ancak ben onlara kıyasla daha paha biçilemez bir heyecanla doluydum: Savaş Abi‘yle vedalaştıktan sonra, trene binmek üzereyken yapabileceği en büyük jesti yaptı. O ana kadar merak ve heyecanla beklediğim albüm Revenge‘in promo cd’sini elime tutuşturdu. İşte, hayatımın en mutlu anlarından birisi bu andı. Yine aynı albümle alakalı hayatımın bir başka en mutlu anı daha var ama şu an onun sırası değil.

Revenge’in bu 2007’de kaydedilmiş ilk promo cd’si, tüm dünyadan sakladığım bir materyal olarak aylarca gizli kapaklı dinlediğim bir albümdü. Sonra bir gün Alper‘e ve Sercan‘a albümden bir parçayı, Immortal Son‘ı dinlettim. Başka bir gün de Yağız ve Ender‘e de bir başka parça olan Cursed Sword‘u dinlettim. Dördü de albümü onlarla paylaşmam için yalvardılar. Ama vermedim. Aramız bozuldu. Birkaç ay konuşmadık. Sonra vermeyeceğimi kabul ettiler ve barıştık.

Powercraft’taki City Of Tulips isimli parçayı hayatımda dinlediğim en iyi parça sanıyordum. Ancak Revenge’de yer alan Cursed Sword‘u duyunca hayatın anlamı değişti. Sahip olduklarımı ve olabileceklerimi sorguladım bu dönemde hep. Ben böyle odamda gizli gizli Revenge dinlerken 2014’te Seers Memoir yayımlandı. Eh, dedim Sabhankra nasılsa Revenge’i artık yayımlamaz. Umudumu kaybettim. (Ama umut, kaybettikçe değerlenen bir şeymiş bunu anlamak için iki yıl daha beklemek gerekecekti.)

01

2016’da Savaş Sungur yine bir bomba patlattı ve yeniden kaydettikleri Revenge albümünü 30 Nisan’da yayımlayacaklarını açıkladı. Bu, özellikle haberi okuduğum gün bende müthiş bir doping etkisi yaptı. Oturup albümün yayımlanmasını beklemeye başladım. Bu arada yıllar önce yayımlanan To Die For A Lie parçasına klip geldi. Klibi açıp izlemeye başladığımızda şok geçirdik! Çünkü yıllar önce yayımlanan şarkıyı yıllar sonra bambaşka bir sound’la dinliyorduk. Albümü yeniden kaydetmek, albüme bambaşka bir ruh vermişti. Öyle ya, 2007’deki gibi yaşayan ve düşünen bir grup yoktu artık. Yaşlar büyümüş, düşünceler gelişmiş ve daha müzikal kökler daha da sağlamlaşmıştı.

To Die For A Lie’ı dinleye dinleye Nisan ayını bitirdik. Berbat bir aydı. Nisan’ın son gecesi Utkulara gittik oturmaya. Bir yandan sürekli Facebook’u takip ediyorum, gece yarısı olsun da Sabhankra albümü yayımlasın diye. Gece yarısına birkaç saat kala Savaş Sungur, muhtemelen tacizlere daha fazla dayanamadı ve albümü dinleyebileceğimiz linki paylaşıverdi!

Yazının bu paragrafa kadar olan kısmı bir albüm kritiği için yazdığım en uzun girizgah oldu. Anekdotlarla bezeli anlatımın da hastasıyım. Evet, şimdi bu hastalığımı bir kenara bırakalım ve albümden bahsetmeye başlayalım.

Albümün açılış parçası You Will Die. Bu, parçayı ilk defa 2007’de dinlemiştik. O günden beri de Sabhankra konserlerinin en gaz parçalarından biri olarak dinledik hep. Hatta şuraya tıklayıp bu parçanın Eskişehir’de kaydettiğim performans videosunu izleyebilirsiniz. You Will Die’da ve tüm albümle ilk fark edilen şey klavyelerin nispeten daha geri planda kalması ve gitarların ön plana alınması olmuş. Önceki albümlere göre düzenlemelerde davullar nispeten daha sadeleştirilmiş, vokaller daha çok agresifleşmiş.

One Shall Fall, yeni albümden ilk defa dinlediğimiz bir parça. Harika bir giriş melodisi ve ardından gelen çok daha harika bir giriş solosu var. Sonrasında scream vokal üzerinde kurulmuş kısımlar halinde ilerliyor. Yeri gelmişken söyleyeyim bu albümün, Sabhankra’nın en iyi sololarının olduğu albümü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. One Shall Fall’ın sonundaki melodik soloyu muhakkak bir kenara not edin.

Ve geldik bana göre albümün en iyi parçasına: Cursed Sword. Albüme adını verebilecek kadar efsane bir parça bu. Tüm albümdeki en yoğun klavye kullanımı bu parçada. Muhteşem klavye melodisi biraz gitarlar tarafından ezilmiş ama olsun. Melodinin olağanüstülüğünü yine de örtememiş bu durum. Tüm Sabhankra diskografisinde en sevdiğim beş parçadan biri oldu bu parça. Yavaştan yükselen girişi, sonrasında kesilmeden devam eden twinler ve arka plandaki çok başarılı klavye partisyonuyla albümde kesinlikle ön plana çıkıyor. Savaş Sungur’un hediye ettiği promo diski aldığım günden beri de en çok dinlediğim şarkıdır. Askerdeyken bile Seval’in getirdiği mp3 çalara yükleyip dinliyordum nöbetlerde falan.

Immortal Son, albümdeki çok iyi parçalardan bir başkası. Cursed Sword’la birlikte klavyenin en çok iş yaptığı şarkı. Şarkı özellikle nakarat öncesi kısımdaki yüksek tempolu davul atakları ve peşinden gelen gitar melodisiyle akılda kalıyor. Grubun ilk basçısı Sinan Erez tarafından çalınan solo ise Sabhankra’nın en melodik ve en iyi sololarından birisi olarak parçayı zenginleştirmiş. Bu soloyu da bir kenara not edin. Immortal Son, yapısı itibariyle Sabhankra’nın müziğinin çok iyi bir özeti niteliğinde. 2007’de yazılmış olsa da, bugün dahi grubun giderek sertleşen müziğini çok iyi karşılıyor.

Albüme adını veren parça Revenge, albümdeki beşinci parça. Yaklaşık yedi buçuk dakikalık süresiyle de albümün en uzun parçası. İlk bir buçuk dakika boyunca klavye eşliğinde yürüyen parça, bu andan itibaren klasik Sabhankra tarzı melodilerle koşmaya başlıyor. Uzun bir parça yapınca aralara küçük şakalar ve küçük sürprizler koymayınca olmuyor tabi ki. Bunu da ara ara giren belli belirsiz klavye melodileriyle seziyoruz. Parçanın ortasından itibaren tam da sevdiğim şekilde klavye giriyor ve parçayı kapattığınızda dahi aklınızda kalacak olan melodileri icra ediyor. Ama asıl sürpriz parçanın sonundaki clean vokalle geliyor: Savaş Sungur’un hüznü sesine öyle güzel yansıyor ki “o kısmı bir daha açsana” diyor sağımızda solumuzdaki herkes.

Eternal Rage, albümdeki en sert şarkılardan biri. Çok fazla dur kalk trafiği olan bir şarkı olduğundan ilk etapta çok dikkati çekmiyor. Ama bu şarkıda da bir hazine gizli. Üçüncü dakikanın sonunda başlayan melodi albümdeki gizli hazinelerden biri. Bu kadar kısa ve hüzünlü olması yüzünden, ben bu melodiye “mutlu günlerimin ızdırabı” diyorum.

Hate, albümde en az sevdiğim parça oldu ne yazık ki. Kötü mü? Değil. Harika bir gitar parçası. Hatta sound olarak Powercraft albümüne yakın bir parça.

Şimdi burada derin bir nefes alıyoruz. Yazının buraya kadar olan kısmında parçaları tanıtırken “şöyle güzel”, “böyle efsane” diye yazdım. Şimdi bahsedeceğim parça, öyle bir parça ki ilk duyduğumda kulaklarıma inanamamıştım. Albümdeki en hüzünlü parça, dinleyince “bunu yazan adam ne hissetti de böyle bir melodi çıktı?” diye kendi kendime defalarca sorduğum parça: I Will Die With Your LoveAşkınla Öleceğim. Albümdeki en iyi parçalardan biri olmanın yanında, albümdeki en özel parça. Kimin için? Benim için. Alper için. Ortada bir gerçek var: Sabhankra yapmış. Ve adı da “Aşkınla Öleceğim“. Melodinin hüzünle boğuştuğu, ancak sert kalmaktan da taviz vermeyen bir parça. Her şey fazlasıyla içimizi parçalarken bir de dördüncü dakikanın ortalarına doğru başlayan “albümdeki en iyi clean performansı” sayesinde bu şarkı da unutulmaz Sabhankra şarkılarından biri olmaya aday.

The Nightmare, albümde en az sevebildiğim bir diğer parça. Albümdeki teknik parçalardan birisi bana göre. Bunun dışında pek dikkatimi çekemedi şimdilik. Hemen ardından başlayan To Die For A Lie ise aşina olduğumuz bir diğer parça. Çünkü 2007 yılında yayımlanan aynı adlı EP’de yer alan üç parçadan birisiydi. Şansa bakın ki Revenge’in de çıkış parçası olarak To Die For A Lie seçildi ve bu parçaya klip çekildi. 2007’de dinlediğimiz versiyonda parçanın başlamasıyla birlikte tüylerimizi diken diken eden iki nota vardı klavyede. Yalnızca bu parçada değil, tüm albümde birkaç istisna dışında, klavyeler arka plana çekildiğinden bu şarkıdaki o efsane çıkışlar da ne yazık ki yeni düzenlemelerde yer almıyor. Ancak altyapıdan tamamen çıkarılmamış. Şarkının ruhu kaybolmamış.

Son parça Abandoned By The Gods, albümdeki en iyi girişlerden birine sahip. Klavyedeki ton muhteşem. Parça sürekli olarak yüksek tempoda ilerliyor. Yer yer black metal dinliyor hissine kapılıyorum bu şarkı çalarken. Ben bu şarkıyı, bu albüme kapanış şarkısı olarak tercih etmezdim. Çünkü sonlara kalıp keşfedilmeme riski çok yüksek.

Evet, albümdeki son parça Abandoned By The Gods dedik. Ancak CD’de üç tane de bonus track var. Bunlar 2007’de yayımlanan To Die For A Lie isimli EP’de yer alan üç parça: You Will Die, To Die For A Lie ve Buried In Dust. You Will Die ve To Die For A Lie’ın her iki versiyonunu da dinleyerek kendinizce yorum yapabilirsiniz. Buried In Dust ise Sabhankra’nın klip çekilen ilk parçası olması bakımından önemli.

02

Albümün kayıtlarında gitar ve vokallerde Savaş Sungur, gitarda Süha Kozbey, bass gitarda Gürkan Yücel ve davulda Mehmet Engin yer alıyor. Albüm yayımlanmadan çok kısa bir süre önce grupta eleman değişikliği yaşandı. Grubun yeni davulcusu Rıdvan Başoğlu olarak duyuruldu. Bu ismi Baht grubundan hatırlıyoruz.

Albümün kapağı, bir önceki albüm olan Seers Memoir’in de çizeri olan Marta Sokolowska tarafından çizildi. Kartonet tasarımı ise Tunay Komut tarafından yapıldı. Albümün miks ve mastering işlemleri de aşina olduğumuz bir isim, Barbaros Ali Kaynak tarafından yapılmış. Albüm, tıpkı bir önceki albümde olduğu gibi Rus Haarbn Productions tarafından basıldı ve ülkemize sınırlı sayıda gönderildi. Satın almak için grubun sosyal profillerine göz atmanız yeterli.

Kısaca özetlemek gerekirse Revenge, Sabhankra’nın 2006’da yayımlandığı Powercraft’tan beri yayımlanan ve en iyi albümü. İçerdiği çok iyi parça sayısı ve albümün bağlantılı temalı şarkılarıyla bu yıl içerisinde şu ana kadar yayımlanan en iyi Türk metal albümlerinden de birisi. Bir fan olarak yazı boyunca yer yer objektifliğimi kaybetmiş olabilirim, anlayışla karşılayacağından eminim. Çünkü bu albüm dile kolay, tam 9 yıldır yayımlanmasını beklediğimiz bir albümdü. Son bir not, albümün teşekkürler kısmında bana da bir selam çakan gruba ben de sevgi ve saygılarımı buradan iletiyorum. Bundan değerli bir şey olamaz.

03

Kısa süre sonra blogda yeni bir yazıda, elimdeki tüm Sabhankra materyallerini yayımlayacağım. Böylece Türkiye’deki en büyük Sabhankra fanı olduğumu bir kere daha cümle aleme ispatlamış olacağım.

Albümü grubun Bandcamp sayfasından dinleyebilirsiniz.

Facebook sayfası: http://www.facebook.com/SabhankraBand

 

Sercan’ın Ziyareti ve Airsoft Deneyimimiz

topluSercan‘ın Eskişehir’e bizi görmeye her gelişinde ayrı, apayrı bir atraksiyona giriyoruz sevgili okur. Bu bizde giderek psikolojik bir takım değişiklikler de yaratıyor. Zira Sercan ne zaman Eskişehir’e geleceğini söylese, ben istemsizce gülüyor ve yine çok eğleneceğiz diyorum. İçim çok eğlenecek olmamızın verdiği heyecanla doluyor. İstersen Sercan’ın daha önceki Eskişehir ziyaretlerini ara oku blogda ve ne demek istediğimi gör 🙂

Bu sefer de aynısı oldu. 18 Mayıs akşamı çıktı geldi Sercan. Ertesi gün resmi tatil olduğundan, hep birlikte oturup ertesi gün yapacaklarımızı planlamaya başladık. Ertesi sabah kahvaltıda buluştuk. Kahvaltıda Volkan’ın tavsiyesine uyup London isimli mekana gittik. Bu sıralar da böyle şehir isimleriyle açılan mekanlar pek popüler oluyor. Bir de New Castle var mesela. Ama o başka bir hikaye. Neyse, kahvaltıda buluştuk. Aynı zamanda 19 Mayıs, Volkan‘ın doğum günüdür. Kahvaltıya en son Volkan gelmesini de fırsat bilip Sercan ve Alper, doğum gününe özel nutellalı pankek hazırladılar. Üzerine bir de mum çakınca, ortaya bir doğum günü pastası çıkmış oldu! Garsonlar bile gelip gelip baktılar ve Alper’i tebrik ettiler fikrinden dolayı. Volkan geldi, şaşırdı ama mumları da üflemekten geri kalmadı. Uzun süredir yaptığımız en iyi kahvaltıdan sonra, kimin aklına geldi nasıl oldu hatırlamıyorum, ortaya bir fikir atıldı: AIRSOFT!

Eskişehir’de bir tane açılmış: W&D Airsoft. Alper aradı hemen randevu aldı. Oyunlar en az sekiz kişilik takımlar halinde, en az iki saat süreyle oynanıyor. Biz daha önce hiç oynamadığımız için açıkçası biraz da bizi neyin beklediğini bilmeden heyecanla oyun saatinin gelmesini bekledik. Üç arabayla kalktık şehrin biraz dışındaki oyun alanına geldik. Kim kim? Alper, Volkan, Özlem, Sercan, Utku, Koray, Emre ve ben.

Alan epeyce büyük, doğal bir arazi. Bir tanker, birkaç baraka, yığınaklar, birikintiler, çalılar ve ağaçlarla kaplı bir arazi. Dolayısıyla çeşitli senaryolar oynamak için elverişli. Burada giyeceğiniz kıyafeti, kullanacağınız silahı, telsizi ve mühimmatınızı veriyorlar. Oyun ücreti 50 lira. Bunun içerisinde 5 tam dolu şarjör var. Olur da şarjörleriniz erken biterse ilave her şarjör 5 lira. Gece oyunları için kullanılan fosforlu mermiler ise 6 lira 😉

topsuz

Şimdi oturup Airsoft nasıl oynanıyor ya da biz nasıl oynadık onu anlatmak istemiyorum. Biliyorum ki bizim için yeni olsa da pek çoğunuz için bu bağımlılık seviyesinde bir oyun. Kaldı ki o akşam oradan ayrılırken bizim de kendimize sürekli sorduğumuz buydu: “Lan bu zamana kadar neden oynamadık?

Ama hiç bilmeyenler için birkaç faydalı detay vermeliyim galiba. Oyunda kullanılan silahlar boncuk atıyorlar. Çocukluğumuzda bir dönem boncuklu silahlar popülerdi hani. İşte o boncukları atıyor silahlar. Kullandığınız techizatlar bire bir replikalar. Yani görünüş, boyut ve ağırlık olarak gerçek silahlarla aynı özellikteler.

Oyun, bir askeri strateji oyunu. En büyük kuralı da dürüst olmak. Yaklaşık 50 yıldır oynanıyormuş ve halen daha izli mermi yapılmamış. Yani bu ne demek? eğer biri sizi vurursa dürüstçe vurulduğunuzu söyleyip oyundan çıkıyorsunuz.

Mermiler acıtıyor mu? Evet, acıtıyor. Vurulduğunuz mesafeye bağlı olarak kızarıklıkla şişlik arasında bir etki bırakıyor. Vurulduğunuz halde dürüstçe çıkmazsanız daha çok canınız yanacağı için en güzeli dürüst olun.

Ne olursa olsun, istersen buğulansın, ister çamurlansın, oyun alanında asla ve asla gözlüğünüzü çıkarmayın. Oyunun en büyük riski bu. Gözünüze mermi çarparsa muhakkak zarar verir. Silahların etkili menzili 60 metreymiş. O yüzden sakın gözlüğünüzü çıkarmayın.

Muhakkak bot giyin. Kendinize ait kıyafetiniz (elbetteki askeri kamuflaj) varsa daha iyi olur. Ancak yoksa da bizim gittiğimiz W&D Airsoft’un en iyi yönü, size tertemiz kıyafetler veriyor olması. Oyunu sürekli oynayanlar silahlar da dahil olmak üzere tamamen kendi teçhizatlarıyla geliyorlarmış.

Oynarken en önemli şey gaza gelmemek, akıllı hareket etmek ve takımın diğer üyeleriyle sürekli iletişim halinde olmak. Bunu nasıl yapacağız? Telsizle!

Dediğim gibi oyunun nasıl oynandığına, oyun içerisindeki senaryolara falan değinirsem başlı başına bir yazı yazmak gerekecek. O gün şansımıza yanımıza bir aksiyon kamerası vardı. Bu kamerayla ilk senaryonun tamamını çektiler. Daha sonra Sercan ve Alper bu görüntülerden bir kolaj yaptılar ve karşınızda ilk Airsoft oyunumuzun videosu:

Dikkatli izleyici Sabhankra şarkılarının isimlerini fark etmiştir. Ne yapalım lan! Seviyoruz işte. Evet, özet olarak eğer hiç denemediyseniz işte size bir fırsat. Bu oyunu oynamayı deneyin. Biz bir sonraki oyun için şimdiden planlar yapmaya başladık bile 😉

03