Tag Archives: sercan

19 Mayıs Coşkusu: Hoş Gelişler Ola!

Bu yıl özel bir günde, çok sevdiğimiz bayramlardan olan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı‘nda, hep birlikte Memleket Orkestrası dediğimiz grubumuzla bir video yapmak istedik.

Evde kaldığımız şu dönemin de ruhuna uygun olacak şekilde, profesyonellik kasmadan, herkesin elinden geldiğince katılım sağlayacağı organize bir iş sayesinde buluşmak çok güzel olacaktı. Üstelik bu bize uzun yıllar hatıra olarak da kalabilecekti.

Böylece Alper‘le ilk olarak videonun planlamasını yaptık.  Daha sonra tüm katılımcılar için referans olacak ritim ve melodi altyapılarını hazırladık. Sonrasında arkadaşlarımız kendi enstrümanlarıyla ilgili kısımlarını çaldılar. İşin en zor kısmı da burada başladı. Alper önce tüm sesleri, ardından da videoları miksledi ve kurguladı. Her ne kadar profesyonel olmasak da iki dakikalık bu videonun kurgu işleri ufak tefek ayarlar, senkron vs derken yaklaşık iki günümüzü aldı.

Peki kim bu dostlarımız? İsimlerini vermezsem olmaz elbette. Videoda görünme sıralarıyla bendirde kardeşim Mehmet Mustafa, elektro solo ve akustik gitarda Alper, elektro ritim gitarda Koray, davulda ve akordeonda ben, kemanda Kübra, klasik gitarda Utku, bağlamada Cem, ukulelede Özge, kajonda Caner, klarnette Murat, akustik gitarda Sercan eşlik ettiler.

Nihayetinde ortaya çıkan sonuçtan memnunuz ve gururluyuz. Ortaya çıkan şu manzara pek çok şeye değerdi. Nice mutlu ve kutlu 19 Mayıs’lara!

Habersiz Çekilen Kareler: Gelibolu

mitsekibimiz

Nilpar – Sercan – Buğra – Alper – Mesut – Arda – Volkan – Deniz

Muhakkak bir yerlerde okumuş yahut duymuşsunuzdur farkına varmadan gelecekteki eşlerinin, evlerinin fotoğraflarını çekenleri. Ya da kelebek fotoğrafı çekmek için yola çıkıp şans eseri çok büyük bir doğa olayını kaydedenleri… Büyük bir binanın ihtişamlı fotoğrafını çekerken o sırada içeride işlenen bir cinayetin fotoğrafını çekenleri… Gerçekten de fotoğrafın belge niteliği taşıma özelliği sayesinde hayatımızda belki de asla farkına varamayacağımız detayları, delilleri kayıt altına alabiliyoruz. Sonsuza dek yok olan o anı kaydederek belki de ancak yıllar sonra farkına varabileceğimiz sırları kayıt ediyoruz.

Bu yazı, benim bundan yaklaşık yedi buçuk yıl önce çektiğim iki kare fotoğrafta, aslında fotoğrafı çektikten yaklaşık bir buçuk yıl sonra askerliğimi yapmaya başlayacağım kışlayı fotoğraflamamı anlatıyor.

Hayatın bize yaptığı en büyük kıyaklardan birisine, 2012 yılının son günlerinde Mitsubishi tarafından düzenlenen bir yarışmayı kazanarak şahit olmuştuk. Aralık 2012’nin ilk gününde Alper, Sercan, Volkan ve benden ibaret grubumuzla yaklaşık üç gün süren bir Çanakkale gezisine, üstelik full donanımlı son model Mitsubishi araçlarla katılmıştık.

Gerçekten hala unutamadığımız, bizi birbirimize her zamankinden daha çok yakınlaştıran, müthiş bir tecrübeydi o üç gün. Yolculuğun ilk gününde İstanbul’dan yola çıkıp Trakya üzerinden Gelibolu‘ya gelmiştik. Sabahın erken saatlerinde İstanbul yağmuruyla başlayan yolculukta Gelibolu’da bizi güneşli bir Aralık öğleden sonrası karşılamıştı. Yolculukla ilgili çok detay vermiyorum. Merak eden olursa linkleri bırakıyorum.

  1. Mitsubishi Road Trip ’12 Macerası – 1. Gün
  2. Mitsubishi Road Trip ’12 Macerası – 2. Gün
  3. Mitsubishi Road Trip ’12 Macerası – Son Gün
  4. Mitsubishi Road Trip ’12 – Araçlara Dair Teknik Değerlendirme

O gün Gelibolu’ya hakim bir tepeye gittik. Arabalar Mitsubishi’nin farklı segmentlerden en iyi araçlarıydı ve aslında biraz da arabaların reklamını yapıyorduk. O zamanki Kodak marka makinemle ilki panoramik diğeri ise 4×3 olmak üzere iki kare fotoğrafla Gelibolu’daki Hamzakoy Plajını fotoğrafladım. Sonra bu iki kare fotoğraf, birlikte çektiğimiz diğer yüzlerce kare fotoğrafla birlikte bir DVD’ye çekilip arşivlendi.

gelibolu1

Orijinal kare: En arkada denize doğru çıkan burun ve gerisi bizim kışla. 1 Aralık 2012’de çekildi.

gelibolu2

Tıklayınca büyür orijinal kare: Tam karşıda görünen kısım bizim kışla. 1 Aralık 2012’de çekildi.

Karantina günlerinde evde olmanın bir diğer güzel yanı da blogdaki eski yazıları gözden geçirip özellikle bir zamanlar kullandığım imageshack sunucusundan silinen fotoğrafları güncellemek oldu. İşte bu yolculuğumuz için o dönemde yazdığım dört yazıyı güncellerken yine bu fotoğraflara ihtiyacım oldu ve fotoğrafları incelerken fark ettim: Askerlik yapacağım kışlayı, askere gitmeden bir buçuk yıl önce görmüş, hatta fotoğrafını çekmiştim bile! Fotoğrafa biraz daha yakından bakınca gecelerce nöbet tuttuğum garajı, volta attığımız yolları bile seçebiliyordum!

gelibolu3

Detay: Yukarıdaki kırmızı kareyi yakınlaştırınca kırmızıyla işaretlediğim garajlar daha net görünüyor. Burası benim yaklaşık beş ay boyunca gelip gittiğim, nöbet tuttuğum yer

gelibolu4

Detay: Panoramik fotoda kare içindeki alanın tamamı bizim kışlaydı. Mavi ok ise aşağı yukarı yatakhanelerimizin bulunduğu binayı gösteriyor

Muazzam bir keşif, müthiş bir keyif bu sevgili okur. Askere gitmeden önce günlerce nasıl bir yere gidiyorum diye düşünmüştüm hep. Meğer fotoğrafları elimin altındaymış 🙂 Sana tavsiyem zaman zaman eski fotoğraflarına bak. Özellikle farklı amaçlarla iki ya da daha çok kere gittiğin yerlerde böyle keşifler yapman çok daha büyük bir ihtimal 🙂

2019 Yılımın Özeti

Koskoca bir yıl geride kaldı. Olanlar bitenler ve yaşananlar hep hatıralarda kaldı. Blogun en geleneksel yazısı olan “2019 Yılımın Özeti” yazısına kavuştuk nihayet. Eh bu yazının yazılması elbette birazcık zaman alıyor. Haydi o zaman başlayalım.

2019 yılı, önceki yıla göre blogun yine aktif kaldığı bir yıl oldu. Bir önceki sene ulaştığı okuyucu ve tekil ziyaretçi sayısı -çok küçük bir farkla- neredeyse aynı. Bu yılın da en çok okunan yazısı tıpkı geçen sene olduğu gibi “İyi Bir Münazara İçin İpuçları” isimli yazı oldu. Daha sonra “Gillette Tıraş Bıçakları Kullanıcı Deneyimleri” isimli yazı ve tam sekiz yıl önce yazdığım “Diski Kullanabilmeniz İçin Önce Biçimlendirmeniz Gerekiyor Hatası Çözümü” isimli yazılar giriyor sıralamaya. Bu sene Gillette tıraş bıçakları için yeni bir yazı daha yazmayı düşünüyorum. Böylece eski yazıyı da güncellemiş olacağım. 2019 yılında yazdığım ve en çok okunan yazım ise Şef Musa Göçmen‘in muhteşem bir gece yaşattığı “Senforock Eskişehir – Şef Musa Göçmen” isimli yazım oldu. Özellikle Musa Hoca’nın da takdirini aldığım için çok mutlu olmuştum. Bloga ülkemizden sonra en çok okuyucu ABD, Çin ve Almanya’dan gelmiş. Blogun en çok tıklanan görseli müthiş alerji ilacım Levmont’un kutusu, Keşan’daki acemi birliğimin fotoğrafı ve Legolas’ın posteri olmuş. Bloga Google’dan sonra en çok ziyaretçiyi sırasıyla Facebook, Twitter, LinkedIn ve Instagram göndermiş.

Geride bıraktığımız yıl içerisinde bloga toplamda 68 tane yazı yazmışım. Bu sayı bir önceki yıla göre daha fazla. Yazılar belki ay ortalaması olarak az olabilir ancak önceki senelere göre içerikler kesinlikle daha dolu ve zengin. Yazılar biraz daha uzun ancak bir konu üzerine en kapsamlı olacak şekilde yazdım. Şimdi ay ay neler yaptığıma bakalım.

Ocak 2019:

ezgif-5-1424cc83d984

Hayatımda yaptığım en güzel .gif

senforock-2019115172424Bu ay toplam 4 yazı yazmışım. Bunlardan ilk bir önceki yılın özet yazısı olmuş. Onu geçiyorum. Bu ayın en önemli olayı doktora yeterlik sınavını vermem oldu. Yıla müthiş bir başlangıç oldu. Gerçi sizi bilmem ama benim için nedense yıllardır Ocak ayı hep Aralık ayının gölgesinde kalır. Yıl sanki Şubat’la başlıyor gibi gelir.

senforock04

Şubat 2019:

labklar02Tam 7 yazı yazarak güzel ve verimli bir ay geçirmişim. Siyatik ağrılarıyla tanıştığım (ve halen de zaman zaman yaşadığım) bir aydı. Kışın ardından bahar çok güzel geldi.

dreamiskaset

Mart 2019:

Okumaya devam et

Olaylar: Plak Mecmuası 5. Sayı, Volkan’ın Ziyareti

plakmec053Uzun süredir beklediğim, yolunu gözlediğim olaylar nihayet gerçekleşti sevgili okur. Bunların ilki, halen Türkiye’nin tek plak kültürü dergisi olarak yoluna devam eden, daha doğrusu etmeye çalışan Plak Mecmuası‘nın yine biraz gecikmeli olarak yayımlanan 5. sayısı.

Bir önceki dördüncü sayısı Kasım-Aralık-Ocak (2019) olarak yayımlanmıştı. Aradan beş ay geçtikten sonra Mayıs-Haziran-Temmuz (2019) olarak son sayıyı yayımladılar. Ben de Temmuz ayında almıştım. Bloga yazmak ancak mümkün oldu. Onlar gecikince, ben de birazcık da sitem ederek bloga geç yazıyorum. Öyle görünüyor ki bundan sonra derginin çıkan her sayısına adeta son sayısıymış gibi daha bir önem göstereceğiz.

plakmec052

Zira bu çıkan yeni sayı, şimdiye kadar yayımlanan en iyi sayı olmuş bana göre. Ancak şimdiye kadar ki en iyi kapak kesinlikle değil. Bu sayıda özellikle Dr. Skull‘la ilgili plak haritasının açıklama kısmına bayıldım. Grubun yeniden basılan Rools 4 Fools albümünün plağı için Aptülika tarafından çizilen özel çizimde, Türk Rock ve popüler kültür tarihinin önemli isimlerinin karikatürize edilmiş simaları yer alıyor. Derginin en güzel bölümlerinden biri olan Plak Terzisi bölümünü de Aptülika hazırlıyor. Ayrıca Edip Akbayram ve Queen‘le ilgili (özellikle plakları üzerinden) hazırlanan yazı da çok kaliteli olmuş. Bir diğer dikkatimi çeken inceleme ise dünyanın en meşhur jazz sanatçısı olan Miles Davis‘in albüm kapaklarında yer alan kadınların kimler olduğuna dair yazıydı. “Böyle bir yazıyı ben yazmalıydım” dedim okurken.

plakmec051

Evet, Plak Mecmuası bu yılın ilk baskısını yaptı. Umarım son baskısı olmaz. Bir sonraki sayı için umarım arayı daha fazla açmazlar. Ülkede plak kültürü adına yayımlanan tek dergi bu. Benim tavsiyem üç aylık (ve hatta beş altı aylık) yayımlanan bu dergiyi muhakkak alıp arşivinize koyun. İleride çok kıymetli olacak. Bu yıl, Plak Mecmuası’ndan çok daha fazla beklediğimiz bir şey, birisi varsa o da şüphesiz Volkan‘dı.

mutluluklar

O meşhur kapı arkası pozu 🙂

Amerika’ya yaptığı beyin göçüyle, bizim burada bir dalımızı kırık bırakan, sadece annesine değil, her aklımıza geldiğinde bize de “inşallah bir gün dönecek” dedirten kardeşimiz Volkan’ımız, bu yaz yine kısa bir süreliğine ülkeye döndü. Hayırlı bir iş için döndü, kaşla göz arasında nişanlanıverdi! Gidemedik tabi, aile arasında yaptıkları için ancak aklımız kalmadı da değil. Biz artık tam umudu kesmişken güzel haber, bir akşamüzeri ulaştı: Eskişehir’e geliyorlarmış.

O akşam saat 21.00’e yaklaşırken, aylar ve “tamamlanmamış onca cümleden” sonra nihayet buluştuk Volkan’la. Sanki hiç gitmemiş, sanki az önce Şimşek Sokak‘taymış, sanki her şey 2008’miş gibi oturduk, güldük, konuştuk ve yine güldük. Dostluk ne acayip şey! “Acabasız” seviyorsun, tıpkı o genç yıllarda sevdiğin gibi. Özlemişiz Volkan’ı. Alper de hemen geldi. Maykıl Ceksın‘ın üç üyesi bir aradaydık. Sercan uzaktaydı.

volkangeldi

Nişanlandığı için galiba, pek bir sevimli, pek bir heyecanlıydı. Şaşkınlıkla karışık, ne soracağımızı da bilemedik. Bu buluşmanın böyle plansız olması biraz üzücüydü. Kendi adıma Volkan’la yapmayı düşündüğümüz hiçbir şeyi yapamadım. Olsun. Gece yarısını geçene kadar muhabbet ettik. Sonra, Volkan’la birlikte gelen ailesiyle ve aslında çok iyi bir okuyucum olan Rızvan Teyzemle buluştuk. Gecenin bir yarısı, ayaküstü sohbet etmekle yetindik de ne onların içine sindi, ne de bizim.

Şimdi planımız şu: Önümüzdeki yıl Denizli‘ye, Volkan’ın düğününe ya birkaç gün önceden gideceğiz ya da düğünden sonra birkaç gün kalacağız. New York‘ta yaşayan bir Türk’ün objektifinden “Kölelik hala devam ediyor” tespitini görmeye çalışacağız.

Burada böylece birkaç saati anlattım ama yetmez. Ah Volkan! Sen her zaman apayrı yazıların konusu olacaksın 🙂

Ülkü ve Sercan’ın Düğünü

sercono02

Söz konusu Sercan olduğunda akan sular duruyor elbette. Bu bloga her yıl bir başka dostumuzun, kardeşimizin düğün haberini yazıyorum. Yaşıtlarımızın, okul arkadaşlarımızın hemen hepsi birer ikişer evlenmeye, evli olanlar da çocuk sahibi olmaya başladılar. Tüm bu kalabalık grup içerisinde Sercan’ın yeri çok ayrıdır. Blogun, çok az sayıdaki “Çok Yazarlı” yazılarından birisine daha hoş geldin sevgili okur. Düğün şimdi başlıyor.

Sercan, belki de birkaç sene önce evleneceğine kendisi bile şüpheyle bakarken hayatının aşkını buluverdi. Olaylar çok hızlı gelişti. Bizler daha Ülkü‘yü birkaç kere görebilmişken ve hatta hala tanışmamış olanlar varken, Sercan davetiyeyi yollayıverdi Whatsapp‘tan!

Okumaya devam et

Dolunay – Ekinoks – Ay Takvimi

Şöyle bir düşünüyorum da epey zaman geçti üzerinden. Bir efsaneye, unutulmaz anılara ve yepyeni keşiflere dönüştün içimde. Benimle evrildin, geliştin ve güzelleştin. Baharın gelişi, ekinoks ise senin yanında olmak, seninle karşılamak istediğim o en güzel ve sıcak zamanlardan bir tanesi. Gecenin gündüze, kötünün iyiye, nefretin aşka eşit olması demek, canlının cansıza ve yaşamın da ölüme eşit olması demek. Yaşadığımız her duyguda ve hissettiklerimizde dengeyi yakalamak demek. En güzel isimlere layık olan senin için, nihayet sislerden, karanlıklardan kurtulup berrak bir gökte parlamak demek. Yeniden hoş geldin.

Kış bitti. Ağrılarım, sızılarım bir yana, bu kış epey yoruldum dolunay. Seni görememek, seni görmek için hamle yapamamak da üzdü üstelik. Ama nihayet geride kaldı. Şimdi önümüzde aylar var. Açık bir gökyüzünde bembeyaz bir Tanrıça duruyor. Gözler hep dikilmiş yukarı seni arıyor. Belki bir işaret, belki kayan bir yıldız, belki bir parça toz, belki mavi renkli dört harf ayaklarımın üzerinde…

Bu ay Sercan‘ın müthiş farkındalığı güzel bir iş yapmamı sağladı. Onun sayesinde, aslında “benim aklıma da gelen” bir ay takvimi yaptım. Bu takvim, NASA‘nın sitesinde yayımlanan ve onlar tarafından tasarlanan bir “Ay’ın Evreleri Takvimi“. Yıl boyunca istediğiniz tarihe getirip o gün saat saat ayın konumunu ve şeklini öğrenebiliyorsunuz. Ayın hangi formda olduğunu görebiliyorsunuz. Şimdi bu yazıda, ilginizi çekerse diye gerekli olan materyallerin de linkini vereceğim.

aytakvimi01

Öncelikli olarak şu adresi bir inceliyoruz sevgili okur. Burada nasıl yapılacağı anlatılıyor. Ben de basitçe özetleyeyim. Buraya tıklayarak indireceğin PDF dosyasının sadece 1 , 3 ve 5. sayfalarını, A3 boyutunda en az 250 gr. kalınlığında bir kağıda bastır. Birinci sayfasını hiç elleme, sakın kesme. Ya da benim gibi takvimini bir panoya vb. sabitleyeceksen kesebilirsin. Daha sonra diğer sayfalardaki parçaları işaretli yerlerinden kes. Eh biraz elinden iş geliyorsa, en alttan en üste 1-3-5. sayfalar olacak şekilde tam ortadan sabitle. Ta daa! Hazır bile 🙂 Sonuçta elde edeceğin takvim şu şekilde çalışıyor olmalı:

aytakvimi03

aytakvimi00

Bu da benim yaptığım takvim

Dün, Levent Yüksel konserine gittik. Yıllar önce verdiğim bir sözü tutmanın mutluluğu yeterdi eğer dayanılmaz bel ve bacak ağrılarım olmasaydı. Ama biliyorsun, konserler başlı başına ayrı birer yazı ve kategori konuları oluyorlar. Görüşmek üzere. Umarım en kısa sürede.

2018 Yılımın Özeti

11 yıllık blog hayatımın en geç yıl özeti yazısı oldu, farkındayım. Ancak 7-8 Ocak tarihlerindeki Doktora Yeterlilik Sınavı ve hemen peşinden gelen 12-13 Ocak Açık Öğretim Fakültesi sınavları nedeniyle geciktim. Elbette bu sırada yazıyı ufak ufak yazmaya başlamıştım. Az önce son sınavdan çıkıp geldim ve yazıyı bugün yayınlıyorum.

Çok uzun yıllardır hayalini kurduğum Eskişehir’de yaşamak ve çalışmak hayalimin ilk yılıydı 2018. O kadar çabuk geçti ki geriye dönüp bakınca acaba neler oldu diyorum, unutmuşum neredeyse. Bu yoğunluğun elbete ki büyük kısmı işle alakalı. Ancak kendi özel hayatımızda da bu yıl üzücü birkaç olay yaşadık. Umarım tekrarları olmaz.

Geleneksel “Yılımın Özeti” yazısına hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, biraz uzun bir yazı oluyor bu. 2018 yılında, her ay neler yaptığımı şöyle bir özetliyor, sonrasında ise bir önceki yıl koyduğum hedefler ile bir sonraki yılın hedeflerine yer veriyorum. Blogla ilgili istatistikleri de paylaşıyorum.

Her sene yazdığım üzere, 31 Aralık tarihi meslek hayatımın da işe başlama yıl dönümleridir. Kadere bak ki nasıl altı sene önce Bilecik‘te 31 Aralık günü işe başladıysam, Eskişehir’de de geçen yılın son günü, işe başlamıştım. Son günler yarım gün olduğu için Ocak ayının 2. günleri genelde yıl dönümleri oluyor. Bu yıl Eskişehir’de iş yerindeki mesaimin büyük bir kısmı “Sıfır Atık Projesi” çevresinde döndü. Pek çok sunum ve eğitim programı düzenledik bu konuda. Bir de grafik tasarım işlerimiz epey yoğundu. O açıdan sevgili iş arkadaşlarıma yazının en başında teşekkür edeyim. Bilecik’te kalan eski dostları da unutmuyorum elbette. Onlara da selamlar olsun.

Ocak 2018:

Bu ay bloga 5 yazı yazmışım. Eskişehir’deki iş yerine alışmakla geçti bu ay. Bir de ay sonuna doğru “Süper Kanlı Mavi Ay” isimli bir dolunay yaşandı. Aynı ay içerisinde iki dolunay olması bu yılın en müthiş gök olaylarından bir tanesiydi. Yıl boyu aksamayan tek şey dolunaylarım ve onların yazıları oldu.

Şubat 2018:

Bloga 6 adet yazı yazmışım. Bu ay Volkan Türkiye’ye gelmişti. Çok özledim yahu Volkan’ı da. Uzun süre oldu görüşmeyeli.

Okumaya devam et

Bir Reflü Macerası

Son bir buçuk yıldır, zaman zaman göğüs kafesimin altında yemek borusu kısmında aşağıdan yukarıya doğru bir sıkışma, bir yanma hissediyordum. Ben aşktan sanıyordum ama değilmiş, gazdanmış. Bundan iki ay önce bu sıkışmalar ve yanmalar iyice artmaya, gece uykudan uyandırmaya falan başlayınca “iç hastalıkları” polikliniğine randevu aldım.

Aslında bu tür mide, bağırsak, yemek borusu ve tüm sindirim sistemiyle ilgili hastalıklar “gastroenteroloji” kliniğiyle ilgili hastalıklardır. Ancak devlet hastaneleri, MHRS üzerinden bu kliniğe doğrudan randevu vermiyor. Önce iç hastalıklarından randevu alıyorsunuz. Eğer oradaki doktor uygun görürse, sizi gastroenteroloji kliniğine sevk ediyor. Ben de iç hastalıklarına gittim sevgili okur.

pantpas.jpgDoktora hızlıca derdimi anlattım. Kadın gülümsedi ve “Mis gibi reflüyü tarif ediyorsunuz” dedi. Bana dört farklı ilaç yazdı: sabah aç karnına Pantpas, öğün aralarına Dicetel, akşam yatmadan önce Famodin ve her öğünde doyduktan sonra Gaviscon şurup. Bu dört ilacı tam yirmi gün eksiksiz kullandım. Ancak, bu ilaçlar beni daha hassas bir hale getirdi. Karın ağrıları, mide yanmaları, bulantılar vs. başladı. Üstelik yemek borusundaki yanma da sürekli olmasa da zaman zaman devam etti.

Bunun üzerine yirmi gün sonra tekrar doktora gittim. İşe yaramadığını söyleyince, ilaçlara devam etmemi ve kan/idrar tahlili vermemi söyledi. Aynı gün tahlilleri verdim, ilaçlara devam ettim. Bir hafta sonra sonuçlarla doktora gittim yine. Tahlil sonuçları düzgün çıkmıştı, bir sıkıntı yoktu. Bunun üzerine doktor, endoskopi ve ultrason için gün almamı söyledi. Bir hafta sonrasına randevu bulabildim şansıma hem endoskopi hem de ultrason için.

Bir hafta sonra, aç ve susuz olarak endoskopi için hastaneye geldim. Gelmeden yanımda bir refakatçi, yiyecek bir şeyler ve bir de tek kullanımlık yatak örtüsü istediler.  30 yaşındayım, daha önce hiç anestezi almamıştım. İlginç bir tecrübe olacaktı. Bu arada endoskopiyle ultrason işleminin tıbbi gerekçelerle aynı gün yapılamayacağını söylediler. Ben de ultrasonu ertesi güne kaydırabildim. Endoskopinin saati gelince odaya girdim. İçeride yedi sekiz kişi vardı. Hepsi de görevlilerdi. Beni sol tarafıma yatırıp bacaklarımı karnıma çekmemi söylediler. Elimin üzerinden serum için katater taktılar. Bu esnada doktor rahatsızlığımın ne olduğunu sordu. Ona da tarif ettim. Hemşire ağzımın sürekli açık kalması için ortasında açıklık bulunan bir ağızlığı ağzıma iliştirdi. “Şimdi oksijen maskesi takacağım” dedi.

Sonrası yok. Hiç bir şey yok. Okumaya devam et

Gerçek Bir Doğum Günü Sürprizi: 30 Yaş

18 Temmuz’u 19 Temmuz’a bağlayan gece saat 00:01’de telefonum çaldı. Arayan Alper‘di. Büyük bir panikle telefonu açtım. İyi ki doğdun, şarkısını duyunca paniğim yerini şaşkınlığa ve mutluluğa bıraktı. Böylece, bu yıl doğum günümü ilk kutlayan biricik kardeşim Alper oldu.

19 Temmuz’da doğmak, dünyanın en iyi burcu yengece denk geldiği için çok iyi bir durum. Ancak yaz tatili ve Dünya Fenerbahçeliler Günü’ne (19.07) denk geldiği için de çok kötü bir durum. İş yerinde tüm gün sessiz sakin geçti. Akşam mesai bitimine yakın, ilk sürprizi yaptılar iş arkadaşlarım sağ olsunlar 🙂 19 Temmuz aynı zamanda sevgili Veysel Abi‘mizin de doğum günüydü. Eskişehir’deki iş yerimde yaşadığım her ilk, benim için unutulmaz oluyor sevgili okur. Bu doğum günü de o unutulmazların arasında yerini aldı. Veyse Abi ile birlikte pastamızı kestik, mumlarımızı üfledik. Her bir arkadaşıma ayrı ayrı teşekkür ederim.

Aynı akşam evde de küçük bir kutlamayla günü tamamladık. Fazla bir atraksiyona girmedik. Çünkü hemen herkes şehir dışında, tatildeydi. Alper Kelebekler Vadisi‘ne doğru yola koyulmuştu. Sercan tatildeydi, otelden fotoğraf gönderiyordu. Utku ve Hazal yurt dışındaydı. Mustafa ve Betül kamptalardı. Sertan ve Ayşe‘nin düğün telaşı devam ediyordu. Yeni evlenen Hafize ve Mustafa balayındaydı. Ahmet‘in nerede olduğunu ise bilen yoktu. Herkes bir yerlerdeydi. Ben ise Temmuz doğumlu olmanın yalnızlığını yaşıyordum. Üstelik artık otuz yaşındaydım. O zamanlar olmak istediğim yaşta. Bu düşünceyle tüm akşamım ve gecem geçti.

Ertesi sabah inanılmaz yoğun bir gün olarak devam etti mesai. Sabahtan göreve gidip geldikten sonra resmi yazışmalarla uğraşıp durdum. Mesai çıkışında Merve‘yle buluşup biraz dolaştık. Yemek yedik. Saat 20.00’ye doğru balkonda çitlemek için çekirdek alıp eve geldik. Dış kapının üst kilidinin normalin dışında kilitlenmiş olduğunu fark ettim. Bunun tek bir açıklaması vardı: Eve hırsız girmişti!

bir001Aklıma yıllar önce Ferhat abimin evine giren hırsız geldi. Kapıyı açar açmaz elindeki tornavidayla saldırmış, savurduğu tornavida abimin kazağını yırtmıştı. Birkaç santim önde olsa karnını deşecekti yani. Hırsızı orada yakalayıp diğer kuzenim Cihat’la birlikte bayıltana kadar dövmüşlerdi. Birkaç saniyede aklıma gelen bu senaryoyla birlikte alt kilidi açıp eve adımımı attım ve duyduğum çığlıklarla korkudan yere düştüm: SÜRPRİZZZZZ!

Şehir dışında olduğunu sandığım Alperler (Ankara’dan geldiler), Koray, Ahmet, Yeşim, Sertan, Ayşe, bizim çocuklar Murat, Mustafa ve Gökçe meğer iki gündür çok büyük bir organizasyonun içindelermiş. Gerçek bir sürpriz olması için hiç ummadığım bir anda yani ertesi gün yapmak istemişler kutlamayı. Merve, tüm ekibin koordinasyonunu sağlamış. Korkudan kalbimin çarpması durup da kendime geldikten sonra, nihayet bir009salona geçtim. Üzerine smokin giymiş simsiyah bir doğum günü pastası, üzerinde altın sarısı upuzun mumlarla duruyordu. Kurabiyelerin üzerinde ise ben vardım! İki tane eşşek kadar balonla 30 yazmışlardı. Lan hayatımda ilk defa uçan balonum oldu: Üç ve Sıfır. Tam pastayı üfleyecektim ki beni durdular ve kapı çaldı. Hani “Evim Şahane” benzeri programlarda gözleri kapalı olarak yenilenmiş evlerine giren insanların attığı bir çığlık var. Heh işte. O çığlıktan attım. Tatilde sandığımız Sercan karşımızdaydı! Herif benim için tatilini bitirip Eskişehir’e gelmişti. Şaşkınlıktan aptallaşmıştım.

bir004

Ne yediğine dikkat edeceksin

Nihayet pastanın başına geçtim ve aklımdan o tek dileği geçirip mumları üfledim. Çok zaman geçmemişti ki bir diğer Mustafa ve Kübra geldiler. Ev, tarihinde hiç olmadığı kadar kalabalıktı artık. Üç tane Mustafa vardı evde.

bir002

bir000Yazının buraya kadar olan kısmında belki de en dikkat çekici şey pasta değil mi? Şimdi hazır ol: Bu pasta tamamen evde ve elde imal edildi. Merve’nin pasta imalatında geldiği noktayı görebiliyorsun değil mi sevgili okur? Ellerine sağlık. Limonatayı da Ayşe’nin yaptığını söylemezsem olmaz 🙂

bir003

Çok yakında yayında…

bir010Doğum gününden sonraki hafta sonumuz Sercan’la birlikte ve dopdolu geçti. Pazartesi sabahı Sercan’la önce iş yerime gittik. Daha sonra da onu tren garından İstanbul’a yolcu ettim. Canım kardeşim, geçen yaz yapamadığımızı bu yaz yapabildik sayende.

Otuz yaş elbette önemli. Hayatımın bu önemli yol ayrımını, böylesine güzel bir sürprizle hatırlayacağım için çok mutluyum. Bu yazıyı da yine “hatırlamak” için yazdım. Unutmak istemediğim için, tebessüm etmek için yazdım. O gün orada olan herkesle birlikte buraya kadar okuyan senin için de keyifli olmuştur umarım. Öpüyorum.

Proofhead Gaziantep’te! – 2

Yazının ilk bölümünü okumak için tıklayın.

Saat 13.20’de İmam Çağdaş’ın kapısındaydık. İçeri girdik, ancak bir sorun vardı. Hem de çok önemli bir sorun. Kapıdan içeri girdik ve bir kişi bize merhaba bile demeden, “Üst kata” dedi. O an Sercan‘a hak verdim. Bu iş hep böyle oluyor. Bir mekan, herhangi bir şekilde lezzetiyle ön plana çıkmaya başlayınca, kalitesi ve müşteriye olan ilgisi giderek azalıyor, bayağılaşıyor, yapmacık oluyor.

gazin022İmam Çağdaş, gördüğümüz kadarıyla Gaziantep‘teki en meşhur kebapçıydı. Alt katta hemen girince üzerine “Nusret Bey” yazan baklava kolileri göze çarpıyor. Nusret’e her gün giden havuç dilimlerdi bunlar büyük olasılıkla. Kendimize bir yer bulup lahmacun, alinazik ve sonrasında baklava sipariş ettik. Alper, lahmacundan bir ısırık alıp yüzüme baktı ve “Oğlum lahmacun böyle bir şeyse, biz ne yiyoruz lan?” dedi. Vah canım kardeşim. Alinaziği kıyma ve et karışık söyledik. Kıyma dediği de aslında şiş köfte gibi diyeyim. İlginçtir, Gaziantep’te köfte ve türevlerine “kıyma” diyorlar. Olamaz, dediler Alper’in arkadaşları. Böyle bir tat olamaz! İmam Çağdaş’a lezzet olarak diyecek hiçbir şey yoktu gerçekten. Sonrasında baklavaları beklerken Dünya’nın en imkansız olaylarından biri oldu ve Alper’le sınıf arkadaşımız, Emrah Dal‘ı gördük! En son mezunlar buluşmasında gördüğümüz arkadaşımızı, Gaziantep’te bir kebapçıda bulmak nasıl bir tesadüftür yahu? Okumaya devam et