Tag Archives: sercan

2016 Yılımın Özeti

Kan, şiddet, göz yaşı ve umutsuzlukla dolu, lanet olası bir yılı geride bıraktık sevgili okur. Kutuplaşan bir toplum, vahşetin hızla normalleşme sürecine girip insanların haber dinlemekten sıkılıp TV8’e hatta yetmiyormuş gibi 8,5’a koştuğu, aşşağılık yalanların hayatları mahvettiği bir yıl bitti. İyi şeyler de oldu muhakkak. Ancak kötülük o kadar fazlaydı ki geriye baktığımda bir tutam saçtan ve eğrelti birkaç nottan başka bir şey kalmadı aklımda.

My Resort‘un her yıl yeni okuyucuları olduğundan bir kere daha bahsetmekten üşenmiyorum. Şu an okumakta olduğun “Yılımın Özeti” bu blogun geleneksel yazılarından birisi ve hatta en sevilenidir. Her yıl 31 Aralık tarihi, hem yılın son günü hem de benim meslek hayatımın yıl dönümüdür. Geride bıraktığımız 31 Aralıkla birlikte çalışma hayatımın 4. yılı da bitmiş oldu.

Şimdi blogun istatistikleriyle beraber bütün bir yıl boyunca buralarda, hayatımda neler olup bitmiş şöyle bir bakalım. Okumaya devam et

Herkes Dolunay’ın Farkında

Yalnızca gerçek dostlar farkında her dolunayda neler hissettiğimi, neler yaşadığımı. Bu dolunayda da bana verdikleri desteğe hayran kalmamak elde değil. Utku, Alper, Sercan, Volkan‘a buradan sevgiler. Bu yazıdaki fotoğrafları benim için onlar çektiler.

01mesut

Eskişehir

02volkan

Denizli

03alper

Çanakkale

04sercan

Tekirdağ

05utku

İzmir

Tatilin faydalarından biri de birikenleri ayıklayıp yenilere yer açmak oldu. Upuzun listeleri erittim birkaç gecede. Ama halen daha Getik Dergi’nin yeni sayısının basılamaması üzmüyor değil. “Her şeyimiz var. Bunları yerinde kullanabilirsek mükemmel sonuçlar elde edeceğiz.” 

Japon balıklarımdan bahsedeyim biraz da. Evde olduğum süre onlara yaradı. Akvaryumlarını temizledim geçen gün. Hava motoru akvaryumun boyutuna göre biraz fazla güçlü sanırım. Suyun içerisinde epey bir akım oluşturuyor. O yüzden hava giriş borusunun ucuna küçük bir musluk bağladım. Bu sayede vereceği hava miktarını ayarlayabiliyorum. Bir de yemlerini değiştirdim sevimlilerin. Bunlara ben daha önceden daha basit bir yem veriyordum. Arada bir de bezelye veriyordum. Bugün gidip bulabildiğim en kaliteli yemlerden aldım. Yeşil ve kırmızı renkli, bir mercimek büyüklüğünde ve yassılar bu yemler. Epey besleyicilermiş. Akvaryumun üzerine bırakmamla birlikte İmpuru çılgınca saldırdı. Hemen ardından İsimsiz Kahraman da atladı yemlerin üzerine. İlk defa yediklerinden mi yoksa gerçekten çok iyi bir yem mi ilerleyen zamanda göreceğiz bakalım. Kısacası bu ay ki dolunayın en karlı çıkanları Japon balıklarım oldu. Geriye bize ne kaldı? Hüzünlü şarkılar çok yakında My Resort’te!

Sabhankra – Revenge (2016)

revengeNe desem, nereden başlasam bilemiyorum. İşte, 9 yıldır merakla beklediğim Sabhankra albümü nihayet yayımlandı. Mayıs ayının ilk gecesinden beri aralıksız dönüyor kulaklarımda. Albüm Rusya’da yayımlandığı için Türkiye’ye gelmesini de beklemek durumunda kaldık. Geçtiğimiz gün iki kopya olarak elime ulaştı ve birkaç hafta önce yazıp bitirdiğim yazıda son rötuşları da yaparak yayımlıyorum artık.

Sabhankra‘yı ilk defa 2006’da, yayımladıkları ilk albüm Powercraft‘la tanıdım. City Of Tulips‘i ilk defa dinlediğimde “Tamam işte, yapmak istediğim, duymak istediğim müzik bu” demiştim. Üniversitenin hazırlık yılıydı, kampüsün her köşesinde sırf o albümdeki parçaların soundtrack olduğu anılarım saklıdır hala.

Bir yıl sonra Sabhankra, “To Die For A Lie” isimli bir EP yayımladı ve yakın zamanda çıkacak “Cursed Sword” isimli albümün duyurusunu yaptı. O dönem benim evimde internet yok henüz. Volkan’ın evine gittikçe oradan araştırıyorum grubu. Myspace çok popüler o dönemde. Facebook da açmışım nihayet. Tüm grup üyelerini isim isim araştırıp ekledim arkadaş olarak. O ana kadar hayatımda duyduğum en iyi müziği yapan adamları tanımalıydım zira.

00  To Die For A Lie, üç parçadan oluşan bir EP idi ve Powercraft’a göre çok farklı bir soundu vardı. Çok daha iyi kaydedilmişti, vokaller muhteşemdi. Buried In Dust, You Will Die ve To Die For A Lie, o ana kadar duyduğum en sert Sabhankra parçalarıydı. Bu üç parçayı da içerecek albüm “Cursed Sword” nasıl bir albüm olacak acaba diye düşünürken, aradan bir yıl daha geçti. Bu esnada “Cursed Sword” olarak duyurulan albümün adının “Revenge” olarak değiştiği açıklandı ve bir şekilde parça listesi yayımlandı internette. 2008 ve 2009 da bu şekilde geçti. Sabhankra sonrasında konsere geldi Eskişehir’e. Bu konserden sonra grupla olan samimiyetim daha da arttı. Artık herkes beni “Eskişehir Sabhankra Yetkili Bayii” olarak biliyordu. Ancak açık açık da söylüyordum, Türkiye’deki en iddialı Sabhankra fanı bendim. Hala da öyleyim gerçi. 2012’de bir fanın yapabileceği en iyi şeyi yaptım ve arkadaşlarımla birlikte Sabhankra’yı Eskişehir’de ağırladık Eskirock Metal Fest‘te. İşte, en sevdiğim grup kendi organizasyonumuzda sahne alıyordu. O gece bittiğinde yalnızca ben değil, tüm arkadaşlarım Sabhankra’yı dinlemiş olmanın verdiği heyecanı yaşıyordu. Ancak ben onlara kıyasla daha paha biçilemez bir heyecanla doluydum: Savaş Abi‘yle vedalaştıktan sonra, trene binmek üzereyken yapabileceği en büyük jesti yaptı. O ana kadar merak ve heyecanla beklediğim albüm Revenge‘in promo cd’sini elime tutuşturdu. İşte, hayatımın en mutlu anlarından birisi bu andı. Yine aynı albümle alakalı hayatımın bir başka en mutlu anı daha var ama şu an onun sırası değil.

Revenge’in bu 2007’de kaydedilmiş ilk promo cd’si, tüm dünyadan sakladığım bir materyal olarak aylarca gizli kapaklı dinlediğim bir albümdü. Sonra bir gün Alper‘e ve Sercan‘a albümden bir parçayı, Immortal Son‘ı dinlettim. Başka bir gün de Yağız ve Ender‘e de bir başka parça olan Cursed Sword‘u dinlettim. Dördü de albümü onlarla paylaşmam için yalvardılar. Ama vermedim. Aramız bozuldu. Birkaç ay konuşmadık. Sonra vermeyeceğimi kabul ettiler ve barıştık.

Powercraft’taki City Of Tulips isimli parçayı hayatımda dinlediğim en iyi parça sanıyordum. Ancak Revenge’de yer alan Cursed Sword‘u duyunca hayatın anlamı değişti. Sahip olduklarımı ve olabileceklerimi sorguladım bu dönemde hep. Ben böyle odamda gizli gizli Revenge dinlerken 2014’te Seers Memoir yayımlandı. Eh, dedim Sabhankra nasılsa Revenge’i artık yayımlamaz. Umudumu kaybettim. (Ama umut, kaybettikçe değerlenen bir şeymiş bunu anlamak için iki yıl daha beklemek gerekecekti.)

01

2016’da Savaş Sungur yine bir bomba patlattı ve yeniden kaydettikleri Revenge albümünü 30 Nisan’da yayımlayacaklarını açıkladı. Bu, özellikle haberi okuduğum gün bende müthiş bir doping etkisi yaptı. Oturup albümün yayımlanmasını beklemeye başladım. Bu arada yıllar önce yayımlanan To Die For A Lie parçasına klip geldi. Klibi açıp izlemeye başladığımızda şok geçirdik! Çünkü yıllar önce yayımlanan şarkıyı yıllar sonra bambaşka bir sound’la dinliyorduk. Albümü yeniden kaydetmek, albüme bambaşka bir ruh vermişti. Öyle ya, 2007’deki gibi yaşayan ve düşünen bir grup yoktu artık. Yaşlar büyümüş, düşünceler gelişmiş ve daha müzikal kökler daha da sağlamlaşmıştı.

To Die For A Lie’ı dinleye dinleye Nisan ayını bitirdik. Berbat bir aydı. Nisan’ın son gecesi Utkulara gittik oturmaya. Bir yandan sürekli Facebook’u takip ediyorum, gece yarısı olsun da Sabhankra albümü yayımlasın diye. Gece yarısına birkaç saat kala Savaş Sungur, muhtemelen tacizlere daha fazla dayanamadı ve albümü dinleyebileceğimiz linki paylaşıverdi!

Yazının bu paragrafa kadar olan kısmı bir albüm kritiği için yazdığım en uzun girizgah oldu. Anekdotlarla bezeli anlatımın da hastasıyım. Evet, şimdi bu hastalığımı bir kenara bırakalım ve albümden bahsetmeye başlayalım.

Albümün açılış parçası You Will Die. Bu, parçayı ilk defa 2007’de dinlemiştik. O günden beri de Sabhankra konserlerinin en gaz parçalarından biri olarak dinledik hep. Hatta şuraya tıklayıp bu parçanın Eskişehir’de kaydettiğim performans videosunu izleyebilirsiniz. You Will Die’da ve tüm albümle ilk fark edilen şey klavyelerin nispeten daha geri planda kalması ve gitarların ön plana alınması olmuş. Önceki albümlere göre düzenlemelerde davullar nispeten daha sadeleştirilmiş, vokaller daha çok agresifleşmiş.

One Shall Fall, yeni albümden ilk defa dinlediğimiz bir parça. Harika bir giriş melodisi ve ardından gelen çok daha harika bir giriş solosu var. Sonrasında scream vokal üzerinde kurulmuş kısımlar halinde ilerliyor. Yeri gelmişken söyleyeyim bu albümün, Sabhankra’nın en iyi sololarının olduğu albümü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. One Shall Fall’ın sonundaki melodik soloyu muhakkak bir kenara not edin.

Ve geldik bana göre albümün en iyi parçasına: Cursed Sword. Albüme adını verebilecek kadar efsane bir parça bu. Tüm albümdeki en yoğun klavye kullanımı bu parçada. Muhteşem klavye melodisi biraz gitarlar tarafından ezilmiş ama olsun. Melodinin olağanüstülüğünü yine de örtememiş bu durum. Tüm Sabhankra diskografisinde en sevdiğim beş parçadan biri oldu bu parça. Yavaştan yükselen girişi, sonrasında kesilmeden devam eden twinler ve arka plandaki çok başarılı klavye partisyonuyla albümde kesinlikle ön plana çıkıyor. Savaş Sungur’un hediye ettiği promo diski aldığım günden beri de en çok dinlediğim şarkıdır. Askerdeyken bile Seval’in getirdiği mp3 çalara yükleyip dinliyordum nöbetlerde falan.

Immortal Son, albümdeki çok iyi parçalardan bir başkası. Cursed Sword’la birlikte klavyenin en çok iş yaptığı şarkı. Şarkı özellikle nakarat öncesi kısımdaki yüksek tempolu davul atakları ve peşinden gelen gitar melodisiyle akılda kalıyor. Grubun ilk basçısı Sinan Erez tarafından çalınan solo ise Sabhankra’nın en melodik ve en iyi sololarından birisi olarak parçayı zenginleştirmiş. Bu soloyu da bir kenara not edin. Immortal Son, yapısı itibariyle Sabhankra’nın müziğinin çok iyi bir özeti niteliğinde. 2007’de yazılmış olsa da, bugün dahi grubun giderek sertleşen müziğini çok iyi karşılıyor.

Albüme adını veren parça Revenge, albümdeki beşinci parça. Yaklaşık yedi buçuk dakikalık süresiyle de albümün en uzun parçası. İlk bir buçuk dakika boyunca klavye eşliğinde yürüyen parça, bu andan itibaren klasik Sabhankra tarzı melodilerle koşmaya başlıyor. Uzun bir parça yapınca aralara küçük şakalar ve küçük sürprizler koymayınca olmuyor tabi ki. Bunu da ara ara giren belli belirsiz klavye melodileriyle seziyoruz. Parçanın ortasından itibaren tam da sevdiğim şekilde klavye giriyor ve parçayı kapattığınızda dahi aklınızda kalacak olan melodileri icra ediyor. Ama asıl sürpriz parçanın sonundaki clean vokalle geliyor: Savaş Sungur’un hüznü sesine öyle güzel yansıyor ki “o kısmı bir daha açsana” diyor sağımızda solumuzdaki herkes.

Eternal Rage, albümdeki en sert şarkılardan biri. Çok fazla dur kalk trafiği olan bir şarkı olduğundan ilk etapta çok dikkati çekmiyor. Ama bu şarkıda da bir hazine gizli. Üçüncü dakikanın sonunda başlayan melodi albümdeki gizli hazinelerden biri. Bu kadar kısa ve hüzünlü olması yüzünden, ben bu melodiye “mutlu günlerimin ızdırabı” diyorum.

Hate, albümde en az sevdiğim parça oldu ne yazık ki. Kötü mü? Değil. Harika bir gitar parçası. Hatta sound olarak Powercraft albümüne yakın bir parça.

Şimdi burada derin bir nefes alıyoruz. Yazının buraya kadar olan kısmında parçaları tanıtırken “şöyle güzel”, “böyle efsane” diye yazdım. Şimdi bahsedeceğim parça, öyle bir parça ki ilk duyduğumda kulaklarıma inanamamıştım. Albümdeki en hüzünlü parça, dinleyince “bunu yazan adam ne hissetti de böyle bir melodi çıktı?” diye kendi kendime defalarca sorduğum parça: I Will Die With Your LoveAşkınla Öleceğim. Albümdeki en iyi parçalardan biri olmanın yanında, albümdeki en özel parça. Kimin için? Benim için. Alper için. Ortada bir gerçek var: Sabhankra yapmış. Ve adı da “Aşkınla Öleceğim“. Melodinin hüzünle boğuştuğu, ancak sert kalmaktan da taviz vermeyen bir parça. Her şey fazlasıyla içimizi parçalarken bir de dördüncü dakikanın ortalarına doğru başlayan “albümdeki en iyi clean performansı” sayesinde bu şarkı da unutulmaz Sabhankra şarkılarından biri olmaya aday.

The Nightmare, albümde en az sevebildiğim bir diğer parça. Albümdeki teknik parçalardan birisi bana göre. Bunun dışında pek dikkatimi çekemedi şimdilik. Hemen ardından başlayan To Die For A Lie ise aşina olduğumuz bir diğer parça. Çünkü 2007 yılında yayımlanan aynı adlı EP’de yer alan üç parçadan birisiydi. Şansa bakın ki Revenge’in de çıkış parçası olarak To Die For A Lie seçildi ve bu parçaya klip çekildi. 2007’de dinlediğimiz versiyonda parçanın başlamasıyla birlikte tüylerimizi diken diken eden iki nota vardı klavyede. Yalnızca bu parçada değil, tüm albümde birkaç istisna dışında, klavyeler arka plana çekildiğinden bu şarkıdaki o efsane çıkışlar da ne yazık ki yeni düzenlemelerde yer almıyor. Ancak altyapıdan tamamen çıkarılmamış. Şarkının ruhu kaybolmamış.

Son parça Abandoned By The Gods, albümdeki en iyi girişlerden birine sahip. Klavyedeki ton muhteşem. Parça sürekli olarak yüksek tempoda ilerliyor. Yer yer black metal dinliyor hissine kapılıyorum bu şarkı çalarken. Ben bu şarkıyı, bu albüme kapanış şarkısı olarak tercih etmezdim. Çünkü sonlara kalıp keşfedilmeme riski çok yüksek.

Evet, albümdeki son parça Abandoned By The Gods dedik. Ancak CD’de üç tane de bonus track var. Bunlar 2007’de yayımlanan To Die For A Lie isimli EP’de yer alan üç parça: You Will Die, To Die For A Lie ve Buried In Dust. You Will Die ve To Die For A Lie’ın her iki versiyonunu da dinleyerek kendinizce yorum yapabilirsiniz. Buried In Dust ise Sabhankra’nın klip çekilen ilk parçası olması bakımından önemli.

02

Albümün kayıtlarında gitar ve vokallerde Savaş Sungur, gitarda Süha Kozbey, bass gitarda Gürkan Yücel ve davulda Mehmet Engin yer alıyor. Albüm yayımlanmadan çok kısa bir süre önce grupta eleman değişikliği yaşandı. Grubun yeni davulcusu Rıdvan Başoğlu olarak duyuruldu. Bu ismi Baht grubundan hatırlıyoruz.

Albümün kapağı, bir önceki albüm olan Seers Memoir’in de çizeri olan Marta Sokolowska tarafından çizildi. Kartonet tasarımı ise Tunay Komut tarafından yapıldı. Albümün miks ve mastering işlemleri de aşina olduğumuz bir isim, Barbaros Ali Kaynak tarafından yapılmış. Albüm, tıpkı bir önceki albümde olduğu gibi Rus Haarbn Productions tarafından basıldı ve ülkemize sınırlı sayıda gönderildi. Satın almak için grubun sosyal profillerine göz atmanız yeterli.

Kısaca özetlemek gerekirse Revenge, Sabhankra’nın 2006’da yayımlandığı Powercraft’tan beri yayımlanan ve en iyi albümü. İçerdiği çok iyi parça sayısı ve albümün bağlantılı temalı şarkılarıyla bu yıl içerisinde şu ana kadar yayımlanan en iyi Türk metal albümlerinden de birisi. Bir fan olarak yazı boyunca yer yer objektifliğimi kaybetmiş olabilirim, anlayışla karşılayacağından eminim. Çünkü bu albüm dile kolay, tam 9 yıldır yayımlanmasını beklediğimiz bir albümdü. Son bir not, albümün teşekkürler kısmında bana da bir selam çakan gruba ben de sevgi ve saygılarımı buradan iletiyorum. Bundan değerli bir şey olamaz.

03

Kısa süre sonra blogda yeni bir yazıda, elimdeki tüm Sabhankra materyallerini yayımlayacağım. Böylece Türkiye’deki en büyük Sabhankra fanı olduğumu bir kere daha cümle aleme ispatlamış olacağım.

Albümü grubun Bandcamp sayfasından dinleyebilirsiniz.

Facebook sayfası: http://www.facebook.com/SabhankraBand

 

Sercan’ın Ziyareti ve Airsoft Deneyimimiz

topluSercan‘ın Eskişehir’e bizi görmeye her gelişinde ayrı, apayrı bir atraksiyona giriyoruz sevgili okur. Bu bizde giderek psikolojik bir takım değişiklikler de yaratıyor. Zira Sercan ne zaman Eskişehir’e geleceğini söylese, ben istemsizce gülüyor ve yine çok eğleneceğiz diyorum. İçim çok eğlenecek olmamızın verdiği heyecanla doluyor. İstersen Sercan’ın daha önceki Eskişehir ziyaretlerini ara oku blogda ve ne demek istediğimi gör 🙂

Bu sefer de aynısı oldu. 18 Mayıs akşamı çıktı geldi Sercan. Ertesi gün resmi tatil olduğundan, hep birlikte oturup ertesi gün yapacaklarımızı planlamaya başladık. Ertesi sabah kahvaltıda buluştuk. Kahvaltıda Volkan’ın tavsiyesine uyup London isimli mekana gittik. Bu sıralar da böyle şehir isimleriyle açılan mekanlar pek popüler oluyor. Bir de New Castle var mesela. Ama o başka bir hikaye. Neyse, kahvaltıda buluştuk. Aynı zamanda 19 Mayıs, Volkan‘ın doğum günüdür. Kahvaltıya en son Volkan gelmesini de fırsat bilip Sercan ve Alper, doğum gününe özel nutellalı pankek hazırladılar. Üzerine bir de mum çakınca, ortaya bir doğum günü pastası çıkmış oldu! Garsonlar bile gelip gelip baktılar ve Alper’i tebrik ettiler fikrinden dolayı. Volkan geldi, şaşırdı ama mumları da üflemekten geri kalmadı. Uzun süredir yaptığımız en iyi kahvaltıdan sonra, kimin aklına geldi nasıl oldu hatırlamıyorum, ortaya bir fikir atıldı: AIRSOFT!

Eskişehir’de bir tane açılmış: W&D Airsoft. Alper aradı hemen randevu aldı. Oyunlar en az sekiz kişilik takımlar halinde, en az iki saat süreyle oynanıyor. Biz daha önce hiç oynamadığımız için açıkçası biraz da bizi neyin beklediğini bilmeden heyecanla oyun saatinin gelmesini bekledik. Üç arabayla kalktık şehrin biraz dışındaki oyun alanına geldik. Kim kim? Alper, Volkan, Özlem, Sercan, Utku, Koray, Emre ve ben.

Alan epeyce büyük, doğal bir arazi. Bir tanker, birkaç baraka, yığınaklar, birikintiler, çalılar ve ağaçlarla kaplı bir arazi. Dolayısıyla çeşitli senaryolar oynamak için elverişli. Burada giyeceğiniz kıyafeti, kullanacağınız silahı, telsizi ve mühimmatınızı veriyorlar. Oyun ücreti 50 lira. Bunun içerisinde 5 tam dolu şarjör var. Olur da şarjörleriniz erken biterse ilave her şarjör 5 lira. Gece oyunları için kullanılan fosforlu mermiler ise 6 lira 😉

topsuz

Şimdi oturup Airsoft nasıl oynanıyor ya da biz nasıl oynadık onu anlatmak istemiyorum. Biliyorum ki bizim için yeni olsa da pek çoğunuz için bu bağımlılık seviyesinde bir oyun. Kaldı ki o akşam oradan ayrılırken bizim de kendimize sürekli sorduğumuz buydu: “Lan bu zamana kadar neden oynamadık?

Ama hiç bilmeyenler için birkaç faydalı detay vermeliyim galiba. Oyunda kullanılan silahlar boncuk atıyorlar. Çocukluğumuzda bir dönem boncuklu silahlar popülerdi hani. İşte o boncukları atıyor silahlar. Kullandığınız techizatlar bire bir replikalar. Yani görünüş, boyut ve ağırlık olarak gerçek silahlarla aynı özellikteler.

Oyun, bir askeri strateji oyunu. En büyük kuralı da dürüst olmak. Yaklaşık 50 yıldır oynanıyormuş ve halen daha izli mermi yapılmamış. Yani bu ne demek? eğer biri sizi vurursa dürüstçe vurulduğunuzu söyleyip oyundan çıkıyorsunuz.

Mermiler acıtıyor mu? Evet, acıtıyor. Vurulduğunuz mesafeye bağlı olarak kızarıklıkla şişlik arasında bir etki bırakıyor. Vurulduğunuz halde dürüstçe çıkmazsanız daha çok canınız yanacağı için en güzeli dürüst olun.

Ne olursa olsun, istersen buğulansın, ister çamurlansın, oyun alanında asla ve asla gözlüğünüzü çıkarmayın. Oyunun en büyük riski bu. Gözünüze mermi çarparsa muhakkak zarar verir. Silahların etkili menzili 60 metreymiş. O yüzden sakın gözlüğünüzü çıkarmayın.

Muhakkak bot giyin. Kendinize ait kıyafetiniz (elbetteki askeri kamuflaj) varsa daha iyi olur. Ancak yoksa da bizim gittiğimiz W&D Airsoft’un en iyi yönü, size tertemiz kıyafetler veriyor olması. Oyunu sürekli oynayanlar silahlar da dahil olmak üzere tamamen kendi teçhizatlarıyla geliyorlarmış.

Oynarken en önemli şey gaza gelmemek, akıllı hareket etmek ve takımın diğer üyeleriyle sürekli iletişim halinde olmak. Bunu nasıl yapacağız? Telsizle!

Dediğim gibi oyunun nasıl oynandığına, oyun içerisindeki senaryolara falan değinirsem başlı başına bir yazı yazmak gerekecek. O gün şansımıza yanımıza bir aksiyon kamerası vardı. Bu kamerayla ilk senaryonun tamamını çektiler. Daha sonra Sercan ve Alper bu görüntülerden bir kolaj yaptılar ve karşınızda ilk Airsoft oyunumuzun videosu:

Dikkatli izleyici Sabhankra şarkılarının isimlerini fark etmiştir. Ne yapalım lan! Seviyoruz işte. Evet, özet olarak eğer hiç denemediyseniz işte size bir fırsat. Bu oyunu oynamayı deneyin. Biz bir sonraki oyun için şimdiden planlar yapmaya başladık bile 😉

03

 

Unuttum mu Sandın?

01Dolunay, ah sevgili dolunay, unuttum mu sandın seni? Bu hafta sonu hep seninleydim oysa. Bir kentin en işlek caddesinde de seni aradı gözlerim, bir hastanenin acil servisinin bahçesinde de. Ya da bomboş bir sokakta sıra evlerin arasında hep seni izledi gözlerim. Ah dolunay ah 🙂 Şimdi içimde Hodor‘un acısı tazeyken yazıyorum bunları.

Unutmadım, hastaydım sadece. Hastaydım ve çok yoğundum sadece. Hem hasta hem yoğundum. Neden? Sercan geldi çünkü. Neden? Annem rahatsızlandı çünkü. KPSS vardı bir de. Eh, tüm bu yorgunluğa bir de hastalık eklenince pazar günü akşam 7’de uyuyup pazartesi sabahı 05.45’te kalkabildim.

02

Bu hafta sonu, uzun zamandır geçirmediğimiz kadar dolu ve keyifli geçti. Keyfimiz yerindeyken bir de kaldırdık baktık başımızı göğe, ne görelim? Seni! Gülümsüyorsun bizlere. Sen bizlere gülümserken, ben senin hikayeni anlattım en baştan. “Ne güzel güldün, o akşam bana.

03

Ancak bilmiyorduk, hasta da olsak, yorgun da olsak, bizi asıl tüketenin cahillikten doğan ihanet olduğunu… İnsanın aslında “güvenilmez” olduğunu kısa bir an unutmak bile bize çok pahalıya mal oldu. Durduk düşündük, üzüldük ve bir insan daha öldü gitti içimizden. Tüm klişeler, alışıldık laflar boşa çıktı. Kendi boyundan büyük kurulmuş dünyalar yerle bir oldular ayaklarımızın önünde. Biz, dürüstlüğün parayla satın alınamayacağını bir kere daha gördük.

04Bloga verdiğim bu kesinti, cidden çok fazla olayın yaşandığı bir dönem oldu. O yüzden kendimi zan altında bırakmak ve yazmaya mecbur bırakmak için yakın zamanda bloga eklenecek başlıkları yazıyorum buraya:

  1. Sercan’ın hafta sonu ziyareti – Airsoft
  2. Episode 13 Peyote Konseri
  3. Efendi Akustik Konseri
  4. Sabhankra – Revenge albüm kritiği
  5. Gojira’nın yeni videoları
  6. Getik Kafe açıldı

Görüşmek üzere.

Immortal – Sons Of Northern Darkness Plağım!

immor01

Cuma mesai bitimi sonrasında Immortal ve ben

Şu yazımda yakın zamanda gelecek yepyeni bir albümden bahsediyordum hani. İşte o albüm nihayet geldi sevgili okur! Immortal – Sons Of Northern Darkness. Üstelik Limited Picture Disk olarak. Bu, ciddi anlamda çok değerli bir ürün yani.

Şubat ayı pek çok açıdan berbat bir ay olsa da hakkını vereyim, elime geçen plaklar açısından hayatımdaki en iyi aylardan biri oldu diyebilirim. Gerçi Sercan için de iyi bir ay olabilir bu ay. Ama o durum başka bir yazının konusu olacak.

Immortal’ın en sevdiğim albümüdür Sons Of Northern Darkness. Yıllar önce yazdığım şu yazıda da belirttiğim üzere bir başucu albümüdür benim için. Hatırlıyorum, Amazon.com bu albümün çift plak gatefold black vinyl sürümü için ön sipariş almıştı. Ben de heyecanla vermiştim ön siparişi. Sözüm ona kırismıs hediyesi olacaktı. Lan geldi geldi son gün ön siparişleri iptal ettiler. Avucumu yaladım.

immor02Heh, kısmet bu ya, aynı albümün çok daha değerli bir versiyonunu, sınırlı sayıda basılmış picture disk versiyonunu Türkiye’nin en büyük Immortal tedarikçisi Uğur‘dan, Dark Rituals Distro‘dan ele geçirdim 🙂

Canım epey sıkkın bir şekilde, çiseleyen yağmurun altında bir yandan kargo şubesine yürüyor, diğer yandan yarısı gelen bir mesajın diğer yarısında ne yazdığını tahmin etmeye çalışıyor, küfür ediyordum içimden. Kargo şubesinde girince eve teslim kargoyu bana şube teslim diye ittirdiklerini fark ettim. İyice canım sıkıldı. Aldım paketi neredeyse koşar adım eve yöneldim.

Dark Ritual’ın ürün paketlemesi takdire şayan gerçekten. Abbath‘da öyleydi, bu da öyle gelmiş. Paketi açmak 5 dakika sürüyor. Nihayet açınca da öeeeffff! Hemen pikabı açıp plağı yerleştirdim ve One By One başladı çalmaya! Ardından bir parça atlattım ve asıl efsane Tyrants patladı! O anı sende yaşa:

immor03

Albüm, Nuclear Blast‘tan çıkmış ve grubun bu firmadan çıkan ilk albümü. Albümde Abbath gitar vokalda, Iscariah bas gitarda ve Horgh davulda yer alıyorlar. Ayrıca tüm sözler Demonaz tarafından yazılmış.  Albümün parça listesi şu şekilde:

A1 – One by One (5:00)
A2 – Sons of Northern Darkness (4:47)
A3 – Tyrants (6:18)
A4 – Demonium (3:57)
B1 – Within the Dark Mind (7:31)
B2 – In My Kingdom Cold (7:17)
B3 – Antarctica (7:12)
B4 – Beyond the North Waves (8:06)

immor04

 Arşivimdeki en değerli plaklardan bir tanesini daha seninle paylaşmış oldum sevgili okur. Immortal cephesinden yeni bir albüm çıkmayacak gibi görünüyor. Dolayısıyla bir sonraki hedefim Blizzard Beasts’in plağını almak olabilir. Bakalım zaman neler gösterecek, yeni imkanlar olacak mı?

2015 Yılımın Özeti

Yılda bir kere yazdığım, blogdaki en uzun soluklu serilerden, aslında yazmayı da çok sevdiğim bir yazıyla daha karşındayım sevgili okur. 2015 yılı bakalım nasıl bir yılmış, neler yapmışım, hep birlikte okuyalım, gülelim, ibret alalım, bir sonraki yıla hedefler koyalım kendimize.

Geçen yıl yazdığım değerlendirme yazısından hatırladım. 2014 yılı askerlik dolayısıyla blogun yerlerde süründüğü bir yılmış. 2015’te bu durumu biraz kırıp, blogu yeniden ayağa kaldırmak için uğraştım durdum. Bu çaba, reyting kasmaktan ziyade içeriği daha kaliteli ve sürekli hale getirmek içindi. Ama iş yoğunluğundan ve başka projelerden dolayı bloga yine hak ettiği önemi veremedim. Ama blogun görsel olarak daha çok zenginleştiğini söyleyebilirim. Bloga yıl içerisinde 136 tane yazı yazmışım. Blogdaki toplam yazısı sayısı ise 1350 civarına ulaşmış. Yüzlerce paragraf, binlerce sözcük, on binlerce harf…

Ocak 2015: Bu ay 9 yazı yazmışım bloga. Bu ay tek gündemimiz hava soğukluğuydu. Dairede işler yılın ilk ayı olmasına rağmen yoğundu.

Şubat 2015: Bu ay tam 17 tane yazı yazmışım ve tüm yıl boyunca en çok yazı yazdığım ay da Şubat olmuş. Okumaya devam et

Sercan’ın Ziyaretinin Gecikmiş Yazısı

serc01
Bayram tatili başladığında bizi heyecanlandıran asıl olay Sercan‘ın Eskişehir’e gelecek olmasıydı. Bir önceki ziyaretinde, şehre geldikten iki gün sonra görüşebilmiştik çünkü. Biz bu duruma epey sövmüştük. Dolayısıyla Sercan da bu sefer eşşeğini sağlam kazığa bağlıyor ve gelişini bize an be an haber veriyordu. 19 Eylül Cumartesi gecesi geldi Sercan. Önce hayattaki en yakın arkadaşı Özlem’le buluşmuşlar. Sonra biz gittik yanlarına ve aylar sonra Hangover‘da kucaklaştık Sercan’la. Görmeyeli epey şişmanlamış, pardon “kalantorlaşmış“tı. Böyle söyleyince daha cool oluyor.

Aynı gece Peyote‘de saçlar, yerlerde saçlar” isimli extreme şarkısıyla ortamlarda tanınmaya başlayan Kalben‘in konseri vardı. Alperler tüm ekip olarak oradaydılar ve Sercan da yanlarına gidecekti. Ancak biz gitmek istemediğimizden o gecelik Sercan’la vedalaştık.

serc02

Ertesi sabah güne geleneksel kahvaltı organizasyonumuzla başladık. Her zamanki mekanımıza gittik. Beşimiz, kahvaltıdan sonra bizim eve geçtik. Biz geçtikten sonra Caner, kısa süre önce evlenen dostlarımız Aykut ve Ece ile Aykut’un abisi Burak ve kız arkadaşı bize geldiler. Böylece evin kısa tarihindeki en kalabalık günlerden biri yaşandı. Salonun ortasında kurulu duran elektro davuldan dolayı biraz sıkışsak da eğlenceli oldu her şey. Sercan gelirken akustik gitarını da getirdiği için evde toplam da iki tane akustik gitar, kurulu bir davul, çeşitli perküsyon aletleri vardı. Epey bir şarkı çaldık. Davula bir ben geçtim, bir Aykut geçti. Alper ve Sercan gitar çaldılar. Repertuardaki tüm şarkıları çaldık. Özlem, ufak çaplı da olsa davulculuk kariyerine başlamış oldu. Aralıksız stick control çalıştı.

serc05

Akşam saat 18.00 civarı evdeki herkes, Sercan ve Özlem hariç, gittiler. Ayrıldılar gittiler. Biz de Üniversite Caddesi’ndeki Köfteci Yusuf‘a gittik. Güzel bir yemekten sonra doğruca Adalar’a gittik. Burada hep gittiğim Adımlar Kitabevi‘ne gittik. Sonradan yanımıza Sercan’ın ve Özlem’in arkadaşı olan üç sevimli kız (ikisi Sercan’ın iş arkadaşı, biri de Özlem’in arkadaşı) daha geldiler. İlaç sektöründen küçük ev aletlerine kadar uzanan geniş bir muhabbet oldu.

Sonra bize geçtik. Alper de buraya geldi. Geç saatlere kadar oturduk. Film izlemeyi düşündük ancak saat cidden çok geç olduğu için vazgeçtik. (Bundan sonraki iki gece boyunca üç tane film izleyecektik.) Kalktılar ve gittiler.

Ertesi gün ben hasta oldum. Bir önceki gece üşüttüğüm için hasta oldum. Evden çıkamadım bir süre. Çünkü hastaydım. İnanmadılar bana. Naz yapıyorsun, dediler ama ben hastaydım cidden. Neyse, sabahtan Sercan’la Özlem geldiler. Ardından da Alper geldi. Merve müthiş bir kahvaltı hazırladı. Kahvaltının ortalarına doğru Selda da gelip bize katıldı. Ben hasta olduğum için çok eğlenemedim. Gitar falan çaldık. Sonra pikniğe gitmeye karar verdik. Ben hasta olduğum için itiraz ettim önce. Ama ne olduysa oldu ve bu itirazdan üç saat sonra, Regülatör’de,  mangalın başında buldum kendimi.

serc03

Piknik efsane oldu. Caner ve Aykut’un abisi Burak da bize katıldılar. Ben açık havada kendime geldim. Hani hastaydın sen, demeye başladılar. Derler bunlar sevgili okur, inanmazlar. Piknikten sonra eve geçtik. Sercan’la Alper de yanımıza daha sonra gelmek üzere ayrıldılar bizden. Taa gece yarısı geldiler. Oturduk film izledik. Sonra nasıl uyumuşuz görmen lazım.

Ertesi gün Alper yine gitti. Biz de Sercan’la ne yaptık hatırlamıyorum sabahtan. Ama öğleden sonra annemlere gittik. Sercan bir süre sonra bizi bırakıp çarşıya döndü. Benim bir kitaplık projesi vardı. Biz de Murat’la onu yaptık ve tekrar Sercan’ın yanına döndük. Uzun süredir KFC yemediğimiz için Espark’tan üç tane menü alıp eve geçtik. Evde acayip keyifli bir ortam oldu yine. Alper yine gece geldi yanımıza. Bir film daha izledik ve ertesi gün Sercan’ı yolcu etmek üzere uyuduk.

serc04

Son sabah pek bir hüzünlüydük. Dört günümüz öyle hızlı, öyle keyifli geçmişti ki (benim hastalanmam hariç) sanki tatil bitiyormuş gibi üzüldük. Bu yazıyı yazarken uzun uzun düşündüm. Unuttuğum bir şeyler oldu mu diye. Muhakkak oldu. Eminim buna. Arada bir yerde yaptığımız bir kahvaltı vardı mesela. Oradan Özlem’in evine geçmiştik. Hatta televizyonda da Harry Potter vardı. Galiba son gündü., net hatırlamıyorum. Sercan’ın bagajdan ilaç eşantiyonlarını ne zaman almıştık o da bir bilinmez soru. Bu arada Özlem’le de epey özleşmişiz. Özlem, Sercan ve Merve’nin sınıf arkadaşıdır. Benim ve Alper’in de okuldaki projeden arkadaşımız.

Bu yazı çok gecikti. Neden böyle oldu? Çünkü olaylar hep üst üste geldi. Sercan gittikten hemen sonra bayram oldu. Eskişehir, Ankara derken iş uzadı. Sonra yeni hafta başladı ve ben ayağımı deldim. O sebepten dolayı yazı gecikti. Yazmasam olmazdı, ben kendimi affetmezdim.

Bir araya gelmek iyi oluyor. Sadece muhabbetinden değil, ortaya çıkan işler açısından da iyi oluyor sevgili okur. Mesela Alper’le yakın zamanda bir cover video kaydedebiliriz. Ayrıca izlenecek pek çok yeni film tavsiyesi aldım. Ve satın alınacak yeni yeni şeyler keşfettim, çoğu salakça ama olsun.

serc06Bu arada izlediğimiz üç film şunlardı: İtirazım Var (2014), Mortdecai (2015) ve Dracula Untold (2014). Bunlardan en beğendiğimiz Onur Ünlü‘nün yazıp yönettiği İtirazım Var oldu. Müthiş bir film. Harika mesajlar, göndermeler içeriyor. Mortdecai, Johnny Depp‘in vasat filmlerinde birisi. Gwyneth Paltrow‘un “alımlılığı” için izlenmeye değer. Dracula Untold ise güzel başlayıp tırt bitiyor, o kadar getirip getirip filmi bir hiçe bağlamışlar. Tarihsel olarak da tırtlamış. Özetle tırt.

Sercan’ın bu ziyaretinden bize miras bıraktığı en iyi tespit, artık şişman insanlara şişman değil, “kalantor” dememiz gerektiği oldu. En azından, Sercan artık şişman değil, kalantor. Ayrıca çok havalı ve iletişim becerileri çok üst düzeyde. Helal olsun kardeşimize. Seni çok seviyoruz.

NOT: Mutlaka unuttuğum detaylar var. Bunları eklemeler şeklinde yazıya ilave ederim hatırladıkça. Mesela Sercan’la En Zayıf Halka‘yı izlerken denk gelip de gülmekten öldüğümüz şöyle bir an vardı televizyonda:

Trakya Gezisi – Edirne Tekirdağ

edirne02Vay be! Günler olmuş bloga yazmayalı. Bu biraz tembellik, biraz vakitsizlik ve biraz da hastalık sonucu gelişen bir durum sevgili okur. Her neyse. Bu yazıda, geçen hafta sonu Alper‘le birlikte Sercan‘ı ziyaret ettiğimiz iki günlük Trakya gezimizden bahsedeceğim.

11 Haziran perşembe günü canım sıkkın bir şekilde işten eve döndüm. Yolda inip annemlere doğru yürürken Alper’i aradım. Hafta sonu Bursa‘ya gideceğimden bahsettim. Zira pazartesi günü Bursa’da iki günlük bir çalıştay vardı. Annemlerle hafta sonu gidip dayımlarda Sude ile vakit geçirecektik. Annemler ise İzmit‘e geçecekti. Alper sürpriz bir şekilde cuma akşamı Bursa’ya gideceğini ve birlikte gidebileceğimizi söyledi.

Böylece cuma akşamı buluşup her birlikte Bursa’ya doğru yola çıktık. Alper, hafta sonu Sercan’la buluşmak için İstanbul’a geçecekmiş. Hafta sonu Bursa’da yapacak bir işim olmadığını söyleyince beni de çağırdı. Böylece Sercan’a süper bir sürpriz yapabilecektik. Deniz otobüsüne bilet aldım hemen. Bursa-Yenikapı arası İDO‘nun seferleri vardı. Daha önce hiç deniz otobüsüne binmemiştim. Birkaç defa Çanakkale‘de feribota binmişliğim vardı.

O gece Bursa’da indik ve ertesi gün buluşmak üzere vedalaştık. Ertesi sabah erkenden kalktım ve saat 9’a doğru Alper ve babasıyla Kent Meydanı‘nda buluştuk. Buradan arabayla Mudanya‘ya gittik. İDO’nun iskelesi buradaydı. Saat 10’u biraz geçe feribota bindik. Şanslıydık. Feribotlar, deniz otobüslerinden çok daha iyiydi. Daha büyük ve daha rahattı. Alper’le koltuklarımıza oturduk. Biraz muhabbet, biraz sağı solu izleme, biraz uyku derken nihayet Yenikapı’ya geldik. Bursa’dan İstanbul’a gitmenin en iyi yolu kesinlikle İDO’nun seferleriymiş sevgili okur.

Yenikapı’da feribottan inip Sercan’ın bizi alabileceği yeri kestirmeye çalışıyorduk. Tabi Sercan’ın benim geleceğimden hala haberi yoktu. Alper tek taraflı olarak iletişim kurmaya çalışıyordu Sercan’la. Her neyse, aradan yarım saat geçmişti ki Sercan geldi iskelenin önüne. Alper önden gitti. Arkadan da ben gidip biniverdim arabaya. Sercan, “Ohaa, Mesut’ta gelmiş!” diye şaşkınlıkla bir kahkaha attı. Şaşkınlıkla bir süre yola devam ettik. Sercan’la birlikte arkadaşı Aşkın da arabadaydı. Aşkın’la tanıştık. Tıpkı onlar da bizim gibi açıklıktan kırılıyorlardı. O yüzden Forum İstanbul‘da bulunan IKEA Mağazası’na gittik. Niye böyle bir tercih yaptık? Çünkü Sercan kendine bir de koltuk alacaktı.

Sercan’ın aldığı koltuk

IKEA’nın önce restoran kısmına girdik. Yemeğimizi yerken iki günlük planımızı da yaptık burada. Epey bir yol yapacaktık. Neredeyse tüm Trakya’yı gezmiş olacaktık. Yemekten sonra Sercan’ın daha önceden almayı planladığı koltuğu aramak için mağazaya girdik. Neyse ki çok zorlanmadan bulduk. Mağazanın içinden çıkmamız 20 dakika sürdü! Koltuğu aldıktan sonra arabaya yükledik ve Edirne‘ye doğru yola çıktık.

Edirne! En son Keşan‘a gitmiştim askerdeyken. Biz Merkez’e gidecektik. İstanbul’dan Edirne’ye uzun bir yolculuk oldu. Yolda Penguen‘in yenilenmiş sayısını buldum arabada. Ahmet Ümit yazmaya başlamış! Ayrıca yine Kafa adında bir dergi gördüm. Başta karikatür dergisi sandım. Ancak başlı başına bir edebiyat dergisi çıktı. Yol boyu okuyup durdum. Pek çok farklı yazar vardı çünkü. Sonra uyumuşum.

edirne01Ne kadar yol gittik bilmiyorum, gözlerimizi açtık ve Selimiye Camii‘nin iki minaresini gördük. Bir dakika, Selimiye’nin dört minaresi yok muydu? Vardı! Burada Mimar Sinan‘ın dehasına şapka çıkardık. Kentin girişinden bakınca öndeki iki minarenin arkasına gizlenmiş diğer iki minareyi göremiyorsunuz. Kentin tam girişinden ve hatta her yerinden görülüyor bu cami. Kente yaklaştıkça solda ve arkadaki  minarenin biraz biraz görünmeye başladığını fark ettik. Sağdaki yine gizliydi.

Edirne‘de Karaağaç‘ta Sercan’ın sık sık gitti bir mekan varmış: Limon Kafe. Buraya gitmek için sırasıyla Tunca Köprüsü ve Meriç Köprüsü‘nün edirne04üzerinden geçtik. Epey yorulmuştuk ve akşam yemeği için Sercan’ın güzel planları vardı. O yüzden bu kafede yalnızca susuzluğumuzu giderdik. Sercan mekanı pek bir övmesine rağmen ben hiç sevmedim. Servis yavaş, fiyatlar pahalıydı. Daha sonra kalkıp Lozan Caddesi boyunca dolaştık. İşte Edirne’nin bu kısımlarını çok sevdim.

Nihayet akşam yemeğini yemek üzere yola çıktık. Edirne Merkez’de bulunan Meşhur Aydın Tava Ciğercisi‘ne gidecektik. Edirne’de Aydın ciğercisi 🙂 1998’de açılan bir işletmenin böylesine tutulmasına şaşırdım. Çarşıda iki dükkanın önünde kuyruk vardı.  İki dükkan da Aydın Tava Ciğercisi’ne aitmiş. edirne03Adamlar ilk dükkanın önünde kuyruk oluyor diye ikincisini açmışlar. Onun da önünde kuyruk var. Diğer ciğerciler ise bomboş! İlginç değil mi?

Kısa bir süre kuyrukta bekledikten sonra dışarıda bir masaya iliştik. Nihayet siparişlerimiz geldi. Masadaki ezme, domates, soğan ve diğer şeyler ücretsiz ve sınırsız olarak yenileniyor. Ciğeri ise kesinlikle tek porsiyon olarak söyleyin. Çok fazla geliyor çünkü. Buralarda alıştığımızın aksine ciğer küp küp değil, yaprak şeklinde kesiliyor. Tadı gayet güzel. Bir de muhakkak cacık sipariş edin. Harika.

Yemekten sonra kısa bir Edirne turu attık ve Sercan’ın her geldiğinde arabasını park ettiği o otoparktan arabayı alıp Tekirdağ’a doğru yola çıktık. Yemekten tıka basa doymuş olarak kalktığımız için sağa sola dönemiyor, adeta nefes alamıyorduk. Neyse, yol boyunca muhabbet ettik.

tekirdag01

Binemediğimiz Ranger’ın ışık oyunları

Yine biraz uyukladık ve Tekirdağ‘a geldik. Şansımıza 51. Kiraz Festivali vardı. Arabayı park etmemiz biraz zaman aldı. Bir adamın sigarasını bitirmesini bekledik ve nihayet park edebildik. Sahil boyunca irili ufaklı tezgahlar kurulmuştu. Çeşit çeşit şeyler satılıyordu. Çerez, meyve, kıyafet, oyuncak vs. Sahil boyunca yürüdük ve festival alanına geldik. Burada bir lunapark kuruluydu. Lan yalvardık yakardık Sercan’a, gel şu ranger’a binelim dedik. Binmedi. Biz de birazcık daha dolaştık ve Tekirdağ Merkez’de bulunan Look isimli mekana gittik. Burada ilk defa oturup ciddi ciddi bir beysbol maçı izledim. Hiç birimizin neler olup bittiği hakkında fikri yoktu. Öylece baktık.

tekirdag02

Gece yarısını biraz geçe toparlanıp kalktık ve bu sefer de Tekirdağ’ın ilçesi, Çerkezköy‘e doğru yola çıktık. Zira Aşkın burada oturuyordu ve biz de Aşkın’ın evinde kalacaktık. Yarı uykulu bir şekilde Aşkın’ın evine girdik. Fazla muhabbet etmeden yatakları serip uyuduk.

Lan nasıl güzel uyudum anlatamam. Böyle bir uykuyu uzun süredir arıyordum. Uyanıp diğerlerinin de uyanmasını bekledim. Sonra kahvaltı için Çerkezköy’ün merkezine indik. Aşkın’ın evi şehrin birazcık dışındaydı. Kahvaltıyı açık büfe olan bir yerde yaptık. Galiba ilk defa hepimiz açık büfenin hakkını verdik. Kahvaltıdan sonra Çerkezköy’ün biraz dışında oturan teyzemlere gittik. Teyzemlerin evine ilk defa geliyordum. Gürcan Abimin kızını da daha önce hiç görmemiştim. Biz oradayken teyzemin kızı Ayşe de geldi yanımıza. Yaklaşık yarım saat kadar teyzemlerde oturduktan sonra vedalaştık ve yine Tekirdağ’a doğru yola çıktık.

İki gün boyunca ilk defa yol bu kadar uzun geldi sevgili okur. Tekirdağ’a nihayet ulaştık ve Sercanlar’ın evine gittik. Önceki gün aldığımız koltuğun parçalarını yukarı çıkardık. Biraz dinlendik. Koltuğun montajını yaptık. Bir saat kadar oturduktan sonra Aşkın’la vedalaştık. Son defa, İstanbul’a doğru yola çıktık. İstanbul, dönüş yolu demekti. Yol boyunca muhabbet ettik.

Nihayet İstanbul’a girdik. Yine Forum İstanbul’a gittik. Sercan’ın işleri de vardı çünkü. Hayatımda bu kadar  saçma bir AVM görmedim. Karmakarışıktı. Tuvaleti bulmamız 1o dakika sürdü. Burada bir asker arkadaşımı gördüm, Gökhan. Adımı hatırlamadı 🙂 Acayip acıktığımız için yemek katını aramaya başladık. KFC Restoranı’nı da 15 dakikada bulduk. Üçümüz birlikte en son yıllar önce kova yemiştik. Güzel, abartılı bir yemek yedik. Dönüş saatimize iki saat kala Sercan’la vedalaştık, helalleştik.

Sercan gittikten sonra bu AVM’nin hemen yakınındaki metro istasyonuna gittik. Yenikapı’ya kolaylıkla gidebilecektik böylece. Gittik, jeton aldık ve metroya bindik. 15-20 dakikalık bir yolculuktan sonra Yenikapı’da indik. İDO’nun iskelesine gittik yürüyerek. Deniz otobüsünün saati yaklaşıyordu. Biraz oturduk Alper’le. İki günün değerlendirmesini yaptık, birer dondurma yedik.

İkimizde yorgunduk. Deniz otobüsüne bindikten sonra pek bir şey konuşmadık. Arkamda oturan çocuğun koltuğumu tekmelemesi bittikten sonra nihayet uyuyabildim. Alper uyandırdı ve “Gardaş geldik” dedi. Mudanya’da indik ve Alper’in ailesiyle buluştuk. Saat gece yarısını geçmişti, sağ olsunlar bizi almaya gelmişlerdi. Mudanya’dan Altıparmak‘a gittik. Alperler’e uğradık. Alpi eşyalarını aldı ve yine yola çıktık. Dayımlara uğrayıp önceki gün bıraktığımız annemleri aldık. Onlar Eskişehir’e dönerken ben de dayımlarda kalıp ertesi günün getireceği şeyleri düşünerek uykuya daldım.

Son zamanlarda geçirdiğim en harika hafta sonu bitmiş oldu böylece. Şimdi, yolculuk boyunca gördüğüm şeylerden kısa notlar aktaracağım sizlere:

  • Edirne’ye giderseniz muhakkak şu bahsettiğim ciğercide ciğer yiyin. Yanında cacık söylemeyi unutmayın.
  • İKEA’da İsveç köftesi diye satılan şeyin tek numarası üstüne döktükleri sos. Tadında özel bir şey yok.
  • KAFA Dergi’yi bir yerlerde görürseniz muhakkak inceleyin. Kapağı sizi aldatmasın. Güzel bir edebiyat dergisi. Yazarları çok seçme isimler.
  • Fiat Linea, çok saçma sapan bir araba. Ayağımızı yerden kesti evet, ama verdiği o saçma sapan arıza ile gözümde bitti tükendi.
  • Edirne’de tarihi köprüler var. Gerçekten muazzam eserler. Üzerinden geçecekseniz ileride bir yerlerde park ettikten sonra geri dönüp köprüleri inceleyin.
  • Mimariyle ilgileniyorsanız Selimiye Camii’yi muhakkak görün. Hakkında anlatılan sayısız efsaneyi de küçük araştırmalarla bulabilirsiniz.
  • Tekirdağ’a festival zamanı gidiyorsanız yanınızda Ranger’a binmekten korkmayan kişiler olduğundan emin olun 🙂

Yazı nihayet bitiyor. Bu güzel vakitler için Sercan’a ve Aşkın’a sonsuz teşekkürler. Ayrıca Alper’e de özel bir teşekkür 😉

Sercan’lı Bir Haftasonu

En son Kasım’ın sonunda, düğündeyken görüşmüştük Sercan‘la. O günden bugüne de işten güçten aşktan, bir türlü görüşme fırsatı bulamamıştık. Geçen hafta, 23 Nisan’ın perşembeye denk gelmesini bilen Sercan’ın şirketi, cumayı da bağlayarak dört günlük bir boşluk yaratmış çalışanlarına. İşte bu boşluğa sığmaya çalışan Sercan’ımız, kendisi birazcık şişmandır, Eskişehir’e gelmeye karar vermiş.

Tekirdağ‘dan önce Ankara’ya geçmiş uçakla. Sonra da 23 Nisan akşamı nihayet Eskişehir’e gelmiş. Ertesi gün işe gideceğim için geldiği akşam aramadı Sercan. Ancak 24 Nisan akşamı işten döndükten kısa bir süre sonra Alper aradı koordinatları verdi ve nihayet Sercan’la aylar sonra buluşmak üzere çarşıya çıktık.

sercono02Adalar’daki uğrak mekanımız olan Sağlık Pide‘de buluştuk, karşımızda kalabalık bir ekip vardı: Sercan’la birlikte Alper, Koray, Özgür ve Özlem de vardı. Merve‘yle bu ekibin yanına dahil olduk. Sercan’a bir önceki gün gelmesinden dolayı epey sövdüm. Sonra tabi sohbettir muhabbettir derken kızgınlıklar unutuldu, hancıya şarap ve kuzu butları söylendi, kurta da kemirmesi için kemik söyledi Sercan.

triviaYemekten sonra kendimizi bilmez bir halde Espark‘ın yanındaki Kahve Diyarı‘na geçtik. Burada saatlerce oturduk, gülüştük. Bir diğer kardeşimiz Volkan‘ı da aradık, çıktı geldi hemen. Volkan gelmeden önce Alper’le Trivia Crack oynadık. Ben yendim. Sonra Volkan gelince Alper ve Volkan birlikte oldular ve beni yendiler. Ama şansları da yardım etti. Bana şans “hiç” yardım etmedi.

Gece saat ona doğru biz kalktık ve eve geçtik; Sercan, Alper, Koray, Volkan ve ekibin geri kalanı (aslında ben ve Merve hariç diğerleri) eğlenceye devam etmişler. Acayip eğlenmişler. Bunu da ertesi gün saat sabah 10’u biraz geçe gittiğimiz toplu kahvaltıda öğrendik. Evet, yine en son Sercan’layken toplu bir kahvaltı yapmıştık. Hatta o zaman Seval de vardı, ah canım benim. Onu da andık.

Kahvaltıdan sonra beklenen oldu ve bizim eve geçtik. Sercan ve Koray, Sercan’ın bir önceki gece feneri söndürdüğü yerden eşyalarını alıp bize geçtiler. Öncesinde biz de Alper’lere gidip Caner‘in klarnetini aldık. Sonra bize geçip klarnet gitar, fife gitar, melodika gitar, melodika fife ve bilimum enstrümanlarla eğlenmeye başladık. Sercan ve Koray geldikten kısa bir süre sonra aklıma bir fikir geldi: Stüdyoya gitmek!

sercono01Yarım saat içerisinde hazırlığımızı yaptık ve stüdyoya geldik. Biraz bekledikten sonra stüdyoya girdik ve eğlenceli bir stüdyo oldu. “Öyle dertli dertli bakma, gören olmaz, duyan olmaz” dedi Koray. Stüdyodan sonra Koray yanımızdan ayrıldı.

Biz de Alper ve Sercan’la birlikte yeniden bizim eve geçtik. Gece Sercan ve Alper bizde kalacaktı. Geçenlerde Merve’nin bana aldığı mezuniyet hediyesini görünce Alper’in tüm ilgisi alakası buna kaydı. Şimdi bu hediyenin ne olduğunu söylemiyorum. Çünkü yakında bununla da ilgili bir yazı yazacağım. Alper, Sercan ve ben, oturup bu hediyeyle uğraştık. Epey de iyi iş çıkardık.

Uzun süredir vakit bulup da film izleyemiyorduk. Alper’in tavsiyesiyle “Gone Girl“ü izlemeye başladık. Allah belasını versin, o ne biçim bir sondu lan öyle? Film çok iyi ilerliyor, ilerliyor, sizi ekranın başına kitliyor. Ancak öyle bir sonla bitiyor ki anlatamam. Evet, anlatmayacağım. İzleyin görün.

Ertesi sabah saat on bire doğru uyandık. Özlem ve Koray’a haber verdik. Sercan öğlen iki buçukta Ankara’ya geçecekti. Daha önce hiç gitmediğim bir mekana, Madame Teras Cafe Bistro‘ya kahvaltıya gittik. Burada açık büfe kahvaltı servisi vardı. Haftaiçinde madamserpme kahvaltı da aoluyormuş ancak haftasonu sadece açık büfe varmış. Eskişehir’in tüm kalantorları da buradaydı. Kapıda park etmiş halde onlarca biemdabılyular, audiler vardı. Bunların arasına Alper’in efsane Flash Gordon‘ını park ettik.

Kahvaltı epey uzun sürdü. Bir kahvaltı süresi kadar da sofrada muhabbet ettik. Saat ikiye doğru yine topluca, bu sefer Otogar’a doğru yola çıktık. Yolda biz askerlik muhabbeti yaptıkça Alper müziğin sesini arttırdı.

sercono03Nihayet bu hareketli ve eğlenceli hafta sonumuzun sebebi, Sercanımızı yolcu ettik. Sercan’ı yolcu ettikten sonra Alper bir krallık yapıp bizi Batıkent’e bıraktı. Çünkü amcamlar Eskişehir’e gelmişlerdi.

Amcamlarla da bir süre oturup sohbet ettikten sonra, onları da Bursa’ya yolcu ettik ve her güzel şey gibi, haftasonu bitmiş oldu.

despic