Tag Archives: sabhankra

Sabhankra – The Dream Is Dead (2019)

sabhankradream.jpg

Yeni bir yıl başladığında yerli metal müzik piyasasındaki kemik kitle, o yıl dinlenecek yeni albümlerin arayışlarına giriyor. Son iki yıldır da Sabhankra, daha yılın ilk günlerinde bombayı bırakıyor ortalığa. Son yıllarda sertlikten taviz vermek şöyle dursun, bilakis daha karanlık ve hızlı parçalarıyla Sabhankra artık piyasanın amiral gruplarından birisi olduğunu iyice ortaya koyuyor. İşte The Dream Is Dead, bu yükselişin zirve noktasında yepyeni üç parçadan oluşuyor. Takvimler, 2019 Şubat ayını gösteriyor ve Sabhankra yine yayında. Sen de Sabhankra’yı en Türkçe olarak en kapsamlı yazan yerdesin.

Geçen senin sonbahar aylarında yeni bir çalışmanın müjdesini vermişti Sabhankra. Zaten 2018 yılı da konserler ve yeni materyallerle (CD, kaset, tişört) dopdolu geçmişti. Bu noktada da, çok büyük ihtimalle Sabhankra şu anda diskografisi en kalabalık Türk Metal gruplarından biridir ve hatta en kalabalık olanıdır diyebiliyorum. Şu anda metal-archives’te Sabhankra adına 13 farklı çalışması (1 demo, 4 albüm, 4 EP, 2 live, 2 DVD) ve eski adları olan Constantinopolis adına da 2 farklı çalışması (1 demo, 1 albüm) kayıtlı. Tüm bu çalışmaları derlediğinizde karşınıza 70’ten fazla kaydedilmiş farklı şarkı çıkıyor. Aşağı yukarı 16 senelik bir kariyerde ortaya çıkan işler bunlar. Üretiyor adamlar. Durmuyorlar, rölantiye almıyorlar, cepten yemiyorlar, eski materyallerle yetinmiyorlar, yeni yeni yeni sunuyorlar sürekli olarak. O da yetmiyor videolar, dvdler, klipler yayımlıyorlar.

Yavaş yavaş The Dream Is Dead’i konuşmaya başlayalım. Her şey Savaş Sungur’un grubun daha önceki Seers Memoir ve Revenge çalışmalarının albüm kapaklarını da çizen Martha Sokolowska’dan yeni bir albüm kapağı çizmesini istemesiyle başlıyor. Gelen görselden o kadar memnun kalıyor ki ellerinde biriken materyallerden sonuca en yakın olanları hemen derleyip toparlayıp üç parçayı oluşturuyorlar. Şunu hemen en başında belirteyim, bir bütün olarak en sert Sabhankra albümüyle karşı karşıyayız. Grup giderek melodik black metale evrimleşiyor. Bu dönüşümün zirve noktası.

Albüm yine home studio productions tarafından kaydedilmiş. Mastering ve miksaj işlerini ise önceki albümlerden tanıdığımız Ali Sak yapmış. Şu anda yalnızca dijital platformlarda yayımlandı albüm. Ancak kısa bir süre sonra Khufu Records tarafından kaset olarak basılacak. Uzun vadede ise CD olarak basılması pek mümkün değil. Ancak belki ileride birkaç EP birleştirilip split bir iş olarak CD formatında da basılması mümkün olabilir (bu benim temennim).

savasridvanAlbüme adını veren parça, The Dream Is Dead ile başlıyor EP. Altı dakikalık bir kaos başlıyor. Parçanın başından sonuna kadar kesilmeyen blastlar üzerinde melodik rifflerle ilerliyor parça. Burada vokal de olabildiğince agresif. Zaten bu üç parça Savaş Sungur’un öfkesinin de en yoğun halini temsil ediyor. Bir müzisyen olarak ruh halini bundan daha iyi nasıl yansıtabilirdi bilemiyorum. Biz kendisini tanıdığımız için bu çıkarımı rahatlıkla yapabiliyoruz. Parçanın dördüncü dakikası içerisinde ortalama bir solo başlıyor. Bunun çok çok daha iyilerini önceki albümlerde duyduğumuz için buna ortalama diyorum. Albüm bu parçadan son parçaya kadar çok hızlı bir albüm. Bunun da sebebi davulcu Rıdvan Başoğlu. Sonunda söyleneceği başında söyleyeyim, bu albüm performans açısından Rıdvan Başoğlu’nun albümü olmuş. Yani albümü kim dinlerse dinlesin, dikkatleri ilk çeken şey davullar! Diskografinin en hızlı, en teknik parçaları bunlar. Grup üyeleriyle konuşunca da her biri “Rıdvan hız istiyor” diyorlar.

Immortal’ı andıran bir girişle, ikinci parça Blood For Blood başlıyor. Ben bu girişi ilk duyduğumda aklıma hemen Süha Kozbey geldi. Kendisinin Immortal’ı sevdiğini biliyorum. Ancak şaşırtıcı bir şekilde bu parçanın değil de üçüncü parçanın Süha Kozbey tarafından yazıldığını öğrendim. Dönelim parçaya. Bir öncekine göre daha da karanlık bir parça bu. Grubun yakın zamanda Bursa’da olacak konserinde de ilk defa sahnede çalmayı planladığı parça buymuş. Neredeyse yedi dakikalık süresiyle de en uzun parça. Yıllar önce şu yazımda yazdığım kural gereğince, tüm sert Sabhankra parçalarında olduğu gibi bu parçanın da girişinde vokal öncesinde bir scream giriş var.  Tüm bu ana kadar, yazabileceğim en büyük eksiklik klavyelerin eksikliği olabilirdi. Ancak parçanın başında başlayarak sonuna kadar eşlik eden ve son kısımda nihayet trafiği kontrol eden klavye melodisini es geçmiyorum. Bu albüm bir gitar albümü. Ne yazık ki klavyeler çok baskın değil bu sefer. Sadece klavye melodisinin alıp götürdüğü parçalar yok. Elbette ki böyle sert bir albüm albüm kaydetmek niyetindeyseniz klavyelerden fedakarlık etmek durumunda kalıyorsunuz.

Yukarıda “bu albüm bir gitar” albümü diye bir cümle kullandım. Son parça, Fight Back The Piercing Light başladığında bu durum biraz değişiyor. Rıdvan Başoğlu, girişten bitişe kadar “ben varım” diyor. Parça benzer bir trafikle başlıyor ve devam ediyor. Melodik bir solosu yok. Bunun yerine, aralarda blastlarla tırmanan ve twin pedal/melodik rifflerle taşınan bir gövde ritmi var.  Bu şarkı diğer bir yandan, Güneş’e, günışığına savaş açan Savaş Sungur’un bir manifestosu da olmuş durumda. Diyor ki:

“Come together, stand against the piercing light!
Stand strong, fight back the piercing light!

(Bir araya gelin, delip geçen ışığa karşı durun!
Güçlü durun, delip geçen ışığa karşı koyun!)”.

grupsabhankra.jpgUnutmadan, albümün ve grubun 2019 yılı güncel ve uzun yıllar böyle kalmasını dilediğimiz kadrosu:

Savaş Sungur – Gitar, vokal
Süha Kozbey – Gitar
Gürkan Yücel – Bass
Rıdvan Başoğlu – Davul

Genel olarak değerlendirildiğinde, melodiklik olarak öncekilere göre zayıf, ancak hız ve agresiflik olarak zirvede bir EP’den bahsediyoruz. Gruba Rıdvan Başoğlu’nun etkisini artık çok net görebiliyoruz. Her biri çok sevdiğim insanlar, arkadaşlarım olan Gürkan Yücel, Süha Kozbey ve Savaş Sungur’un da bu evrime en başarılı şekilde uyum sağladığına hiç şüphe yok. Black Metal’in melodik sularında yüzüyoruz artık dostlar. Geçen yılın buzulları, dağları (From The Frozen Mountains) artık geride kaldı. Artık öfkemizin doruklarındayız.

 

2018 Yılımın Özeti

11 yıllık blog hayatımın en geç yıl özeti yazısı oldu, farkındayım. Ancak 7-8 Ocak tarihlerindeki Doktora Yeterlilik Sınavı ve hemen peşinden gelen 12-13 Ocak Açık Öğretim Fakültesi sınavları nedeniyle geciktim. Elbette bu sırada yazıyı ufak ufak yazmaya başlamıştım. Az önce son sınavdan çıkıp geldim ve yazıyı bugün yayınlıyorum.

Çok uzun yıllardır hayalini kurduğum Eskişehir’de yaşamak ve çalışmak hayalimin ilk yılıydı 2018. O kadar çabuk geçti ki geriye dönüp bakınca acaba neler oldu diyorum, unutmuşum neredeyse. Bu yoğunluğun elbete ki büyük kısmı işle alakalı. Ancak kendi özel hayatımızda da bu yıl üzücü birkaç olay yaşadık. Umarım tekrarları olmaz.

Geleneksel “Yılımın Özeti” yazısına hoş geldin sevgili okur. Biliyorsun, biraz uzun bir yazı oluyor bu. 2018 yılında, her ay neler yaptığımı şöyle bir özetliyor, sonrasında ise bir önceki yıl koyduğum hedefler ile bir sonraki yılın hedeflerine yer veriyorum. Blogla ilgili istatistikleri de paylaşıyorum.

Her sene yazdığım üzere, 31 Aralık tarihi meslek hayatımın da işe başlama yıl dönümleridir. Kadere bak ki nasıl altı sene önce Bilecik‘te 31 Aralık günü işe başladıysam, Eskişehir’de de geçen yılın son günü, işe başlamıştım. Son günler yarım gün olduğu için Ocak ayının 2. günleri genelde yıl dönümleri oluyor. Bu yıl Eskişehir’de iş yerindeki mesaimin büyük bir kısmı “Sıfır Atık Projesi” çevresinde döndü. Pek çok sunum ve eğitim programı düzenledik bu konuda. Bir de grafik tasarım işlerimiz epey yoğundu. O açıdan sevgili iş arkadaşlarıma yazının en başında teşekkür edeyim. Bilecik’te kalan eski dostları da unutmuyorum elbette. Onlara da selamlar olsun.

Ocak 2018:

Bu ay bloga 5 yazı yazmışım. Eskişehir’deki iş yerine alışmakla geçti bu ay. Bir de ay sonuna doğru “Süper Kanlı Mavi Ay” isimli bir dolunay yaşandı. Aynı ay içerisinde iki dolunay olması bu yılın en müthiş gök olaylarından bir tanesiydi. Yıl boyu aksamayan tek şey dolunaylarım ve onların yazıları oldu.

Şubat 2018:

Bloga 6 adet yazı yazmışım. Bu ay Volkan Türkiye’ye gelmişti. Çok özledim yahu Volkan’ı da. Uzun süre oldu görüşmeyeli.

Okumaya devam et

Sabhankra – From The Frozen Mountains (2018)

Artık şunu herkes biliyor sevgili okur: Söz konusu Sabhankra ise, Proofhead My Resort bu grup hakkındaki en kapsamlı bilgiyi bulabileceğin yegane ortamdır. İşte yine Sabhankra’nın yeni albümü “From The Frozen Mountains” hakkında yazılmış en kapsamlı incelemeyle karşındayım. Şimdi şu aşağıdaki videodan, albümü dinlemeye ve yazıyı yavaş yavaş okumaya başla.

20626564_10210396217567187_7655190690518992723_oTürkiye’nin şüphesiz en üretken ve diskografisinde en çok şarkıyı barındıran gruplarından biri olan Sabhankra, bu yıl da yepyeni bir albümle bizlerin şu küçücük dünyalarını aydınlattı. Ben bu tamlamayı (Türkiye’nin en üretken ve diskografisi en kalabalık metal gruplarından bir tanesi) geçen yıl yazdığımda herifin biri yorum olarak bana “sen daha lastik don giyerken bilmem kim grubu albüm yayımlamıştı” yazmıştı. Mail adresini falan çok araştırdım da bulamadım kim olduğunu. Benim demek istediğimi anlamamak bir yana, ortaya sürdüğüm gerçek, nedense onu çok üzmüştü.

Durum ortada. Her sene yeni parçalar üreten, albüm yapan, konser veren bir metal grubu var: Sabhankra. Henüz bu yılın başında yepyeni albümlerini yayımladılar ve -bazılarının iddiasının aksine- pek çok dinleyici/yorumcu tarafından çok başarılı bulundular. PasifAgresif, albümü Sabhankra’nın her açıdan en iyi albümü olarak değerlendirdi. Dost sitelerimizden olan ZeroSixExtreme ise albümü “en hızlı, en sert ve en vurucu Sabhankra albümü” olarak nitelendirdi. 

Albüm, 2017’nin son aylarında duyuruldu. Önce albümün kapağı, hemen ardından da albüme adını veren parça “From The Frozen Mountains” yayımlandı. Bu dönem hayatımın karmakarışık dönemlerinden bir tanesine denk geldiği için şarkıya epey tutundum. Heyecanla albümün gelmesini bekledim. Bundan önceki iki albümde Rusya’yla çalışan Sabhankra, bu albümde de rotayı Rusya’ya çevirmişti. Dolayısıyla ipler Rusların elindeydi. Albümün gelmesini bekliyorduk. Bu esnada albümü basan firma Metalism Records albümü Youtube’a yüklemişti. Hatta pek çok sitede kritikler bile yayımlanmaya başlamıştı. Geç oldu ama nihayet geçen hafta CD olarak elime geçti yeni albüm. Elbette Yurtiçi Kargo, kalitesini göstermiş ve sipariş ettiğim iki CD’nin de kutuları paramparça olmuş, kartonetleri delinmiş halde elime ulaşmıştı. Ama olsun, en azından CD’lere bir zarar gelmemişti ve şükretmem gerekiyordu.

frozen001

Evet, albümde 6 parça yer alıyor. Aslında parça sayısı olarak bakıldığında EP olarak değerlendirilebilir. Ancak çalma süresi yaklaşık 41 dakika olan bir EP olamayacağı için, Sabhankra diskografisinin 4. full-lenght albümü oluyor. Albümün açılış parçası “Crushed Under The Fists Of The New Reign“. Parçanın en başında scream bir giriş olduğu için anlıyoruz ki “bu sert bir Sabhankra şarkısı” olacak. (Albüm bu açıdan ikiye ayrılıyor. Üç parça çok sert ve agresifken, üç parça ise daha hüzünlü ve vurucu.) Albümün süre olarak en kısa parçası. Ben özellikle vokal altı melodisini çok beğeniyorum ve parçadan aklımda kalan melodi de bu oluyor. Davulun trafiği bir dakika olsun yavaşlamıyor, blastlar ve peşine seri ataklar ve twinlerin üzerine kurulmuş bir yapıyı dinliyoruz. Grubun davulcusu Rıdvan Başoğlu, teknik olarak bunun da üzerinde bir davulcu olduğu için konserlerde epey olay çıkacağa benziyor bu parçada.

Bir sonraki parça da yine screamle başlama geleneğini bozmuyor: They Are Everywhere. “Kim onlar?” diye sordum defalarca Savaş Sungur‘a. Cevap vermedi. İşte cevabı şarkının sözlerinde:

This nightmare I had found myself in – Kendimi içerisinde bulduğum bu kabus,
Won’t let me be myself again – Yeninden “ben” olmama izin vermeyecek,
It pings inside my head – Kafamın içerisinde dönüp duruyor,
How to get rid of my visions? – Bu rüyalardan (sanrılardan) nasıl kurtulurum?
They are everywhere! – Her yerdeler!

Yazmış, helal olsun. Parça böyle böyle giderken üçüncü dakikadan itibaren bir klavye melodisi giriyor ki off off. Anlatamam sevgili okur. Klavyecisi olmayan, konserlerde alt yapı kullanan bir grup için fazlasıyla cesur, cesaret isteyen ve parçayı sırtlayan bir melodi bu. İşte Sabhankra, bu sebepten çok kaliteli bir grup. İşte Sabhankra bu sebepten Türkiye’nin en iyi metal gruplarından bir tanesi. Melodiyle birlikte başlayan davul atakları da en az melodinin kendisi kadar yükseğe taşıyor parçayı. Parça boyunca aynı frekansta ve seste devam eden tek bir nota var. Bir dokunuş. Parça bitiyor ve hala kulaklarımızdan kaybolmuyor. Yıllar önce To Die For A Lie’da bir benzeri vardı. İşte bu ses, şarkıda anlatılan ve “kafamızın içerisinde sürekli dönen” o ses!

Üçüncü parça: My Thirst For Blood. Klavyenin olabildiğine sakin tonuna karşılık oldukça yırtıcı bir vokal eşlik ediyor parçaya. Savaşmak ve öldürmek için yol alan askerlerin havadaki korkuyu hissetmeleri ancak bu şekilde anlatılabilir. Fazlaca bir aksiyona girmeden, bu formülle bitiyor parça. Bu açıdan bakıldığında albümün en zayıf parçası diyebilirim.

Vee hemen ardından albümün açık ara en iyi parçası, en unutulmaz melodisi başlıyor: It Burns! Aman yarabbim! Ne kadar çok özlemişiz Sabhankra’nın gitar melodilerini. Ne kadar çok özlemişiz Powercraft‘takine benzer, ilk saniyede beyne işleyen o melodileri. It Burns, özellikle gitarlardaki muazzam numaralarıyla ön plana çıkıyor. Çok az kişinin bildiği bir detayı hemen aktarayım. Bu şarkı, The Game Of Thrones‘un (içimin yağlarını da eriten sahnelerinden biri olan) 7. sezonundaki o meşhur ejderhayla savaş sahnesini, Daenerys Targaryen‘in ejderhasıyla Lannister ordusunu kavurduğu o sahneyi anlatıyor. Albümün kapağındaki ejderhayı hatırladınız değil mi? Beşinci dakikadan itibaren ejderhanın alevi kavuruyor, yakıp yıkıyor ortalığı. “Köleler yok, efendiler yok, zincirleri sonsuza dek parçalarım, yeni bir düzen geliyor ve ben bunu koruyacağım!” Şarkının son kısmının özellikle savaş alanındaki seslerle birlikte mikslenmiş olması, parçayı benim gözümde bir başyapıt seviyesine taşıdı. Bu parçada emeği olan herkesi özellikle tebrik etmek gerekiyor. Şimdi o sahneyi hatırlayabilirsiniz…

Evet, Sabhankra diskografisinin ilk featuring şarkısı var beşinci sırada: The Last To Stand. Klavyenin yine “naifliğiyle” bizi bizden aldığı, vokalin Yaşru grubundan Berk Öner tarafından yapıldığı albümün en slow parçası. Ayakta kalan son adamın öyküsü. Brutal vokalin altında eğer “Berk Öner” ismi yazmasa, pekala bu sesi Savaş Sungur’a benzetebilirsiniz. Yaşru ve Sabhankra birbirlerine çok yakın dost olan gruplar ve daha önce de sahnelerini paylaşmışlıkları vardır. Altıncı dakikanın sonlarına doğru parça bitiyor, sonrasında duyduklarımız ise yutkunduktan sonra aklımıza gelen her şey. Pişmanlıklar, eskimiş mutluluklar, keşkeler ve birazcık da öfke. Ahh.

frozen002

Albümün kapanış parçası albüme adını veren “From The Frozen Mountains”. Bana göre albümün ikinci en iyi parçası. Olabildiğine sert ve soğuk. İskandinav stilinin çok başarılı bir uyarlaması. Özellikle nakarat üstü giren ve parçayı o donmuş dağların zirvelerine taşıyan klavyeler ilk duyduğum günden beri M-Audio midi klavyemde çalmaya çalıştığım kısımlar oldu. Vokalin scream ve hızlı üslubu, grubun özellikle Powercraft albümünden sonra çıkardığı 2010 dönemindeki parçalarındakinin aynısı. Üçüncü dakikadan itibaren parçanın akışı değişmeye başlıyor ve burada çok yerinde bir soloyla bunu yapıyorlar. Gitaristlerin hangisi hangi kısmı çalıyor o anda bilemiyorum ancak burada ilk defa parçayı gitaristler sırtlanıyor. Ancak tekrar yazıyorum, albümde ne zaman parça, yükselse bunun altından klavye ve davulun işbirliği çıkıyor. Parçanın son kısmı, muhtemelen son parça olması ve kapanışın etkisini çok daha iyi verebilmek için karın içerisinde yürüyerek uzaklaşan kahramanımızın ayak sesleriyle bitiyor. Arka planda ise bize Our Kingdom Shall Rise’dan hatırladığımız o meşhur “snare roll” partisyonu eşlik ediyor. Diyorum ya, çok özlemişiz.

Albümün kapağı son iki albümün kapaklarını çizen Martha Sokolowska‘dan farklı olarak bu sefer Jereme Peabody tarafından çizilmiş. Donmuş karlı tepelerden süzülerek inen kızıl bir ejderha. Sade, beyazın ve grinin hakim olduğu ancak ejderhanın bir anda tüm dikkati kendi üzerinde topladığı çok başarılı bir görsel olmuş. Bunun plağı ne biçim olurdu be…

Albümün mix ve mastering işlemleri Ali Sak tarafından gerçekleştirilmiş. Bundan önceki albümlerin tamamında Barbaros Ali Kaynak imzası vardı. Ali Sak da en az onun kadar başarılı bir iş çıkarmış. Keşke basslar birazcık daha belirgin olsaydı diyebilirim belki. Emeğine sağlık. Kartonette yer alan grup fotolarını Levan Uzbay gardaşım çekmiş. Eline sağlık onun da. Bir fan olarak en mutlu olduğum an da tabii ki teşekkür listesinde kendi adımı gördüğüm an oldu 🙂

frozen003

Geçen seneki konser albümlerini saymazsak, davulcu Rıdvan Başoğlu’nun Sabhankra’daki ilk albümü bu. Sevgili misterimiz Süha Kozbey (gitar) ve muhteşem dostumuz Gürkan Yücel (bass),  grubun diğer emektarları. Vokal ve gitarda ise olmazsa olmaz, “Yeterince metal mi?” sorusunu dillere pelesenk eden Savaş Sungur yer alıyor.

Yukarıda da bahsettiğim üzere, Albüm Rusya’da Metalism Records tarafından basıldı. Diğer iki albümü basan firma Haarbn Productions tarafından da dağıtımı yapılıyor. Türkiye’de Hammer Müzik ve bizzat grup tarafından satışı yapılıyor.

Bu yıl maceramız donmuş dağlarda, buzul tepelerinde geçiyor. Sabhankra üretmeye devam ediyor. Beğenenler destek oluyor, albüm satın alıyor, konserlere geliyor, merchandise alıyor, başkalarını dinlemek için teşvik ediyorlar. Türkiye’de metal müziğin ihtiyacı olan şeyi yapıyorlar yani. Öpüyorum.

 

2017 Yılımın Özeti

owl-illustration.jpgDaha başlarken katliama sahne olan, yıl boyunca göz yaşının, ölümlerin, vedaların eksik olmadığı, bir önceki yıldan hiç de arta kalmayan, toplumun artık geri dönülemez şekilde ayarlarının bozulduğu, müzikten başka hiçbir şeyin tat vermediği bir yılı, 2017’yi de geride bıraktık sevgili okur. Bu yıl çok fazla sağlık sorunu ve hastane problemleriyle uğraştım. Yıldım. Ama nihayet bitti ve blogun geleneksel yıl özeti yazısına hoş geldin. Uzun bir yazı olacak ama keyifli bir yazı olması için de elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.

31 Aralık tarihleri yılın son günü olmasının yanında benim için meslek hayatımın başlangıcının yıl dönümüdür. Bu yıl mesleğimde beşinci yılımı doldurdum. Şüphesiz yılın en önemli olaylarından birisi, uzun süredir beklediğim bir şey gerçekleşti ve Eskişehir’e tayin oldum. Kadere bak ki sevgili okur, Eskişehir’de de tıpkı Bilecik gibi, yılın son iş gününde, 29 Aralık tarihinde iş başı yaptı. Bazı sağlık sorunları nedeniyle böyle oldu. Zaten bu sağlık sorunları da yılın son iki ayında bize bir türlü huzur vermedi. O açıdan 2017 bir an önce bitmesini istediğimiz bir yıla dönüştü.

Bu yıl, blogta reytingler önceki yıla göre ciddi bir artış gösterdi. Özellikle yeni okurlara teşekkür ederim. Eski okurun ise gönlümde tahtı altındandır! Ancak yazıların en çok geciktiği yıl galiba bu yıldı. Olaylar olup bittikten sonra yazma fırsatı bulabildim çoğunlukla. Bunun bir sebebi malum, yıl boyunca Bilecik’e yaptığım git gel durumu idi. Diğer sebebi de bu yıl kayıt olduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü ile halen devam eden Doktora derslerimdi. Olsun lan, okumak güzel şey.

Evet, haydi bakalım bu yıl blogta neler oldu neler bitti. Aylara göre önemli olaylar nelerdi? Okumaya devam et

Sonbaharın Dolunayı

Bak işte sonbaharın ilk yazısını yazıyorum bu gece. Uzun bir tatilden sonra nihayet oturabildim bilgisayarın başına. Bu ayın dolunay yazısı, “sihirli aşk mısraları” başlıyor.

Geçen hafta neler oldu neler. Uzun süredir kullandığım Samsung Galaxy Note 2 telefonum bir daha açılmamak üzere kapandı. Teknik servis sorunun anakarttan kaynaklandığını söyledi ve onarım masrafının 600 TL olacağını ekledi. Bu durumda yapılacak tek şey çok uzun süredir gözümün üzerinde olduğu, Samsung Galaxy Note 5‘i almaktı. İlk çıktığı zamana göre fiyatı da ucuzlamıştı. Nihayet, bayramdan hemen önce gittim, bir daha tek bir çöp almamaya yemin ettiğim Teknosa‘dan aldım telefonu. Telefon için başlı başına bir yazı yazacağım. En aşağıdaki görseller yeni cihazla çekildi. Seni görebilmenin en iyi yollarından birisi.

20626564_10210396217567187_7655190690518992723_oBir süredir gözümüz kulağımız Sabhankra‘daydı. Yeni albümden ilk bombayı patlatmasını bekliyorduk  ve o bomba patladı: From The Frozen Mountains. Yüreğimiz cayır cayır yanarken, birden kendimizi buzulların ortasında bulduk. Kalplerimiz dondu ve taş kesildi. Sevgiden, kaderden ve yaşamaktan ümidimizi kesip kederin ve hüznün doğurduğu yepyeni acımasız ve öfke dolu insanlar olup çıktık. İşte, From The Frozen Mountains da bu filmimizin soundtrack’i oldu. Sabhankra, özlediğimiz klavye altyapıları, güçlü screamleri ve epik riffleriyle dopdolu bir parçayla yeni albüm için başlangıcı verdi. Artık gözümüzü geride kalan izlerden ayırıp karlı dağlara çevirdik. Bekliyoruz.

getik11Başka bir güzel haber ise biricik dergimiz Getik Fanzin‘den. Yine uzun bir aradan sonra, 11. sayımızı çıkarttık bu ay. Derginin teması para. Fakat biz temamızdan biraz daha bağımsız olarak, savaş ve tereddüt konusunu işledik. Bu sayıdaki öykümüz Ender‘in bir rüyasıyla başlıyor. Devamında ise direksiyona ben geçiyorum. Aysun, sağ olsun, yine bizi yalnız bırakmadı ve bir tepeye hem de senin resmini çizerek, konduruverdi hikayenin geçtiği hastaneyi. Bu hastaneyi de çocukluğumun geçtiği ilçenin tek hastanesini düşleyerek kurguladım. Öyküdeki her detay, bu hastaneye dair halen aklımda kalanlarla, hatırladıklarımla alakalı. Processed with VSCO

1 Ekim 1943 sabahı öldüğüme inanarak uyandım. Gözlerim bulunduğum odanın içerisindeki parlaklığa bir türlü alışamadı. Etrafımı göremiyordum, fakat o korkunç inlemeleri rahatlıkla duyabiliyordum. Başımı sağa sola çevirsem de kısık gözlerimden görebildiğim görüntü değişmiyordu. Işığın şiddeti her tarafımda aynıydı. Hiçbir şey hissetmiyordum. Duyduklarımdan başka hayat belirtisi yoktu, içeride de dışarıda da. İşte bu da beni daha çok korkutuyordu.

Dolunayım, bugün seni anlattım yine. “Vay be” dedi dost, öyle girdi. Sonra yutkunduk birlikte. Ancak vazgeçemedim ben gökyüzüne bakmaktan. 30 Ağustos’ta dünyamıza girdin. Yeşermeni bekliyorum. Seni bekliyorum.

Ağustos Dolunayı Sürprizleri

agustos02Bu yazın son ayında, Ağustos’ta nihayet güzel haberler almaya başladık sevgili okur. İşlerin giderek sarpa sardığı, sıkıntıların sağda solda fink attığı onca aydan sonra nihayet, aklımızı fikrimizi bir nebze olsun bu Dünya’dan alıp çok uzaklara götürmemizi sağlayacak sürprizler oldu.

Alper‘in olayı şüphesiz önceki gecemizin en büyük olayıydı. Şaşkınlık ve anlam verememekle karışık geçen dakikaların ardından konuşacak bu kadar çok şey bulduğumuz için biz de çok şaşkındık. Utku, sabah uyandığında bile şaşkın ve olanları sorgular haldeydi. Sevgili okur şimdi soruyorsun evet, ne oldu lan açıkça anlat, diyorsun. Yok. Bu sefer açıkça anlatmayacağım. Birazcık daha bekleyeceğim.

sabhankramountainSabhankra, dolunaylı gecelerimize soundtrack olan parçaların yaratıcısı. Moonlight isimli şaheseri adeta benim için yazmışlar. Aşıkken dinlediğim, kızgınken dinlediğim, yorgunken dinlediğim, yoldayken dinlediğim, hayatımın hemen her anına şahit tuttuğum Sabhankra, bu yıl da boş geçmedi. Yüreğimizi donduracak, kuzeyin karlı dağlarının soğuğundan, öfkesinden ve acımasızlığından beslenen yepyeni bir albümün müjdesini verdi: From The Frozen Mountains. Yalnızca kapağı bile beni heyecanlandırmaya yetti. Yalçın, ulaşılmaz dağların soğuğundan süzülen kızıl bir ejder, Savaş Sungur‘un kabuğu soğuyan ve taşlaşan yüreğinin içinde halen yanan öfkeyi sembolize etmiş adeta. Yeni albümden birkaç küçük parça dinleme imkanım oldu. Görünen o ki ağlayacağız. Çok ciddi anlamda ağlayacağız.

Geçenlerde YÖKDİL sınavına girmiştim. Sonuç iyi geldi. Bir ufak pürüzü de hallettikten sonra çok güzel bir gelişmeyi duyuracağım.

tirofficial

Tir Official – Full Moon Madness

Bir güzel gelişme de bugün yaşandı:

Muhtemelen tabakların serilip kadehlerin dolduğu şu saatlerde nihayet yitip gidişinin ilk saniyelerini kutluyorlar. Sen sanıyor musun ki çok sevildin yüreklerde? Sen sanıyor musun ki kaliten yeri göğü titretti de bir çift kelime söyleme gereği duyduk? Yanılmışsın. Olmamışsın. Bu suyu durulmayan kuyuya bir taş da, epey büyükçe bir taş, sen attın. Sayende kaybettiğimiz onca güzel dostluğun, kırılan kalplerin acısı umarım senden çıkar. Umarım.

Neyse, yaz bitiyor. Bir sonraki görüşmemiz sonbaharda olacak. Belki de o çok sevdiğim hırkanın sıcaklığına sığınırsın. Her hareketinde kokun yayılır gecenin karanlığına. Ellerim sen kokar. Evet, bu gece de başını kaldıran herkes seni görecek, belki fotoğrafını çekmeye çalışacak. Ancak kimse bilmeyecek yüreğimdeki resmini.

agustos01

Sabhankra – Live At Headbangers’ Weekend 2017

Artık gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Türkiye’nin en çok üreten metal grubu Sabhankra‘dır, sevgili okur. Sabhankra adıyla albüm çıkardığı 2006 yılından beri hemen hemen her yıl grup ya yeni bir albüm ya yeni bir EP ya da konser videosu yayımladı. 2016’nın son aylarında şu yazımda bahsettiğim Live At Roxy konseri DVD’sinden sonra grup hiç hız kesmeden ve hatta vites yükselterek yepyeni bir çalışma daha yayımladı: Live At Headbangers’ Weekend 2017. Bu 22 dakikalık konser videosu, grubun şu ana kadar yayımladığı en iyi prodüksiyonlu iş, bunda hiç şüphe yok.

Yine yukarıdakine benzer bir ifade kullanarak belirtmekte bir sakınca görmüyorum, Türkiye’de bu kalitede kaydedilmiş ve üretilmiş başka bir metal konseri videosu yok. Varsa lütfen yorumlarda belirtin ben de düzeltme olarak ekleyeyim.

01Elimizdeki materyal çok kıymetli. Zira grubun davulcusu Rıdvan‘la kaydedilmiş ve yayımlanmış ilk materyal olma özelliği taşıyor. Grubun çok uzun süre bekletmeden videoyu yayımladıktan çok kısa bir süre sonra konser kaydını kaset olarak yayımlaması da mutluluğumuzu zirveye çıkardı. Tıpkı Live at Roxy albümü gibi bu albüm de sınırlı sayıda, Dead Generation Records tarafından kaset formatında yayımlandı. 2 ve 3 numaralı kasetleri sipariş edip aldım hemen.

05Konser, “Abandoned By The Gods” parçasının efsanevi klavye introsuyla başlıyor. Çok hızlı ve sert bir girişin ardından grup tempoyu düşürüyor ve en uzun Sabhankra parçalarından olan kişisel favorilerimden “We March” başlıyor. Özellikle Gürkan‘ın bu şarkı boyunca pozları çok başarılı. We March’ın olanca gazıyla bitiyor. Seyirciye küçük bir laf atmadan sonra Alper’in favori parçalarından “The Hunt” başlıyor. Parçanın girişindeki scream’le birlikte olayın rengi epey değişiyor. The Hunt, Sabhankra’nın en hızlı ve en iyi soloya sahip parçalarından birisi. Bu konserde soloyu Savaş Sungur atıyor ve daha da bir devleşiyor. The Hunt bittikten sonra Savaş tüm seyirciyi “metaaaalll metaalll” diye bağırtıyor. Sonrasında da “Our Kingdom Shall Rise” başlıyor. Kameranın açısı seyirciye döndüğünde anlıyoruz ki ortalık epey karışmış.

Bakın bu konserin olduğu festivalde, aynı günde tam 9 grup sahne aldı. Bunlardan son ikisi, headliner olanlar, Kalmah ve Eluveitie gruplarıydı. Konser sonrasında okuduğum yorumlarda herkes bizim Türk gruplarının başarısından ve diğer iki grubun tırt performansından bahsediyordu. Özellikle Kalmah çok büyük bir hayal kırıklığı olmuş. İşte bu konserin performansıyla parlayan yıldızı da Sabhankra olmuş. Dolayısıyla grubun böyle güzel organizasyonların sahne olanaklarını iyi kullanıp kaliteli işler üretme çabasını takdir etmek gerekiyor.

Neyse, Our Kingdom Shall Rise son parça olarak anons edildiği için grup bunu normal çalma süresinden daha kısa çalarak “The Moonlight“a bağlıyor. Ahh Moonlight. Canım, kalbim, bir tanem Moonlight. Sen ne hüzünlü, ne öfkeli bir parçasın öyle… Moonlight bitince Sabhankra, “bizden bu kadar” diyor ve sahneden iniyor. “Metaaaallll

03

Gelelim videonun prodüksiyonuna. Sırf davul için üç ayrı kamera kullanılmış. Davulcunun arkasından sahne önünü gören kamera ile sahne önünden Savaş Sungur’u çeken kameraların açıları çok başarılı. Live at Roxy’nin aksine, seyircinin coşkusuna da bu videoda fazlasıyla şahit olabiliyoruz. Video çekimleri Semih Yüksel, Can Ceyhan, Oğuzhan Ardahan, Raffi Etyemez, Garo Vram Babayan ve Levan Uzbay gardaşım tarafından yapılmış. Videonun prodüksiyon işlemlerini ise Semih Yüksel yapmış. Konserin kaydı (sesler cidden çok başarılı) Ali Sak tarafından yapılmış. Hepsinin eline emeğine sağlık.

02Şimdilik bu videonun, bir önceki Live At Roxy konseri videosuyla birlikte DVD olarak basılmasını bekliyorum. Ben kendim, MCA Productions and Distro olarak, Live At Roxy Konser DVD’sini basmıştım. Ama bizzat grubun onayını almadığım için dağıtmıyorum, bekliyorum. Gel gelelim kasede. Yalnızca 50 adet basıldı kaset. Baskı olarak bir önceki kaseti daha çok beğenmiştim ancak bu kasetin de kartonetinin tasarımı çok başarılı. Şimdi bu albümde şöyle bir detay var. Albümün kasede basılan kapağı ile grubun dijital platformlarda yayımlanan kapağı birbirinden farklı. Kasette Süha‘nın fotoğrafı var. Dijital platformlarda ise benim çok sevdiğim o “davulcu arkasından seyirci” açısı var.

Sabhankra, yine çok kaliteli bir iş, kaliteli bir albümle karşımızda. Yerli metal gruplarına destek verin. Bak yapmayın etmeyin, konserlerin giderek azaldığı, tırtladığı bu dönemde hiç olmazsa kendi gruplarımız, yerli gruplarımız üretmeye, kaydetmeye devam edebilsinler. Seni çok seviyoruz Sabhankra. Sen de bizi sev ve artık yeni bir albüm yap!

04

29 Mart Eskişehir Pentagram Akustik

17545219_10150793627169975_1295992163512144504_o

– Merhaba, grupla görüşme imkanımız olabilir mi acaba?
– Pek sanmıyorum arkadaşlar.
– Ama biz çok seviyoruz, yani cidden seviyoruz. Başımıza da ne geldiyse bu yüzden geldi.
– Hımm, o zaman siz üçünüz buyurun.

Bu blogda daha önce pek çok defa Pentagram’ı okudun sevgili okur. Hatta Pentagram’a ait konser değerlendirmesi bile okudun. Ama ilk defa bu kadar büyük bir mutlulukla yazıyorum Pentagram’ı.

Sevgili okur, 29 Mart 2017 gecesi tüm dertleri üç beş saatliğine unutup kendimizi dünyanın tek gerçek güzelliği olan müziğin kollarına bıraktık. Çok sevdiğimiz Pentagram, kuruluşunun 30. yılına özel olarak yayımladığı “AKUSTİK” albümü ve akustik turnesiyle ülkeyi dolaşmaya başladı. İzmir, Ankara ve İstanbul’dan sonra sıra Eskişehir’deydi. Bu albümü ve turneleri, normal bir Pentagram konserinden ve albümünden bir adım öne geçiren şey kadroda gruba emek vermiş eski grup elemanları olan Demir Demirkan, Ogün Sanlısoy ve The Magnificent Murat İlkan’ın da bulunmasıdır. İşte biz de Eskişehir’de, Pentagram akustik konseri haberini öğrendiğimizde, ilk çığlığımızı Demir Demirkan’ı Pentagram’la sahnede izleme ihtimali için atmıştık Alper’le. Demir Demirkan’ın Eskişehir konserinde sahne almayacağı netleşti gerçi sonradan, ama bu durum bizim bir an için bile tereddüt etmemize yol açmadı. Öyle ya, Ogün Sanlısoy, Gökalp Ergen ve kişisel olarak da hayranı olduğumuz Murat İlkan’ı aynı sahnede bir daha izleme şansımız olmayacaktı.

01

Alper sağ olsun biletleri aldı. Ben de yeni yayımlanan akustik albümü aldım. Hali hazırda arşivimde yer alan diğer albümlerle çantamı doldurdum ve 29 Mart akşamı evden çıktım. Konser, 222 Park’ta yapılacaktı. Ahh, bu mekanda ne güzel anılarımız vardı sevgili okur. Düzenlediğimiz ve katıldığımız onlarca etkinlik geldi yol boyunca aklıma. Özgür Abi‘nin kulaklarını çınlattım.

Saat 20.00’de önce Koray’la buluştuk. Birlikte mekana geçerek kuyruğa girip kapı açılışını beklemeye başladık. Daha sonra Alper ve Mustafa da koşarak geldiler. Kapı açıldı ve içeri girdik. Düşün, öyle heyecanlıyız ki daha performansa 1,5 saat var ve biz içeride bekliyoruz. İçeride okuldan arkadaşımız olan diğer bir Mustafa’yla karşılaştık. O kadar saat aynı yerde ayrılmadan bekledim lan. Bizimkilerle muhabbet ede ede geçti zaman. Düşün hepsi en az birer kere dışarı çıktı. Ama ben çıkmadım ben, Yaşar Usta.

Dersime iyi çalışmıştım ve grubun daha önce verdiği üç konserin de incelemelerini okumuştum. Çalacakları parçaları ve sıralamayı aşağı yukarı biliyordum. Tam da beklediğim gibi başladı konser. Grup tam vaktinde sahnede yerlerini aldılar. Saydığım isimlere ilave olarak gruba sahnede Ozan Tügen de eşlik etti ki, kimse kusura bakmasın, kapasite olarak en iyi oydu diyebilirim. Ama orada gerçek bir yıldız vardı ve herkes kim olduğunu biliyordu.

02

Önce grubun Eskişehir konseri çalma listesini vereyim:

  1. Apokalips
  2. Lions In A Cage
  3. Fly Forever
  4. Şeytan Bunun Neresinde
  5. Uzakta
  6. No One Wins The Fight
  7. For The One Unchanging
  8. Gündüz Gece
  9. Geçmişin Yükü
  10. 1000s In The Eastland
  11. Anatolia
  12. In Esir Like An Eagle
  13. Doğmadan Önce
  14. Give Me Something To Kill The Pain
  15. Dark Is The Sunlight
  16. This Too Will Pass
  17. Bir
  18. Sonsuz
  19. Bir
  20. Gündüz Gece

03

Evet, tam yirmi şarkı çaldılar! Sonsuz’u çaldıktan sonra seyircinin ısrarı üzerine yine Bir’i çaldılar ve ardından Gündüz Gece’yi de eklediler. Ancak bizi bitiren olay “This Too Will Pass” olmuştu. Alper’le birlikte en sevdiğimiz Pentagram şarkısıdır This Too Will Pass. (Gerçi bazen de Lions In A Cage oluyor.) Daha önceki akustik konserlerinde çalınmamıştı. Albümde de yoktu zaten. Grubun Eskişehir’de ilk defa bu şarkıyı çalmaları ,bizim için gecenin Top 3 anından ilki olmuştu. Şarkıyı duymaya başlayınca kendimi kaybedip zıplamaya başladım. Enteresandır.

Yazı bir konser hakkında olduğu için, yirmi parçanın her birine ayrı ayrı yorum yazmak mümkün değil. O yüzden olayın tamamıyla ilgili özet halinde, değerlendirmeler yapacağım. Belki de hayranı olduğumuz için bilmiyorum, bana göre Murat İlkan gecenin yıldızı oldu. Ozan Tügen’i de unutmuyorum. Gecenin şaşırtan ismi ise Gökalp Ergen oldu. Pentagram’ın daha önceki Eskişehir konserinde hastaydı ve konserde kendisi de bunu dile getirmişti. Bu seferki akustik konserde inanılmaz işler yaptı. Mest olduk. Lions In A Cage’in aralarında “fifty years behind a wall” kısımlarını bu ülkede söyleyebilecek üç kişiden biri olduğunu gösterdi. Hem çaldı hem söyledi. Çalmak söylemek derken, bazı anlarda sahne dört tane akustik gitar oldu. Üç kişi ritim çaldı, bir kişi solo attı. Soloları Metin Türkcan, Hakan Utangaç ve Ozan Tügen değişmeli olarak çaldılar. Hakan Utangaç her solo attığında kalabalık çılgına döndü. Hakan abi, Ogün Sanlısoy’la birlikteki sahnede en karizma duran kişiydi. Haa, bir de Gündüz Gece’de Ozan Tügen’in cura solosuyla Tarkan Gözübüyük’ün bass solosu epey alkış aldı. Bu arada yine bak konusu açıldı. Ozan Tügen gece boyunca gruba back vokal, piyano, cura, ritim ve solo gitarda eşlik etti. Adam!

Gündüz gece! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Gündüz gece! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

Üç vokalist de ağırlıklı olarak kendi dönemlerinde yazılan şarkıları seslendirdiler. Cenk Ünnü hariç herkes back vokallere katkı sağladı. Her şey çok güzeldi lan. Murat İlkan’ın şarkılara tıpkı bizim gibi “tadına bakılacak tatlar” olarak yaklaşması bizi mest etti. “Hadi şimdi şöyle güzel bir Anatolia yapalım mı?” ya da “En nefis parçalardan olan In Esir Like An Eagle” gibi anonsları duydukça Alper sırıttı durdu. Bir ara Mustafa kayboldu yanımızdan, sonra yanında kız arkadaşıyla döndü.

Unutmadan, bizim için gecedeki bir diğer kahraman da Tuğba’dan emanet aldığı iPhone 7 ile konserdeki en süper şarkıları kaydeden Koray gardaşımız oldu. Önümüzdeki iki Suriyeli ise konseri izlemekten çok canlı yayımlamayı tercih ettiler. Gerçi bunu yapan çok kişi varmış Alper söyledi. Salonda kaç kişi vardı emin değilim ama iki tane öküz vardı ki bunlar kapalı alanda, hınca hınç dolu salonda sigara içmekten hiç utanmadılar.

Gece yarısı geçti, tahminim saat 00.30 civarında iş bitti. O anda grubun fotoğraflarını çeken kişi dikkatimi çekti. “Lan dedim bu Levan!” Sabhankra’nın da fotoğraflarını çeken kişi. İstanbul’da tanışmak istiyordum ama şansa bak, Eskişehir’de tanıştık. Bu arada konser boyunca, salonun sağ tarafında kule arkasında grubu izleyen Janset’i de fark ettik. Bilmeyenler için, Janset büyük bir Pentagram hayranıdır.

Sahne bitip de grup kulise geçtiğinde biz de hemen kulisin kapısına seğirttik. Kapıda mekânın görevlileri soru sormaya bile imkan vermeyen bir açıyla bekliyorlardı. Neden sonra kapıda bir kadın belirdi. Boynunda asılı “ALL ACCESS” kartını görüp kıskandım. Neyse, yazının o en başında okuduğun diyalog vardı ya, işte bu aşamada o diyalogu yaşadık ve bam bam bam! İçerideyiz. İşte bu da gecenin Top 3 anlarından ikincisi olmuştu. Yukarı çıktık ve abilerimizi dinlenirken yakaladık. Çantama doldurduğum ne kadar albüm varsa döktüm önlerine. O dakikadan sonrası Allah Allah! Koray bir yandan, Alper bir yandan, ben diğer yandan albümleri imzalatmaya başladık. Çok kral adamlar, en ufak tepki göstermeden, aksine büyük bir sevecenlikle albümlerimizi imzalamaya başladılar. Şu an grubun aktif kadrosunda benim en sevdiğim adam Hakan Utangaç mesela. Ona “This Too Will Pass” parçasını sordum. Kim yazdı bunu, dedim. Tarkan abi’yle ikisinin şarkısıymış. Dedim, “Unspoken” bizim en sevdiğimiz albüm. Aaa, onun yeri çok ayrı tabi, dedi. Muhtemelen o da en çok Unspoken’ı seviyor 🙂

06

alper07

En son Murat İlkan’ın yanına gittik. Bundan birkaç ay önce Murat İlkan, Metin Türkcan’la birlikte yine bir akustik projeyle birlikte Eskişehir’de sahne almıştı. O konserde kendisine eşi Alper İlkan ile Melisa Uzunarslan da eşlik ediyordu. O konserden önce Murat İlkan’a ve Metin Türkcan’a kendi solo albümlerini imzalatmıştık. “Murat abi bizi hatırladın mı Eskişehir konserinden?” diye sorduk. Baktı “Tamam ya hatırladım” dedi. “Abi o konserde eksik kalan albümler vardı imzalamadığın, onları da şimdi imzalatalım”. Murat Abi bizi kahkahalara boğan ve gecenin Top 3 anlarının sonuncusunu yaşatan o cevabı verdi: “Ooo lan Mesut, aştın sende kendini haa”. Sonra sağ olsun albümlerimizi isimlerimize imzaladı. Alper’in albümü de imzalarken yine bombayı patlattı: “Alper de en sevdiğim isimdir!

010

Kasetler hariç hepsi imzalıdır.

Şimdi bunları sana anlatıyorum sevgili okur. Belki saçma geliyor, belki komik geliyor. Ama inan ben aylar sonra geriye dönüp bunları okuduğumda o anki coşkuyu tekrar yaşıyorum. Samimi olarak yazıyorum.

Saat 01.00’i çoktan geçmişti. Az önce bizi içeri alan hanım efendiyle göz göze gelince artık kulisten çıkalım dedik. O da bizi arşivimiz için tebrik etti. Çıkarken Levan’la Savaş Abi’ye selam gönderdim. İletir herhalde.

Daha nice Pentagramlara diyorum ve yazıyı burada bitiriyorum. Fotoğrafları Koray çekti. Video da Instagramdan. Sevgiyle kal sevgili okur.

Teşekkürler Eskişehir! #PentagramAkustik #pentagram #mezarkabul

MCA Productions Sunar: Sabhankra DVD’si!

denemeEvet sevgili okur, mütevazı distromuz bugün yeni bir ürün daha yayımlamış olmanın heyecanını yaşıyor: Sabhankra Live At Roxy DVD

Kısa süre önce Dead Generations tarafından kaset olarak yayımlanan albümü, tamamen koleksiyon amaçlı olarak DVD formatında düzenledik, grubun daha önce yayımladığı iki müzik videosunu da ekstra materyal olarak içerisine dahil ettik. Tıpkı daha önce yayımladığımız A Star To Shine EP‘si gibi, bu materyal de sınırlı sayıda üretildi. Yine ekleyelimi, bu materyal ticari ya da kâr amaçlı üretilmedi. Satışı olmayacak. Tabi bu kararı vermemizde, Sabhankra’nın halen bağlı bulunduğu Haarbn Records firması tarafından Live At Roxy DVD’sinin yayımlanma olasılığı bulunması etkili oldu. Olur ya, Ruslar eğer DVD olarak basmazsa, biz de ürettiğimiz sınırlı sayıda DVD’yi yeniden ve daha çok sayıda yayımlayabiliriz.

Grubun 29 Ocak 2016’da İstanbul Roxy’de TYR grubuyla birlikte verdiği konserin videosu, grubun kendi prodüksiyonuyla çekildi. DVD’de ayrıca bonus materyal olarak da Against The False Gods ve To Die For A Lie müzik videoları yer alıyor. DVD menü tasarımı ve kurgu aşamasında çok büyük yardımları olan Türker kardeşime çok teşekkür ederim. MCA Productions olarak yayımladığımız ilk dvd olması sebebiyle biraz heyecanlıyız. Toplamda 25 dakika süren performansa ait çalma listesi şu şekilde:

1- We March (Seers Memoir, 2014)
2- The Hunt (Powercraft, 2006)
3- Buried In Dust (Revenge, 2016)
4- Our Kingdom Shall Rise (Aynı adlı EP, 2010)
5- The Moonlight (Swords Of The Night EP, 2011)

Konserin Youtube videosu aşağıda yer alıyor.

MCA Productions ve Distro olarak yakında yepyeni albümler yayımlayacağız sevgili okur. Eğer senin de bir grubun varsa albümünü yayımlamak istiyorsan görüşelim 🙂

deneme2

Deck Kasetçalar ve MCA Distro

deck00

Yıllar önce kurduğum bir distrom var sevgili okur. İlk olarak Godspel‘in albümünü, daha sonra Garmadh‘ın EP’sini, daha da sonra Godspel’in Limited EP’sini basmıştım. Birkaç yıl sonra bu sefer Sabhankra‘ya yine limited bir EP yapmıştım (A Star To Shine EP) ve bu EP, grup üyeleri için bile bir sürpriz olmuştu.

Tabii geçen bu zamanda, özellikle Çılgın Koleksiyoncular Grubu‘nda, pek çok distro sahibi arkadaşım oldu. Bu arkadaşların yaptıkları işler takdire layık işlerdi. Özellikle kaset basan Merdumgriz ve Dead Generations, bana kaset fikrini aşılayan adamlar oldular. Öyle ya, ben de kaset formatında albüm basabilirdim. CD basmak kolay ama kaset artık zor.

Kaset basabilmenin iki yolu var: Bir tanesi çok kaliteli bir müzik setine sahip olmak. Hatırlarsın, kaset çalarlı, cd çalarlı, radyolu müzik setleri vardı. Çocukken bizde de vardı ama kıymetini bilmemişim 😦 Artık bu tip setler üretilmiyor. İkinci el satan dükkanlardan da temiz bulmak çok zor. Kaset basmanın bir diğer yolu da deck kasetçalar denen cihazlar. Bunları çocukluğumuzda mahallemizin kasetçilerinde görürdük çoğunlukla. Çünkü çalma ve kaydetme sistemleri ev tipi kasetçalarlara göre daha kaliteli oluyor bunların. Kasetçiler de o dönem parayı çekme kasetten kazandıkları için böyle cihazlar daha makul oluyordu onlara. O yüzden ben de bir deck kasetçalar alma yoluna yöneldim. Ancak decklerin, özellikle de çok iyi olanların, fiyatları da çok iyi. Kaset teknolojisinin en ileri seviye cihazları genellikle deck kasetçalarlardır. Bu aletlerin üzerinde ses açma/kısma düğmeleri olmuyor çoğunlukla. Neden? Çünkü bunlar ses çıkışı için bir amfiye ya da miksere bağlanıyor.

Bundan herhalde bir buçuk ay kadar önce bir gün, yine internette bakınırken İstanbul’dan bir cihaz buldum. Hemen Cihan‘ı aradım. Satılan dükkanı tarif ettim. Ona yakınmış. Dükkan sahibini de aradım. Akşam kuzenim gelip alacak diye tembihledim. Ve heyecanla akşam olmasını beklemeye başladım. Saat 18.00 civarında Cihan aradı hüzünlü bir sesle. Cihaz satılmış! Lan nasıl olur, dedim. Moruk bir de sen ara, dedi. Cihan bana hep moruk der. Aradım adamı. Dedim kuzenim geldi almaya, adam dedi ki ben o cihazı sattım, sen kesin bir şey demeyince, ben de sattım.

O esnada servisteydim. Eskişehir’e gelene kadar sövdüm içimden. Cihan’ı boşu boşuna uğraştırdığım için üzüldüm ve epey hevesim kırıldı. Hayal kırıklığından dolayı bir süreliğine kasetçalar alma fikrini rafa kaldırdım. Ancak bir hafta sonra, şans bana gülecekti.

Bir hafta sonra, hiç aklımda yokken yine kendimi deck kasetçalar ararken buldum. Aynı gün içerisinde Eskişehir’den verilmiş bir ilan gördüm. Cihaza baktım. Temiz görünüyordu. Satıcıyı aradım. Dedim ki, ben de Eskişehir’deyim akşam görüşelim. Akşamı heyecanla bekleyip adamın verdiği adrese gittim. Burası eski evime çok yakın bir yerdeydi. Adamı görünce biraz şaşırdım ne yalan söyleyeyim. Uzun kır saçlı, yaşına rağmen dimdik yürüyen ve ancak bir gençten bekleyebileceğin incelikte ses tonuyla konuşan biri geldi yanıma. Tanıştık, cihazı teslim aldım. Elektrik olmadığından kontrol edemedim. Adam dedi, ben evde ettim, bir sıkıntı yok. Pekala dedim ve koşar adım eve geldim.

Sanyo RD400 marka ve modelli deckte tek bir kasetçalar bölme bulunuyor. Dahili hoparlör yok. Ancak stereo bir ses çıkışı ve kulaklık çıkışı var. Vee işin en güzel kısmı da stereo bir line in girişi olması! Bu şu anlama geliyor ki harici bir kaynaktan aldığımız sesleri doğrudan kasede basabiliyoruz! Wuuhuu! Giriş için line in kablosu haricinde bir diğer alternatif de yine stereo (sağ ve sol) mikrofon girişleri. Cihazdaki bir diğer güzellik tape counter denen mekanik sayaca sahip olması. Bu mekanik sayacın güzelliği çaldığınız kasetteki spesifik noktaları sayaçtaki sayıyı okuyarak denk getirebiliyor olmamız 🙂

deck04

deck03Böylesi bir alete sahip olunca ilk iş gidip üç beş tane boş kaset aldım. Önce uzun süredir yapmayı planladığım bir şeyi yaptım ve Dissection‘ın Reinkaos albümünü CD’den kasede çektim! Şimdi de planım Alper‘le birlikte, Efendi‘nin Hangi Rüya albümünü yalnızca kendimiz için kasede basmak. Ticari amaçlı olmayacak elbette.

Evet sevgili okur, özetle kardeşin MCA Productions & Distro adıyla olaya yavaştan giriyor. Yeşilçam tabiriyle “kaset yapacağım”. Eğer underground grubunuz için yayımlamayı düşündüğünüz bir albümünüz varsa muhakkak görüşelim 😉