Category Archives: Kategorisiz Öylesine

Herhangi bir kategoriye dahil edemediğim ama yazdığım yazılar bu kategoridedir.

Kış Bitti: Bahar Dolunayı, Ay’a Gitmek, Yavuz Çetin

Merhaba,
Özlemiş olduğum gerçeğini bir türlü değiştiremiyorum. Belki aydan aya kavuşuyoruz, belki ben bir uzun yol kaptanıyım. Dünya’nın en ıssız okyanuslarında senden uzakta haftalar geçiyor. Sonra en güvenli limana yani sana sığınıyorum. Ya da belki ismi cismi unutulmuş bir büyünün tesiriyle ayda bir gece gelebiliyorum perdelerinin ardına. Belki kentleri aşıp belki de çölleri. Değişmeyen tek şey, sana vardığımda beni saran o mutluluk. İşte bir mevsim daha başlıyor dolunay, ister susuz ister sensiz.

Bu yıl kış nedense pek kış gibi değil de uzatmalı sonbahar gibi geçti. Kar yağışının bile artık “haber” olabilecek kadar önemli olduğu bir kıştı. Ayın son iki haftası da zaten araba kullanmaya başlamanın heyecanıyla geçti. Bu arada doktora tezinde de yavaş yavaş toparlanmaya başlıyorum. Bir sonraki dolunayda belki de bitiş için son tura girmiş olabilirim. Umarım her şey yolunda gider.

Artık tamamen umudu kestiğim bir yedek parça vardı. Geçen sene tam da bu aylarda sipariş etmiştim. Çok uzun süre sonra gelmişti ancak yanlış gelmişti. Bir daha sipariş ettim ve bir üç ay sonra nihayet önceki hafta doğru parça elime ulaştı! Kargoda bahsetmişken yine aylar sonra Çin‘den bir iki yedek parça getiriyorum. Birkaç senedir kırık olan yazıcı üst tepsisini 20 TL’ye sipariş ettim. Devlet sağ olsun benden 17 TL gümrük vergisi aldı 🙂 Malı üretip bedava kargoyla Türkiye’ye gönderen Çin’den daha çok kazandık böylece ülke olarak 🙂 Bir siparişimi de henüz bekliyorum. Eğer sorunsuz kazasız belasız gelebilirse bu yılın en müthiş restorasyon projesini yapabileceğim.

Düşünsene,
Tüm bu sistem farklı,
Her şey düşlediğimiz gibi,
Her renk olması gerektiği gibi,
Sesler kısılmamış,
Nefret ve öfke kana bulamamış her yeri,
Kaçmıyoruz ve daha çok gülüyoruz,
Hayat ikiye bölünmüyor;
“Orası” ve “Burası” diye,
Evde gibiyiz huzurla,
Üst üste değiliz, yan yanayız,;
Ah, bir düşünsene…

Türkiye Ay‘a gidiyor. Üstelik 2 yıl içinde! Haber ilk çıktığında beni iyi tanıyan birkaç arkadaş hemen “müjdemi verdiler“. Elbette sıfırdan başlayarak atmosfer dışına bir insan gönderebilmek bile on yıllar gerektiren bir araştırma geliştirme süreci isteyeceğinden ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde güçlü bir altyapı desteği gerektirdiğinden, Ay’a gidecek ilk vatandaşımızın yerli ve milli imkanlarla 2023 yılında Ay’a ulaşması imkansız gibi görünüyor. Elbette Dünya’nın diğer herhangi bir uzay ajansı tarafından planlanan bir Ay programına bir Türk astronotla katılmak ise en nihayetinde parayı bastırmaya dayanıyor. Gerçi şu da var, Ay görevlerinde Ay’a giden her astronot da çıkıp Ay’a ayak basmamış. Komutan seviyesinde olanlar ve daha yüksek nitelikli astronotlar bu yürüyüşleri gerçekleştirdiler. Yani Ay’a gitmek isteyen ilk Türk vatandaşının da elini çabuk tutup bir an önce NASA’nın ya da diğer uzay ajanslarının astronotları arasında kalifiye bir noktaya gelmesi için sadece 2 yılı kaldı. Olmaz dememek lazım. Belki şu da olabilir. Yabancı uzay ajanslarından birinin Ay’a giden herhangi bir astronotunu Türk vatandaşı yapabiliriz. Alternatif çözümleri düşünmezsek, 2023 yılı içinde hedeflenen Ay’a gitme planının iki yıl içerisinde gerçekleşmesi düşük bir olasılık. Umarım Uzay Ajansımız en azından önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde Dünya’nın sayılı ajansları arasına girebilir. O zaman en azından Mert için güzel bir gelecek hedefi olabilir Ay’a gitmek.

Bundan 12-13 yıl önce şimdilerde yerinde ayakkabıcı olan, Eskişehir’deki Diyafram Stüdyosu‘na gitmiştim. Orada dükkanın sahibi Emrah Abi‘yi beklerken onun yerine bakan ve yaşça daha büyük birisi vardı. Daha önce hiç duymadığım bir şarkı açtı. Şarkı yavaş yavaş hızlanıp sözler başladığında ve nakarat girdiğinde “Abi kim bu?” deme gafletinde bulundum. Bilmiyordum. Duymamıştım. Önce bir azarladı. Sonra küçümseyerek baktı ve “Senin yerinde olsam gider uzun bir süre sadece Yavuz Çetin dinlerim” gibi bir laf etti. Muhtemelen henüz 20 yaşına yeni girmiştim. Üzüldüm ama sinir de oldum. Uzunca bir süre sırf o laf yüzünden Yavuz Çetin’i hiç dinlemedim. Neye kızıyorsam sanki 🙂 Ancak aradan yıllar geçti ve şu sıralar Yavuz Çetin’e sarmış durumdayım. Yıllar önce girişiyle ve ilk nakaratıyla beni yakalayan o şarkıyı, “Benimle Uçmak İster misin?” şarkısını dinliyorum çoğunlukla. Altı dakikadan biraz daha uzun (ve aslında sonsuza kadar uzuyor) bir şarkı. Şarkı her bittiğinde (aslında bitmiyor, sadece sesi duyulmayacak kadar azalıyor) “hayatımın en iyi altı dakikalarından biri” diyorum istemsizce. Şarkıyı yıllar sonra yeniden keşfetmeme ve bu dönemde bu denli tutunmamın nedeni ise şans eseri denk geldiğim bir yorum: “Şarkının 5. dakikasının 9. saniyesinde solo bitip de ‘Geeeeell benimle ol’ dediği o zirve anı, Türk rock tarihinin de zirve anıdır”. İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Buradaki gitar solosunun zaten artık bir kült haline gelmesinin yanında davul atakları da adeta referans nitelikte. Müzikal yapısı, solosu, davul atakları, sözleri, trafiği ve aslında bir bütün olarak hikayesiyle çok büyük şarkı ve albüm.

Mert giderek müziği keşfediyor. Uyanıkken, uyurken müziği hissediyor. Ritimlere ilgi duyuyor. Şu anda yapabildiği yegane bağımsız hareket olarak ileri geri sallanıyor. Ellerinden tutarak destek olursam da dizlerini bükerek aşağı yukarı zıplamaya çalışıyor 🙂 Umarım basit bir bebeklik refleksi olarak kalmaz.

2020: Son Dolunay

Bazen böyle olur, önem atfettiğiniz günlerde birkaç rastlantı (ya da mucize) daha gerçekleşiverir. İşte yılın son günü ve son dolunayında, bu yılın son yazısıyla birlikteyiz. Rezil, sıkıcı, boğucu, korkutucu, heyecan verici, stresli, gerilimli, çok mutlu, çok hüzünlü, yıkıcı ve giderayak oh çektiren bir yıl sona eriyor. Görseldeki foto Betül Türksoy‘a ait.

Eğer bu sabah İstanbul’daki kuzenimin evlendiğini öğrenmeseydim, önceki gün İzmir’deki bir kuzenimin bebeği olduğunu, birkaç ay önce Sertan ve Ayşe‘nin bebeği olduğunu, Umur ve Merve‘nin bebeği olduğunu, Hafize ve Mustafa‘nın bebeği olduğunu, Pınar‘ın bebeği olduğunu, Batuhan ve Sevinç‘in bebeği olduğunu, Keyb ve Gizem‘in bebeği olacağını, Melike‘nin bebeği olacağını, Ongun‘un bebeği olacağını ve aklıma şu anda gelmeyen tüm o doğmuş/doğacak bebeklerin haberlerini almasaydım ve sevgili yavrumuz Mert‘i kucağımıza almasaydık (çok almışız şimdi de indiremiyoruz) bu yıla çok kötü bir yıl derdim. Ancak türümüzün son birkaç yüzyılda başa çıkmak zorunda kaldığı en büyük düşmanla savaştığı şu dönemde doğmaları bu yavrucukların en büyük talihsizliği olduğu. Umarım her birinin bahtı açık olur.

Dolunay geceleri yalnız olmak nedense en büyük keyfi veriyor. Arka balkonumda öyle bir bulut sarmış ki göğü, tek bir kare bile çekemiyorum. Bu yıl özellikle 300 mm odaklı objektifimle güzel ay fotoğrafları çektiğimi düşünüyorum. Ancak elbette iyinin iyisi vardır derler. Birkaç astro fotoğrafçıyı takip etmeye başlayınca zaten çekindiğim bu konuda iyice pısırık oldum. Hele ki Nikon P1000 isimli makineyi duyunca… Tepedeki Ay fotoğrafı da muhtemelen bu makine ile çekilmiş. Belki 2021 daha güzel geçer bu konuda.

Bu yıl boyunca, bu yazıyla birlikte tam 13 tane dolunay yazısı yazdım bloga. Evet bu sene takvimdeki güzel tesadüf sonucunda bir dolunay fazla yaşadık. Müthiş değil mi 🙂 Fazladan bir görüşme gibi düşünüyorum bunu. Kaçamak belki. Herkes başka yöne bakarken bir buse kondurmak gibi örneğin.

Yılın ilk dolunayında yazmışım şunu, ajandanın bir köşesinde kalmış:
“Uzakta olmak galiba bu tutkunun anahtarı,
Belki bir adım ötemde olsan,
Ayaklarım tutmazdı yanına varmaya.
Belki bir karış şuramda olsan;
Kollarım kalkmazdı sarmaya.
Böyle Ay’da bir seni görmektir,
Belki de iyi olan.”

Geçen gün bir köşeye sıkışmış halde buldum bu notu. İsim yok, imza yok, tek bir baş harf bile vermemiş. Sonra hatırladım, sitem etmiştim. Tüm düşünceler şuna dönüşmüş:
“Kelimelerin kifayetsiz kalışından mıdır yoksa susmanın erdemine olan inancımdan mı bilemiyorum ama konuşamıyorum bir türlü. Belki de yazarın dediği gibi gerçeği anlatmanın tek yolu susmaktır. Susuyorum öyleyse. Dinle! … 15/12/2020”

Bu yıl yazdığım mektupların biri hariç tamamı ulaştı. Ulaşmayanın da ulaşması için girişimlerde bulundum ama nafile. 24 saat içerisinde açılıp okunmazsa bu yıl “tamamlanmamış” olacak. Ya da itiraf edeyim, bu yıl bitmeyen birkaç şey daha var. Bunların hepsini yeni yılın ilk yazısı olacak geleneksel “2020 Yılımın Özeti” yazısında bulacaksın. Lütfen, bir elin üzerimde olsun.

Bu yıl vakit kalmayan ve bir sonraki yıla sarkan birkaç yazı var taslak halinde. Bunların ilki Jules Verne koleksiyonuma yaptığım katkılar hakkında. Özellikle yılın son birkaç ayında çok ciddi gelişmeler oldu. Bir diğer yazı da elbette 2020’de yayımlanan ancak blogda bahsetmediğim bazı albümler hakkında. Bunlar arasında Bipolar Architecture, Pentagram, Deftones gibi gruplar var. Ayrıca bir ay önce elime geçen çok kıymet verdiğim bir kaset hakkında yine bir kritik yazacağım.

Blogda 2020 yılı bitiyor. Önümüzdeki yıl yolcuğumuzun tam 12. yılını kutluyor olacağız. My Resort giderek ülkenin en uzun soluklu bloglarından birisi haline dönüşüyor. Evet itiraf etmek gerekirse öyle pek ses getirdiğimiz yok. Yaklaşık 1500-2000 kişilik düzenli bir etkileşim ağımız var ama yeter de artar bile. Önümüzdeki yıl da bildiğimizi okumaya devam edeceğiz. Şimdiden tüm okuyuculara, dostlara, kardeşlere mutlu yıllar dilerim. Unutmadım.

Unutma Beni

Öylece, kurumuş gibi bekledim. Kaç dakika geçti sahi? Aklıma bakmak bile gelmedi. Telefon kapandığında olduğum yerde çöktüm. Öylece halının üzerine. Asırlar sonra gelen bu telefon beni alt üst etmiş, binlerce parçaya ayırmıştı. Üzülmek desen değil, sevinmek desen değil. Korku mu bu? Yoksa heyecan mı?

Değil telefon almak, sesini bile duymak o kadar uzak bir ihtimaldi ki. Ama oldu. Üstelik tam da en uzakta olması gereken zamanda işte yine birden bire karşıma çıktı bu illet. Oysa daha dolunaya bile kaç gün vardı. Ona da böyle söyledim. “Sen hala dolunayı mı?” diye soracak oldu. “Biliyorsun zaten“, diye sözünü kestim. İnan hiç büyümemişim. Gözlerinden altın damlıyorken sesin uyuşturuyor beni hala. Aklım karıncalanıyor. Aklıma Tuğba‘nın şu resmi geldi. Tarif etsem belki, böyle çizilemezdi.

Bunalmış durumdayım. Üzerimde büyük bir baskı var. Hayatımda aynı hissi bununla birlikte tam üç kere yaşadım. İlki üniversiteden mezun olduğum zamandı. Neyse ki Alper yanımdaydı. Aynı şeyleri yaşadık. Bir sonraki ise askerliğime denk geldi. Öncesi ve sonrasına. Neyse ki onu da savuşturabildim. İşte şimdi en büyük sınavımı vereceğim. Nasıl olacak?

Kendimi yine burada tuşlara basarken buluyorum. Hep böyle oluyor. Bu arafta kalmışlık hissinde, mutluluğun payı biraz daha fazla olsaydı kağıda kaleme sarılır mektup yazardım. Şimdi ise galiba biraz hüzün var. Biraz da korku. En unutamadığım anlardan birisiydi yüzüme “Korkak” diye haykırdığın zaman. Korktum ne yalan söyleyeyim.

Böyle hissetmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki… Forget me not.

Mavi Dolunay

31 Kasım 2020 – Eskişehir

Yok öyle bir ay 🙂 Tıpkı bu ay içerisinde olduğu gibi, aynı ay periyodu içerisinde iki defa dolunay olduğunda, bu ikinci dolunaya mavi ay deniliyor. Dolayısıyla her yıl 12 defa yaşanan dolunay olayı, bu yıl 13 defa yaşanacak. Astronomi için istatistiksel bir değeri olan bu doğa olayı, astroloji için ise pek çok farklı anlamlar taşıyor.

Eğer bu yıl içerisinde Mert doğmamış olsaydı, hiç şüphesiz hayatımın en berbat yılıydı diyebilirim. Ülkenin içinde olduğu sıkıntılara, bir de virüs ve doğal afetler eklenince tahammül edemiyorsunuz. İzmir’de olan depremden sonra haberleri burnumun direği sızlayarak izledim. Yaşanan her bir mucizede, hayata tutunmayı başaran her bir yavrunun çıkartılmasında kendimi zor tuttum. Çocuk sahibi olmanın bir etkisi galiba bu.

Seni çok özledim. Seni dayanabilme sınırlarımın da ötesinde özledim. Yıl sonuna kadar yol almam gereken bir de tez çalışması var elimde. Yazmaya başlamadan önce o gözünde büyüyüp devleştiği an vardır ya, yaklaşık iki haftadır bunu yaşıyorum.

Bir takım başarısızlıklar söz konusu. Hangi siteydi hatırlamıyorum, bir tanesinin hata mesajı buydu. Adeta kurduğum hayaller gibi değil mi? Ufak tefek gelişmelere tutunuyoruz sadece. Herkes, bu yılın bitmesine öyle kenetlenmiş durumda. Ben de dahil. Yeni yıl geldiğinde her şey daha güzel olacak mı? Üstelik sen böylesi uzaktayken?

Yazmam gereken bir tez var. Çok yakın akrabalarımdan Covid-19 hastası olanlar var ve bazılarının durumları gerçekten ciddi. Bu yazı da birkaç gündür taslak olarak sürünüyordu. Büyük bir keyifsizlikle yazıp bitiriyorum. Sana da hep söylediğim gibi, hayatımın özeti burada. Şurada yayımlanmakta olan yaklaşık 1700 tane yazının her bir satırında ben varım. Ben istiyorum ki sen de ol. İşte o yüzden bu yazıları yazıyorum her ay. Bu hesaplaşma yıllardır devam ediyor.

Biraz daha bekliyorum. Çok yakında bu yılın en önemli müzikal gelişmeleriyle ilgili güzel bir derleme yazacağım. Mert 6 aylık oldu. Darkside‘ın kişisel hesabından tam bir buçuk yıl sonra ilk defa bir video geldi. Hem de ne video…

Bir Devrin Sonu: Head Bang 6

Nisan ayında Çağlan Tekil‘in vefat haberini alınca şu yazıyı yazmıştım. O yazımda “Şimdi ardından Head Bang ne olur, yeni sayı yayımlanır mı, yoksa Baron’la birlikte bu efsane de ölümsüzlüğe doğru yelken açar mı bilmiyorum” diye eklemiştim. Head Bang, geçtiğimiz ay son sayısını yayımlandı ve ölümsüz diyarlara doğru yelken açtı. Artık Head Bang yok.

Şüphesiz, ülkemizde yayımlanan en kaliteli rock ve metal içeriğiyle Blue Jean yanında ek olarak verildiğinde de, ayrı bir dergi olarak çıktığında da ve yepyeni bir formatta bookazine olarak yayımlandığında da çizgisini ve kalitesini hiç bozmadı. 2000’li yıllarda ülkedeki rock ve metal hareketleri hep Çağlan Tekil’in ve ekibinin kaleminden takip ettim. Huzur içinde uyusun.

Head Bang 6, “No Death To Us” diyerek başlayıp “Don’t stop believin” diye bitiyor. Tekil’in hayattayken yarım bıraktığı çalışması yakın arkadaşları ve diğer yazarlar tarafından tamamlanıyor. Hatta bilgisayarını açamadıkları için yarım kalan ya da çıkartılan işler de oluyor. Bu yeni sayı 13 yıllık derginin 101. ve son sayısı olarak yine Karakarga Yayınları‘ndan çıkıyor. Önsöz’ü Doğu Yücel kaleme almış ve duygusal olduğu kadar eğlenceli de bir giriş yapıyor dergiye. Bu süreçte yaşananları özetliyor.

Derginin kapağında elbette o var. Üstelik Metalium‘un son albümü Tenebris için hazırlanan çok özel bir posterin aynısı bu kapak. 224 sayfalık bu “ansiklopedi“, son sayı olmanın ardına sığınmamış ve yine dopdolu olarak geliyor. Sayının büyük kısmı “ÇAĞLAN TEKİL DOSYASI” için ayrılmış. Baron’un hayatı üç bölümde (Laneth, Non Serviam, Blue Jean) ve bizzat şahitlerin anlattıklarıyla ele alınmış. Bu anılar bazen duygusal bazen ise cidden kahkahalarla gülünecek kadar komik.

Sonra bana göre derginin bir diğer önemli dosyası olan yaklaşık 25 sayfalık bir “Klasik Albüm: Pentagram – Pentagram” dosyası var ki açıkçası okumaktan en çok keyif aldığım dosya bu oldu.

Dediğim gibi içerik sadece Çağlan abi odaklı değil. Mayhem, Metalium, Amorphis, Paradise Lost, Horrocious, Knight Errant, Rötbrains, Mispyrming, Vovoid, Decaying Purity röportajlarının yanı sıra Doğu Yücel tarafından hazırlanan Hail Satan? ve Headbang’in Tarihi isimli yazılar ilk bakışta öne çıkan içerikler. Haa bir de 2010’ların en iyi metal albümleri listesi var ki muhakkak keşfedilecek bir iki albüm bulacaksınız. Burada sadece bir yazar tarafından Mgła‘ya yer verilmiş olması beni şaşırttı. 2015 ve 2019’da yayımlandığı iki başyapıtla bence çok daha fazla dikkati çekebilmeliydi.

Baron’un ardından gelen gerçekten güzel bir sayıyla Head Bang’e de veda ettik. Bu sayıda emeği geçen herkese, bir okur ve müzik dinleyicisi olarak teşekkür ederim. Kim bilir belki aynı ekip başka bir çatı altında yine buluşurlar. Çağlan Tekil’den kalan mirasın yok olup gitmesine izin vermemek için…

Sana Biraz Daha Yakınım

Bu ay dolunayla birlikte ve biraz da heyecanlı başladı. İlk defa ekvatoryal kundaklı bir teleskop kullanma fırsatım oldu çünkü 🙂 Üstelik kutusundan açıp sıfırdan kurarak! İşte karşınızda Celestron Powerseeker 127EQ! Tek üzücü tarafı benim olmaması. Sağ olsun Şevkiye, bir süre kullanmam için bana verdi. Uzun zamandır bu ay olduğu kadar net bir dolunay gözlemi yapmamıştım. Artık ne kadar özlediysem gecenin bir yarısı kendi kendime şiir bile okudum. Daha yakın olmak işte bana bunları yaptırıyor.

Kendi sahip olduğum AZ kundaklı teleskopta da açıkçası buna yakın bir görüntü alabiliyorum ancak ekvatoryal kundaklar görüntüyü sabitleme ve kolay takip açısından çok daha iyilermiş. Tek handikapı ise fotoğraf makinesi ile teleskopu bağlamaya yarayan T parçasının bulunmaması. Yok! Piyasada da yok yani, bulamıyorum.

Powerseeker 127 EQ’da ve diğer pek çok teleskopta, “finderscope” denilen üst dürbünle önce cismi kabaca bulup teleskopu o doğrultuda hedefliyorsunuz. Daha sonra teleskopun kendi okülerinden yani baktığımız kısmından fokus ayarı yaparak görüntüyü netliyorsunuz. Bu kundaklarda her eksende ayarlama işini manivela ve kollarla yapıyorsunuz ve teleskopun açısını sabitleyebiliyorsunuz. Teleskopun yanında verdikleri tripod gerçekten çok kaliteli. Teleskopun titremesini en aza indirmek için ağır bir tripod kullanmak ya da ağırlık bağlamak çok avantajlı oluyor.

Yazacak çok fazla şey var. Vakit buldukça yazmaya gayret ediyorum. Bu dönemin sonuna doğru artık doktora tezinin de büyük oranda bitmiş olması gerekiyor. Dolayısıyla özellikle yılın son aylarında birazcık aksama olabilir. Sonbaharı çok iyi değerlendirmek gerekiyor.

Koleksiyonlara çok iyi kitaplar geldi. Geride bıraktığımız ay kitaplar açısından harika geçti. Geçti kötü bir alışveriş deneyimim oldu ama olsun. Jules Verne koleksiyonumda çok iyi kitaplar elime geçti. Aralarında Head Bang 6’nın da olduğu üç tane çok iyi müzik kitabı ve birkaç roman aldım. Ve çok iyi birkaç albüm çıktı. Onları dinliyorum. Bunların her birini ayrı ayrı yazacağım hiç merak etmeyin. Kapanış senin için:

Üzerinde ne varsa yavaşça sıyrıl,
Bana gerçek seni göster, desenlerini;
Şu an içindeki her şeyi gösterme zamanı.
Tüm bağlarından kurtul,
Şimdi ve sonsuza kadar kendine izin ver,
Senin dışındaki her şeyi geride bırak.
Saklandığın kabuğunu bırak ve çizgilerini göster,
Ve seni oluşturan tüm şekilleri…

Ve Eylül Başlar…

Salak gibi oturmuş sana ulaşmayı bekliyorum. Telefon çalıyor ama elbette açmayacaksın. Neden açasın ve acıyasın ki? Sırf dolunay var diye, yıllar önce verdiğim sözü hala tutuyorum diye, bana bağlı olmanı neden bekleyeyim ki? Her neyse unutalım şimdi bunları. Bu ay ki görsel Tahir Abi‘den geliyor. Yıllardır onun duvarını süslüyor. Belki imkan olsa, orijinal görseli tarayabilsem, aynısı ben de tablo yaptırabilirdim. Belki çizere ulaşmanın bir yolu olsa…

Şu iki cümleyi çok seviyorum: “Zaman geçiyor.” ve “Bu işler olur.” Olur, elbet olur ama nasıl? Geride nasıl bir yara bırakır? Ahmed Arif’in dizelerini okudum perişanlıkla. Bu nedir ya? Her canım sıkıldığında böyle mi hissedeceğim ben? Bilmem kaç yıl benden önce yazılmış şu kelimeler, öyle mi güzel denk gelir?

Eylül ayı başladı. Alper veda edeli haftalar oldu. Sindiremedim bir türlü. Huzur yok, keyif yok, yoruluyorum, düşüncelere boğulmuş haldeyim. Mert var gerçi. Mert’le zaman geçiriyoruz. Mert’in her geçen gün biraz daha büyümesini izliyoruz. Dört aylık olacak birkaç gün sonra. Artık sağa sola kendini döndürebiliyor.

Alper yıllardır ilk defa, blogla ilgili bir fikirle geldi. Gerçi kendisi de henüz tam şekillendirememiş ama bahsettiği kısmı bile heyecanlanmama yetki. Bakalım önümüzdeki aylarda Eskişehir – Ankara hattında neler olacak. Az önce güzel bir haber aldım. Yağızhan mezun olmuş.

Sagopa Kajmer, “Yunus” isminde bir EP çıkarmış. Yıllar sonra merak ettim dinleyeyim dedim. İlk parça “Pankart” epey ilgimi çekti. Parçanın başındaki strachler beni 2000’lerin ilk yarısındaki Sagopa / Silahsız Kuvvet dönemine götürdü bir anda heyecanlandım. Ancak devamında gelen melodik vokallerle yüzümü buruşturdum. Sonradan strachlerin bizzat Sagopa’ya ya da yıllardır duymadığımız ismiyle Dj Mic Check’e ait olduğunu öğrendim. Uzun süredir Ahmet’le bir araya gelemiyoruz. Fırsat bulursak bu yeni çalışma hakkında konuşabiliriz.

İlkan Abi aradı önceki gün. Aklıma bir tohum ekti. Inception olur mu bilmiyorum 🙂 Ama üzerinde enine boyuna düşünmem gerekecek. Aynı akşam Eskişehir Teknik Üniversitesi‘nin çevrimiçi sertifika törenine katıldım. Haftalar önce yaptığım şu çevrim içi sunum için benimle birlikte diğer konuşmacılara da birer teşekkür belgesi takdim ettiler. Hocalarımın büyük bir kısmını Zoom üzerinden de olsa görmek beni ziyadesiyle mutlu etti. Önümüzdeki dönemde de bu işlerin daha da güzel bir zemine oturtularak devam etmesini diliyorum.

Ve Eylül başlıyor. Takvimimde yaz bitti. Sıcaklar son bulmadı ama yüzümü sonbahara çevirdim artık. Bir yolunu buluncaya kadar, gözlerim üzerinde olacak, gökyüzünde.

Gillette Blue 3: Üç Büyükler Serisi

Bu blogun en sıra dışı koleksiyonlarından birisi olan Gillette Blue 3 serisi ile devam edelim. Bu koleksiyonumla ilgili olarak pek çok geri dönüş alıyorum. Saçma bulan da var, bir başka emsali olmadığı için beğenip yeni modeller bulmamda bana yardımcı olan da.

Yardımcı olanların başında ise sağ olsun Erdem Abi yer alıyor. Bu yazıyı yazmam da onun sayesinde oldu. Geçtiğimiz gün Gillette, Blue 3 serisinde yepyeni bıçaklar üretti: Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş. Üç Büyükler serisi ismini ben verdim. Belki de Trabzonspor ya da başka takımların renkleriyle de üretmiştir ancak inanın çok araştırmama rağmen bulamadım. Bulan, denk gelen varsa bana haber verirse çok sevinirim. 

Her tıraş bıçağı o takımın renklerini taşıyor. Koleksiyonda en dikkat çeken parçalar oldular bile!  Koleksiyonun  son  hali  aşağıda yer aldığı gibi:

Tabii bu üç yeni parçayı bulunca koleksiyonda henüz olmayan ve muhtemelen yeni üretilmiş şu yeni parçaları da keşfettik. Bunları da umarım en kısa sürede ekibe dahil edebilirim:

Yaz Yalnızlığı: Dolunay’da Sessizlik

dolunay0308Aklım çıkacak neredeyse! Tüm evde bir sessizlik var. En kötü haberler hep beş kala gelir ya, işte öyle bir şey oldu. Neyse ki bu can sıkıcı sessizlik tek bir işime yaradı ve o son dakika sıkıntısını çözdüm.

Şimdi ise hesaplaşma vakti geldi kendimle. Kendime çok yalanlar söyledim. Her yalnız kaldığımda da birini itiraf diyorum. Ellerim hiç olacağı yokken, gizlice ismini yokluyor sayfalarda. Senle dolmuş ve sarhoş olmuş haldeyim.

Bu işin oluru yok.” Öyle yazmıştım Halil Abi‘nin mektubuna. Küçük kağıtlara köhne anları sığdırmaya devam ediyorum. Bazen Bodrum’u yazıyorum, bazen burnumun ucunu. Uzak yakın aramadan, her harfi özenle seçerek yazıyorum. Halil Abi ve Yunus Emre buldular birkaç. Ancak Caner henüz bulmadı galiba. İzini kaybettiğim satırlarım hala duruyor mu sende? Belki de onlara kavuşsam o en büyük hayalim gerçek olacak. Mektuplar, fotoğraflar, çizimler ve tüm o öyküler. Bambaşka bir hayatta yazılmış, bambaşka hayatlara yazılmış ve yaşanmamış Dünya’nın öyküleri. Orta Dünya gibi.

fahrenaytŞu anda yalnızım. Çok uzun süre sonra yalnız geçirdiğim ilk dolunaydayım. Gözlerim gökyüzünde. Kulaklarımda eski şarkılar.“Bilinen en son halim bir zavallı, yaşıyorum, bunu da bil, gidiyorum adımı sil, açıyorum yaramı deş! Varlığın yoğunla eş ve keşmekeş…” 

Bir de kitap var. Fahrenheit 451. Son zamanlarda okuduğum “en zor” kitap. Dili öylesine pürüzlü ki akmıyor bir türlü. İçerisine çekemedi beni. İnat edip okunmayan bir o başyapıttan çok farklı. Ve bir itiraf daha: Komodinin üzerinde gördüğüm o kitabın her baskısını satın aldım. Muhteşem, muhteşem, muhteşem.

Önümüzdeki hafta bazı tadilat tamirat işleri sebebiyle evde olacağım. Planım ve umudum biraz yazı yazabilmek üzerine. Bir de belki çok uzun süre sonra, bloga ilk defa bir konuk yazar alabilirim. Ya da belki biz o yazara konuk olabiliriz. Takipte kal sevgili okur. Kendine dikkat et.

Ennio Morricone: Maestro’nun Vedası

Doksanların sonuydu. İlkokul dördüncü sınıfa gidiyorum. Müziğe olan ilgim, uydurma bir dilde söylediğim şarkılardan ve 23 Nisanlarda çaldığım trampetlerden ibaret. Yaşadığımız yerde de fazla bir şansım yok zaten.

Bir gece ATV’de “Yumurcak Küçük Kovboy” isimli bir western filmi yayımlandı. Cüneyt Arkın’ın oldukça keyifli, klasik bir Yeşilçam filmi. İzliyoruz ailecek. Filmin ortalarında bazı yerlerde o kadar müthiş bir müzik çalıyor ki duydukça gaza geliyorum. Ama adını koyabiliyor muyum? Hayır. Yeşilçam’da yıllarca telifsiz, izinsiz onlarca soundtrack kullanılmış nasılsa. (47:15’te başlıyor)

Kemal Sunal’ın Umudumuz Şaban filmi başlıyor sonra bir gün. Filmin girişinde bir sahne var. Amerikan ve İtalyan westernlerinden çizimler gösterip neredeyse iliklerimize işleyen o melodiyi çalıyorlar. Film bitiyor, biz hala sokakta, okulda o melodiyi çalıyoruz ağzımızla. Ağzımızla çalıyoruz çünkü flütten başka bir çalgımız da, rehber olabilecek bir müzik öğretmenimiz de yok. Canları sağ olsun.

morriconeYıllar geçti. İnternet yaygınlaştı. Müziğe çok daha kolay erişebilir olduk. Bir gün şans eseri, Yumurcak Küçük Kovboy’da çalan müziğin “L’arena”; Umudumuz Şaban filminde çalan müziğin ise “Per Qualche Dollaro in più” isimli parçalar olduğunu ve tüm bunların bestecisinin Ennio Morricone olduğunu öğrendim.

En sevdiğim western müziklerinin neredeyse tamamında imzası olan büyük müzik insanı ve yönetmen Sergio Leone’yle birlikte başlı başına bir tür olan sphagetti westerni yaratan kişi, Dünya’nın en ünlü İtalyanlarından, aynı dönemde yaşadığımız için şanslı sayılabileceğimiz Maestro Morricone, hayata veda etti.

Blogda adının geçtiği onlarca yazı yer alıyor. Ülkenin küçücük bir ilçesindeki çocuğun bile muhakkak duymuş olduğu müziklerin bestecisi olmak kendisi ve ülkesi için bir onur olmalı. Hayatımda iki farklı İtalyanla uzun uzadıya muhabbet etme şansım oldu. Her seferinde de benim tarafımdan konu, kasıtlı olarak sphagetti westernlere ve onların müziklerine getirildi. Sinemada müzikleriyle bu kadar iç içe geçen başka bir tür daha var mıdır? Morricone’nin adını duyunca her ikisi de şaşkınlık ve hayranlık duymuşlardı. “L’arena” için, İtalyan Milli Marşı’ndan sonra en çok bilinen ve sevilen melodilerden birisi demişti İtalyan arkadaşım. Hatta o anda telefonunda da aynı melodi varmış.

Hayatımı çok farklı zamanlarda, çok farklı mekanlarda ve çok farklı anlarda kesti durdu üstat. Hakkını yemeyeyim, Quentin Tarantino’nun da hemen hemen her filminde en az Morricone parçasına yer vermesi ona duyulan hayranlığın da pekişmesini sağlamış olabilir. Blogun sağ kolonunda yer alan western teması da yine müziklerini Ennio Morricone’nin bestelediği The Big Gundown isimli filmden alınma.

Watercolor Wild West Scene Background 800 x 800 px_1

Yakın zamanda The Good, The Bad and The Ugly filminin soundtrack plağını almıştım. Bunun dışında birkaç filminin soundtrack cdleri ile Peace Notes isimli konserinin dvdsi var. Arşivlenebilecek onlarca materyalden sadece birkaç tanesine sahibim. Yine birkaç ay önce bir diğer başyapıtı olan Wild Horde isimli parçayı coverlamıştık. Bunu da iyi ki yapmışız.

Rest In Peace. Huzur içinde uyu.

NOT: Bu yazıyı yazdıktan bir gün sonra çok değerli büyüğüm Erdem Abi’nin babası İsmet Amcamız vefat etti. Canım abime ve tüm ailesine başsağlığı ve sabır diliyorum. Rahmetlinin mekânı cennet olsun.