Category Archives: Kategorisiz Öylesine

Herhangi bir kategoriye dahil edemediğim ama yazdığım yazılar bu kategoridedir.

İrem Derici Ünlü Olmadan Önce

Ben ilk defa askerdeyken duymuştum adını. Er gazinosunda sürekli Powertürk TV açıktı ve 2014 yılı şubat ayında şu aşağıdaki klibi dönüyordu ekranlarda. Bolca florasan lamba kırılıyor, İrem Derici deri pantolon ve bluzuyla öfkeli öfkeli bakıyordu. İşte ben böyle tanıdım kendisini. Sonradan öğrendim ki bir yarışma programına katılmış, finale kalmış.

Geçenlerde koleksiyonu gözden geçirirken taa 2006 yılında çıkan ve yayın ömrü çok kısa olan Dream Dergi‘nin birkaç sayısını gördüm. Bu sayılardan bir tanesi, o yaz yapılan festivallere katılan müzikseverlerin fotoğraflarını ve mesajlarını içeren bir ek vermişti. Her kafan müziksever, kah şarkı söylemiş kah ilan-ı aşk etmiş ve bir şekilde bu sayfalarda yerini almıştı. Hatta, yayımlanan bu ekin sloganı da şuydu: “1 poşette 2 dergi: Birinde star onlar, ikincisinde sensin

Bu eki incelerken taa 11 yıl önceki İrem Derici’yi gördüm. Katıldığı bir festivalde açılan karaoke standında şarkı söylemiş. Kendisiyle ilgili birkaç cümlelik şöyle de bir not eklemişler: “Bilgi Üniversitesi’nde sosyoloji okuyor. Şebnem Ferah söyledi. Zaten kendisinden başka bir şey beklenemez, çünkü Şebnem Ferah, İrem’in idolü.”

irem02

Eh, günümüzdeki İrem Derici’nin idol olarak Şebnem Ferah’ı aldığını pek söyleyemeyiz herhalde. Neyse, koleksiyon yapmanın keyifli yanlarından bir tanesi de işte bu şekilde geçmişi kayıt altına alabiliyor olmanız sevgili olur. Kim bilir, tozlu raflarımda daha nelerin, hangi güzel şeylerin kayıtları vardır da haberim bile yoktur.

İlginç tespitlerin adresi My Resort’ten bu haftalık bu kadar sevgili okur. Dolunay’da öpüşürüz.

irem01

Getik Fanzin’in Yepyeni Sayısı Çıktı

getikGetik Fanzin olarak, birazcık uzun bir aradan sonra yeniden raflarda ve güzide mekanlardayız sevgili okur!

Getik Fanzin, yayımlanmaya başladığı günden beri dağıtıldığı tüm mekanlarda ilgiyle karşılandı, okuyucular tarafından beğenildi ve pek çok olumlu geri dönüş aldı. İşin arkasındaki çekirdek kadronun ve bu kadroya destek veren onlarca dostumuzun emeği ve ısrarı sayesinde 10. sayımız da yayımlanmış oldu.

Normalde aylık olarak yayımladığımız fanzin, geçen yaz ülkemizde meydana gelen darbe girişiminden nasibini aldı ne yazık ki. İçeriğin kalitesinin düşmesi tahammül edemeyeceğimiz bir durumken bir de baskı işlerinin aksaması sebebiyle dergi planlanan basım tarihinin gerisinde kaldı. Fanzin yönetimi de kolaya kaçmadı ve sıfırdan yeni bir sayının tasarımını yaptılar.

Bu yeni sayımızın teması “korku” olarak belirlendi. Fanzinde bizim de bir öykümüz yer alıyor: Herkez Pastanesi. Hayır, adını yanlış yazmadım. Evet, “Herkes” şeklinde değil, “Herkez” şeklinde. Öyküyü ben yazdım, Ender düzenledi ve Aysun da resimledi. Öyküyü yazarken esinlendiğim yer eski mahallem oldu. Öyküde isminin ne olduğunu öğrenemediğimiz kahramanımız, oturduğu semtte yer alan tuhaf bir pastaneye kafayı takıyor. En az bu pastane kadar tuhaf bir şekilde “Çelen” isminde bir kadınla tanışıyor ve olaylar gelişiyor.

Önceki sayılarda öykülerimiz “devamı gelecek sayıya” şeklinde bitiyordu. Ancak bu sayıdan itibaren öykülerimizin devamı için bir ay beklemeyecek, fanzinin internet sitesinden okuyabileceksiniz. Nedir o sitenin adresi? www.getik.org İnternet sayfamızda dergimizde yer alan görselleri (ve aslında Aysun’un çizdiği resimleri) orijinal renkleriyle görebilirsiniz.

Yeni sayımızı okumak için tıklayın.

Anlatacak Çok Şey Var

Bazen oluyor böyle. Geriye  dönüp baktığım birkaç fotoğraf, okuduğum birkaç satır yazı aklıma onları, yüzleri ve binleri getiriyor. Ben de açıyorum boş bir sayfa ve başlıyorum yazmaya. Blog tutmanın en güzel yanı, aklınıza anlık olarak gelen fikirleri bulabildiğiniz her yere not ettikten sonra, zaman geçip unuttuğunuz onca fikri yeniden bulduğunuz anlardır. Telefonum, not defterim, iş yerindeki çekmecem böyle notlarla ve fikirlerle dolup taşıyor. Zaman, bu fikirleri rafine ederek, bazen de birleştirerek ortaya bir şeyler çıkarmamı sağlıyor. Bazen yeni bir yazı, bazen de yeni keşifler.

Çirkinlik ve çirkeflikle mücadele ediyoruz. Bülent Abi‘yle kurduğumuz gizli bir örgütümüz bile var. Nihayet ellerini havaya kaldırdı ve teslim oldu. Görüyoruz sevgili okur, düzen değişiyor. Eticin‘in ortaya koyduğu çözüm yolu aklıma yattığından beri uğraşıyorum. Gizlice.

oylesi00Şu gün çok mutluyduk. Çok uzun zaman oldu gerçi yaşanalı. Ancak, mutluyduk. Sonra işler hepimiz için biraz kötü gitmeye başladı. Şimdi soruyorum her birine, en mutlu olduğumuz an gece yastığa başımızı koyduğumuz an.

oylesi02Türker‘le değişik işler yapıyoruz. Yıllar sonra yeni bir Adobe yazılımı öğrenmek harika oldu: Encore. Bu yazılımla, profesyonel DVD ve bluray menüleri hazırlayabiliyoruz. Henüz bluray yazıcımız olmadığından şimdilik DVD yetiyor da artıyor bile. Uzun süre planladıktan sonra, Sabhankra‘nın Live at Roxy konseri için bir DVD hazırladım. Birkaç ufak güzelleştirmeden sonra MCA Productions etiketiyle sunacağım.

oylesi01

oylesi04Geçen gün, evde kullanmadığım 12 volt 7 amperlik bir akü buldum. Uzun yıllar önce almıştım ancak neredeyse hiç kullanmamıştım bu aküyü. Önce şarj ettim. Daha sonra akü başlarına uyumlu soketlerle birkaç bağlantı kablosu yaptım. Şimdi bu aküyü kullanarak plakçalarımı çalıştırabiliyorum. Netbook’um için soğutucu fan çalıştırabiliyorum. Havalar biraz daha ısındığında da piknikte mangal yaparken işime yarayacak bir fan yapacağım 🙂

Geçen hafta Halil Abi‘nin tavsiyesiyle Varolmayanlar isminde bir kitap okudum. Doğu Yücel‘in kitabı. Fantastik bir öykü. Idefix‘ten kargo bedava denk getirip satın aldım. oylesi03Kitapla ilgili apayrı bir yazı yazmayı planlıyordum. Ancak, kitabın sonunda öyle bir hayal kırıklığına uğradığım ki böyle bir iki paragrafla geçiştirmeyi daha uygun buldum.Sanki yazar bu kitabı üç zamanda ve üç farklı ruh halinde yazmış. Kitabın ilk yarısı yani ilk ruh halinde sanırım öykünün izleyeceği yol hakkında pek bir fikri yokmuş ve upuzun bir giriş yapmış. Öyküyü kurması, kurgunun temelini atması kitabın aşağı yukarı yarısını almış. Kahramanımız, ailesi olmayan, işinde başarılı, yakışıklı, yatakta yetenekli ve biraz sosyopat bir tip. Klasik. Belki de bilerek böyle ideal, tipik bir kahraman kurguladı Yücel. Kitabın bazı bölümlerinde “spor yapmak” olarak kodlanan sevişme vurguları bir süre sonra baydı, öldürdü bitirdi beni. Ne gerek var? Eh, böylesi upuzun bir girizgahtan kopmuyorsunuz.

Kitabın yarısından itibaren aradığımızı buluyoruz. Koşuşturmaca başlıyor. Eğer bir Türk metal müziksever iseniz Doğu Yücel’in müzik yazarlığı kimliğinden de aşırdığı bir takım süslemeler le öykü daha bir keyifli hale gelecektir. Kitabın vadettiği fantastik doku işte burada başlıyor. Tutunamayanlar‘a çakılan okkalı bir selam, internet fenomenlerine satır aralarında göndermeler, “aslında sebebi buydu” tipi son dakika çözümleri derken kitabın son 15-20 sayfası gelip çatıyor. Bu anlattığım ikinci bölümde Yücel, kesinlikle ilham perisini bulmuş, öpmüş ve hatta kitabında da artık bahsetmeyi bırakıp rahat bir nefes aldırdığı gibi “spor bile yapmış” olabilir. Akış olağanüstü. İşte o son 15-20 sayfayı okuduktan sonra bendeki hayal kırıklığı ise görülmeye değerdi. Aklımda uyanan fikir oldu. Yayıncısı, Yücel’i sıkıştırdı ve kitabı yetiştirmesini söyledi. O da olabilecek en basit ve yakışmayacak şekilde bunu yaptı. Üzdü, hem de çok üzdü. Halil Abi’ye yazdım. Buraya yazdığımı ona da yazdım. Güldü ve “ben de aynen bu şekilde düşündüm” dedi. Buna rağmen yine de Varolmayanlar, okunması gereken bir kitap. Doğu Yücel’i Blue Jean ve Head Bang dergilerinden okuyanlar için söylüyorum, alıp kütüphanenize ekleyin. Bizden bahsediyor, varolmayanlardan! (Bak, ben de burada kitaptaki gibi yaptım ve finali aceleye getirdim.)

İyi geceler. Çok öptüm.

Ekstrem Metalin Yeni Blogu: ZeroSixExtreme

06ext

Evet sevgili okur, Proofhead My Resort, yayın hayatına başladığı ilk günden beri blogları ve blog yazarlarını savunmuş, blog konseptinden vazgeçmemiş ve geçen yıllar içerisinde kendisine pek çok kardeş blog, dost sayfa edinmiştir. Türker’in Blogu, Aysun’un Örgü Blogu ve ne yazık ki yayın hayatına son veren onlarca blog, Proofhead My Resort üzerinde yer alan “DOST SAYFALAR” başlığı altında sizlere göz kırptılar.

İşte My Resort’ün artık yeni bir dost daha var: ZeroSixExtreme. Bu blog, aynı zamanda Carnophage grubunun vokali de olan ve camiada Goralı Zade olarak bilinen Oral Akyol‘a ait bir ekstrem müzik blogu. Oral Abi, metal müzik dinlemeye başladığı günden itibaren Ankara‘daki hemen hemen tüm metal müzik konserlerine, ülkemizde ve yurt dışında da hatrı sayılır konserlerin pek çoğuna katılmış olan bir müziksever ve müzisyen.

Yıllardır gittiği konserlerden arda kalan eğlenceli anıları ve death metal konusundaki engin bilgisini yeni açtığı zerosixextreme.wordpress.com adresindeki blogunda bizlerle paylaşacak. Blog henüz yeni açılmış olmasına rağmen iki tane çok kapsamlı inceleme ve Suicide ile yapılmış bir röportajı yayımladı bile.

Takip edilecekler listenize eklemenizde fayda var. Benden söylemesi.

zerosixextreme.wordpress.com

Antalya Sahilleri: Büyük Bir Dolunay

ant01
Antalya’ya en son bir yıl önce İlkan Abi’yle birlikte gitmiştik. Ne güzel zamanlardı be. Bir yıl sonra, yine bir eğitim programı için, bizim Bakanlığın en kapsamlı ve en sevdiğim eğitimlerinden olan Atık Yönetimi Eğitimi için geldim, bu sefer yalnız başımaydım. Mesleğim icabı, en çok mesai harcadığım konudur atıklar ve atıkların yönetimi. Bu beş günlük eğitimde de yeni yayımlanacak birkaç yönetmelik ve uygulamalar hakkında bilgi verilecekti.

Cumartesiyi pazara bağlayan gece, dolunaya bir kala, saat 01.30’da Eskişehir’den yola çıktım. Bilecik’e gide gele, yolda uyumaya alışmak şöyle dursun, başımı yasladığım her yerde uyuyabiliyorum artık. Otobüste de yata yata giderim diyordum. Otobüse binince yanımdaki ikili sırada oturan kadının bebişi olduğunu görüp umutsuzluğa kapıldım. Ama hemen enseyi de karartmadım. Belki de sessiz sedasız, bizim İpektoş gibi bir bebiştir dedim. Değilmiş.

Bebiş ağladı. Mızıldandı, 15 dakikalık periyotlarla ses çıkarmaya devam etti. Asia Minor’ın Between Flesh And Divine albümünü belki üç kere baştan sona, In Flames’in yeni albümü Battles’ı da bir kere baştan sona dinledim. Saat 04.30’da bir mola verdik galiba. O arada otobüsteki herkes çıkınca oluşan sessizlikten yararlanıp uyudum. Saat 07.00’de uyandım. Yaklaşık bir saat daha yol gidip saat 08.00’de Antalya Otogar’a ulaştık.

Eğitimin yapılacağı hotel Belek’te olduğundan iç hatlar terminalinden Belek’e gidecek bir araç aradım. Varmış. Serik’e giderken Belek kavşağında bırakıyormuş. Serik’e doğru yola çıkınca fark ettim ki az önce otobüsle geldiğim yolu şimdi minibüsle geri dönüyorum. Bu da yaklaşık bir saat sürdü. Kendime not, bir daha Belek’e geleceksen otobüsten erken in oğlum.

Neyse, Belek kavşağında inip bir de Belek aracına bindim. Ve nihayet saat 10.30’da otele ulaştım. Bir süre bekleyip kayıt yaptırdıktan sonra yeni oda arkadaşım, İzmir’den Kenan Abi’yle odaya doğru yollandık. Bu arada Kenan Abi, bu eğitimin en büyük kazanımlarından birisiydi (#01). Tüm illerden en az ikişer kişi katıldığından hemen tüm katılımcılar kendi illerinden gelenlerle konaklıyorlardı. İzmir ekibi beş kişi gelmişti ve tek kalan Kenan Abi’yle böylece oda arkadaşı olduk. Neyse, odaya çıktıktan sonra bir süre sonra yorgunluktan uyumuşum. Taa ki Iğdır’dan adaşım, yakın dostum Mesut arayana kadar.

ant06

Günün geri kalanında hep birlikte vakit geçirdik Mesut ve onun da arkadaşlarıyla. Sahilde, bir sonraki gün gelecek muhteşem dolunayı gözledik. Dolunayın hikayesini anlattım bunlara. Çok beğendiler. Dedim ben yıllardır onu arıyorum, onu gözlüyorum; bakın şimdi herkesin dikkatini çekti. Yarın yine unutacaklar. Ama ben unutur muyum? Unutmazsın abi, dediler.

ant02

Evet, eğitimin ilk günü sabahı Şevkiye, Pınar ve Gülnur Hanım’la kahvaltıda buluştuk ve aslında eğitim boyunca birlikte olacağım arkadaş grubumu da bulmuş oldum. İlk gün eğitimleri her zaman en iyi eğitimler olmuştur. Bu sefer de o şekilde oldu. Teknik detayları bir kenara bırakırsak, en çok katılımın olduğu, en fazla fikir alışverişinin yapıldığı gün bugün idi.

ant03Akşam eğitimden sonra sahile koştuk. Ay buluta girmişti. Ülkenin yer yanından dolunay fotoğrafları instagram’da, facebook’ta, sağda solda akıyordu durmadan. Burada yeri gelmişken bir detay daha vereyim. Son yetmiş yılın en büyük dolunayı diye lanse edildi bu dolunay. Ancak standart bir dolunaya göre öyle devasa şekillerde falan da gözlemlenmedi. En azından ülkemiz de değil. Bunu çok net ifade edeyim. Evet büyük bir dolunaydı ancak bu büyüklük gözle çok az fark edilebilecek kadar farklıydı. Gökyüzüne bakarken aklıma yıllardır dinlemediğim şu efsane şarkı geldi:

Eğitimin ikinci günü sabahtan rahat bir program vardı. Diğer tüm eğitimlerde ve hatta okulda da olduğu gibi, sayfa sayfa not çıkardım sevgili okur. Öğleden sonra kişisel gelişim eğitimi vardı. Beden diliyle ilgili pek de kabul edemediğim bazı teorilerden bahsetti eğitici. Dediğim gibi, öne sürdüğü şeyler, tarif ettiği jest ve mimiklerin büyük kısmı benim için geçerli değil. Bu da beden dilimden bir şeyler anlamaya çalışanlar için büyük bir handikap demek.

ant04

ant05

Üçüncü gün eğitim programının en yoğun günüydü. Önceki günlere göre çok geç saatte çıktık. Odaya çıkıp yemeğe kadar uyudum. Biraz da otelden bahsedeyim aslında. Otel daha önce kaldığım iki otele de komşu: Maritim Pine Beach – Belek Hotel. Bir biriyle bağlantılı üç farklı binadan oluşuyor. Biz erken gitmenin avantajıyla ana binada kalabildik. Bunun dışında bağımsız odalarda  ve ayrı bir binada kalanlar da varmış. Otelin restoranı güzel, yeterli. Sezonda olmadığımız için herhangi bir sosyal aktivite yoktu. Ancak özellikle havanın güzel olduğu ilk ve ikinci günlerde epey bir turist denize giriyordu. Bu esnada Halil Abim Eskişehir’den bize “gelmeyin buraya, burası -7 derece” diye uyarı mesajları gönderiyordu.

Dördüncü gün özel atıklarla ilgili sunumlar vardı. Öğle arasında önceden tanıdığım şube müdürüm İhsan Bey ve yanında staj yaptığım Hatice Hanım’la sohbet ettik hep birlikte. Bu arada Gülnur Hanım, Şevkiye ve Pınar da Eskişehir’den arkadaşlarım, yukarıda yazmayı unuttum. Tatlı bir Antalya havasında, güzel bir sohbet oldu. Öğleden sonra ise çok kısa bir maden atıkları sunumu yapıldı. Ardından da sınav. Kırk soruluk sınavı bitirdikten sonra eğitim programı resmen bitmiş oldu. Akşam yemekten önce Balıkesir’den bir tanıdık sayesinde çok çok değerli bilgiler öğrendim ki bu da eğitimin diğer bir önemli kazanımıydı (#02).

Akşam yemeğinde Türk gecesi varmış.  Keşke olmasaymış. Abarttım, kendimi üzdüm yok yere. İşte bu üzüntü de otele dair son anım oldu.

Bu ne büyük şans aslında! Dolunayın yalnız olduğum günlere rastlaması! Bu güzel doğa olayının tam da ihtiyacım olan yalnızlığa denk gelmesi! Kendi iç hesaplaşmalarımda, daha objektif davranabiliyorum bu sayede. Hani diyor ya oturun şapkanızı önünüze koyup düşünün diye. Tam o ruh hali işte.

Özetle eğlenceli, eğitici ve sürprizlerle dolu bir programdı sevgili okur. Bu sefer Antalya daha çekilir oldu benim için. Öpüyorum.

Cuma Akşamı Güzeldir

Sonra bana diyorsun yaşa. Ulan nasıl yaşayayım? Huzuru olmayan insan nasıl yaşar? Kalbi delik insan koşabilir mi? (Koşamaz herhalde diye tahmin ediyorum.) İşte benim kalbim delik. Ben koşup da senin ellerini yakalayacak adam değilim artık. Volkan hep kızar, Alper hep üzülür buna, beden ben ama içimde bir ben kalmadı. Günler saatler geçiyor yalnızca.

anjelİzlemek, dinlemek ve uyumak. Şu sıralar hayattan beklentim de, aslında yaşadığım şey de bu. Sen de öyle değil misin? Bugün konuştuk bak daha. Böylesine yozlaşan, yalnızlaşan ve aptallaşan bir ben değilim demek ki. Sahi ne kadar uzun zaman olmuş değil mi?

Bak heyecana bak bendeki, bekliyorum. Neyi? Yeni çıkan bir albümün bilgisayara inmesini. Gerçek fanlık bu değil diyeceksin, yanılıyorsun. Çünkü daha albüm Türkiye’ye gelmedi. Eh ön sipariş verip bir albüm parası kadar da kargo ödemek istemiyorum.

Şimdi yeni sekmede seni açtım. Bir yandan buraya yazıyorum, bir gözüm sende. Aklım fikrim kim bilir nerede? Anjel‘i hatırlıyor musun? Hiç okumadın ki nereden hatırlayacaksın. İşte dün gece o aynı rüyayı ben de gördüm. Perşembe yorgunluğudur dedim. Cumartesi acısı çıkar. Sonra hatırladım. Yollara düşeceğim şafakta.

Kısa ve öz. Cuma akşamı güzeldir. Çok öpüyorum.

 

Herkes Dolunay’ın Farkında

Yalnızca gerçek dostlar farkında her dolunayda neler hissettiğimi, neler yaşadığımı. Bu dolunayda da bana verdikleri desteğe hayran kalmamak elde değil. Utku, Alper, Sercan, Volkan‘a buradan sevgiler. Bu yazıdaki fotoğrafları benim için onlar çektiler.

01mesut

Eskişehir

02volkan

Denizli

03alper

Çanakkale

04sercan

Tekirdağ

05utku

İzmir

Tatilin faydalarından biri de birikenleri ayıklayıp yenilere yer açmak oldu. Upuzun listeleri erittim birkaç gecede. Ama halen daha Getik Dergi’nin yeni sayısının basılamaması üzmüyor değil. “Her şeyimiz var. Bunları yerinde kullanabilirsek mükemmel sonuçlar elde edeceğiz.” 

Japon balıklarımdan bahsedeyim biraz da. Evde olduğum süre onlara yaradı. Akvaryumlarını temizledim geçen gün. Hava motoru akvaryumun boyutuna göre biraz fazla güçlü sanırım. Suyun içerisinde epey bir akım oluşturuyor. O yüzden hava giriş borusunun ucuna küçük bir musluk bağladım. Bu sayede vereceği hava miktarını ayarlayabiliyorum. Bir de yemlerini değiştirdim sevimlilerin. Bunlara ben daha önceden daha basit bir yem veriyordum. Arada bir de bezelye veriyordum. Bugün gidip bulabildiğim en kaliteli yemlerden aldım. Yeşil ve kırmızı renkli, bir mercimek büyüklüğünde ve yassılar bu yemler. Epey besleyicilermiş. Akvaryumun üzerine bırakmamla birlikte İmpuru çılgınca saldırdı. Hemen ardından İsimsiz Kahraman da atladı yemlerin üzerine. İlk defa yediklerinden mi yoksa gerçekten çok iyi bir yem mi ilerleyen zamanda göreceğiz bakalım. Kısacası bu ay ki dolunayın en karlı çıkanları Japon balıklarım oldu. Geriye bize ne kaldı? Hüzünlü şarkılar çok yakında My Resort’te!

Fatih ve Serpil’in Düğünü

Bayram tatilinin en güzel yanı da birikmiş yazıları aradan çıkarma imkanı vermesi sevgili okur. Geride bıraktığım birkaç haftalık sürede elbette pek çok olay oldu bitti. Şüphesiz bunların en önemlilerinden birisi de Fatih abi ve Serpil‘in düğünleriydi.

Fatih abi, Yağızhan sayesinde tanıştığım süper bir insan. Birkaç görüşmeden sonra epey samimi olduğumuz, özünde de samimi bir insan. İşte bu insan, evlenmeye karar verdi yakın zamanda. Biz tabi tüm o süreçte yanındaydık. Düğüne kadar olan zamanda ne yaptıysa planlı ve plansız olarak, hep haberimiz oldu. Hatta düğünden önce, Serpil’in doğum gününe özel bir albüm bile yaptık.

Düğün günü de onun seçtiği yedi tane parçayı çalmak için söz verdik. Ender, Yağız, Kerem ve benden oluşan grubumuzla hazırlığımızı yapıp düğünü beklemeye başladık.

5 Eylül günü saat 19.00’da düğün başlıyordu. Ancak Yağız Ankara’dan, Kerem Eskişehir OSB’den, ben ise Bilecik’ten çıkıp yetişmek zorundaydım. Düğüne yetişme işi böyle son dakikaya kaldığı için ister istemez bir stres hali peydah olmuştu. Adeta sağımıza solumuza bile bakamadan evden çıkıp Yağız’ı alıp doğruca düğün salonuna, Mavi Ada‘ya gittik. Burada ben davulu kurarken Kerem gitti Enderler’i aldı geldi. Davul kurulduktan sonra, diğer enstrümanları da ayarladık ve yine Kerem’le birlikte çıkarak hastaneye gittik. Neden? Çünkü bir haftadır iğne yaptırıyordum ve o gece de yaptırmam gerekecekti. İğneyi de yaptırdıktan sonra tekrar çarşıya inip Merve’yi ve Dilay’ı aldık. Merve, teyze olmanın heyecanıyla her şeyi evde unuttuğunu ancak arabaya binince fark etse de Yağız acil dönmeniz gerekiyor diye aradığı için kırmızı ışıklarda geçerek, son sürat salona gittik.

Ufak bir yerleşme hazırlanmadan sonra sahneye çıktık. Fatih abinin seçtiği ama bizim de ısrarla çalmak istediğimiz şarkılardan oluşan toplam yedi şarkıyı çaldık. Fatih abi şarkılara eşlik etti. Arada Serpil de eşlik etti ama Fatih abi’nin sesi daha güzel olduğu için onun gibi söylemedi 🙂 İşte bu alttaki kare o andan bir kare:

14138635_10154068472368049_2133804394809366989_o

Mutluluklar diliyorum 🙂 Şimdi Fatih abi, Serpil’in yanına İstanbul’a yerleşecek. Bu kötü bizim için. Ama umarım onun için çok daha iyi olur. Bu arada Serpil’le telefonda konuşmamıza rağmen hala yüz yüze konuşabilmiş değiliz. Düğünde her şey o kadar acele ve koşuşturarak oldu ki oturup konuşmaya fırsat kalmadı. Bu eksiğimizi de yakın zamanda giderebiliriz umarım. Son bir not daha, biz düğündeyken de çaldık ama şu parçayı da dinlemeden geçmeyin.

tyrants

Yüzyüzeyken feci bisiklet

Savatage – Edge Of Thorns Plağım

savat01Bu yıl ki doğum günüm, hem gerçek bir sürpriz olması, hem de aldığım iki güzel plak dolayısıyla unutulmazlar arasına girmişti. Şu yazımda anlatmıştım. Bu yazıda, o gün Utku ve Hazal‘ın hediye ettiği SavatageEdge Of Thorns plağımdan bahsedeceğim. Uzun zamandır plak yazısı yazmıyordum. Evi taşıdıktan sonra yazdığım ilk plak yazısı bu olacak. Hadi bakalım.

Edge Of Thorns, Savatage’ın 1993 yılında çıkardığı kült albümü. Tipik bir heavy metal albümü olmasının yanı sıra elimdeki plaklar içerisinde kapağı tartışmasız en iyi olanlarda birisi. Müthiş fantastik ve her detayıyla bir şeyleri simgeleyen, harika bir çizim. Küçük bir araştırma yapınca albümün kapağının, albüm yayımlandığı dönemde de epey ilgi çektiğini öğrendim.

Resmin ortasında duran muhteşem kadın, grup bu albümü yayımladıktan sonra hayatını kaybedecek olan gitaristin eşidir. En azından çizer Gary Smith de bunu onaylıyor. Bu noktada albüm kapağında çok fazla detay dikkatimizi çekmeli. Plak kapağı boyut olarak daha büyük olduğundan bu detaylar daha fark edilebilir oluyor. Yukarıdaki görsel internetten bulduğum bir dosya. Ancak aşağıda görünen bizzat plak kapağından kendi çekimim. Burada çok ufak bir farklılık var:

savatagehighEn tepede, çok uzakta bir şato gözüküyor. Ağaç dallarının oluşturduğu öfkeli suratı da fark etmişsinizdir. Bu suratın, albüm çıkmadan önce gruptan ayrılan grubun kurucusu ve vokalist Jon Olivia‘nın suratı olduğu yönünde iddialar varmış. Ortada duran kadından bahsetmiştim zaten. Solda suyun içerisindeki timsahı ve sol en altta görünen bir başka timsahın tek gözü ise yine takdire layık bir ayrıntı. Ve son olarak en sağda duran goblin suratına biraz dikkatli bakın. Çünkü albümün internette gördüğüm hiçbir versiyonunda bu goblin yok. Ancak bendeki 2014 yılı Almanya basım plakta sudan dışarıya doğru bakmakta olan goblin ilave edilmiş görsele. Bu, muhtemelen az bilinen ve çok değerli bir ayrıntı. Discogs.com’da da kontrol ettim.

Albümün iç zarflarında şarkı sözlerinin yanı sıra grupla yapılan uzun bir röportaj ve albüm hakkında çok fazla detay yer alıyor. Albümde yer alan 15 şarkının double lp olarak basılması harika bir şey. Ancak double lp olarak basılan bir albümün gatefold yani açılır kapak olmaması da apayrı bir fiyasko. Belki de albümün tek fiyaskosu.

Savatage’ı Edge Of Thorns şarkısıyla tanıyordum. Yalan söylemeye gerek yok, bu şarkı haricinde de pek bilgim yoktu grup hakkında. Ama albüm biriktirmenin en güzel yanı da bu zaten. Biraz araştırınca gerçekten güzel detaylar yakalayabiliyorsunuz.

chris

Chris Olivia

Albüme adını veren parça dışında, Miles Away çok dikkat çeken bir parça. Tam da Volkan‘ın sevdiği heavy metal parçaları ayarında. Söz konusu heavy metal olunca, Volkan’ın benden daha iyi bir dinleyici olduğu kesin. Belki de o, bu albümü çok önceden keşfetmiştir bile. Miles Away, “All That I Bleed” ile birlikte, grubun gitaristi Chris Olivia ve kardeşi Jon Olivia’nın birlikte yazdıkları son iki şarkılar. Kayıttan önce Jon’un sesinin yetersiz kaldığını fark ettikleri an Zachary Stevens’ı vokal yapması için grubun kadrosuna alırlar. Jon’un planı, bu albüm çıktıktan sonra dinlenip bir sonraki albümde çift vokalli bir grup olarak devam etmektir. Ancak, kardeşi Chris ölünce tüm planları boşa çıkar. Chris albümün çıktığı aynı yıl 1993’te, bir konser sonrası sarhoş bir sürücü tarafından öldürülmüştür. Hatta aracında yanında bulunan karısı da ağır yaralanmıştır.

Dolayısıyla Edge Of Throns, grubun fanları için her zaman hüzünle hatırlanan bir albüm olmuştur.

savat02 savat03 savat04

Albümün parça listesi şu şekilde:

A1 Edge Of Thorns 5:54
A2 He Carves His Stone 4:14
A3 Lights Out 3:10
A4 Skraggy’s Tomb 4:22
B1 Labyrinths 1:29
B2 Follow Me 5:08
B3 Exit Music 3:05
B4 Degrees Of Sanity 4:36
B5 Conversation Piece 4:10
C1 All That I Bleed 4:41
C2 Damien 3:53
C3 Miles Away 5:06
C4 Sleep 3:52
D1 All That I Bleed (Acoustic Version) 4:34
D2 If I Go Away (Acoustic Version) 3:49

savat06

Kondenser Mikrofon Aldık

rode2

Rode SM 6

Al işte, yine gecikmiş bir yazı daha!

rode04Bir aydan fazla zaman geçti üzerinden alalı aslında. Yağızhan ve Ender‘le birlikte kurduğumuz yeni grubumuzun kayıtlarını yapabilmek için iyi bir kondenser mikrofona ihtiyacımız vardı. İçimizde donanım konusunda en tecrübeli olan Yağız’dır. Ufuk Abi‘nin de tavsiyesiyle belirlediğimiz birkaç markaya ait farklı modelleri araştırmaya başladık. Nihayet internette aradığımız modeli, verebileceğimiz fiyata yakın bir miktarda bulduk.


RØDE
‘un SM6 modeli, satın aldıktan birkaç gün sonra elimize ulaştı. Buluşup büyük bir heyecanla kutuyu açtık. Satıcının önceden belirttiği gibi, kılıfı hariç, eksiksiz ve kusursuz olarak karşımızdaydı işte kondenserimiz. Yağızhan heyecandan yerinde duramıyor, Ender ise mutluluk gözyaşlarını belli etmemeye çalışıyordu. Benim ise bahar alerjim tutmuştu ve hapşırıyordum. Çünkü hayatımın en güzel anları hep böyle olur benim.

Kondenseri Yağızhan’a teslim ettik ve birkaç gün içerisinde kayıtlar bir biri ardına gelmeye başladı. Ancak sonrasında Yağızhan’ın bütünleme sınavları, Ender’in işe başlaması, bayram tatili derken pasif bir dönem başlamış oldu. Az önce konuştum her ikisiyle de, nihayet Eskişehir’de buluşabildik.

Mikrofonu kullanarak yaptığımız ilk kayıtlardan birisini yukarıdan dinleyebilirsiniz. Birkaç defa işlem gördüğü için sesteki kayıpları mazur görün lütfen. Ancak tüm parçaları tamamen kaydetmeye başlayınca sonucun çok daha iyi olacağında garanti verebilirim. Çok kaliteli bir mikrofon bu ve performansı bir ev kullanıcısı için kusursuz seviyede. Pop filtresi ve orijinal kablosu paket içeriğinde yer alıyor. Size yalnızca bir mikrofon sehpası almak kalıyor. Bir de kayıt yapacağınız ortamı tasarlamak. Bizim tercihimiz Yağızhan’ın odasını kullanmak olacak.