Category Archives: Kategorisiz Öylesine

Herhangi bir kategoriye dahil edemediğim ama yazdığım yazılar bu kategoridedir.

Unutma Beni

Öylece, kurumuş gibi bekledim. Kaç dakika geçti sahi? Aklıma bakmak bile gelmedi. Telefon kapandığında olduğum yerde çöktüm. Öylece halının üzerine. Asırlar sonra gelen bu telefon beni alt üst etmiş, binlerce parçaya ayırmıştı. Üzülmek desen değil, sevinmek desen değil. Korku mu bu? Yoksa heyecan mı?

Değil telefon almak, sesini bile duymak o kadar uzak bir ihtimaldi ki. Ama oldu. Üstelik tam da en uzakta olması gereken zamanda işte yine birden bire karşıma çıktı bu illet. Oysa daha dolunaya bile kaç gün vardı. Ona da böyle söyledim. “Sen hala dolunayı mı?” diye soracak oldu. “Biliyorsun zaten“, diye sözünü kestim. İnan hiç büyümemişim. Gözlerinden altın damlıyorken sesin uyuşturuyor beni hala. Aklım karıncalanıyor. Aklıma Tuğba‘nın şu resmi geldi. Tarif etsem belki, böyle çizilemezdi.

Bunalmış durumdayım. Üzerimde büyük bir baskı var. Hayatımda aynı hissi bununla birlikte tam üç kere yaşadım. İlki üniversiteden mezun olduğum zamandı. Neyse ki Alper yanımdaydı. Aynı şeyleri yaşadık. Bir sonraki ise askerliğime denk geldi. Öncesi ve sonrasına. Neyse ki onu da savuşturabildim. İşte şimdi en büyük sınavımı vereceğim. Nasıl olacak?

Kendimi yine burada tuşlara basarken buluyorum. Hep böyle oluyor. Bu arafta kalmışlık hissinde, mutluluğun payı biraz daha fazla olsaydı kağıda kaleme sarılır mektup yazardım. Şimdi ise galiba biraz hüzün var. Biraz da korku. En unutamadığım anlardan birisiydi yüzüme “Korkak” diye haykırdığın zaman. Korktum ne yalan söyleyeyim.

Böyle hissetmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki… Forget me not.

Mavi Dolunay

31 Kasım 2020 – Eskişehir

Yok öyle bir ay 🙂 Tıpkı bu ay içerisinde olduğu gibi, aynı ay periyodu içerisinde iki defa dolunay olduğunda, bu ikinci dolunaya mavi ay deniliyor. Dolayısıyla her yıl 12 defa yaşanan dolunay olayı, bu yıl 13 defa yaşanacak. Astronomi için istatistiksel bir değeri olan bu doğa olayı, astroloji için ise pek çok farklı anlamlar taşıyor.

Eğer bu yıl içerisinde Mert doğmamış olsaydı, hiç şüphesiz hayatımın en berbat yılıydı diyebilirim. Ülkenin içinde olduğu sıkıntılara, bir de virüs ve doğal afetler eklenince tahammül edemiyorsunuz. İzmir’de olan depremden sonra haberleri burnumun direği sızlayarak izledim. Yaşanan her bir mucizede, hayata tutunmayı başaran her bir yavrunun çıkartılmasında kendimi zor tuttum. Çocuk sahibi olmanın bir etkisi galiba bu.

Seni çok özledim. Seni dayanabilme sınırlarımın da ötesinde özledim. Yıl sonuna kadar yol almam gereken bir de tez çalışması var elimde. Yazmaya başlamadan önce o gözünde büyüyüp devleştiği an vardır ya, yaklaşık iki haftadır bunu yaşıyorum.

Bir takım başarısızlıklar söz konusu. Hangi siteydi hatırlamıyorum, bir tanesinin hata mesajı buydu. Adeta kurduğum hayaller gibi değil mi? Ufak tefek gelişmelere tutunuyoruz sadece. Herkes, bu yılın bitmesine öyle kenetlenmiş durumda. Ben de dahil. Yeni yıl geldiğinde her şey daha güzel olacak mı? Üstelik sen böylesi uzaktayken?

Yazmam gereken bir tez var. Çok yakın akrabalarımdan Covid-19 hastası olanlar var ve bazılarının durumları gerçekten ciddi. Bu yazı da birkaç gündür taslak olarak sürünüyordu. Büyük bir keyifsizlikle yazıp bitiriyorum. Sana da hep söylediğim gibi, hayatımın özeti burada. Şurada yayımlanmakta olan yaklaşık 1700 tane yazının her bir satırında ben varım. Ben istiyorum ki sen de ol. İşte o yüzden bu yazıları yazıyorum her ay. Bu hesaplaşma yıllardır devam ediyor.

Biraz daha bekliyorum. Çok yakında bu yılın en önemli müzikal gelişmeleriyle ilgili güzel bir derleme yazacağım. Mert 6 aylık oldu. Darkside‘ın kişisel hesabından tam bir buçuk yıl sonra ilk defa bir video geldi. Hem de ne video…

Bir Devrin Sonu: Head Bang 6

Nisan ayında Çağlan Tekil‘in vefat haberini alınca şu yazıyı yazmıştım. O yazımda “Şimdi ardından Head Bang ne olur, yeni sayı yayımlanır mı, yoksa Baron’la birlikte bu efsane de ölümsüzlüğe doğru yelken açar mı bilmiyorum” diye eklemiştim. Head Bang, geçtiğimiz ay son sayısını yayımlandı ve ölümsüz diyarlara doğru yelken açtı. Artık Head Bang yok.

Şüphesiz, ülkemizde yayımlanan en kaliteli rock ve metal içeriğiyle Blue Jean yanında ek olarak verildiğinde de, ayrı bir dergi olarak çıktığında da ve yepyeni bir formatta bookazine olarak yayımlandığında da çizgisini ve kalitesini hiç bozmadı. 2000’li yıllarda ülkedeki rock ve metal hareketleri hep Çağlan Tekil’in ve ekibinin kaleminden takip ettim. Huzur içinde uyusun.

Head Bang 6, “No Death To Us” diyerek başlayıp “Don’t stop believin” diye bitiyor. Tekil’in hayattayken yarım bıraktığı çalışması yakın arkadaşları ve diğer yazarlar tarafından tamamlanıyor. Hatta bilgisayarını açamadıkları için yarım kalan ya da çıkartılan işler de oluyor. Bu yeni sayı 13 yıllık derginin 101. ve son sayısı olarak yine Karakarga Yayınları‘ndan çıkıyor. Önsöz’ü Doğu Yücel kaleme almış ve duygusal olduğu kadar eğlenceli de bir giriş yapıyor dergiye. Bu süreçte yaşananları özetliyor.

Derginin kapağında elbette o var. Üstelik Metalium‘un son albümü Tenebris için hazırlanan çok özel bir posterin aynısı bu kapak. 224 sayfalık bu “ansiklopedi“, son sayı olmanın ardına sığınmamış ve yine dopdolu olarak geliyor. Sayının büyük kısmı “ÇAĞLAN TEKİL DOSYASI” için ayrılmış. Baron’un hayatı üç bölümde (Laneth, Non Serviam, Blue Jean) ve bizzat şahitlerin anlattıklarıyla ele alınmış. Bu anılar bazen duygusal bazen ise cidden kahkahalarla gülünecek kadar komik.

Sonra bana göre derginin bir diğer önemli dosyası olan yaklaşık 25 sayfalık bir “Klasik Albüm: Pentagram – Pentagram” dosyası var ki açıkçası okumaktan en çok keyif aldığım dosya bu oldu.

Dediğim gibi içerik sadece Çağlan abi odaklı değil. Mayhem, Metalium, Amorphis, Paradise Lost, Horrocious, Knight Errant, Rötbrains, Mispyrming, Vovoid, Decaying Purity röportajlarının yanı sıra Doğu Yücel tarafından hazırlanan Hail Satan? ve Headbang’in Tarihi isimli yazılar ilk bakışta öne çıkan içerikler. Haa bir de 2010’ların en iyi metal albümleri listesi var ki muhakkak keşfedilecek bir iki albüm bulacaksınız. Burada sadece bir yazar tarafından Mgła‘ya yer verilmiş olması beni şaşırttı. 2015 ve 2019’da yayımlandığı iki başyapıtla bence çok daha fazla dikkati çekebilmeliydi.

Baron’un ardından gelen gerçekten güzel bir sayıyla Head Bang’e de veda ettik. Bu sayıda emeği geçen herkese, bir okur ve müzik dinleyicisi olarak teşekkür ederim. Kim bilir belki aynı ekip başka bir çatı altında yine buluşurlar. Çağlan Tekil’den kalan mirasın yok olup gitmesine izin vermemek için…

Sana Biraz Daha Yakınım

Bu ay dolunayla birlikte ve biraz da heyecanlı başladı. İlk defa ekvatoryal kundaklı bir teleskop kullanma fırsatım oldu çünkü 🙂 Üstelik kutusundan açıp sıfırdan kurarak! İşte karşınızda Celestron Powerseeker 127EQ! Tek üzücü tarafı benim olmaması. Sağ olsun Şevkiye, bir süre kullanmam için bana verdi. Uzun zamandır bu ay olduğu kadar net bir dolunay gözlemi yapmamıştım. Artık ne kadar özlediysem gecenin bir yarısı kendi kendime şiir bile okudum. Daha yakın olmak işte bana bunları yaptırıyor.

Kendi sahip olduğum AZ kundaklı teleskopta da açıkçası buna yakın bir görüntü alabiliyorum ancak ekvatoryal kundaklar görüntüyü sabitleme ve kolay takip açısından çok daha iyilermiş. Tek handikapı ise fotoğraf makinesi ile teleskopu bağlamaya yarayan T parçasının bulunmaması. Yok! Piyasada da yok yani, bulamıyorum.

Powerseeker 127 EQ’da ve diğer pek çok teleskopta, “finderscope” denilen üst dürbünle önce cismi kabaca bulup teleskopu o doğrultuda hedefliyorsunuz. Daha sonra teleskopun kendi okülerinden yani baktığımız kısmından fokus ayarı yaparak görüntüyü netliyorsunuz. Bu kundaklarda her eksende ayarlama işini manivela ve kollarla yapıyorsunuz ve teleskopun açısını sabitleyebiliyorsunuz. Teleskopun yanında verdikleri tripod gerçekten çok kaliteli. Teleskopun titremesini en aza indirmek için ağır bir tripod kullanmak ya da ağırlık bağlamak çok avantajlı oluyor.

Yazacak çok fazla şey var. Vakit buldukça yazmaya gayret ediyorum. Bu dönemin sonuna doğru artık doktora tezinin de büyük oranda bitmiş olması gerekiyor. Dolayısıyla özellikle yılın son aylarında birazcık aksama olabilir. Sonbaharı çok iyi değerlendirmek gerekiyor.

Koleksiyonlara çok iyi kitaplar geldi. Geride bıraktığımız ay kitaplar açısından harika geçti. Geçti kötü bir alışveriş deneyimim oldu ama olsun. Jules Verne koleksiyonumda çok iyi kitaplar elime geçti. Aralarında Head Bang 6’nın da olduğu üç tane çok iyi müzik kitabı ve birkaç roman aldım. Ve çok iyi birkaç albüm çıktı. Onları dinliyorum. Bunların her birini ayrı ayrı yazacağım hiç merak etmeyin. Kapanış senin için:

Üzerinde ne varsa yavaşça sıyrıl,
Bana gerçek seni göster, desenlerini;
Şu an içindeki her şeyi gösterme zamanı.
Tüm bağlarından kurtul,
Şimdi ve sonsuza kadar kendine izin ver,
Senin dışındaki her şeyi geride bırak.
Saklandığın kabuğunu bırak ve çizgilerini göster,
Ve seni oluşturan tüm şekilleri…

Ve Eylül Başlar…

Salak gibi oturmuş sana ulaşmayı bekliyorum. Telefon çalıyor ama elbette açmayacaksın. Neden açasın ve acıyasın ki? Sırf dolunay var diye, yıllar önce verdiğim sözü hala tutuyorum diye, bana bağlı olmanı neden bekleyeyim ki? Her neyse unutalım şimdi bunları. Bu ay ki görsel Tahir Abi‘den geliyor. Yıllardır onun duvarını süslüyor. Belki imkan olsa, orijinal görseli tarayabilsem, aynısı ben de tablo yaptırabilirdim. Belki çizere ulaşmanın bir yolu olsa…

Şu iki cümleyi çok seviyorum: “Zaman geçiyor.” ve “Bu işler olur.” Olur, elbet olur ama nasıl? Geride nasıl bir yara bırakır? Ahmed Arif’in dizelerini okudum perişanlıkla. Bu nedir ya? Her canım sıkıldığında böyle mi hissedeceğim ben? Bilmem kaç yıl benden önce yazılmış şu kelimeler, öyle mi güzel denk gelir?

Eylül ayı başladı. Alper veda edeli haftalar oldu. Sindiremedim bir türlü. Huzur yok, keyif yok, yoruluyorum, düşüncelere boğulmuş haldeyim. Mert var gerçi. Mert’le zaman geçiriyoruz. Mert’in her geçen gün biraz daha büyümesini izliyoruz. Dört aylık olacak birkaç gün sonra. Artık sağa sola kendini döndürebiliyor.

Alper yıllardır ilk defa, blogla ilgili bir fikirle geldi. Gerçi kendisi de henüz tam şekillendirememiş ama bahsettiği kısmı bile heyecanlanmama yetki. Bakalım önümüzdeki aylarda Eskişehir – Ankara hattında neler olacak. Az önce güzel bir haber aldım. Yağızhan mezun olmuş.

Sagopa Kajmer, “Yunus” isminde bir EP çıkarmış. Yıllar sonra merak ettim dinleyeyim dedim. İlk parça “Pankart” epey ilgimi çekti. Parçanın başındaki strachler beni 2000’lerin ilk yarısındaki Sagopa / Silahsız Kuvvet dönemine götürdü bir anda heyecanlandım. Ancak devamında gelen melodik vokallerle yüzümü buruşturdum. Sonradan strachlerin bizzat Sagopa’ya ya da yıllardır duymadığımız ismiyle Dj Mic Check’e ait olduğunu öğrendim. Uzun süredir Ahmet’le bir araya gelemiyoruz. Fırsat bulursak bu yeni çalışma hakkında konuşabiliriz.

İlkan Abi aradı önceki gün. Aklıma bir tohum ekti. Inception olur mu bilmiyorum 🙂 Ama üzerinde enine boyuna düşünmem gerekecek. Aynı akşam Eskişehir Teknik Üniversitesi‘nin çevrimiçi sertifika törenine katıldım. Haftalar önce yaptığım şu çevrim içi sunum için benimle birlikte diğer konuşmacılara da birer teşekkür belgesi takdim ettiler. Hocalarımın büyük bir kısmını Zoom üzerinden de olsa görmek beni ziyadesiyle mutlu etti. Önümüzdeki dönemde de bu işlerin daha da güzel bir zemine oturtularak devam etmesini diliyorum.

Ve Eylül başlıyor. Takvimimde yaz bitti. Sıcaklar son bulmadı ama yüzümü sonbahara çevirdim artık. Bir yolunu buluncaya kadar, gözlerim üzerinde olacak, gökyüzünde.

Gillette Blue 3: Üç Büyükler Serisi

Bu blogun en sıra dışı koleksiyonlarından birisi olan Gillette Blue 3 serisi ile devam edelim. Bu koleksiyonumla ilgili olarak pek çok geri dönüş alıyorum. Saçma bulan da var, bir başka emsali olmadığı için beğenip yeni modeller bulmamda bana yardımcı olan da.

Yardımcı olanların başında ise sağ olsun Erdem Abi yer alıyor. Bu yazıyı yazmam da onun sayesinde oldu. Geçtiğimiz gün Gillette, Blue 3 serisinde yepyeni bıçaklar üretti: Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş. Üç Büyükler serisi ismini ben verdim. Belki de Trabzonspor ya da başka takımların renkleriyle de üretmiştir ancak inanın çok araştırmama rağmen bulamadım. Bulan, denk gelen varsa bana haber verirse çok sevinirim. 

Her tıraş bıçağı o takımın renklerini taşıyor. Koleksiyonda en dikkat çeken parçalar oldular bile!  Koleksiyonun  son  hali  aşağıda yer aldığı gibi:

Tabii bu üç yeni parçayı bulunca koleksiyonda henüz olmayan ve muhtemelen yeni üretilmiş şu yeni parçaları da keşfettik. Bunları da umarım en kısa sürede ekibe dahil edebilirim:

Yaz Yalnızlığı: Dolunay’da Sessizlik

dolunay0308Aklım çıkacak neredeyse! Tüm evde bir sessizlik var. En kötü haberler hep beş kala gelir ya, işte öyle bir şey oldu. Neyse ki bu can sıkıcı sessizlik tek bir işime yaradı ve o son dakika sıkıntısını çözdüm.

Şimdi ise hesaplaşma vakti geldi kendimle. Kendime çok yalanlar söyledim. Her yalnız kaldığımda da birini itiraf diyorum. Ellerim hiç olacağı yokken, gizlice ismini yokluyor sayfalarda. Senle dolmuş ve sarhoş olmuş haldeyim.

Bu işin oluru yok.” Öyle yazmıştım Halil Abi‘nin mektubuna. Küçük kağıtlara köhne anları sığdırmaya devam ediyorum. Bazen Bodrum’u yazıyorum, bazen burnumun ucunu. Uzak yakın aramadan, her harfi özenle seçerek yazıyorum. Halil Abi ve Yunus Emre buldular birkaç. Ancak Caner henüz bulmadı galiba. İzini kaybettiğim satırlarım hala duruyor mu sende? Belki de onlara kavuşsam o en büyük hayalim gerçek olacak. Mektuplar, fotoğraflar, çizimler ve tüm o öyküler. Bambaşka bir hayatta yazılmış, bambaşka hayatlara yazılmış ve yaşanmamış Dünya’nın öyküleri. Orta Dünya gibi.

fahrenaytŞu anda yalnızım. Çok uzun süre sonra yalnız geçirdiğim ilk dolunaydayım. Gözlerim gökyüzünde. Kulaklarımda eski şarkılar.“Bilinen en son halim bir zavallı, yaşıyorum, bunu da bil, gidiyorum adımı sil, açıyorum yaramı deş! Varlığın yoğunla eş ve keşmekeş…” 

Bir de kitap var. Fahrenheit 451. Son zamanlarda okuduğum “en zor” kitap. Dili öylesine pürüzlü ki akmıyor bir türlü. İçerisine çekemedi beni. İnat edip okunmayan bir o başyapıttan çok farklı. Ve bir itiraf daha: Komodinin üzerinde gördüğüm o kitabın her baskısını satın aldım. Muhteşem, muhteşem, muhteşem.

Önümüzdeki hafta bazı tadilat tamirat işleri sebebiyle evde olacağım. Planım ve umudum biraz yazı yazabilmek üzerine. Bir de belki çok uzun süre sonra, bloga ilk defa bir konuk yazar alabilirim. Ya da belki biz o yazara konuk olabiliriz. Takipte kal sevgili okur. Kendine dikkat et.

Ennio Morricone: Maestro’nun Vedası

Doksanların sonuydu. İlkokul dördüncü sınıfa gidiyorum. Müziğe olan ilgim, uydurma bir dilde söylediğim şarkılardan ve 23 Nisanlarda çaldığım trampetlerden ibaret. Yaşadığımız yerde de fazla bir şansım yok zaten.

Bir gece ATV’de “Yumurcak Küçük Kovboy” isimli bir western filmi yayımlandı. Cüneyt Arkın’ın oldukça keyifli, klasik bir Yeşilçam filmi. İzliyoruz ailecek. Filmin ortalarında bazı yerlerde o kadar müthiş bir müzik çalıyor ki duydukça gaza geliyorum. Ama adını koyabiliyor muyum? Hayır. Yeşilçam’da yıllarca telifsiz, izinsiz onlarca soundtrack kullanılmış nasılsa. (47:15’te başlıyor)

Kemal Sunal’ın Umudumuz Şaban filmi başlıyor sonra bir gün. Filmin girişinde bir sahne var. Amerikan ve İtalyan westernlerinden çizimler gösterip neredeyse iliklerimize işleyen o melodiyi çalıyorlar. Film bitiyor, biz hala sokakta, okulda o melodiyi çalıyoruz ağzımızla. Ağzımızla çalıyoruz çünkü flütten başka bir çalgımız da, rehber olabilecek bir müzik öğretmenimiz de yok. Canları sağ olsun.

morriconeYıllar geçti. İnternet yaygınlaştı. Müziğe çok daha kolay erişebilir olduk. Bir gün şans eseri, Yumurcak Küçük Kovboy’da çalan müziğin “L’arena”; Umudumuz Şaban filminde çalan müziğin ise “Per Qualche Dollaro in più” isimli parçalar olduğunu ve tüm bunların bestecisinin Ennio Morricone olduğunu öğrendim.

En sevdiğim western müziklerinin neredeyse tamamında imzası olan büyük müzik insanı ve yönetmen Sergio Leone’yle birlikte başlı başına bir tür olan sphagetti westerni yaratan kişi, Dünya’nın en ünlü İtalyanlarından, aynı dönemde yaşadığımız için şanslı sayılabileceğimiz Maestro Morricone, hayata veda etti.

Blogda adının geçtiği onlarca yazı yer alıyor. Ülkenin küçücük bir ilçesindeki çocuğun bile muhakkak duymuş olduğu müziklerin bestecisi olmak kendisi ve ülkesi için bir onur olmalı. Hayatımda iki farklı İtalyanla uzun uzadıya muhabbet etme şansım oldu. Her seferinde de benim tarafımdan konu, kasıtlı olarak sphagetti westernlere ve onların müziklerine getirildi. Sinemada müzikleriyle bu kadar iç içe geçen başka bir tür daha var mıdır? Morricone’nin adını duyunca her ikisi de şaşkınlık ve hayranlık duymuşlardı. “L’arena” için, İtalyan Milli Marşı’ndan sonra en çok bilinen ve sevilen melodilerden birisi demişti İtalyan arkadaşım. Hatta o anda telefonunda da aynı melodi varmış.

Hayatımı çok farklı zamanlarda, çok farklı mekanlarda ve çok farklı anlarda kesti durdu üstat. Hakkını yemeyeyim, Quentin Tarantino’nun da hemen hemen her filminde en az Morricone parçasına yer vermesi ona duyulan hayranlığın da pekişmesini sağlamış olabilir. Blogun sağ kolonunda yer alan western teması da yine müziklerini Ennio Morricone’nin bestelediği The Big Gundown isimli filmden alınma.

Watercolor Wild West Scene Background 800 x 800 px_1

Yakın zamanda The Good, The Bad and The Ugly filminin soundtrack plağını almıştım. Bunun dışında birkaç filminin soundtrack cdleri ile Peace Notes isimli konserinin dvdsi var. Arşivlenebilecek onlarca materyalden sadece birkaç tanesine sahibim. Yine birkaç ay önce bir diğer başyapıtı olan Wild Horde isimli parçayı coverlamıştık. Bunu da iyi ki yapmışız.

Rest In Peace. Huzur içinde uyu.

NOT: Bu yazıyı yazdıktan bir gün sonra çok değerli büyüğüm Erdem Abi’nin babası İsmet Amcamız vefat etti. Canım abime ve tüm ailesine başsağlığı ve sabır diliyorum. Rahmetlinin mekânı cennet olsun.

Yılın En İyi Dolunayı!

yunusemre

Foto: Yunus Emre Başak

Şöyle ya da böyle değil, Temmuz ayı olduğu için elbette. Eskişehir’de Haziran’ın son haftalarını, bıktıran yağmurlara teslim ettikten sonra Temmuz nihayet beklediğim yazı getirdi. Mert durumdan pek memnun değil, sıcak rahatsız ediyor, ancak henüz Eskişehir’in kışını görmediği için şanslı sayılır. Tam bugün iki aylık oldu. Bu yaz tatile gidemeyeceğiz büyük ihtimalle. Belki sıra dışı bir fırsat çıkarsa birkaç gün…

Eskileri karıştırdım biraz. Yazılmış çizilmiş onca güzel sözcük buldum yine. İskender Pala‘nın okuduğum dönemde hayatımı, ruh halimi alt üst eden, bir daha da okumaya cesaret edemediğim romanı İstanbul’da Aşk Babil’de Ölüm‘den altını çizdiklerim.  Vaktiyle avuç içi kadar defterime yazdığım sözcükleri aradan zaman geçince yeniden okumanın verdiği hazzı sana anlatamam.

“Saçları gün ışığı gibiydi. Bu kız başında bir güneş taşıyor. Gözleri berrak maviydi. Ona bakan gökyüzü yere inmiş sanırdı…”

“Vaktiyle Leyla’nın yakınında bitmiştim, gelecekte onun ellerinde yitmeyi istiyordum.”

“Tanrı bana onsuz yaşayacağım bir mutluluk yerine onunla öleceğim bir azabı versin.”

Okumaktan korktuğun kaç kitap var? Dinlemeye çekindiğin kaç şarkı var? Kaç film seni tek karesiyle bile göz yaşlarına boğuyor?

dolunay0407

Bu dolunayda objektif, Yunus Emre için doğruldu gökyüzüne. Dolunayın sarı rengini severim. Gözümün gördüğü ile makinenin kaydettiğinin bire bir olması harika. Tüm arkadaşların güzel bir dolunay gördüklerinde, bana haber vermeleri çok hoşuma gidiyor. Onlardan gelen güzel fotoğrafları da paylaşmaya devam edeceğim.

Geride kalan ay içerisinde Ghost‘un çok sevdiğim parçası Ritual‘ı coverladık. Ender ve Alper‘in yine baş rollerde olduğunu söylememe gerek yok.

Önümüzdeki ay kendimce birkaç küçük özel üretim ürün tasarımı yapacağım. Alper sağ olsun artık bulmanın çok zor olduğu Super Jewel Box denilen kutulardan aldı benim için. Muhakkak buradan paylaşırım. Görüşmek üzere.

Gelişmeler: Tel Zımba, Exlibris, Fren, Matrakçı Nasuh

İnkar etmek boşuna! Mert‘in varlığı hayatımızın eksenini yavaş yavaş değiştiriyor. Ancak tüm bu süreçte blogu ihmal etmeyi düşünmek söz konusu bile olamaz. Devam ediyoruz. Devam ediyoruz ve yazılmayı bekleyen irili ufaklı olaylar var. Şöyle tek bir yazıda toparlayayım istedim.

HEIFER ZIMBA MAKİNESİ

zimba01Yanılmıyorsam Bilecik’te çalışırken BİM‘den almıştım bu Heifer markalı zımba makinesini. Aradan geçen sürede ufak tefek işlerde epey bir işime yaradı. Birkaç ay önce de Erhan Abilere lazım olunca onlara götürdüm. Makinenin yanında verilen zımba telleri böylece bitti.

zimba_02Ulan biz sonradan farkına vardı ki meğer bu makinenin içerisinde olan zımba telleri piyasada yok! Bir yerde buldum sanmıştım ancak deneyince o da olmadı. Nasıl bir standart ise artık bırak Eskişehir’i, internette bile bulamadım. Ufak bir araştırma yapınca da o dönem BİM’in millete müthiş bir kazık attığını anlamış oldum. Eskişehir’deki zımba teli bayisi de daha önce gelen giden olduğu için konuyu biliyormuş ve bana güldü 🙂

Şansımı denemek için sağdan soldan birkaç farklı ebatta tel buldum ancak nafile. Makinenin şarjör kızağına olmuyor hiçbirisi. Olanların ise tel kalınlığı ince olduğundan, çakma işlemi yapamıyor makine. Böylece elimde patladı. Eğer uygun tel bulamazsam yeni bir mekanik zımba bulmak zorundayım 😦

EXLIBRIS ve FERİT

exlib_mesut2Hiç beklemediğim bir anda, haberim bile yokken bir kargo geldi geçen hafta. Öyle ufak tefek bir paket. Açınca insanı daha da meraklandıran bir zarf gördüm. Üzerinde “NBR?” yazıyordu. Göndericinin Ferit olduğunu anlayınca heyecanım daha da arttı. Zarfın içerisinde çok kaliteli bir baskıyla üretilmiş bir sürü exlibris çıktı. Ferit sağ olsun benim için çizmiş ve bastırmış. Hepsi sticker şeklindeydi.

Aradım hemen nereden esti diye? O da bir süre önce, özellikle de eski dönemlerde basılan kitapların önlerindeki her biri neredeyse kitapla yarışacak kadar güzel çizimleri araştırdığını, exlibris adı verilen bu çizimlerden bir tane de benim için yapmak istediğini söyledi.

Elimde bir deste var. Kullanmaya kıyamıyorum bile. Ferit’in her yıl çok sınırlı sayıda yapıp hediye ettiği takvimlerden sonra bu da hem tasarımı hem de yarattığı sevinç dalgası sayesinde unutulmaz bir hediye oldu. Sağ ol Feritcim!

exlib_mesut

BİSİKLET FRENİ

frenvidaKorona mevzusu ülkeye yayılmaya başladığından beri, yaklaşık iki aydan uzun bir süredir işe bisikletle gidip geliyorum. Toplu taşıma kullanmıyorum. Durum böyle olunca, eskiden haftada ayda bir bindiğim bisikletimle her gün yol yapmaya başladım. Biraz daha zaman geçince arka frenlerin iyice işlevsiz kaldığını fark ettim.

Aslında sorun da basitti. Fren kolunun dibindeki vida yalama olduğundan fren teli istenen gerginlikte kalmıyor ve fren pabuçları istediğim kadar sıkı kavrayamıyordu. Sürekli gittiğim bir bisikletçi var. O vida var mı diye sormaya gittim geçen gün. Yokmuş, onun yerine tam takım fren vereyim dedi. Tam takım fren 100 lira? Yok dedim, kalsın. internetten araştırdım. Ancak bu basit vidanın bazı sitelerde 15 lira, bazı sitelerde de çift olarak 15-20 tl civarlarında satıldığını gördüm.

Durum böyle olunca son bir kere de şansımı yıllar önce Betül’e bisiklet aldığımız büyük bisikletçide denemek istedim. Eskişehir’de Hat Boyu mevkinde yer alan bu bisikletçinin adı: Çınar Bisiklet. hem satış hem de yedek parça olarak Eskişehir’deki en büyük dükkanlardan birisi. Aradığım parçayı burada 1 liraya buldum. Aldım ve hemen taktım. Bisikletin freni kendine geldi 🙂 Ulan iyi ki gaza gelip 100 liraya yeni fren seti taktırmamışım 🙂

MATRAKÇI NASUH VE ESKİŞEHİR MİNYATÜRÜ

nasuh copyBirkaç ay önce Betül, yeni bir fikirle geldi. Yeni evlerine Matrakçı Nasuh‘un meşhur Eskişehir minyatürünün güzel bir tablosunu asmak istiyordu. Bu çok meşhur minyatür, Eskişehir’de bugün bile çok az kişinin hatırladığı, bildiği bir değirmenin varlığını ortaya koyması bakımından önemli bir çalışmadır. O gece oturup hep birlikte Matrakçı Nasuh övünce, ben de oturup güzel bir görsel hazırlayayım dedim.

Bu minyatürün yüksek çözünürlükte halini bulmak biraz zor. Bulduğum en kaliteli görselin üzerinde Photoshop’la biraz uğraşmam gerekti. Bazı deformasyonları da dijital olarak onardım. Ayrıca renkleri biraz daha düzelttim. Daha sonra ilk örneği bastırdım. Mustafa‘yla birlikte bize uğradıkları bir gün örneği Betül’e gösterdim. Çok beğenilince ekibin tamamına yaptırmaya karar verdik.

Geçen hafta içi çok sevdiğim bir dijital baskı makinesiyle baskısını aldık. Daha sonra Palet Çerçeve‘ye götürüp teslim ettik. Daha önce de yazmıştım bu dükkanı. Adam büyük usta. Hemen bu çalışmanın yanına bir de paspartu eklemiş. Güzel bir de çerçeve seçince sonuç leziz oldu. Eskişehir’imizi, yüzyıllar önce yaşamış bir sanatçının elinden çıkmış güzel bir eserle duvarımıza astık. Harika değil mi?