Category Archives: Kategorisiz Öylesine

Herhangi bir kategoriye dahil edemediğim ama yazdığım yazılar bu kategoridedir.

Çerçeve Koleksiyonum

Dolunay‘da yayımladığım şu videodan sonra, pek çok güzel yorum aldık. Bir kişi ise beni şaşırttı ve video benim ve Alper‘in gözüktüğü kısımdaki çerçeveleri özellikle sordu. Bu soru gelince, bende fark ettim: Evin her yerinde asılı bir sürü çerçevem ve aslında her birinin de güzel hikayeleri var. Bu yazıda, aslında bir tür koleksiyon da denilebilecek bu çerçevelerden bahsedeceğim.

Yazı içerisinde birbirinden farklı tam 19 tane çerçeve yer alıyor. Her biriyle ilgili açıklamayı ise resim yazısı olarak ekledim. Mobil cihazınızdan girdiğinizde bu açıklamalar hemen görselin altında yer alacak.

ce01

Bin parçalık bir puzzle bu. Merve evlenmeden önce yapmış. Eve astığımız ilk çerçevelerden birisi. Departure of the Winged Ship isimli tablonun çizeri ise Vladimir Kush isimli Rus sürrealist ressam.

ce02

Bu evdeki en siyah çerçeve ve çalışma. Bu çalışmayı 2018 yılı Mart ayında yapmıştım. İsmi “Ay’ın Üzerinde Yaşamak“. Kendi ürettiğim ilk çerçevelerden biri olması bunu benim içim ayrıca çok değerli kılıyor.

Okumaya devam et

Olaylar: Laboratuvar İşlerim, Anadolu Üniv. Reklamı, Mach3 Krom Kaplama

Laboratuvar İşlerimde Son Durumlar

arazi02

En alttaki Heater Failure lambasının yanmaması gerekiyor

Temmuz ayının başında doktora tezimin son arazi çalışması vardı sevgili okur. Adeta saç baş yolduran aksiliklerin ardından nihayet tüm deneylerim bitti. O hafta her şey arazi öncesi çalışmalar sırasında başladı. Bilen bilir, ciddi bir bulaşık yükü vardır çalışmaların öncesinde. O bulaşıkları yıkarken en olmayacak iş oldu ve önemini sonradan anladığımız biricik kıymetli otoklav cihazımız bozuldu. Hem de ne bozulmak! Bozulmuş olduğunu her yerinden sular fışkırtarak belli etti. Üstelik bu olduğunda saat 20.00 civarındaydı ve ben okulda tek başımaydım.

Bu cihaz bozulunca, muadili bir cihaz arayışına geçtim çünkü arazide kullanılacak bazı kapların sterilize edilmesi gerekiyordu. Bu konuda da her zaman elimizden tutan abimiz, kıymetli büyüğümüz Serdar Hocam yardımıma yetişti. Neredeyse son gün Ümit, İlkin ve Samir‘in olağanüstü yardımları sayesinde arazi hazırlığını tamamladık.

Ertesi gün yine bir aksilik yaşandı ve araziye gideceğimiz aracın aynası koptu. Onu yaptırmak durumunda kaldığımız için geç çıktık ve planladığımız sayının yarısı kadar istasyondan numune alabildik. Diğer gün ise ben laboratuvarda kaldığım için ekip bensiz gitti araziye. Hiç olmayacak bir aksilik daha yaşandı: Aracın lastiği patladı. Böylece akşam 17.00 civarında beklediğimiz numuneler saat 22.00 civarında geldi. Bunca aksiliğe rağmen o gece ve ertesi gün tüm analizleri bitirdik. Merve ve Alper‘in bu süreçteki yardımları olmazsa mahvolmuştum.

arazi01.jpg

Tez çalışmamdaki 1 no.lu istasyon

Neyse ki ertesi hafta da hiçbir sıkıntı olmadan beş gün süren son analizler de bitti ve Esra‘nın yardımıyla kaydını tuttum. Artık kullanacağım verilerin tamamı elimde mevcut. Önümüzdeki üç dönem boyunca tez çalışması devam edecek. Son olarak bu Ağustos ayı içerisinde birkaç gün daha sadece Tarık Abi‘nin arazi çalışması için laboratuvara gireceğiz. Sonrasında laboratuvar işleri proje için sona erecek.

Anadolu Üniversitesi Reklamı

İlginç bir dönemdeyiz. Artık okullar ve kurumlar da kendi reklamlarını çekiyorlar. Üretilen hizmetler kamu adına olsa bile artık kamu kurumları da reklamın gerekli olduğunu keşfediyorlar. Bu, sektör adına güzel bir gelişme.

Her ne kadar artık adımız Eskişehir Teknik Üniversitesi olsa da, halen bir Anadolu Üniversitesi aşığı olduğumdan yıllardır öğrencisi olduğum (bu yaz AÖF’den mezun oldum gerçi) okulumu dikkatle takip ediyorum. Ama nasıl olduysa geçtiğimiz günlerde çok güzel bir gelişmeyi gözden kaçırdım. Hazal ve Şevkiye sayesinde okulumuzun ilk reklam filmini gördüm 🙂 Gerçi sonradan tüm sosyal medyaya yayıldı ama olsun.

Üniversitenin yeni rektörü Şafak Hoca, gerçekten sıra dışı bir insan. Akademik geçmişi, üniversiteye üniversite dışından atanan ilk rektör olması, genç yaşı gibi pek çok faktör onu gündeme taşımıştı. Son dönemde de FETÖ’nün dijital platformlarda yaptığı işlerle ilgili Türkiye’de bir ilk olan araştırmayı kamuoyuyla paylaşmıştı. Bu yaz mezuniyet töreninde çok yakından görme ve konuşmasını dinleme fırsatım olmuştu.

Uzatmayayım, bu yıl Anadolu Üniversitesi tam da üniversite tercih döneminde güzel bir reklam filmi hazırladı. Filmde bir öğrenci. bölüm tercihi konusunda kararsız kalıyor ve rektör hoca da kendisine yardımcı olmaya çalışıyor ama bir yere kadar!

Ben ilk defa bir rektörün böyle farklı bir projede yer aldığını gördüm. İzleyince ister istemez bir tebessüm oluşuyor. Rektör hocanın maşallah cüssesiyle Marlon Brando‘nun Baba tiplemesi de cuk oturmuş. Okulun kendi imkanlarıyla yaptığı bu reklam filminden blogda bahsetmesem olmazdı. Emeği geçen herkese teşekkürler.

Gillette Mach3 Krom Kaplama Özel Seri

10054261276722Gillette, Dünya’nın belki de en meşhur tıraş bıçağı olan Mach3 serisi için yepyeni bir modeli tanıttı: Limited Edition. Bu yeni seri, ilk defa bir Mach3 bıçağıyla birlikte verilen özel bir stantla beraber geliyor ve tamamen krom kaplı, çok şık bir tasarıma sahip. Mach3 ve Mach3 Turbo bıçaklarıyla uyumlu bu yeni sapın orta kısmı kavramayı kolaylaştırmak için pvcden imal edilmiş. Sınırlı sayıda üretileceği söylediği için Migros’ta denk getirip normal bir Mach3 fiyatına alıp koleksiyona ekledim.

Bu yeni eklemeden sonra kendi çapında, ufak bir Mach3 koleksiyonu da oluşmuş oldu. Şu anda 6 farklı tasarımda Mach3 ve Mach3 Turbo bıçağına sahibim. Koleksiyonun tek eksiği yeni çıkan Mach3 Start modeli. Onu da elbet bir gün alınca muhakkak son halinin fotoğrafını paylaşırım. Koleksiyoncular acele edin, tükenmeden alın.

10054261440562

gilletteyeni

Koleksiyonun şu anki durumu: En soldan itibaren özel saklama kutusu, Black, Standart Mach3, Standart Mach3 Turbo, SenseCare, Ferrari, Limited Edition

Temmuz Dolunay’ı – Küçük Bir Tatil

Yılın en güzel ayı geldi çattı. Belki doğduğum ay olduğu için böyle dediğimi düşünüyor olabilirsin. Ancak Temmuz, o güzel zamanlarımızı en çok hatırladığım ay. O yüzden bu ayın her şeyi gibi dolunayı da çok özel. Bu ay, dolunay vaktinde evde olmayacağım. Bu çok iyi. Çünkü bir balkonla sınırlı kalmayacak buluşmamız. Koskoca bir sahil olur belki önümde. Ya da zifiri bir tepe. Bilmiyorum. Ancak bu işin kötü tarafı, o gece önümde bilgisayar olmayacak. Yazıyı bir gün erkenden yazmak zorunda kalıyorum.

Yola çıkıyorum birazdan. Bir süre Antalya civarında olacağım. İlk defa bir yolculuğa -biraz da heves ederek- tüm ekipmanımla çıkıyorum. Umarım dönüşte, elimde çok güzel kareler olacak. Bir albümüm var. İçerisinde en özel fotoğraflarını ekliyorum. Kimse de dönüp bakmıyor nasılsa. O albüme tek bir kare bile ekleyebilirsem kafi.

yapboz

Dönüşüm muhteşem olacak. Tam on yıldır bir yapıp bir bozduğumuz ancak bir türlü bitmeyen, “extreme” zorluktaki 2000 parçalık yapboz nihayet bitti. Onunla ilgili bir yazı ekleyeceğim. Bir de erken doğum günü hediyesi olarak Canon‘un 50 mm f/1.8 STM  sabit odak uzaklıklı objektifini aldım. Canon Günlükleri serisinde bahsedeceğim. Doğum günüm tatile denk geleceği için çok bir atraksiyon olmayacak. Ama gelenek haline geldiği için, yine de bir doğum günü yazısı okuyacaksın.

deadmanGeçen gün Halil Abi‘yle 1995 yapımı “Dead Man (Ölü Adam)” filmine gittik festival kapsamında. Çok uzun süredir siyah beyaz film izlemiyordum. Halil Abi’nin tavsiyesiyle gittiğimiz filmler, cidden sinematik açıdan kaliteli filmler oluyor. Bu film de hem oyunculukları, gencecik Johnny Depp’in performansı, hem bir western üstelik fantastik de sayılabilecek bir western oluşu, hem de Neil Young‘ın bestelediği film müzikleriyle sinema tarihinde kendine bir yer edinmiş. Western türünü çok sevmeme rağmen, nasıl oldu da bugüne kadar karşıma çıkmadı diye çok şaşırdım. Filmden çıktığımızda Halil Abi’nin arabayı neredeyse şehrin diğer yakasına park etmesi sayesinde filmi ve müziklerini konuşacak epey zamanımız oldu. Haftanın şüphesiz en iyi keşfi bu oldu benim için. Senin sayende keşfettiğim tüm o soundtrack albümünü hala dinliyorum, itiraf ediyorum. Umarım sen de bunu beğenirsin. Görüşmek üzere.

Sabhankra Tişörtleri Koleksiyonum

Çok büyük ihtimalle Türkiye’de, benden daha fazla ve daha çeşitli Sabhankra tişörtü olan yoktur. Ya da belki bir kişi daha vardır. Son albümlerinin tişörtü üretildiğinde İstanbul’da Keyb‘ye aldırmıştım ancak aylardır imkan olmamıştı getirmesi için. Geçtiğimiz günlerde sağ olsun Eskişehir’e uğrayıp ziyaret etti. Kendisi şu sıralar İstanbul Kadıköy’deki tedarikçimdir sağ olsun kardeşim 🙂

Evet, Sabhankra’yı ya da herhangi bir grubu sevince, bir noktadan sonra sadece albümlerini CD, kaset, plak, dvd olarak almak yetmiyor. Başka ürünler arıyorsunuz. İşte tişört de, özellikle metal müzik kültürü içinde apayrı bir yere sahip. Aynı grubun yüzlerce farklı modelde tişörtünü biriktiren pek çok koleksiyoner gördüm. İşte benim de bu şekilde bir Sabhankra tişörtleri koleksiyonum var. Son eklenen modelle birlikte elimdeki tişört sayısı 10 oldu. Eskiden giyiyordum ancak şimdi kıyamıyorum giymeye de. O yüzden hepsi poşetleriyle duruyor. Bazılarından ikişer tane var. Bazılarının kalitesi, fotoğraflarda görüleceği üzere gerçekten yerlerde. Ama bazıları ise hem baskı hem de kumaş kalitesi olarak zirvede. Bazı tişörtlerde ön ve arkada çift baskı var. Örneğin grubun ilk bastırdığı tişörtü (When Pain Is Yours, Heavens Are Mine) ile son aldığım tişörtü (Fight Back The Piercing Light) en çok sevdiklerim.

tisort01tisort02

Fazlaca bir şey yazmaya gerek yok. Yazı burada bitiyor. Tüm tişörtlerin tedarik sürecinde kardeşim Keyb ile ilgisinden dolayı Savaş Sungur‘a sonsuz teşekkürler 🙂

 

Tatil Sonrası, Discogs, Planlar

Geride bıraktığımız bayram tatili, son yılların en verimli tatillerinden bir tanesi oldu hiç şüphesiz. Uzun süredir yapmayı planladığım şeyleri yaptım. Ancak akvaryumda meydana gelen beklenmedik gelişme hem zaman kaybına yol açtı, hem de biraz moralimi bozdu.

Bir süredir odamda devam eden bir karışıklık ve kalabalık mevcuttu. Raflara sığmayan kitaplar ve CD’lerden dolayı ortalık epey karışmıştı. Ayrıca yıllardır kullandığım masa da artık ihtiyacımı görmekten çok elime ayağıma dolaşır hale dönüşmüştü. Bunun üzerine kendime şok bir indirim denk getirerek bir bilgisayar masası ve ona bitişik halde satılan bir kitaplık aldım. Çok işlevsel olan kitaplığın yanı sıra, öncekine göre neredeyse iki katı genişliğinde bir masa yüzeyine ve ıvır zıvırı ortadan kolaylıkla kaybetmeye yarayan bir çekmeceye kavuştum. Elbette her güzel şey gibi bu mobilyanın da bir kusuru vardı. Satış sitesinde kitaplık kısmının hem sağa hem de sola monte edilebileceği yazıyordu. Ancak mobilyayı kurunca gördüm ki kitaplık kısmını sadece sol tarafa monte edebiliyordunuz. Aksi halde mobilyanın kaplanmamış, suntaları gözüken kısmına bakmak zorunda kalıyordunuz. Ben bunu göze aldım ve kitaplığı sağ tarafa monte ettim. Üzeri kaplanmadığı için suntası gözüken kısımları ise beyaz renk mobilya kenar bandı alıp ütüyle yapıştırarak hallettim 🙂 Şimdilik ortalık toplandı, CD’ler, kitaplar ve günlük kullandığım çevre donanımları toparlanmış oldu.

masaustu

Şimdilik son durum bu şekilde oldu

discogslogoŞüphesiz tatilin en güzel kısımlarında biri de müzik CD’lerimi arşivleyip, orijinal baskıları discogs.com hesabıma eklemek oldu. CDr olarak bilinen yani grupların kendi imkanlarıyla çoğalttıkları, fabrikasyon üretim olmayan ve çoğu underground albümler olan CD’leri ise not aldım. Bunlar barkodsuz olduğu için sisteme elle eklemek gerekiyor. Yeri gelmişken discogs mobil uygulamasının müthiş bir kolaylığından bahsetmek istiyorum: Barcode Scanner.

Discogs mobil uygulamasında,”barcode scanner” özelliği sayesinde elinizdeki albümün sadece barkodunu kamerayla taratarak discogs hesabınıza ekleyebilirsiniz. Bu size zamandan inanılmaz tasarruf ettiriyor. Mesela aynı şeyi kitaplarım için yapmayı denediğimde, Goodreads mobil uygulamasının çok daha hantal olduğunu gördüm. Discogs’un mobil uygulamasından bu işi nasıl yapacağınıza dair ekran görüntülerini aşağıya bırakıyorum.

discogs

Açıköğretim Fakültesi‘nde okuduğum Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü‘nü nihayet bitirdim. Çok büyük ihtimalle, yarın açıklanacak final sınavı notlarından sonra, mezun olacağım. Bu hafta Perşembe günü mezuniyet töreni var. Bu programdan mezuniyetimle ilgili her şeyi hafta sonu blogda anlatacağım. Güzel bir macera oldu benim için.

Kendi bölümümde devam eden doktora eğitimim için de, bu dönem “Doktora Tez Önerisi Savunması” denilen bir prosedür vardı. Onu da hallettim sayılır. Çok büyük ihtimalle bu hafta onun notunu da alıp dönemi kapatacağım.

hpbox

Yaz için bir birinden farklı tasarım projelerim var. Özellikle yeni bir tür CD kartoneti fikri üzerinde uğraşıyorum. Bir de aylardır orijinallerini aradığım bir Harry Potter Box işi var. Ama en önemlisi, Can Yayınları‘ndan çıkan cep kitaplarının aynısını evde yapmayı denemek olacak. Bunun için gerekli olan tüm malzemeyi temin ettim. Deneme amaçlı bir kitap basacağım. Umarım yamulmam.

bigbang.jpgSon olarak tam 12 yıldır, bıkmadan, sıkılmadan ve açık ara kahkahalarla izlediğim tek dizi olan (Supernatural daha eski ama onda kahkaha atmıyorum) The Big Bang Theory bitti. Evet bitti. Yerini ne doldurur bilmiyorum. Belki Young Sheldon isimli dizi. Ama sanmıyorum. The Big Bang Theory, ilk sezonundan son sezonuna üzmeyen, sıkmayan tek diziydi. Henüz izlemediğim HBO yapımı Chernobyl‘i ve Netflix yapımı Dark‘ın ikinci sezonunu merakla bekliyorum. Belki onlar biraz…

Bahar Geçti Birden

fullmoon

Bir şey söyleyecektim, yarım kaldı.

Sana aşık olduğum yaştayım işte. Ben kışı düşünürken, bahar geçti birden. Anlayamadım. Bir dolunay daha geldiğinde, elimde kamera, gözüm ekranda, seni izliyorum. Konuşmak istiyorum seninle. Ağzımı açıp “Sen” deyince, başlıyorsun bağırmaya. Sonra, yutkunuyorum. Bir şey söyleyecektim, yarım kalıyor cümlelerim… Haydi başlayalım.

19mayis2019Alper geçen mesaj atmıştı. O geliyor aklıma. Annesiyle konuşurken annesi söylemiş: Mesut bence dolunaydan anlıyor. Elleri öpülesi 🙂 İşte o dolunay bu ay müthiş bir tarihe denk geldi: 19 Mayıs! Evet, bizi birleştiren birkaç şey vardı zaten. Aşkımızı bir kenara bırakırsak, ülkemize olan sevdamız ve Galatasarayımız 🙂 19 Mayıs, üstelik bu yıl Milli Mücadele‘nin başlangıcının tam 100. yılı. Dolunayım, bir asır önce, yapayalnız bir adam çıktı. Çok konuştu, çok anlattı. Anlattıklarının çoğunu kimse anlamadı. Ama inandılar ona. Okuduğu binlerce kitaptan süzdüğü satırların, kelimelerin ve harflerin aydınlığıyla, kim bilir kaç yıldır kurduğu hayalin gerçek olması için ilk adımı attı. Ah Paşam! Ah Mustafa Kemal’im! Çağının ötesindesin… Yokluğu gördün, savaşın ortasında kaldın, ölümü gördün, hasreti yaşadın, belki imrendin, belki kahroldun ama bu milletten umudunu hiç kesmedin. 

samspiyongalatasaray.jpgBugün Galatasaray, Başakşehir‘le yaptığı maçı inanılmaz bir şekilde, üç atıp bir sayarak kazandı. Ve ligdeki 22. şampiyonluğumuza ulaştık. Bu bloga futbolla ilgili çok az şey yazdım bugüne kadar. Ancak bu şampiyonluk çok önemli. Bu yalnızca Galatasaray’ın 22. şampiyonluğu değil; bu ülkede “taraftar futbolunun” galibiyeti, futboldan çok anlamayan benim bile, sarı kırmızı bir çift rengin ardından gitmeme neden olan o “aidiyet duygusunun” şampiyonluğudur. Bu şampiyonluğa Beşiktaşlılar, Fenerbahçeliler, Tranzonsporlular, Malatyasporlular, Sivassporlular ve ligdeki tüm diğer Anadolu takımlarımız sevinmelidir. Çünkü “PROJE FUTBOLU” yenilmiştir. Hakem hataları, penaltılar, sahaya giren ikinci toplar, VAR’lar yoklar falan filan… Bunlar aşılır. Bunlar çözülür. Ancak eğer iş duygusallıktan kopup mekanikleşirse, işte buna bir çözüm yok. O yüzden bu şampiyonluğumuz çok önemlidir.

İşte o geceki dolunay, öylesine güzel bir tarihe denk geldi. Yeri gelmişken, aynı gün biriciğimiz Volkan‘ın da doğum günüydü. Tekrardan kutlu olsun. Bu arada, yolumuza artık Canon EOS 550D ile devam ediyoruz. Bu, belki de bu yıl içerisinde attığım en büyük adımlardan bir tanesi oldu. O açıdan epey heyecanlıyım. Bahsettiğim bu makine olayı, apayrı bir yazının konusu olacak elbette. Bu hafta sonu Açık Öğretim Fakültesi sınavları var. Hemen ardından da doktora için bazı çalışmalar yapmak gerekecek. Beni unutma.

Dolunay’da Okunacak Masallar – Grimm Kardeşler

Pırıl pırıldı gözlerim, yüreğim kan ağlıyordu.
Açlıkla yokluğun arasında gidip geliyordum her gün. Gökte hiç bulut yoktu
Ve en güzel dolunay hep bir sonraki oluyordu,
Sana olan doyumsuzluğum bir sigara gibi, Tükendikçe her nefeste tazeleniyordu.
Ne biçim bir akşam oluyordu böyle?
Bu nasıl bir dolunay akşamıydı?
Uzakta, uzaklarda birileri Sabahattin Ali’den şiirler okuyordu “Eskisi Gibi”…
“Gönlüm seninkine yardı, ayaklarımız uyardı…”

Merhaba,

Gözlerinden uzakta, büyük bunalımlar yaşıyorum şu sıralar. Tanıdığım herkes, tanımadığım kimselere dönüşmüş durumda. Sözler duyuyorum, hareketler görüyorum. Şoka giriyorum! Anlayamıyorum, şaşkınlıkla bakıyorum. Artık işler çığırından çıkmaya başladı.

Bu ay yoğun bir ay oluyor. Özellikle şu son hafta, bir türlü yapamadığımız laboratuvar işleriyle dopdolu. Umarım Şubat ayı içerisinde tüm bu ekstralar bitecek ve nihayet Mart ayında masamın başına oturabileceğim. Elimde epey bir materyal birikti yine. Bunları düzenlemek gerekiyor. Bir de geçen hafta odamı düzenledim epey. Birkaç kitap, kaset ve CD çıktı. Bunlar için ufak tamiratlar gerekecek. Yapmaktan keyif aldığım mevzular olduğundan ötelemiyorum bu işleri.

rumpel02Şiirleri bir kenara bırakırsak, masalları oldum olası çok sevdim. Yıllar önce şu yazımda yazdığım “Rumpelstiltskin” ise favorimdir. Kapağını açan son el yüreğime dokundu çünkü. 2014’te yazdığım yazının son cümlesi “Umarım bir gün bir sahafta bir köşede bulurum temiz bir kopyasını.” şeklindeymiş. Evet, o dilek gerçek oldu ve sadece Rumpelstiltskin masalını değil, çocukken sahip olduğum ilk kitaplar olan Grimm Kardeşlerin Masal Sandığı serisinin tamamına sahip oldum tam 23 yıl sonra. 1995 yılında babamın aldığı üç kitapla sahip olmuştum serinin bir kısmına. Ancak diğer iki kitabını yıllardır bulamamıştım. Geçen zaman içerisinde elimdeki kopyalar da epey yıprandı. Parçalandı hatta. Nihayet yıllar sonra, yedekleriyle bulup tamamladım seriyi. Özellikle Zapp tarafından resimlendirilmesi sebebiyle bu baskılar birer efsaneye dönüşmüş durumdalar.

rumpel01

rumpel03

Mutlu son yoktur

Okunacak bir masal var elimde. Yalan ve aç gözlülükle başlıyor, kurnazlık ve acımasızlıkla devam ediyor. Felaketler başlıyor ve hiç umulmadık bir anda karanlık bir çukur çözüveriyor her şeyi. Tüm yaşananlar geride kalıyor. Bir küçük çocuk cıvıldıyor kucağında. Mutlulukla bakıyorsun. Geç oluyor belki ama sonsuza kadar sürüyor.

familyportrait

Kış Dolunayı

ezgif-5-1424cc83d984.gif

Merhaba,

Seni çok özledim. Yoğun kar yağışlı bir hafta geride kaldı. Soğuk, buz gibi havada, sabah karanlığında her gün sallana sallana gittim işe. Sarılıp sarmalanıp aksaya tıksıra yürüdüm. Sanki bir adım önümde yürüyormuşsun gibi ellerimi hep hazırda bekledi. Seninle kaç kış yaşadık? Kaç kez yan yana yürüdük buzların üzerinde? Sen söyle. Aklında ben varken ve tam da düşecekken kaç kere yakaladım seni?

feritakvimYılın ilk ayı bitmeye yakın artık. Bu mevsimde dolunay penceremden çok uzakta ne yazık ki. Orada olduğunu biliyorum ama göremiyorum ne yazık ki. Bazı yeni alışkanlıklar edindim. Geç tanıştığım şeyler var. Bunların verdiği hazzı yeni yeni keşfediyorum. Şöyle geriden durup baktığımda da henüz keşfedilecek engin bir deniz var önümde diyorum. Renge ve grafiğe olan merakımı bilirsin. Bu merakla yıllardır topluyorum en güzel renkleri. Mesela geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Ferit‘in kendi çizimleriyle yarattığı, özel tasarım takvim süslüyor evimi. Bu, gerçekten çok kıymetli bir iş. Her birini en iyi kalite fotoğraf kağıdına bastırıp o şekilde kullanıyorum. Bir biri ardına tükenen aylar, bir arka sıraya geçiyor. Yıllar önce aklıma sapladığın o kalem ise hala aynı yerde duruyor. Durmadan yazıyor, çiziyor, beğenmiyor karalıyor ama hiç durmuyor.

ikikule

Şimdi, iki yol var önümde, biliyorum. Güneş birini aydınlatıyor. Diğeri ise karanlıklar içerisinde hala. Bak, eğer bugün güneşli bir gün olacaksa eminim ki o yol da aydınlanacak. Yok eğer hava bozacak ve yağmur yağacaksa, işler daha beter bir hal alacak, iki yol da öylece karanlık kalacak. İki yol demişken, fotoğraftaki kule iş yerindeki manzaram, buraya da iki yoldan girilebiliyor. Kule bir taneydi. Eh, buna küçük bir ekleme yapayım dedim. Böylece eski fabrika kulesi, bir anda oluverdi İki Kule. Buraya geldiğim ilk günden beri gözlerimi alamıyorum. Öylesine ilham veriyor ki anlatamam. Kalkıp birilerine de anlatamıyorum. Öylece kendi kendime, kendi içimde olup bitiyor her şey.

Bugün seni o takvime bakarken düşünmedim.  O yeşil tekneye dokunduğumda aklıma gelmedin. Senlerle dolu kağıtları okurken bir an bile belirmedin aklımda. Bir pazar sabahı yaptıklarını okurken aklıma bile gelmedin. Bir ay daha geçecek ve Şubat’ı göreceğiz. Öpüyorum.

Doktora Yeterlik Sınavı

eutrophication

Göllerde trofik seviyeler

Aşağı yukarı geçen yazdan beri aklıma geldikçe karnımın ağrımaya başladığı bir olaydı bu. Dört dönemin ardından, almam gereken tüm dersleri alıp verdikten ve ortalama şartını da sağladıktan sonra, geçen sene Eylül ayında yeni dönem başlayınca zorunlu olarak tek bir ders alabildim: DYS000 Doktora Yeterlik Sınavı.

Bu sınavda teori olarak, lisans ve eğer yapmışsanız yüksek lisans eğitiminiz boyunca gördüğünüz tüm akademik konulardan, yani bölümünüzün içeriğinizden sorumlusunuz. Bu arada yeri gelmişken söylemekte fayda var. Doktora yapmak için “illaki yüksek lisans yapmış olmak” gibi bir şart yok. Benzer şekilde yüksek lisans ve doktora, illaki mezun olduğunuz bölümle alakalı ana bilim dalı üzerinden yapılmak zorunda değil. Burada ki olay şu: Eğer mezun olduğunuz bölümün ana bilim dalından yüksek lisans yaparsanız, mesleki unvanınızın önüne bir “yüksek/uzman” ön unvanı alırsınız yani mesleki bir uzmanlık kazanırsınız. Örneğin, Kimya Mühendisliği Bölümünden mezun bir kişi, yine Kimya Mühendisliği Ana Bilim Dalından yüksek yaparsa “Kimya Yüksek Mühendisi” olur. Eğer bu kişi yüksek lisansını Kimya Ana Bilim Dalından yaparsa ya da bambaşka bir alandan, örneğin İşletme Yönetim Ana Bilim Dalından yaparsa, ne yazık ki kimya yüksek mühendisi unvanı alamıyor. Bunlara verilen unvan “Bilim Uzmanı” oluyor.  Yüksek lisans yapınca, mühendislere, mimarlara “yüksek”, kimyager ve biyologlara ise “uzman” unvanı veriliyor. Doktora da ise durum farklı. Doktora, akademik bir yeterlik olduğundan, ana bilim dalı fark etmeksizin, isminizin önüne (mesleki unvanınızın değil) bir “Doktor” titri alıyorsunuz. Bu unvanı hayatınız boyunca kullanabilirsiniz. Yani örneğin “Emekli Yüksek Mühendis” demezsiniz ama örneğin Dr. Ali ÇELİK ismini çekinmeden kullanabilirsiniz. Bu noktada şunu ayırt etmekte yarar var. Her doktor, doçent ve profesör, mesleki olarak yüksek ya da uzman olmak durumunda değil. Çoğunlukla öyledir ama o şekilde bir zorunluluk yoktur. Bu anlattığım bilgilerin her biri Yükseköğretim Kanunu, Bazı Lise Okul Ve Fakülte Mezunlarına Unvan Verilmesi Hakkında Kanun ve Mühendislik ve Mimarlık Hakkında Kanun gibi mevzuatlarda da yazıyor.

9789944341745Gelelim benim macerama. Doktora yeterlik sınavının dönem sonunda yapılacak olduğunu bilmek, Eylül’den Ocak’a kadar bir ızdırap dönemi başlattı bana. Boşta olduğum her saniye aklıma bu sınav gelip durdu. Ne olacaktı? Ne soracaklardı? Bu yüzden özellikle çalışmayı düşündüğüm alanda, Ekoloji alanında kaynak toplama dönemine girdim. Eğer ekoloji alanında doktora yapmak gibi bir planınız varsa ve hatta bir adım ileriye taşıyayım bu ifadeyi, doğa bilimleri alanında bir çalışma yapmak niyetindeyseniz kitaplığınızda bulunması gereken en temel kaynak Eugene Odum‘un, Ekolojinin Temel İlkeleri isimli başucu kaynağıdır. Çok üst kalitede bir çeviriyle dilimize kazandırılan bu eser, klasik metodla “şu şudur, bu buna denir” yaklaşımını bir kenara bırakıp, Odum’un yer yer öyküleyici anlatımıyla, güncel örnekleriyle ve konuları bir birleri içerisinde ustalıkla harmanlaması sayesinde akıp gidiyor. Zaten bu şekilde de emsallerinden sıyrılıyor. Bu kitabı muhakkak kütüphanenizde bulundurun. Bu eseri geçen yıl Cengiz TÜRE hocam sayesinde tanıyıp almıştım. Kendisinin bu kitapla ilgili müthiş bir tespiti var. O da şöyle: “Arkadaşlar, bu kitabı gerçekten anlayan kişi Dünya’yı anlar ve yönetir.” Böylesine iddialı bir söylemdi işte. Ben de doktora yeterlik sınavı için ağırlıklı olarak bu kaynaktan yararlandım. Bunun yanında bütün bölümleri olmasa da, çok kıymetli hocam Ülker Bakır ÖĞÜTVEREN‘in dilimize kazandırdığı Çevre Mühendisliği’nde Temel İşlemler ve Süreçler isimli alanında tek olan kaynağa da göz gezdirdim. Eşimin biyolog olması sebebiyle evde de pek çok Ekoloji kitabı vardı. Bunların da ilgili bölümlerine göz attım.

tabletleGeçen yıl geliştirdiğim ders çalışma metoduyla yol aldım. Tabletime harici olarak klavye ve mouse bağladım. Bir yandan Word uygulamasını açıp diğer yandan da okuduğum kısımlardaki önemli noktaları elle yazmak yerine Word’e hızlıca, kısa cümlelerle aktardım. Dosyaları buluta kaydettiğimden, istediğim yerden ulaşıp çalışmak mümkün oluyordu. Dahası bu içeriği başlıklara göre sınıflandırmak da mümkün oldu. Bu şekilde “çok önemli” ya da “ilk defa gördüğüm” bilgilerden oluşan yaklaşık 15-20 sayfa not oldu.

Sadece Türkçe değil, pek çok İngilizce dokümanı da inceledim elbette. Hatta okuduğum hemen hemen tüm Türkçe kaynaklarda, “Seki Diski” ölçüm prosedürü yanlış tarif ediliyordu. Bunun doğrusunu EPA’nın bir kılavuzundan öğrendim. Şansıma da sınavda soruldu. Bu toparladığım makaleler, uygulama kılavuzları falan epey bir birikince bunların hem dijitallerini, hem de basılı hallerini arşivledim.

cevre-muhendisligine-giris-nobelkitap_com_46233Bir diğer önemli kitap, aslında sadece doktora yeterlik için değil, bir çevre mühendisinin kitaplığında muhakkak yer alması gerektiği için önemli. O da Aarne Vesilind‘ın Çevre Mühendisliğine Giriş isimli kitabı. Bu kitap da Türkiye’nin farklı üniversitelerinden Çevre Mühendisliği bölümü öğretim elemanları tarafından Türkçe’ye kazandırılmış.

Sınava Tarık Abi‘yle birlikte girdik. Kendisi bizim Bakanlıkta çalışıyor. Geçen sene Arzu Hoca sayesinde tanıştık. Birlikte dersler aldık. Bu sene de birlikte yeterlik sınavına girdik. Yeterlik sınavı iki aşamadan oluşuyor. Önce yazılı sınava giriyorsunuz. Yazılı sınavda 70 puan barajını geçerseniz, sizi sözlü sınava alıyorlar. Bizim yazılı ve sözlü sınavlarımız ardı ardına iki günde yapıldı. İlk gün yazılı sınava girdik. Sınav bittikten sonra sonuçları öğrenemedik ama. Çünkü soruları hazırlayan hocalar, ertesi gün sözlü sınava geldiklerinde okuyacaklardı. İşte o yüzden ertesi güne epey tedirgin başladık. Tarık Abi, o gece Kütahya’da kaldığından sabah onun gelmesini bekledim. Hava nasıl soğuktu… Her yer buz. Yollar bile buza çekmiş. Neyse, sabah saat 08.30 civarı geldi. Hemen okula gittik. Jürideki hocalar kağıtları okuyorlardı. İyi kötü her soruya bir şeyler yazmıştım. Serdar Hoca‘nın sorduğunu tahmin ettiğim bir rezervuar sorusu vardı. Ondan biraz emin değildim.

Biz sözlü sınavın yapılacağı salonda beklerken jürideki hocaların sesleri duyulmaya başladı. Salona geçtiler. Tarık Abi’yle birlikte içeri girdik. Hocamız bizi tanıttıktan sonra ben dışarı çıktım. Tarık Abi’nin sınavı başladı. Kaç dakika geçti bilmiyorum. Bana birkaç saat gibi geldi. Sonra beni davet ettiler, Tarık Abi çıktı.

Sınav kısmı her şeyiyle hatırlayacağım bir anı olarak belleğimde yer etti. Başlardaki heyecanım sonlara doğru birazcık paniğe bıraktı yerini. Sonra tabi bir rahatlama geldi. Cevap veremediğim sorular oldu. Özellikle azot BOİ’si sorusu halen ciğerimi parçalıyor. Sorulan her soruyu not aldılar. İhtiyatı elden bırakmadan durumu kurtarmaya çalıştım. Galiba bunda da başarılı oldum.

Sınav bitip dışarı çıkınca jüri bu sefer de puanlama için müsaade istedi. Daha sonra ikimizi de içeri çağırıp güzel haberi verdiler: Olmuştu, sözlüyü ve dolayısıyla yeterliği de geçmiştik.

92e0c3e513bc73daef28998f19adcc85

Sınavı geçince biz. (Foto temsilidir)

Sonrasında meşaleleri yaktık! Nasıl mutluyuz anlatamam. Oradaki arkadaşlarımla kucaklaştık. Merve de, Esra da, Esengül Hocam ve Semra Hocam da tebrik ettiler. Gören herkes tebrik etti. Sonra Tarık Abi’yle de kucaklaştık. Çünkü bu hazırlık döneminde epey bir birimize destek olmuştuk. Böylece başlayan dostluğumuzun uzun yıllar devam etmesi dileğiyle. Ne kadar heyecanlandıysak bir tane bile fotoğraf çekmemişiz. O yüzden tam da o anda kendimizi hissettiğimiz şekilde bir fotoğraf koyuyorum.

Özetle, aylardır tırım tırım tırstığım, çok korktuğum, günler boyu kitap karıştırdığım yeterlik sınavını nihayet atlatmıştım. Şimdi önümde koskoca bir doktora tezi süreci duruyor. Şimdi bakınca fark ediyorum. Bu, bana daha  da korkunç geliyor…

Çal, Söyle, Gökyüzüne Bak

Hasret beni cayır cayır yakarken
Bedenimde buzdan bir el yürüyor.
Hayaline çılgın çılgın bakarken
Kapanası gözümü kan bürüyor…

moonmad004Recaizade’nin oğlu için yazdığı bu dizeler, birkaç gündür yine aklımda. Sonun başlangıcı olduğundan mıdır nedir, okudukça içim eriyor, canım sıkılıyor. İş yerinde beni görsen, masamın üzerinde yılların notları öylece duruyor. Oraya iliştirmişim, gözüm kayıyor sürekli. Açıp okuyorum. Okuyorum da işte, keşke okumasaydım diyorum. En mutlu anların ve en hüzünlü anların manifestoları bunlar.

Dolunay, önceki gece muhteşemdi. Dün gece ise sislere gömüldü. Göremedim pek. Ama ayın bu vakti geldiğinde parmaklar kıpırdamaya başlıyor, engel olamıyorum. Dikkat ediyorsan bu iş giderek geleneksel bir hal almaya başladı. Çok eskiden, blogda günlük özetler yazardım. O dönem nedense böyle bir trend vardı internet blogculuğunda. Sonradan haftalık özetlerin daha verimli olduğunu fark ettim. Ancak yıllar geçtikçe işten güçten, günlük vırt zırt durumlardan dolayı günü gününe yazabilmek epey zorlaştı. Son beş yıldır aksatmadan yazdığım dolunay yazıları, zaman içerisinde edebi bir lisandan daha ortalama bir lisana büründü. Anlattığım o edebi aşk ya da ismine ne dersen de, giderek aylık bir hesaplaşma ve günah çıkarma ritüeline dönüştü.

Önceki ay, çabucak geçti. Son yazdığım yazıdan bu yana, daha çok sağlık problemleriyle uğraştık. Yakın zamanda bir hastalık atlattım. Bir hastalığı da halen yaşıyorum. “Bir Reflü Macerası” isimli yazıyı yazmaya yakın zamanda başlarım. Canıma okuyor ya hadi bakalım.

Ne zamandır koleksiyon işiyle uğraşamıyordum. Bu sıralar yeniden ufak tefek kitap ve albüm toparlama işlerine girdim. Epey efsane kitaplar ve albümler geçti elime. Kokusu çıkar yakın zamanda, burada da görürsün.

moonmad003

Geçen hafta sonu çok hareketli başladı. Cumartesi günü “Avrupa Hareketlilik Haftası” kapsamında harekete geçtik. Çalıştığım kurumdan, Hasan Polatkan Bulvarı’na, Migros’un önüne kadar uzun bir tur yaptık. Epey de kalabalıktı. İş yerinden hemen hemen tüm arkadaşlarla birlikte sürdük. Çok uzun süredir görmediğim Sedat hocamla da görüşme fırsatı oldu ayrıca. İnanılmaz mutlu oldum.

moonmad002Tur bittikten sonra eve geçtim. Öğlen saatlerinde iki misafirim geldi: Eren Abi ve Serkan Abi. İş yerinde bir müzik grubu kurduk sevgili okur. Belki de en başından beri hayalim olan, bu eğlenceli projeyi nihayet hayata geçirebiliyoruz. Planımız birkaç popüler şarkıya ilave olarak eski, kıyıda köşe kalmış ve ana melodileriyle akılları baştan alan parçaları yorumlamak. Umarım güzel şeyler çıkacaktır.

Hayat bize daha iyisini verene kadar, çalıp söylemeye, dinlemeye devam sevgili okur. Başla türlü ne bu aşk biter ne de ben dayanabilirim.

moonmad001

Ben