Tag Archives: Erman

Proofhead Mersin’de! – Ahmet’in Düğünü

Cuma günü evde ve hatta Eskişehir’de yalnızdım. Gecenin tadını çıkarttım. Cumartesi sabahı erkenden kalktım. Çünkü Mersin‘e doğru, Ahmet Ali ve Petra‘nın düğününe, yola çıkmak üzereydik! Murat ve Alper, kapımın önüne gelmişlerdi bile. Bir önceki geceden hazırladığım eşyalarımı aldım ve çıktım.

Önce mahalleden bir fırından yeni çıkmış simit ve poğaça aldık. Daha sonra yola çıktık. Eskişehir çıkışındaki Şehr’i Derya Parkı‘nda kahvaltımızı yaptık. Sonra Murat direksiyona geçti ve Ankara’ya kadar kesintisiz bir yolculuk yaptık. Ben yolda Sivrihisar’dan sonra uyumuşum. Gözlerimi Armada AVM‘ye yakın bir yerlerde açtım. Ankara’dan Emre Cesur‘u alacaktık ve bize gecikeceğini söylüyordu. Biz de AVM’nin yemek katına çıktık ve saat 11’i biraz geçene kadar vakit geçirdik, yemek yedik. Bu arada KFC‘ye çok bozuldum. Saat 11’de restoranın hala hizmet vermiyor oluşu nasıl bir durum böyle?

01

Ankara’dan sonra direksiyona Alper geçti ve Konya Yolu’na saptık. Şereflikoçhisar‘da Tuz Gölü‘nün kıyısında bir tesis yapmışlar. İsterseniz gölün üzerinde yürüyebiliyorsunuz. Biz de pek bir heves ettik ve hemen mola verdik. Tuz Gölü, gerçekten ilginç bir göl, ilginç bir doğa yapısı. Ayaklarımızın altında kıtır kıtır tuz parçacıkları, bembeyaz uzanıyor. Dört bir yanınız bembeyaz. elbette burası Türkiye olduğu için bu sonsuzmuş gibi uzanan beyazlığın üzerine dikkatle bakınca sigara izmariti, ayakkabı, çorap, sandalye, tabure ve bilumum çer çöp görüyorsunuz. Millet ne kadar acımasız yahu. Tuzlanın üzerine çıkmadan tesis yetkilileri deneme amaçlı elinize bir kaşık tuz çalıyor. Bununla elinizi ovalıyorsunuz, sonra lavaboda yıkadığınızda avuçlarınızın içerisindeki pürüzlerü dahi hissetmiyorsunuz. Böyle bir şey satılıyor yani.

02

Tıklarsanız büyüyor.

Tuz Gölü’nden sonra elimizi ayağımızı yıkayıp Aksaray‘a doğru yola devam ettik. Aksaray’da da Kampüs Dinlenme Tesisleri‘nde mola verdik. Aksaray Üniversitesi‘nin kampüsünün hemen yanında. Dinlenme tesisinde bir de uçak var, replika mıdır, emekli midir bilemedim. Buradan yakıt alıp yine yola devam ettik.

Aksaray’dan sonra direksiyonda Emre vardı. Biraz muhabbet ettik yol devam ederken. Aksaray’ın çoraklığı beni şaşkına çevirdi. Bozkırın ne demek olduğunu anlatıyor yol boyunca sağlı sollu manzara. O ara yine uyumuşum. Gözlerimi açtığımda tepelerin arasından, ağaçların içlerinden geçiyorduk. Mersin’e yaklaşmışız. Emre öyle söyledi. İçimizde bu yolu en iyi bilen oydu, sürekli olarak gidip geliyor işi dolayısıyla.

Saat 17’i biraz geçe Mersin’e geldik. Mersin’in Mezitli ilçesinde olacaktı Ahmet ile Petra’nın düğünü. İlçedeki Jasmin Court Otel isimli mekana gitmeden önce Emre’nin tavsiyesiyle meşhur Mersin tantunisi yemek üzere Göksel Tantuni isimli mekana girdik. Biz mekana girer girmez hemen yer gösterdiler ve hiçbir şey sormadan masaya salata ve ikramları dizdiler. Sonra biz de adam başı ikişer dürüm tantunilerimizi söyledik. Bu arada Mersin’de hemen yerde tantuni lavaşa yapılıyor ve et tantuni. Tavuk tantuniyi ancak çok dandik mekanlar yapıyormuş. Tantuni dediğin etten olurmuş. Eskişehir’de önceden pek yerdik, uzunca bir süredir tantuni yemiyordum ta ki dürümden ilk ısırığı alana kadar. Vay arkadaş dedim! Mükemmel bir tat. Ne oldu ne bitti, iki dürümü de bitirdim. Üstüne Murat ve ben birer, Emre ve Alper de ikişer tane daha söylediler. Öyle yediriyor yani kendini.

Tantuniden sonra çaylar geldi gitti. Sonra biz de yavaştan kalıp bulunduğumuz noktaya ancak beş dakika mesafedeki Jasmin Court Otel’e doğru yola koyulduk. Oğuz’la en son birkaç yıl önce görüşmüştük. Otel’e vardık ve Oğuzların rezerve ettiği odaya gittik. Yıllar sonra Oğuz bizi belinde havluyla karşıladı  🙂 Özlemişiz birbirimizi. Şaka bir yana, sıcaktan epey bunalmış bir halde klimanın sigara kokan serinliğinde üstlerimizi değiştirdik. Henüz alt kata inmeden gömleklerimizin sırt kısımları çoktan tere batmıştı.

Otel deniz kıyısında, eski tip bir ilçe oteliydi. Ama sevimli bir yerdi. Düğünün yapılacağı bahçeye geçip bir masaya yerleştik. Kısa süre sonra Erman, Kostas ve Tuğba da geldiler. Böylece masada Alper, Murat, Emre, Oğuz ve halası, Erkan, Tuğba, Erman, Kostas ve ben olduk. Biz henüz sohbet ederken Petra ve Ahmet Ali alkışlar arasında geldiler. Biz de alkışladık. Ahmet, okuldayken sınıfın en uzunuydu. Petra’nın da huyu huyuna, suyu suyuna, boyu boyuna uyan bir tip olması bizi çok sevindirmişti ve işte nihayet evleniyorlardı.

03

Düğün başladı. Çiftetelli, dans müziği derken sıra halaya geldi. Gömlek terden sırılsıklam olana kadar halay çektik. Lan ne güzel oluyor arkadaş! Ben tam yerime oturmuştum ki kuzenim, Aygün ablam aradı. O da Mersin’de oturuyor. Otele yaklaşık 15 dakika mesafede bir yerde buluşmak için sözleştik. Üstümden ter aka aka yanına gittim. Oğlu Kaan‘ı da getirmişti. Kaan’ın ikizi var bir de, Orhan. O hasta olduğundan gelememiş. Ablam da yarım saat kadar oturduktan sonra vedalaştık ve tekrar düğüne döndüm.

04

O esnada gökyüzünde o kadar muhteşem bir ay vardı ki anlatamam. Ahmet Ali, ne kadar muhteşem bir zamanda evleniyorsun! Karanlığın içinden yalnız başıma yürüyerek otele geldim bir gözüm gökyüzünde. Ay, denizin üzerine vurdukça heyecanım giderek arttı. Nihayet otele ulaştım ve heyecanım da kayboldu gitti.

Düğün devam ediyordu elbette. Ben çılgınlar gibi halay çekerken diğerleri masada oturmayı tercih ettiler. Ama yine de epey eğlenceli oldu. Saat 23 sularında biz (Murat, Alper, Emre, Erkan ve ben) kalktık. Çünkü gece tekrar yola çıkacak ve Eskişehir’e dönecektik. Ahmet’le vedalaştık ve yavaştan yola koyulduk.

Gece yol boyunca uyudum. O yüzden pek akılda kalan bir şey olmadı. Şimdi unutmadan düğünden, Mersin’den ve yolculuktan bazı notları aktarayım:

  • Bilmeyenlerin dikkatini çekmiştir, Petra. Evet, kendisi Çek Cumhuriyeti’nden. Ben diyeyim 5, siz deyin 6 dil biliyor. Ahmet, Erasmus’ta tanışmıştı. Sonra Türkiye’ye geldi. Şimdi de İstanbul’da özel bir üniversitede yabancı dil öğretmenliği yapıyor. Müthiş Türkçe konuşuyor ve inanılmaz cana yakın bir kişiliğe sahip.
  • Düğüne kız tarafından yaklaşık 10 kişilik bir aile topluluğu geldi. Gelinin ailesi. En az bizim kadar çok oynadılar çiftetelliyi.
  • Düğün, gayet uluslararası katılımlı bir düğün oldu. Sayabildiğim kadarıyla Kuzey Kıbrıs, Güney Kıbrıs, Çin, Japonya, Çek Cumhuriyeti’nden misafiler vardı. Unuttuğum bile olabilir, çok ciddiyim.
  • Mersin’e giderseniz Göksel Tantuni’yi deneyebilirsiniz.
  • Yolda dönerken Sivrihisar yakınlarında Muhteşem Dinlenme Tesisleri’ne girdik. 3 tane ballı gözleme yedik. 45 lira ödedik.
  • Bizim evin önünden Otel’e kadar toplamda 686 kilometre yol gittik. Bir o kadar da geri döndük. Canımız ciğerimiz kardeşimiz Ahmet Ali ve sevgili Petra yengemiz için toplamda 1372 kilometre yol yaptık. Toplamda 24 saat harcadık. Bunun yaklaşık 5 saatinde Mersin’de ve düğündeydik. Ahmet Ali’ye feda olsun.
  • Yol boyunca arabayı Murat, Alper ve Emre kullandı. Ama en çok Emre kullandı. Özellikle Mersin’den Ankara’ya dönüşte, sağolsun, ışınladı bizi. Kazasız belasız gittik geldik.
05

Detaylı

Yazı burada bitiyor. Buraya kadar okuduysan ya Ahmet Ali’sindir ya da Petra. Her ikisine de sonsuz mutluluklar dilerim. Yok, ikisi de değilsen, okuduğun için sağol sevgili okur.

ahmetpetra

Petra & Ahmet Ali

EKLEME: Ahmet Ali’den bir düzeltme geldi. Düğünde ayrıca Amerikalı, Slovak ve Portekizli misafirler de varmış.

MMF Mezuniyet Balosu 2011

Bu yazıyı yazmayı hiç istemiyordum aslında sevgili okur. Çok güzel bir geceydi ve bunu sadece orada olanlarla paylaşmak, hafızamda bırakmak istiyordum. Ancak sizi de seviyorum. O sebepten dolayı sadece satırbaşlarından bahsedeceğim. Bir sonraki sene bu yazıyı eğer bir Yıl Kom üyesi okursa belki faydalanabilir diye yazacağım.

Bu sene (2011) Anadolu Üniversitesi MMF, geleneksel mezuniyet balosunu Anemon Hotel‘de yaptı. Zira buradan çok iyi fiyat aldık. 55 liraya sınırsız yerli içkili bir organizasyon yaptık. Sınırsız yerli içki olunca sonlara doğru insanlar salonu emekleyerek dolaşmaya başladılar. Allahtan kimse salona kusmadı.

Saat 7’de kapılar açıldı ve insanlar gelmeye başladılar. Hocalarımız, arkadaşlarımız birer ikişer gelmeye başladı. Anemon’da Eskişehir Salonu’nda yaptık bu baloyu. Anemon’la çalışırken çok dikkatli olun, çünkü sizin verdiğiniz kişi sayısı üzerinden servis çıkarıyorlarmış. Yani oradaki görevliy sorduğumda fazladan tek bir dolma bile olmadığını söyledi. İşte o sebepten dolayı müzisyen ekibini sayıya dahil etmediğimizden sıkıntı yaşadık. Biz de dışarıdan birşeyler yaptırıp ekibe bunun parasını ödedik. İçecekleri de mekandan sağladık. Bunda da problem çıkarır gibi olsalar da hallettik.

Yemek yenirken çello çalan bir arkadaşımız da yemek müziği çaldı. Yemek müziği dediysem bildiğin klasik müzik işte. Zaten o anda çelloyla ya da kemanla ne çalsan giderdi. Bu arkadaş da aralarda Nothing Else Matters ve One‘ın başlarındaki Intro’ları çalarak fazlasıyla mutlu etti bizi.

Balo için SET grubunu ayarladık. Başlangıçtaki iki şarkıda sesin çok fazla olduğundan falan şikayet edildi. Birkaç kişi de beğenmediğini, böyle bir balo için uygun olmadığını falan söyledi. Ancak grup 3. şarkıda “Ya Mustafa” diye başlayınca birde herkes piste döküldü, böylece hocaların hemen önünde pisste onlarca kişi olduğu için bir duvar oluştu ve hocalar da sesten fazla rahatsız olmadılar. Grup bu şarkıdan hemen sonra bir mastika patlatınca zaten olay koptu gitti. Buradan SET grubuna ve Özgür Abi‘ye çok teşekkür ediyorum. Bu arada SET’in kendi programlarından farklı olarak son şarkıda Murat Abi gitara geçti, o da solakmış, Özcan Abi’de bir şarkı söyledi.

SET’ten sonra bizim Vecihi‘nin ayarladığı klarnet dabruka ekibi çıktı sahneye. Bu saatlerde millet iyice astronot olduğu için herkes birbiriyle oynuyordu. Bu arada sonlara doğru şefleri gittiğinden herhalde garson elemanlar millete içecek falan vermemeye başladılar. Bahşiş istiyorlardı herhalde. Bunlara şefinizle görüşeyim diyince bertaraf oluyorlar. Aklınızda olsun.

Ben hariç tüm YılKom ekibi

Alper acayip sarhoş oldu. Öyle böyle olmadı. Bir noktadan sonra ben daha fazla olamaz dedim. Daha çok oldu. Emre ve Turgut ama çakı gibi dimdik durdular. Gece bizim masada Dilek, erkek arkadaşı, Turgut, Emre, Merve, Selma, Alper ve tabiki ben vardım. Aslında Selma’nın masası arkadaydı ama o bizimle oturmayı tercih etti. Böyle son bir defa (Seval olmadan) tüm ekip bir arada oturmuş olduk. 4 seneyi birlikte geçirip birlikte noktalamış olduk. Gece kimseye belli etmesem de en eski arkadaşlarımdan hiç biri yoktu. Sadece Ergin ve Aygün vardı. Bu ikisiyle bol bol sarıldık, güldük, eğlendik. Ancak gözlerim hep Volkan‘ı, Savaşalp‘i ve Mert‘i aradı. Aynı masada oturacaktık gelselerdi Savaşalp ve Volkan. Ama olmadı.

Gece partinin devamında 222‘ye ücretisiz servis ayarladık. Ancak Alper iyice uçuşa geçtiğinden biz partiye gidemeden taksiye binip evlere döndük. Ancak Turgut, son bir bira içmek için 222’ye gitti. Helal olsun bu çocuğa 🙂

Yıllıklar için Burak Dijital‘le anlaştığımız için Özgür Dijital, baloya fotoğraf makinesi sokturmadı. Sokanlarınkini de içeride avladı. Ancak yine de sağolsunlar sürekli fotoğraf çekip çektiklerini de 3 liradan sattılar. O sebepten mekanda hiç fotoğraf çekemedik. İki tane fotoğraf aldım.

Aralarda güzel şeyler oldu, aklıma gelenler gelmeyenler var bir sürü. Çok şaaşaalı giyinip bence hiç güzel olmayanlar olduğu gibi, gayet sade giyinip gecenin en güzel kızlarından olanlarda vardı. Bizim Erman papyon takmış, süper de olmuştu.

O gece pek çok yüzü orada son kez gördüm. İşte bu şekilde düşününce biraz hüzünlü oluyor be sevgili okur.

Bu arada gecey katılarak bizi yalnız bırakmayan tüm hocalarıma da teşekkür ediyorum. Özellikle pistte de bizi yanlız bırakmayan Serdar Hoca‘mıza, Özlem, Hicran ve Burcu Hocalarımıza acayip teşekkür ediyorum.

Dragon Yarışları 2. Antrenman

Vizelerden hemen önceki cumartesi günü daha önce şu yazımda da yazdığım ilk iki antrenmandan sonra kalan tek antrenman hakkımızı kullanmak için yine sabahın erken saatlerinde buluşup Sarısungur Göleti‘ne gittik. Orada hemen hangi grubun kaçıncı sırada antrenman yapacağına dair bir kura çekildi ve şansımıza ben 2. sırayı çektim. Bir müddet bekledik önce. Sonra sıramız geldi ve biz ciddi bir hata yapıp ısınma hareketleri yapmadan tekneye doluştuk. Bu arada o günkü kadroda bir önceki antrenmana göre bir takım değişiklikler vardı. Bu antrenmanda Meltem davulcu oldu. Dümencimiz Erman olamadı malesef, zira dümencilerin eğitimi tamamlanamamış. O sebepten dolaayı dümene organizasyon ekibinden Ceyhun geçti. Takımda 3 bayan bulundurmak zorunlu olduğundan kelli bir önceki takımdan Murat‘ı ve Sercan‘ı yedeğe alıp yerlerine deneyimli olan Filiz‘i ve ilk defa kürek çekecek olan Deniz‘i aldık. Benim yanıma Atila geldi. Deniz’le Filiz ise yanyana oturdular.

Bu antrenmanda bir öncekine göre daha iyiydik. Çünkü artık herkes yapması gerekeni öğrenmişti. Deniz bile ilk defa kürek çekiyor olmasına rağmen uyumluydu. Ceyhun’la Filiz’in de tanışıyor olması sebebiyle takımda daha samimi bir ortam oluştu.

Takımımız

Antrenmana başladık. Ceyhun yine bizi hemen yakından döndürdü, acayip kızdık. İlk sırada oturan Atila ve Ersil neden bilmiyorum bu antrenmanda uyumsuzdular. Ceyhun’un da tavsiyesi ile yarışta ön sıraya Alper ve Koray’ı geçirmeye karar verdik. Çok kısa sürdüğü için antrenman saat 3 gibi toparlandık. Ancak bizi götürecek otobüsün saat 6’da gelecek olması hiçbirimize makul gelmedi. Biz de kuşandık silahlarımızı düştük yola. Göl karşılıklı kıyıları arasındaki mesafe en fazla 300 metre olan ancak kıyı şeridi uzun olan bir göl. Yani şöyle özetleyeyim, eğer suda yürüyebilirseniz göletin dışına, otobüsün geçtiği yere gitmeniz 3 dakika sürer. Ancak eğer suda yürüyemiyorsanız, gölün çevresini dolaşmak zorundasınız. Bu da en az 20 dakika yürümek demek. Biz suda yürümeyi bilmediğimiz için kıyısından dolaştık ve 20 dakikaya çıkışa geldik. Ancak bu noktadan ancak bir saatte bir otobüs geçiyordu. Bizim şansımızı arttırmak için birkaç kilometre ötedeki otobüs durağına ulaşmamız gerekecekti. Bu yüzden karayoluna çıktık. Daha 5 dakika yürümüştük ki arkadan gelen bir tır sağolsun otostop işaretimize cevap verdi. Araca ancak 6 kişi sığabiliyormuş. Oysa biz 11 kişi idik. Bu esnada arkadan aynı firmaya ait ikinci bir tır yanaştı. Biz toplamda 11 kişilik iki grup bu tırlara bindik. Bu adamlar da sağolsunlar o dediğim durağa bizi bıraktılar. Burada da yirmi dakika kadar bekleyip gelen otobüse atlayıp şehre indik. Bu sayede saat 6’ya kadar beklemekten kurtulduk. Bu arada bu antrenmanda takımın adını da koyduk: PIRATES OF PORSUK. Antrenman böyle bitti.

Bu antrenmandan bir kare koyuyorum buraya. Sercan çekmiş, çok hoşuma gitti.

Duvarkağıdı (Tıkla büyür)

Dragon Yarışları Antrenmanı

Dragon Ekibim

Bugün çok uzun süre önce kararlaştırdığımız ilk antrenmanımızı Sarısungur Göleti’nde gerçekleştirdik sevgili okur. Acayip ıslandık ama çok eğlendik ve gaza geldik.

Dinamo Kiev

Saat 13:30’da hareket noktamızdan hareket ederek belediyenin tahsis ettiği bir otobüsle gölete geldik. Hemen benim ısrarla “GEMİ” dediğim kanoyu suya indirdik. Hazırlıklarımızı yaptık ve ön eğitimimizi aldık. Sonra sıra geldi artık “DENİZE” açılmaya!

Senkronizasyon problemimiz çok oldu sevgili oldu. Bir de Atilla ve ben acayip su sıçrattık ekibimizin üzerine. Bu arada ekip demişken hemen yazayım; davulda Merva, Alper, Murat, Volkan, Sercan, Turgut, Ersil, Atila, Emre, Koray, Erman ve ben. Dümencimiz Erman o gün özel eğitim aldığı için yaptığımız iki antrenmanda dümencilerimiz organizasyondaki elemanlar oldu.

Three-Step Power Supply

İlk antrenmanımız takdir edersiniz ki çok komik ve sulu oldu. Ancak özellikle ikincisinin sonlarına doğru her birimiz birer korsan edasıyla asıldık küreklere. Bu kürek çekmek de öyle basit bir olay değil ha. Acayip tekniği falan var yani.

Aslında bunu uzun uzun anlatırdım ama o zevkin tamamen bana ait olmasını istediğim için seni videoyla yetinmeye davet ediyorum sevgili okur.

Çevre Sorunlarına Öğrenci Yaklaşımları Sempozyumu – ODTÜ

Bakalım bu üç günü nasıl özetleyeceğim buraya. İstanbul‘da trende gözlerini kapatan açtığımda kendimi Ankara‘da buldum ve inmemize yaklaşık on dakika falan vardı. Evet başarmıştım ve yolu uykuya yedirmiştim. Sabah tren garına indik. ODTÜ‘den bir arkadaş bizi karşılamaya geldi. Diğer ekibimizin gelmesini beklerken garda ODTÜ’den gelen arkadaşımıza dedik ki ya biz çok yorgunuz, ölüyoruz eğer kalacağımız yer belliyse gidelim bir eşyalarımızı koyup öyle gelelim. Onlarda daha hazır değil diyince bizde yapacak birşey yok diyip bekledik. Diğer ekibimiz de gelince hep beraber ODTÜ’ye gittik. hayatımda ilk defa ODTÜ’ye gitmiştim. Ormanlık, ağaçlık bir yer 🙂

Mekana gittik, kaydımızı yaptırdık. Sunumların başlamasını bekledik, bekledik ama o yorgunluk bizi yendi. Biz de ne yapalım ne edelim derken kulüp başkanımız Elif, dümene geçti ve belki de hayatının sevap grafiğindeki en büyük sıçramayı yaptı. Konum itibariyle ODTÜ, Ankara’nın biraz dışında kalıyordu. Elif’in evi de Sincan‘da idi. Elif bizi aldı kendi evine götürdü. Yol, yorgunluğun etkisiyle epey acıklı ve ızdıraplı geçti. Ama eve vardığımızda arka bahçemden benzin çıkmış gibi (bakın petrol değil, direk işlenmişi benzin!) sevindim. Sırayla tuvalete ve banyoya girdik. Gerçi tuvalete sadece Oğuz‘la ben girdik. Lan nasıl mükemmel oldu varya off. Banyonun ardından yeniden espiri yapabildiğimi farkettim, ne biliyim birisi komik bir şeyler diyince gülebildiğimi falan farkettim.

Çevre Politikaları Atölyesi

Hemen ardından evden çıkıp doğru ODTÜ’ye yollandık. İlk oturumu kaçırmıştık ama ikinci ve benim de merak ettiğim Çevre ve Felsefe oturumuna yetişmiştik. Bu sunumlardan bir tek Ekofeminizm ilgimi çekti. Ancak sonradan onun da saçma bir temele oturtulduğu kanısına vardım kendimce. (Ekofeminizm, kadın ve doğa ilişkisini anlatan ve bu ikisinin çifte sömürüsünü dile getiren terim. ) Sunumlardan sonra çimlere oturduk ve Çevre Politikaları Atölyesi başladı. Güzel bir atölye, bir önce gittiğimiz Exitcom‘da çalışan bir çevre mühendisi olan Özlem’le tanıştım bu atölyede.

İlk günün akşamı kalacak yer problemi yaşandı ufak çaplı. Sonradan bazı tarafımızca ve onların tarafınca bazı gereksiz hareketler oldu. Bunlara girmeyeceğim, karşılıklı iki taraf da üzüldü. Ancak sonradan bunları hallettik. Sabahtan beri birşey yemediğimiz için artık açlığımız son haddindeydi. Saat gece 10 gibi yemeğe gidebildik. Yukarıda sözünü ettiğim arkadaş Özlem’le Hosta‘da karşılaştık. Birlikte yedik. Bu arada sevgili okur, Ankara’nın Eskişehir’e göre nasıl da pahalı olduğunu unutmuşum lan. Neyse yemekten sonra ben bizim ekibin diğer yarısına yanımdaki 1. sınıftan arkadaşları götürdüm. Sonra da Kızılay’da bir yerde bir kaç saat birlikte oturup bir durum değerlendirmesi yaptık.

Bahsetmezsem ayıp olur. Sempozyumun birinci günü Ali isiminde 10 numara bir arkadaşla tanıştık. Kendisi coğrafya bölümünde okuyormuş. Sağolsun gittiği güne kadar bizimle takıldı. O gece de yanımızdaydı. Neyse mekandan çıkıp yorgun beyinlerimizle kaldığımız yere döndük. Afyonluların Konukevi. Konum olarak da şansıma Ankara’nın tek bildiğim yerindeymiş, Özge Abla‘ların evin hemen yanında 😀 O gece Ali, ben ve Mustafa Kemal birlikte kaldık. Yorgunluktan hiçbir şeye dikkat etmedim valla. Yalnız klozetin sifonu çalışmıyordu. İhtiyacımı Ermanların odadan giderdim ertesi gün. (Böyle işe yaramaz bir detayı neden verdim ki?)

2. günün sabahı dinlenmiş olarak uyanıp tekrar ODTÜ’ye geldik. Sunumlar yapıldı yine. Bizim Murat’lar da sunum yaptılar. Helal olsun kendilerine. Bir de bugün yapılan bir tohum sunumu vardı. O çok kral olmuştu. Bir de Food, Inc. diye bir filmcik izledik. Hakikaten güzeldi, torrente attım hatta. Bugün de 2 farklı atölyeye katıldım. İlk atölye Organik Tarım mı? Endüstriyel Tarım mı? atölyesi oldu. Güzel şeyler öğrendim. Diğer atölye de Kentleşme ve Çevre atölyesiydi. Bu da güzel oldu kanımca. İkinci günün sonunda bu sefer organizasyona katılanlardan ayrı takılmak istemedik. Zira adımız kapris üniversitesine çıkmıştı 🙂 Kaprisliyiz lan biz. Neyse, Telwe denen bir yere gittik. Buranın bir alt katı var. Mükemmel bir yer. Zaten girdiğimizde sahnedeki herifler Street Spirit çalıyorlardı, Oğuz’la kendimizden geçtik. Sonra gittim istedim bir de Turn The Page çaldılar. Yuh dedim kendimce.

Fırfırsız 10 El Kazanan Adam!

Sonra dabtışakıstıs başladı. O ara ben de bir langırt masası gördüm. Bizimkilerle langırta başladık. O kadar ateşle ve zevkle oynadık ki sağdan soldan oyun teklifleri aldık. Hepsini de yendik. Yetkin’e buradan selamlar. Diskodan sonra sıra bir diğer canlı gruba geldi. Bu adamlarda piyasada dönen rock ne varsa çaldılar. Zıpladık atladık bildiğin. Erzurum, Mersin, Eskişehir ve Ankara durmadık yerimizde. Bu zıplamaların acısı ertesi gün ve hatta bugün de halen devam ediyor. Diyeceğim gece epey bir eğlendik. Sonra ekibimizi toplayıp ayrıldık. Kaldığımız yere dönüp Oğuzların mükemmel oyunu Köylü-Vampir-Büyücü isimli oyunu oynadık. Saat 4 gibi bitti. Yenildik vampilere. Sonra ben bizim birinci sınıflarla birlikte kaldım. Şunu da öğrendim: Uykusuzluk öldürür!

Sunum yaparken kaptırdığım bir an

Son gün nispeten daha bir yorgun uyandım. Ancak son gün olmasının verdiği dirençle kalkıp hazırlandık. Sonra işte gittik yine ODTÜ’ye. Candan‘la birlikte sunum yapmaktan vazgeçmiştik ancak tamamen hazırlıksız olarak Serbest Kürsü‘de yapalım madem dedik. Ancak dediğim gibi bu bir sunum olmadı. Etik üzerine yaptığımız çalışmadan ve tam da o esnada dağıtılan Çevre Denetim Yönetmeliği’nden konuştuk. Güzel oldu. Hoş oldu.

Bizden sonra bir arkadaş çıkıp ordumuzun güneydoğu ve doğuda byolojik silah kullandığına dair bazı iddialar ortaya attı. Bu beni çok rahatsız etti. Son olarak da bir sonraki ÇSOY Forumu’nun nerede yapılacağına karar verip ayrıldık ODTÜ’den. Zira vaktimiz yaklaşıyordu. Kızılay’da Anadolu Üniversitesi Konukevi‘ne (çok sağolsunlar) eşyalarımızı bırakıp çok yakında bulunan Burger King‘de yemek yedik. İşte o yemekten sonra benim bacağım ağrımaya başladı. Halen de ağrıyor.

Sonra Kızılay’da gezdik. 5 tane Jules Verne kitabı aldım. Sonra İhsan Oktay Anar‘ın Kitab-ül Hiyel‘ini de aldım nihayet. 5 liraya 3 tane plak aldım ve birisinden orjinal ispanyolca Çilli Bom çıktı 🙂 Flamenko tarzında, Ergin‘e dinleteceğim. Oğuz’a kitap alırken aşırı yakışıklı bir tiple karşılaştık. Herif, Zar Adam isimli kitabı şu cümlelerle özetledi: “Abi bi adam var. İki tene zar atıyo. Üç iki geliyo. Üçüncü binanın ikinci katına çıkıyo. Karıya tecavüz ediyo sonra öldürüyo.” Herifin aklında kalanlara bakar mısın 😀

Aldık verdik, gezdik tozduk. Sonra da soluğu garda aldık. Son kontrollerimizi yaptık. Aldığımız kitapları imzaladık birbirimize. Hızlı trene bindik ve döndük evimize 6 gün sonra nihayet. Tren garında Sercan karşıladı sağolsun. Minibüse binene kadar Sercan’la bir durum değerlendirmesi yaptım. Sonra eve geldim. Uyudum. Oh mis.

SEG 3. Gün – Havva, Su, Toprak ve Çevre

La Rambla

2. Gün aslında sizin okuduğunuz gibi bitmemişti. Saatler gece yarısını geçtiğinde biz Taksimdeydik 🙂 Organizasyon ekibinin ayarladığı bir mekanda katılan üniversitelerle buluştuk. Mekanın adı La Rambla. Öncesinde kuzenim Cihan‘la buluşup gece geç döneceğimizi bildiğim için ona da problem olmaması açısından kaldığımız yurt da ona da yer ayarladık. Bu gece Murat, Cihan, Oğuz, Erman ve ben kalacaktık. Her neyse, yanımızda Erman olmadığı halde Oğuz, Murat, Cihan ve ben 12 lira taksi parası verip Taksime geldik. Açlıktan öldüğümüz için KFC‘ye gidip birer ekstrem menü yedik.  Sonra organizasyondan Zihni ile buluşup mekana geldik. Gece saat 01:30’a kadar oturduk muhabbet ettik. Sonradan organizasyonda görevli herkes geldi. Off ne kral oldu be. İTÜ‘dekilerin bizimle aynı kafadan olduğunu görmek beni sevindirdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde Kocaeli Üniversitesi’nden arkadaşlarımızla da muhabbeti devam ettirdik. Bir tanesi mesleğini hiç sevmiyormuş, onunla konuştum ağırlıklı olarak. Lan başlıkta da yazdım ya, aşağı yukarı herşeyden konuştuk.

Tatil herkesin hakkı

Bizimkiler

Mekandaki menüden bir kare

Sonra yurda döndük tekrardan. Epey yorgunduk ve hemen uyuduk. (Taksiden indiğimizde Murat’ın cep telefonunu takside düşürdüğünü farketmedik. Bu telefon ileride başımıza iş açacaktı.) O gece Cihan üstümdeki ranzada yattı. Sabaha karşı ranzadan düştü. Allahtan bir tarafına bir şey olmadı 🙂 Sabaha uyanmış ve azcık da olsa dinlenmiş olarak uyandık. Bu yurt hakkaten mükemmel oldu yav. Cihan’la vedalaştık. Sonrasında da İTÜ’ye geri döndük. Ve evet bu arada 3. gün başlamış oldu. Bizim haricimizdeki tüm okullar İstanbul içindeki tesislere gitmeyi tercih etti. Bir tek bizim okul ve İTÜ’den bir kimya mühendisi arkadaşımız Kocaeli’ye İzaydaş‘a ve Exitcom‘a gitmeyi istedik. Organizasyon hemen bir minibüs ayarladı ve yine biz bize düştük yollara. Yoldayken organizasyon ekibi ilk hatalarını yaptı ve biz epey gecikmiş bir halde Exitcom’a geldik. Bu hatalardan ilerleyen

Anakart kağnısı!

kısımlarda da bahsedeceğim. Exitcom’da ortalama bir samimiyetle karşılandık. Sonra ufak bir sunum yaptı Çevre Mühendisleri. O sunumdan ufak notlarımı aktarıyorum hemen:

  • Elektronik eşya üreticileri Elektronik Atıklar Yönetmeliği’nin çıkmasını istemiyorlarmış. Bu onlara ekstra bir maliyet olarak geri dönecekmiş.
  • Bu geldiğimiz şirket Exitcom, Alman asıllı bir firma. 2003’te de Türkiye’de açıyorlar bu tesisi. Tesiste yıllık 27000 ton kapasite var ancak şu an işledikleri 1 ton bile değilmiş. Türkiye’de ise yıllık 400 000 ton civarı elektronik atık olduğu tahmin ediliyormuş.
  • Elektronik atıklarda tipine de bağlı olarak %92 ile %99 arasında bir geri kazanım oranı var.
  • Tesiste işlenen elektronik atıklar PC, server, laptop, monitor, TV, beyaz eşya, BTS (telekominikasyon için kullanılan uydu antenleri), atm santrali, yazıcı, faks, küçük ev aletleri gibi. Ben bizzat kırma makinesine, faks makineleri yüklenirken gördüm.
  • Tesiste CRT diye bildiğimiz (katot ışın tüpü) monitörlerin geri kazanımı da yapılıyor.
  • Tesiste bir takım atıklar geri kazanım için Almanya’ya gönderiliyor. Buradaki teknoloji yetersiz kalıyor.
  • Kablo geri dönüştürme yöntemi çok harika. Nasıl mı? Önce bir makine ile öğütülüyor kablo. Bildiğiniz öğütülüyor evet. Sonra makine titreşimle plastik ve bakırı ayırıyor. Harika 🙂
  • Firmaya denetim için 2003 yılından beri bir Allah’ın kulu gelmemiş bakanlıktan.
  • Sunumda bir yer vardı. Elektronik atıklardan çıkan tehlikeli maddelerin vücutta nerelere ne yaptığını gösteriyordu.
  • Şöyle bir cümle vardı sunumda: “İtinayla data imhası yapılır.”  Gözlerinizin önünde büyük bir titizlikle eski harddisklerinizi parçalayabiliyorlar. Bu olay epey de ciddi bir işmiş yahu.
  • Exitcom’un atık ürün aldığı yerlerden birisi de Media Markt. Ben bunu hafızası iyi olan okur bilir daha önce de yazmıştım. Çok sevindim.

İzaydaş'ta

Exitcom’dan yolumuz İzaydaş’a düştü. Ancak geldiğimizde adamlarda açık olmasada bir tepki vardı. Sonradan sebebini öğrendik. Meğer biz daha tesise yaklaşmadığımız halde İstanbul ekibi gecikmeyi bir sebebe bağlamak için kapıda güvenlik içeri almadı demiş 🙂 Gülmekten öldük. İşin aslını buradaki yetkililere de anlattıktan sonra bir hayli pembe bir tablo çizerek İzaydaş’ı tanıdık. Yalnız yiğidi öldürüp hakkını veren bir insan olarak şunu söyleyebilirim, adamların izzeti ikramı on numara! Çıkarken de epey bir eşantiyona boğdular bizi. Diyorum ya aslında pek çok yerde hata bizzat İzaydaş’da staj yapan birinden dinlediklerimle adamların gösterdikleri çok farklı şeylerdi. Sonra da minibüs içerisinden tesiste bir tur attık. Dediğim gibi adamların ilgisi alakası mükemmeldi. O açıdan her arkadaşımızın (özellikle Kocaeli’nde çevre okuyan ama halen daha burayı görmeyenlerin) burayı görmesi gerek. İzaydaş’ta ben fotoğraf çekmedim. Not da almadım. Çünkü tesis sağolsun bunların hepsini bizim için yaptı. Tesisin prosesini anlatan kitspçıklar ve cd verdiler bizi. Yolum bir daha düşer inşallah buraya.

Moda sahillerinde geziyorum

İzaydaş’tan sonra İstanbul’a döndük. Ama karşıya geçmedik. Trenimizin vakti gelene kadar vakit öldürdük. Mesela Moda‘da sahile gidip güneşin batışını izledim. Sercan’la konuştum telefonda 10 dakika. Balık ekmek yedim. Oradan tekrar şehir içine dönüp kendimize yemek yiyecek bir yer bulduk ve yemek yedik evet. Sonra Erman’ın bizi soktuğu karanlık sokaklardan bir yerlere çıkarak ilk gün geldiğimiz vapur iskelesine geldik. Karşıda Haydar Paşa Garı’nın ışıkları yanıyordu. Burada epey deneysel fotoğraflar çektim. Bu arada civardaki bir yer gece olduğu için denize gayet yoğun bir çamur deşaj ediyordu. Gece olduğu halde bulanıklık belliydi. Onun da fotoğrafını çektim. Sonra üç beş tane midye götürdüm. Oh nefis.

Deşarj Noktası

Haydar Paşa

Prof. Dr. Nişan NİŞAN

İlkim

En son trene bindim. Tren ilk geldiğimize göre iyiydi. Zira priz vardı. Laptopu kurdum ve bir yandan yazı yazıp diğer yandan çektiğimiz fotoğrafları topladım. Sonra yanıma küçük bir kız geldi oturdu. Onunla konuştuk bir süre. Sonrasını hatırlamıyorum Uyumuşum. Artık maceranın İstanbul kısmı sona ermişti.

Proofhead In Da Istanbul!

Evet, sevgili okur. Kardeşin altı günlüğüne evden uzağa gidiyor. Üç gün süreyle İstanbul’da bulunacak. İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Kulübü’nün düzenlediği “Sürdürülebilir Ekosistem Günleri”ne katılacak. Oradan da Ankara’ya, ODTÜ’ye “Çevre Sorunlarına Öğrenci Yaklaşımları Kongresi“ne gidecek. Sen de bu gelişmeleri buradan okuyabilecek, Proofhead kardeşimiz bugün ne yapmış diyebileceksin. Evet. Aldığım notlara bakıyorum ve başlıyorum.

  • Saat 02.06 olduğuna göre teorik olarak yolculuğumun ilk gününe başladım. Ancak halen daha Eskişehir’de tren garındayım ve 02.44’ten 02.50’ye rötar yapmış trenimi bekliyorum. Ekibimizden kimse yok henüz. Cansu gelmiş bir tek. Evden böyle geç saatlerde ayrıldığımda içimde nedensiz bir huzursuzluk oluşuyor lan. Çok acayip bir his bu. Boynum yavaş yavaş ağrımaya başladı. Zira daha birkaç saat önce Metal Invasion III’de kafa sallayıp kendimi rahatlattım biraz.
  • Saat 03.25. Tren az önce geldi ve hala hareketsiz. Böyle giderse geç kalacağız ahbap! Oğuz’la birlikte oturuyoruz. İçimden bir umut gece uyurum da yol o kadar da çekilmez olmaz diyor.
  • İçimdeki ses haklıymış. Uyumuşum ve gözümü İstanbul’da açtım. Şu an saat 07.45 civarı. Halen daha inmedik.
  • Saat 08.30, trenden inip önce bir vapura bindik ve iskeleye geçtik. Buradan da yine vapurla Avrupa Yakası’na, İTÜ’nün Ayazağa Kampüsü’ne geçeceğiz. Bu satırları denizden gelen o soğuk, insanın poposunu donduran, yosun kokan esintinin eşliğinde yazıyorum. Boğaz Köprüsü’nü kaç yıl aradan sonra görüyorum ilk defa.
  • İTÜ’nün İnşaat Fakültesi’ne geldik. Çevre Mühendisliği Bölümü bu fakültenin içindeymiş onlarda. Eşyalarımızı Çevre Mühendisliği Kulübü’nün odasına koyduk. Bu esnada ben de üzerimi değiştirdim. Rahatladım bi.
  • Oradan hemen etkinliklerin yapılacağı salona geldik. Karnım açtı. Ama yemek yemeye korkuyordum. İçimde garip bir heyecan vardı. Neden ki? Bu arada İTÜ’nün misafirleri için oluşturduğu kablosuz ağa bağlanamadım bir türlü sinir oldum. Yarın yine deniyorum lan! (Ertesi gün bağlanabildim.)

Bu başlık altında sizlere yapılan sunumları aktarmayacağım. Onları yeni bir başlıkta aktaracağım. Yazının bundan sonraki kısımları İTÜ ile ilgili yaptığım gözlemlerden oluşacaktır. Öğle ve akşam yemeğini yediğimiz yemekhaneleri ortalama bir yer. Ama bizim yemekhanemizin yanında çok ilkel 🙂 Yani çatalı kaşığı elle alıyorsunuz, ne bileyim jeton sistemi falan bir acayip. Bir de bize göre çok pahalı. Öğle yemeği 2 lira, akşam yemeği ise 3.5 lira. Şunu açıkça söylüyorum ki belki başka bir şeyde değil ama yemekhane konusunda kesinlikle bizim okul döver bunları. (Yok yok fikrimi değiştirdim ikinci gün. Bunlarınki bizimkinden pahalı ama yemeği çok koyuyorlar, bir de acayip kral yemek çıkıyor.)

Etkinlik süresince Elif ve Murat çok özverili davrandılar. Sağolsunlar. Bu arada Ahmet Samsunlu’ya imzalattım kitabımı. Onu da detaylı anlatırım zaten. İTÜ çok acayip bir yer.  Bizim kampüslerimizdeki düzene alışmışız ya, kendimi burada bir kaosun ortasında buldum. Her bina birbirinden çok farklı. Çok acayip çok!

Gelen üniversiteler; Atatürk Üniversitesi, Gaziantep Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi ve bizim okuldu. Unuttuklarım varsa da kusura bakmasınlar artık. Laf aramızda organizasyon bizim okula epey kıyak geçmiş. Salonda en önde ODTÜ’ye yer vermişler. Daha yakından izleyip daha çok şey öğrensinler diye. Hemen arkalarında da bizim okul vardı. Ama ODTÜ’den bir Allah’ın kulu gelmediği için bizim çantalarımız oturdu onların yerine.

Aslında bugün pek çok şey oldu da, insan hatırlayamıyor böyle ya. Bu arada, bu satırları kampüse çok yakın bir yerde olduğu söylenen ama benin şu an adını hatırlayamadığım daha yeni yapılmış bir KYK yurdunda 10 kişilik odadan tek başıma yazıyorum. Erman ve Oğuz’la birlikte üçümüz kalıyoruz bu odada. Başka kimseler yok. Dediğim gibi yurt sıfır daha. Dolaplar hiç kullanılmamış, çarşaflar yastıklar sıfır. Poşetlerini falan biz açtık da yorganının kılıfını taktık hatta. Tertemiz bir yer. Odada priz var. Taktım laptopu ohh 🙂 Erman’la Oğuz dışarıdalar. Geziyormuş gençler. Ben ise çok yorgun olduğum için ve bu yazıları yazmak için çıkmadım dışarıya. Yurdun adı da çok acayip: “Hürriyet-i Ebediye” KYK’nın yurdu olmasa aklına acayip şeyler gelir insanın 🙂

Bakalım, her şey yolunda gidiyor şimdilik ilk gün olarak. Öpüyorum.

ÇSOY ve Reaktör Hazırlıkları

ÇSOY

Candan’ın ilettiği şu maille sunumumuzun kaderini öğrendim önce:

Merhabalar,
sunumunuz yalnızca çevre mühendisliği disiplinini kapsadığından sunumunuzu
oturumlara kabul edemeyeceğiz. Ancak serbest kürsüde size zaman
verebiliriz, sunumunuzu orada gerçekleştirebilirsiniz.
İyi günler, iyi çalışmalar
ODTÜ Çevre Top.

Olsun artık n’apalım serbest kürsü olsun. Bugün okulda ilk ve son atölye çalışmamızı yaptık. Minimini birlere helal olsun; epey gelen vardı. Çalışkan ikilerden de sayı iyiydi. İşe yaramaz üçlerden ise sadece ben ve Erman vardık. Olsun. Daha çok bir bilgilendirme toplantısı gibi oldu çalışmamız. Olsun ama. Nacizane olarak bildiklerimizi, deneyimlerimizi paylaştık. Biraz felsefe, biraz tarım ve biraz da tarım üzerine konuştuk. Toplantımız bir saatten daha kısa sürdü. Bu arada kulüp kartlarımız çıkmış, bir tek kaplatılmaları kalmış. Cillop olacak gibi duruyor yavrucaklar.

Toplantıdan sonra Alperlerle buluşup uzun süredir üzerinde kafa patlattığımız biyolojik azot giderimi projesinde kullanacağımız reaktörün imalatına dair bir şeyler yapmaya başladık. Birlikte gidip bir plastik leğen, bir ahşah fırça sapı, 12 V’luk çok iyi bir elektrik motoru ve voltajı ayarlayabilmek için adaptör aldık. Ayrıca kullanacağımız biyodiskin üzerini kaplamak için de sıva astarı aldık. Bakalım eğer kafamızdakiler tutarsa harika bir sistem kurmuş olacağız.

Sevgili okur, işte böyle anlarda mesleğimden daha da bir keyif alıyorum. Proje konumuz her ne kadar başlarda dert yansak da güzel bir konu. Cumartesi günü bir aksilik olmazsa bizim evde yapıyoruz makineyi. Sonraki hafta da Alperler çalıştırmaya başlıyorlar. Eğer tutarsa harika olacak.  Bu arada tüm bu malzemelerin maliyeti 45 lira oldu. Devlet bize yardım etsin!

Bir diğer önemli olay, eğer bir aksilik olmazsa, ölmezsek falan seneye Serdar Hoca‘dan tez alıyorum. Bugün Alper’le ön kayıdımızı yaptırdık. İnşallah güzel bir tez olur. Amin.

Bu arada Volkan’ın uzun süredir tamiratını beklediğimiz ve aslında biraz da bizim aksattığımız, klasik gitarını bugün aldık. Yalnız sanki Taylan Abi biraz üstün körü iş yapmış gibi olmuş. Neyse onu da yazacağım zaten.