Tag Archives: kfc

Sercan’ın Ziyaretinin Gecikmiş Yazısı

serc01
Bayram tatili başladığında bizi heyecanlandıran asıl olay Sercan‘ın Eskişehir’e gelecek olmasıydı. Bir önceki ziyaretinde, şehre geldikten iki gün sonra görüşebilmiştik çünkü. Biz bu duruma epey sövmüştük. Dolayısıyla Sercan da bu sefer eşşeğini sağlam kazığa bağlıyor ve gelişini bize an be an haber veriyordu. 19 Eylül Cumartesi gecesi geldi Sercan. Önce hayattaki en yakın arkadaşı Özlem’le buluşmuşlar. Sonra biz gittik yanlarına ve aylar sonra Hangover‘da kucaklaştık Sercan’la. Görmeyeli epey şişmanlamış, pardon “kalantorlaşmış“tı. Böyle söyleyince daha cool oluyor.

Aynı gece Peyote‘de saçlar, yerlerde saçlar” isimli extreme şarkısıyla ortamlarda tanınmaya başlayan Kalben‘in konseri vardı. Alperler tüm ekip olarak oradaydılar ve Sercan da yanlarına gidecekti. Ancak biz gitmek istemediğimizden o gecelik Sercan’la vedalaştık.

serc02

Ertesi sabah güne geleneksel kahvaltı organizasyonumuzla başladık. Her zamanki mekanımıza gittik. Beşimiz, kahvaltıdan sonra bizim eve geçtik. Biz geçtikten sonra Caner, kısa süre önce evlenen dostlarımız Aykut ve Ece ile Aykut’un abisi Burak ve kız arkadaşı bize geldiler. Böylece evin kısa tarihindeki en kalabalık günlerden biri yaşandı. Salonun ortasında kurulu duran elektro davuldan dolayı biraz sıkışsak da eğlenceli oldu her şey. Sercan gelirken akustik gitarını da getirdiği için evde toplam da iki tane akustik gitar, kurulu bir davul, çeşitli perküsyon aletleri vardı. Epey bir şarkı çaldık. Davula bir ben geçtim, bir Aykut geçti. Alper ve Sercan gitar çaldılar. Repertuardaki tüm şarkıları çaldık. Özlem, ufak çaplı da olsa davulculuk kariyerine başlamış oldu. Aralıksız stick control çalıştı.

serc05

Akşam saat 18.00 civarı evdeki herkes, Sercan ve Özlem hariç, gittiler. Ayrıldılar gittiler. Biz de Üniversite Caddesi’ndeki Köfteci Yusuf‘a gittik. Güzel bir yemekten sonra doğruca Adalar’a gittik. Burada hep gittiğim Adımlar Kitabevi‘ne gittik. Sonradan yanımıza Sercan’ın ve Özlem’in arkadaşı olan üç sevimli kız (ikisi Sercan’ın iş arkadaşı, biri de Özlem’in arkadaşı) daha geldiler. İlaç sektöründen küçük ev aletlerine kadar uzanan geniş bir muhabbet oldu.

Sonra bize geçtik. Alper de buraya geldi. Geç saatlere kadar oturduk. Film izlemeyi düşündük ancak saat cidden çok geç olduğu için vazgeçtik. (Bundan sonraki iki gece boyunca üç tane film izleyecektik.) Kalktılar ve gittiler.

Ertesi gün ben hasta oldum. Bir önceki gece üşüttüğüm için hasta oldum. Evden çıkamadım bir süre. Çünkü hastaydım. İnanmadılar bana. Naz yapıyorsun, dediler ama ben hastaydım cidden. Neyse, sabahtan Sercan’la Özlem geldiler. Ardından da Alper geldi. Merve müthiş bir kahvaltı hazırladı. Kahvaltının ortalarına doğru Selda da gelip bize katıldı. Ben hasta olduğum için çok eğlenemedim. Gitar falan çaldık. Sonra pikniğe gitmeye karar verdik. Ben hasta olduğum için itiraz ettim önce. Ama ne olduysa oldu ve bu itirazdan üç saat sonra, Regülatör’de,  mangalın başında buldum kendimi.

serc03

Piknik efsane oldu. Caner ve Aykut’un abisi Burak da bize katıldılar. Ben açık havada kendime geldim. Hani hastaydın sen, demeye başladılar. Derler bunlar sevgili okur, inanmazlar. Piknikten sonra eve geçtik. Sercan’la Alper de yanımıza daha sonra gelmek üzere ayrıldılar bizden. Taa gece yarısı geldiler. Oturduk film izledik. Sonra nasıl uyumuşuz görmen lazım.

Ertesi gün Alper yine gitti. Biz de Sercan’la ne yaptık hatırlamıyorum sabahtan. Ama öğleden sonra annemlere gittik. Sercan bir süre sonra bizi bırakıp çarşıya döndü. Benim bir kitaplık projesi vardı. Biz de Murat’la onu yaptık ve tekrar Sercan’ın yanına döndük. Uzun süredir KFC yemediğimiz için Espark’tan üç tane menü alıp eve geçtik. Evde acayip keyifli bir ortam oldu yine. Alper yine gece geldi yanımıza. Bir film daha izledik ve ertesi gün Sercan’ı yolcu etmek üzere uyuduk.

serc04

Son sabah pek bir hüzünlüydük. Dört günümüz öyle hızlı, öyle keyifli geçmişti ki (benim hastalanmam hariç) sanki tatil bitiyormuş gibi üzüldük. Bu yazıyı yazarken uzun uzun düşündüm. Unuttuğum bir şeyler oldu mu diye. Muhakkak oldu. Eminim buna. Arada bir yerde yaptığımız bir kahvaltı vardı mesela. Oradan Özlem’in evine geçmiştik. Hatta televizyonda da Harry Potter vardı. Galiba son gündü., net hatırlamıyorum. Sercan’ın bagajdan ilaç eşantiyonlarını ne zaman almıştık o da bir bilinmez soru. Bu arada Özlem’le de epey özleşmişiz. Özlem, Sercan ve Merve’nin sınıf arkadaşıdır. Benim ve Alper’in de okuldaki projeden arkadaşımız.

Bu yazı çok gecikti. Neden böyle oldu? Çünkü olaylar hep üst üste geldi. Sercan gittikten hemen sonra bayram oldu. Eskişehir, Ankara derken iş uzadı. Sonra yeni hafta başladı ve ben ayağımı deldim. O sebepten dolayı yazı gecikti. Yazmasam olmazdı, ben kendimi affetmezdim.

Bir araya gelmek iyi oluyor. Sadece muhabbetinden değil, ortaya çıkan işler açısından da iyi oluyor sevgili okur. Mesela Alper’le yakın zamanda bir cover video kaydedebiliriz. Ayrıca izlenecek pek çok yeni film tavsiyesi aldım. Ve satın alınacak yeni yeni şeyler keşfettim, çoğu salakça ama olsun.

serc06Bu arada izlediğimiz üç film şunlardı: İtirazım Var (2014), Mortdecai (2015) ve Dracula Untold (2014). Bunlardan en beğendiğimiz Onur Ünlü‘nün yazıp yönettiği İtirazım Var oldu. Müthiş bir film. Harika mesajlar, göndermeler içeriyor. Mortdecai, Johnny Depp‘in vasat filmlerinde birisi. Gwyneth Paltrow‘un “alımlılığı” için izlenmeye değer. Dracula Untold ise güzel başlayıp tırt bitiyor, o kadar getirip getirip filmi bir hiçe bağlamışlar. Tarihsel olarak da tırtlamış. Özetle tırt.

Sercan’ın bu ziyaretinden bize miras bıraktığı en iyi tespit, artık şişman insanlara şişman değil, “kalantor” dememiz gerektiği oldu. En azından, Sercan artık şişman değil, kalantor. Ayrıca çok havalı ve iletişim becerileri çok üst düzeyde. Helal olsun kardeşimize. Seni çok seviyoruz.

NOT: Mutlaka unuttuğum detaylar var. Bunları eklemeler şeklinde yazıya ilave ederim hatırladıkça. Mesela Sercan’la En Zayıf Halka‘yı izlerken denk gelip de gülmekten öldüğümüz şöyle bir an vardı televizyonda:

Trakya Gezisi – Edirne Tekirdağ

edirne02Vay be! Günler olmuş bloga yazmayalı. Bu biraz tembellik, biraz vakitsizlik ve biraz da hastalık sonucu gelişen bir durum sevgili okur. Her neyse. Bu yazıda, geçen hafta sonu Alper‘le birlikte Sercan‘ı ziyaret ettiğimiz iki günlük Trakya gezimizden bahsedeceğim.

11 Haziran perşembe günü canım sıkkın bir şekilde işten eve döndüm. Yolda inip annemlere doğru yürürken Alper’i aradım. Hafta sonu Bursa‘ya gideceğimden bahsettim. Zira pazartesi günü Bursa’da iki günlük bir çalıştay vardı. Annemlerle hafta sonu gidip dayımlarda Sude ile vakit geçirecektik. Annemler ise İzmit‘e geçecekti. Alper sürpriz bir şekilde cuma akşamı Bursa’ya gideceğini ve birlikte gidebileceğimizi söyledi.

Böylece cuma akşamı buluşup her birlikte Bursa’ya doğru yola çıktık. Alper, hafta sonu Sercan’la buluşmak için İstanbul’a geçecekmiş. Hafta sonu Bursa’da yapacak bir işim olmadığını söyleyince beni de çağırdı. Böylece Sercan’a süper bir sürpriz yapabilecektik. Deniz otobüsüne bilet aldım hemen. Bursa-Yenikapı arası İDO‘nun seferleri vardı. Daha önce hiç deniz otobüsüne binmemiştim. Birkaç defa Çanakkale‘de feribota binmişliğim vardı.

O gece Bursa’da indik ve ertesi gün buluşmak üzere vedalaştık. Ertesi sabah erkenden kalktım ve saat 9’a doğru Alper ve babasıyla Kent Meydanı‘nda buluştuk. Buradan arabayla Mudanya‘ya gittik. İDO’nun iskelesi buradaydı. Saat 10’u biraz geçe feribota bindik. Şanslıydık. Feribotlar, deniz otobüslerinden çok daha iyiydi. Daha büyük ve daha rahattı. Alper’le koltuklarımıza oturduk. Biraz muhabbet, biraz sağı solu izleme, biraz uyku derken nihayet Yenikapı’ya geldik. Bursa’dan İstanbul’a gitmenin en iyi yolu kesinlikle İDO’nun seferleriymiş sevgili okur.

Yenikapı’da feribottan inip Sercan’ın bizi alabileceği yeri kestirmeye çalışıyorduk. Tabi Sercan’ın benim geleceğimden hala haberi yoktu. Alper tek taraflı olarak iletişim kurmaya çalışıyordu Sercan’la. Her neyse, aradan yarım saat geçmişti ki Sercan geldi iskelenin önüne. Alper önden gitti. Arkadan da ben gidip biniverdim arabaya. Sercan, “Ohaa, Mesut’ta gelmiş!” diye şaşkınlıkla bir kahkaha attı. Şaşkınlıkla bir süre yola devam ettik. Sercan’la birlikte arkadaşı Aşkın da arabadaydı. Aşkın’la tanıştık. Tıpkı onlar da bizim gibi açıklıktan kırılıyorlardı. O yüzden Forum İstanbul‘da bulunan IKEA Mağazası’na gittik. Niye böyle bir tercih yaptık? Çünkü Sercan kendine bir de koltuk alacaktı.

Sercan’ın aldığı koltuk

IKEA’nın önce restoran kısmına girdik. Yemeğimizi yerken iki günlük planımızı da yaptık burada. Epey bir yol yapacaktık. Neredeyse tüm Trakya’yı gezmiş olacaktık. Yemekten sonra Sercan’ın daha önceden almayı planladığı koltuğu aramak için mağazaya girdik. Neyse ki çok zorlanmadan bulduk. Mağazanın içinden çıkmamız 20 dakika sürdü! Koltuğu aldıktan sonra arabaya yükledik ve Edirne‘ye doğru yola çıktık.

Edirne! En son Keşan‘a gitmiştim askerdeyken. Biz Merkez’e gidecektik. İstanbul’dan Edirne’ye uzun bir yolculuk oldu. Yolda Penguen‘in yenilenmiş sayısını buldum arabada. Ahmet Ümit yazmaya başlamış! Ayrıca yine Kafa adında bir dergi gördüm. Başta karikatür dergisi sandım. Ancak başlı başına bir edebiyat dergisi çıktı. Yol boyu okuyup durdum. Pek çok farklı yazar vardı çünkü. Sonra uyumuşum.

edirne01Ne kadar yol gittik bilmiyorum, gözlerimizi açtık ve Selimiye Camii‘nin iki minaresini gördük. Bir dakika, Selimiye’nin dört minaresi yok muydu? Vardı! Burada Mimar Sinan‘ın dehasına şapka çıkardık. Kentin girişinden bakınca öndeki iki minarenin arkasına gizlenmiş diğer iki minareyi göremiyorsunuz. Kentin tam girişinden ve hatta her yerinden görülüyor bu cami. Kente yaklaştıkça solda ve arkadaki  minarenin biraz biraz görünmeye başladığını fark ettik. Sağdaki yine gizliydi.

Edirne‘de Karaağaç‘ta Sercan’ın sık sık gitti bir mekan varmış: Limon Kafe. Buraya gitmek için sırasıyla Tunca Köprüsü ve Meriç Köprüsü‘nün edirne04üzerinden geçtik. Epey yorulmuştuk ve akşam yemeği için Sercan’ın güzel planları vardı. O yüzden bu kafede yalnızca susuzluğumuzu giderdik. Sercan mekanı pek bir övmesine rağmen ben hiç sevmedim. Servis yavaş, fiyatlar pahalıydı. Daha sonra kalkıp Lozan Caddesi boyunca dolaştık. İşte Edirne’nin bu kısımlarını çok sevdim.

Nihayet akşam yemeğini yemek üzere yola çıktık. Edirne Merkez’de bulunan Meşhur Aydın Tava Ciğercisi‘ne gidecektik. Edirne’de Aydın ciğercisi 🙂 1998’de açılan bir işletmenin böylesine tutulmasına şaşırdım. Çarşıda iki dükkanın önünde kuyruk vardı.  İki dükkan da Aydın Tava Ciğercisi’ne aitmiş. edirne03Adamlar ilk dükkanın önünde kuyruk oluyor diye ikincisini açmışlar. Onun da önünde kuyruk var. Diğer ciğerciler ise bomboş! İlginç değil mi?

Kısa bir süre kuyrukta bekledikten sonra dışarıda bir masaya iliştik. Nihayet siparişlerimiz geldi. Masadaki ezme, domates, soğan ve diğer şeyler ücretsiz ve sınırsız olarak yenileniyor. Ciğeri ise kesinlikle tek porsiyon olarak söyleyin. Çok fazla geliyor çünkü. Buralarda alıştığımızın aksine ciğer küp küp değil, yaprak şeklinde kesiliyor. Tadı gayet güzel. Bir de muhakkak cacık sipariş edin. Harika.

Yemekten sonra kısa bir Edirne turu attık ve Sercan’ın her geldiğinde arabasını park ettiği o otoparktan arabayı alıp Tekirdağ’a doğru yola çıktık. Yemekten tıka basa doymuş olarak kalktığımız için sağa sola dönemiyor, adeta nefes alamıyorduk. Neyse, yol boyunca muhabbet ettik.

tekirdag01

Binemediğimiz Ranger’ın ışık oyunları

Yine biraz uyukladık ve Tekirdağ‘a geldik. Şansımıza 51. Kiraz Festivali vardı. Arabayı park etmemiz biraz zaman aldı. Bir adamın sigarasını bitirmesini bekledik ve nihayet park edebildik. Sahil boyunca irili ufaklı tezgahlar kurulmuştu. Çeşit çeşit şeyler satılıyordu. Çerez, meyve, kıyafet, oyuncak vs. Sahil boyunca yürüdük ve festival alanına geldik. Burada bir lunapark kuruluydu. Lan yalvardık yakardık Sercan’a, gel şu ranger’a binelim dedik. Binmedi. Biz de birazcık daha dolaştık ve Tekirdağ Merkez’de bulunan Look isimli mekana gittik. Burada ilk defa oturup ciddi ciddi bir beysbol maçı izledim. Hiç birimizin neler olup bittiği hakkında fikri yoktu. Öylece baktık.

tekirdag02

Gece yarısını biraz geçe toparlanıp kalktık ve bu sefer de Tekirdağ’ın ilçesi, Çerkezköy‘e doğru yola çıktık. Zira Aşkın burada oturuyordu ve biz de Aşkın’ın evinde kalacaktık. Yarı uykulu bir şekilde Aşkın’ın evine girdik. Fazla muhabbet etmeden yatakları serip uyuduk.

Lan nasıl güzel uyudum anlatamam. Böyle bir uykuyu uzun süredir arıyordum. Uyanıp diğerlerinin de uyanmasını bekledim. Sonra kahvaltı için Çerkezköy’ün merkezine indik. Aşkın’ın evi şehrin birazcık dışındaydı. Kahvaltıyı açık büfe olan bir yerde yaptık. Galiba ilk defa hepimiz açık büfenin hakkını verdik. Kahvaltıdan sonra Çerkezköy’ün biraz dışında oturan teyzemlere gittik. Teyzemlerin evine ilk defa geliyordum. Gürcan Abimin kızını da daha önce hiç görmemiştim. Biz oradayken teyzemin kızı Ayşe de geldi yanımıza. Yaklaşık yarım saat kadar teyzemlerde oturduktan sonra vedalaştık ve yine Tekirdağ’a doğru yola çıktık.

İki gün boyunca ilk defa yol bu kadar uzun geldi sevgili okur. Tekirdağ’a nihayet ulaştık ve Sercanlar’ın evine gittik. Önceki gün aldığımız koltuğun parçalarını yukarı çıkardık. Biraz dinlendik. Koltuğun montajını yaptık. Bir saat kadar oturduktan sonra Aşkın’la vedalaştık. Son defa, İstanbul’a doğru yola çıktık. İstanbul, dönüş yolu demekti. Yol boyunca muhabbet ettik.

Nihayet İstanbul’a girdik. Yine Forum İstanbul’a gittik. Sercan’ın işleri de vardı çünkü. Hayatımda bu kadar  saçma bir AVM görmedim. Karmakarışıktı. Tuvaleti bulmamız 1o dakika sürdü. Burada bir asker arkadaşımı gördüm, Gökhan. Adımı hatırlamadı 🙂 Acayip acıktığımız için yemek katını aramaya başladık. KFC Restoranı’nı da 15 dakikada bulduk. Üçümüz birlikte en son yıllar önce kova yemiştik. Güzel, abartılı bir yemek yedik. Dönüş saatimize iki saat kala Sercan’la vedalaştık, helalleştik.

Sercan gittikten sonra bu AVM’nin hemen yakınındaki metro istasyonuna gittik. Yenikapı’ya kolaylıkla gidebilecektik böylece. Gittik, jeton aldık ve metroya bindik. 15-20 dakikalık bir yolculuktan sonra Yenikapı’da indik. İDO’nun iskelesine gittik yürüyerek. Deniz otobüsünün saati yaklaşıyordu. Biraz oturduk Alper’le. İki günün değerlendirmesini yaptık, birer dondurma yedik.

İkimizde yorgunduk. Deniz otobüsüne bindikten sonra pek bir şey konuşmadık. Arkamda oturan çocuğun koltuğumu tekmelemesi bittikten sonra nihayet uyuyabildim. Alper uyandırdı ve “Gardaş geldik” dedi. Mudanya’da indik ve Alper’in ailesiyle buluştuk. Saat gece yarısını geçmişti, sağ olsunlar bizi almaya gelmişlerdi. Mudanya’dan Altıparmak‘a gittik. Alperler’e uğradık. Alpi eşyalarını aldı ve yine yola çıktık. Dayımlara uğrayıp önceki gün bıraktığımız annemleri aldık. Onlar Eskişehir’e dönerken ben de dayımlarda kalıp ertesi günün getireceği şeyleri düşünerek uykuya daldım.

Son zamanlarda geçirdiğim en harika hafta sonu bitmiş oldu böylece. Şimdi, yolculuk boyunca gördüğüm şeylerden kısa notlar aktaracağım sizlere:

  • Edirne’ye giderseniz muhakkak şu bahsettiğim ciğercide ciğer yiyin. Yanında cacık söylemeyi unutmayın.
  • İKEA’da İsveç köftesi diye satılan şeyin tek numarası üstüne döktükleri sos. Tadında özel bir şey yok.
  • KAFA Dergi’yi bir yerlerde görürseniz muhakkak inceleyin. Kapağı sizi aldatmasın. Güzel bir edebiyat dergisi. Yazarları çok seçme isimler.
  • Fiat Linea, çok saçma sapan bir araba. Ayağımızı yerden kesti evet, ama verdiği o saçma sapan arıza ile gözümde bitti tükendi.
  • Edirne’de tarihi köprüler var. Gerçekten muazzam eserler. Üzerinden geçecekseniz ileride bir yerlerde park ettikten sonra geri dönüp köprüleri inceleyin.
  • Mimariyle ilgileniyorsanız Selimiye Camii’yi muhakkak görün. Hakkında anlatılan sayısız efsaneyi de küçük araştırmalarla bulabilirsiniz.
  • Tekirdağ’a festival zamanı gidiyorsanız yanınızda Ranger’a binmekten korkmayan kişiler olduğundan emin olun 🙂

Yazı nihayet bitiyor. Bu güzel vakitler için Sercan’a ve Aşkın’a sonsuz teşekkürler. Ayrıca Alper’e de özel bir teşekkür 😉

Müthiş Bir Pazar Günü

15 Aralık Çarşamba günü sevgili okur, çok uzun süre sonra harika bir haftasonu geçirdim. Harika lan, harika bildiğin! O günü Yağız zaten taa sabahtan ilan etmişti harika olacak diye.

Herşey bir önceki gün Alper‘le ve Volkan‘la buluşup Espark‘a gitmemizle başladı. Burada hızlıca bir liste oluşturup cuma günü vizyona giren ve tam 1 yıldır izlemeyi beklediğimiz Hobbit – Smaug’un Çorak Toprakları filmine 8 tane bilet aldık. En büyük salondan ve (şansımıza) alabileceğimiz en iyi yerden. Film ne yazık ki üç boyutlu olduğundan gözlük de almamız gerekiyordu. Burada Volkan ve ben hemen devreye girdik ve gözlükleri ertesi gün filmden önce alacağımızı söyleyip almadık. Zira ben de iki tane, Volkan’da da üç dört tane Cinemaximum 3D gözlüğü vardı. Bunları muhtelif zamanlarda aşırmıştık. Ben bir tanesini çok yakın zamanda Thor‘dan aşırmıştım mesela. Neyse. Bu sayede tanesi 2 liradan olmak üzere tam 16 lira para vermekten kurtulduğumuzu sanıyorduk. Evet.

Biletleri alıp uzun süre sonra yeniden açılan Pilot Bar‘a gittik. Burada eski dostlarımız Murat Abi ve Özcan Abi ile biraz muhabbet ettik. Bir şeyler yedik. Benim yediğimin içinde biber vardı. Keşke biber olmasın deseymişim. Yemekten sonra kalkıp Özgür Abi‘nin yanına gittik. Ayaküstü lafladık biraz. Sonra oradan da ayrıldık. Şansıma yolda minibüs denk geldi atladım hemen ve eve geldim.

Ertesi gün, yani bu başlıkta geçen pazar günü, müthiş başladı. Evde çok iyi vakit geçirdim. Haftalardır haftasonları bir müzik sesiyle uyanıyordum. Bu pazar duymadım. Biraz da erken kalktım. Heyecanla saatlerin geçmesini bekledim. Sonra iyice giyinip kuşanıp dışarı çıktım. Yağız ve Ender‘le uzun süredir stüdyoya girmiyorduk çalışmak için. Üstelik bu sefer bass gitarda da Alper olacaktı. Müthiş eğlenceli olacaktı ve öyle de oldu sevgili okur. Yağızların gitar çaldığı dönemden pek bir şey çalmadık son ana kadar ama bu tek düze hafif müzik bile yetti lan eğlendirmeye 🙂 Stüdyonun sonunda ise Ender dayanamadı bana, bastı distortion pedalına 🙂 Kardeşim benim.

Stüdyodan sonra ise apayrı bir dünyaya uçtuk Yağız’la. Etrafımızdan duvarlar falan kalktı bir acayip olduk. Kafamı duvara çarptım, krize girdik, gülmekten yerlere yattık. Çok uzun süre önce yine Yağız’la yapmıştık bunu. O zaman açık havadaydık diye daha bir çarpmıştı beni. Bu sefer o kadar uzun olmadı ama aynı şiddette oldu. Alper o anları görüntüleyebildi sağolsun.

Burada sinirliyiz.

Burada çok sinirliyiz. Hiç gülmedik.

Oradan yavaş yavaş Espark’a doğru yola çıktık. Espark’ta Yağız ve Ender bir sigara molası vermek için yanımızdan ayrıldılar. Acıkmış olan bizler de KFC‘den ayıptır söylemesi bir kova aldık. 30 parçalık tahrik edici tavuk parçaları ve kola. Kova almayalı ne kadar olmuştu acaba. En güzel zamanlarımda kendimi hep KFC yiyerek şımartırım sevgili okur. Şimdi sahip olduğum göbek de işte o güzel zamanlardan bir yadigar. Biz orada kovadaki tavuk parçalarını götürürken çok uzaklarda bir Sercan santral başında askerlik yapıyor ve bize küfür ediyordu.

Filmin başlamasına dakikalar kala sekiz kişilik ekibin tamamı hazırdık: Alper, Murat, Volkan, Togay, Yağız, Ender, Caner ve ben. Volkan’ı sabahtan, öğlenleyin ve filmden yarım saat önce arayıp gözlükleri unutma diye hatırlatmama rağmen sağolsun yine de unutmuştu gözlükleri 🙂 Ben de iki gözlük olduğu için altı tane daha gözlük aldık. Daha da filmlerde gözlüğe para vermeyiz. Senede zaten üç beş defa gittiğimiz sinemada film başına 2 liradan, nerden baksan 10 lira kâra geçer, köşeyi döneriz.

Sinemaya girdik. Volkan bir gün önceden izlediği için nispeten en kötü yere o geçti. Sırayla Togay, Alper, ben, Murat, Caner, Yağız ve Ender şeklinde oturduk. Ender’in bana daha yakın olmasını dilerdim. Film yaklaşık 15 dakikalık bir reklam kuşağından sonra başladı. Keanu Reeves’in acayip bir filmi geliyor dur bakalım. Yazının bundan sonraki kısmında spoiler olacak taa ki suratınıza doğru okunu doğrultmuş bir Tauriel görünceye kadar. Ondan sonrası yine normal yazı.

BU KISIM SPOİLER İÇEREBİLİR, içeriyor hatta

Filmle ilgili aslında kapsamlı bir eleştiri yazabilirim. Hem yakın zaman da kitabı okumuş olmam, hem de film yayımlanmadan önce Peter Jackson‘ın tüm videobloglarını izlemiş olmamdan dolayı güzel bir değerlendirme yapabilirim. Ama neredeyse her sinema yazısından önce yazdığım bir cümle var: Bu blog bir sinema blogu değil ve bende sinema konusunda iddialı değilim. İnternette bunu yapan onlarca muhteşem blog var. Ben sadece hızlıca bir değineceğim The Hobbit: Desolation Of Smaug‘a. Yüzüklerin Efendisi serisinin tek bir cildinden bile daha ince olan tek bir kitaptan üçer saatlik üç film çıkarmak elbette ki herkesin harcı değil. Hele hele söz konusu Yüzüklerin Efendisi’nden bile daha eski ve daha hassas bir eser ise. Şimdi yönetmen Peter Jackson’ı eleştirmek ne derece haklı bilmiyorum. İlk filme nispeten bu filmde çok daha fazla kitaptan bağımsız sahne vardı. Ben çok kaba bir hesapla filmin % 70’i kitapta yoktu diyebiliyorum. Olay akışı doğru, yani sırasıyla uğradıkları mekanlar falan. Ama aralarda olanların çoğu yok abicim kitapta. Beorn‘un evine daldıkları sahne kitaptan farklı, Kuytuorman’da Elflerin eğlenceleri yok, ne bileyim fıçılarla kaçış esnasında o savaşma olayı yok. Hele hele Kili ile Tauriel’in arasındaki o elektriklenmenin tek bir kıvılcımı bile yok kitapta. Yani orijinal eserde böyle bir aşk yok. Kili ve Fili’nin geride bırakılması, Dori’nin onlara eşlik etmesi, kalan ekibin Yalnız Dağa üç cüceden noksan olarak gitmesi falan hep kitapta olmayan kısımlar. Ayrıca dağın içinde gördüğümüz o ocakların çalışması, altıntan dökülen cüce kralı heykeli falan yine hikaye. Zaten Azog karakteri başlı başına bir apayrı bir hikaye. Kirletici Azog diye de çevirmişler. Yalnız Smaug’un sahnelerini pek bir beğendim. Her ne kadar son sahnede çıkıp gitmesi biraz alalade olsa da.

SPOİLER SONU

Peki tüm bunlardan şikayetçi miyim? Hayır lan tabiki. Seri tamamlandığında nekromansırı, büyücüsü, elfi, cücesi herşeyiyle dokuz saatlik bir Orta Dünya ziyafeti olacak. Dokuz saat sevişsen bu kadar keyifli olur mu? Hayır.

Film bittiğinde saat gece 23.30’a geliyordu. Muhteşem geçen üç saatin ardından artık eve dönme vakti gelmişti. İyi de nasıl? Son dolmuş saat 23.30’da geçmiş, son otobüste resmen gözümün önünden zınk diye geçip gitmişti. Geriye tek bir çarem kalmıştı. Tam gece yarısına 10 dakika kala gelen tramvaya binip dua ede ede Tepebaşı’na geldim. Burada hemen koşarak yolun karşısına geçip beklemeye başladım. Ve 23.30’da kaçırdığım dolmuşu turunu tamamlamak üzereyken yakaladım ve bindim 🙂 Böylece eve dönebildim.

Hobbit’le alakalı ilerleyen günlerde başka bir açıdan, başka bir yazı daha yazacağım. Öpüyorum.

Kentucky’de Kova Yedik

1 Kova, 4 Bardak, 1 Lt Kola

Şişman birinin doğum gününü nasıl kutlarsınız sevgili okur? Üstelik siz de şişmansanız ve yemeğe meraklıysanız?

Uzun süredir parasızlıktan dolayı önünden bile geçemediğimiz KFC‘ye dün gittik. Merve ve Sercan‘a olan sözümüzü Sercan’ın da yaklaşan doğum gün-ü şeriflerinden mütevellit tutalım dedik Alper‘le. Tam 30 parça kanattan oluşan ve aklı olan birinin almayacağı 36,5 liralık o kovayı aldık sevgili okur.

Merve’ye 6 parça, bizlere de 8’er parça verdik ve ayrıca 5 tanede biscuit dedikleri o margarinle yapıldığını düşündüğümüz ekmeği son kırıntılarına kadar yedik. Hiç KFC’den yememiş okurlar varsa bir gün ufak bir menüsünü alıp deneyebilir. Seveceğinden eminim. KFC çok lezzetli de acayip kilo yapıyor ve pahalı bir seçenek. Zira biz Eskirock olarak hepimiz, Yıldız Lokantası 3‘te yediğimiz az çorba, az pilav ve az ciğeri hem fiyat hem de lezzet olarak inanılmaz buluyoruz. Lezzet olarak diğer tabildot lokantalarından kat kat daha iyi olduğunu düşünüyoruz.

Şimdi geriye dönüp KFC ile ilgili blogta yazdıklarıma bir baktım da epey güzel şeyler yazmışım lan. Hatırlamak isteyenler buraya tıklayabilir. Hatta o yazılardan birinde bundan önceki kova deneyimimden bahsetmişim.

SEG 3. Gün – Havva, Su, Toprak ve Çevre

La Rambla

2. Gün aslında sizin okuduğunuz gibi bitmemişti. Saatler gece yarısını geçtiğinde biz Taksimdeydik 🙂 Organizasyon ekibinin ayarladığı bir mekanda katılan üniversitelerle buluştuk. Mekanın adı La Rambla. Öncesinde kuzenim Cihan‘la buluşup gece geç döneceğimizi bildiğim için ona da problem olmaması açısından kaldığımız yurt da ona da yer ayarladık. Bu gece Murat, Cihan, Oğuz, Erman ve ben kalacaktık. Her neyse, yanımızda Erman olmadığı halde Oğuz, Murat, Cihan ve ben 12 lira taksi parası verip Taksime geldik. Açlıktan öldüğümüz için KFC‘ye gidip birer ekstrem menü yedik.  Sonra organizasyondan Zihni ile buluşup mekana geldik. Gece saat 01:30’a kadar oturduk muhabbet ettik. Sonradan organizasyonda görevli herkes geldi. Off ne kral oldu be. İTÜ‘dekilerin bizimle aynı kafadan olduğunu görmek beni sevindirdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde Kocaeli Üniversitesi’nden arkadaşlarımızla da muhabbeti devam ettirdik. Bir tanesi mesleğini hiç sevmiyormuş, onunla konuştum ağırlıklı olarak. Lan başlıkta da yazdım ya, aşağı yukarı herşeyden konuştuk.

Tatil herkesin hakkı

Bizimkiler

Mekandaki menüden bir kare

Sonra yurda döndük tekrardan. Epey yorgunduk ve hemen uyuduk. (Taksiden indiğimizde Murat’ın cep telefonunu takside düşürdüğünü farketmedik. Bu telefon ileride başımıza iş açacaktı.) O gece Cihan üstümdeki ranzada yattı. Sabaha karşı ranzadan düştü. Allahtan bir tarafına bir şey olmadı 🙂 Sabaha uyanmış ve azcık da olsa dinlenmiş olarak uyandık. Bu yurt hakkaten mükemmel oldu yav. Cihan’la vedalaştık. Sonrasında da İTÜ’ye geri döndük. Ve evet bu arada 3. gün başlamış oldu. Bizim haricimizdeki tüm okullar İstanbul içindeki tesislere gitmeyi tercih etti. Bir tek bizim okul ve İTÜ’den bir kimya mühendisi arkadaşımız Kocaeli’ye İzaydaş‘a ve Exitcom‘a gitmeyi istedik. Organizasyon hemen bir minibüs ayarladı ve yine biz bize düştük yollara. Yoldayken organizasyon ekibi ilk hatalarını yaptı ve biz epey gecikmiş bir halde Exitcom’a geldik. Bu hatalardan ilerleyen

Anakart kağnısı!

kısımlarda da bahsedeceğim. Exitcom’da ortalama bir samimiyetle karşılandık. Sonra ufak bir sunum yaptı Çevre Mühendisleri. O sunumdan ufak notlarımı aktarıyorum hemen:

  • Elektronik eşya üreticileri Elektronik Atıklar Yönetmeliği’nin çıkmasını istemiyorlarmış. Bu onlara ekstra bir maliyet olarak geri dönecekmiş.
  • Bu geldiğimiz şirket Exitcom, Alman asıllı bir firma. 2003’te de Türkiye’de açıyorlar bu tesisi. Tesiste yıllık 27000 ton kapasite var ancak şu an işledikleri 1 ton bile değilmiş. Türkiye’de ise yıllık 400 000 ton civarı elektronik atık olduğu tahmin ediliyormuş.
  • Elektronik atıklarda tipine de bağlı olarak %92 ile %99 arasında bir geri kazanım oranı var.
  • Tesiste işlenen elektronik atıklar PC, server, laptop, monitor, TV, beyaz eşya, BTS (telekominikasyon için kullanılan uydu antenleri), atm santrali, yazıcı, faks, küçük ev aletleri gibi. Ben bizzat kırma makinesine, faks makineleri yüklenirken gördüm.
  • Tesiste CRT diye bildiğimiz (katot ışın tüpü) monitörlerin geri kazanımı da yapılıyor.
  • Tesiste bir takım atıklar geri kazanım için Almanya’ya gönderiliyor. Buradaki teknoloji yetersiz kalıyor.
  • Kablo geri dönüştürme yöntemi çok harika. Nasıl mı? Önce bir makine ile öğütülüyor kablo. Bildiğiniz öğütülüyor evet. Sonra makine titreşimle plastik ve bakırı ayırıyor. Harika 🙂
  • Firmaya denetim için 2003 yılından beri bir Allah’ın kulu gelmemiş bakanlıktan.
  • Sunumda bir yer vardı. Elektronik atıklardan çıkan tehlikeli maddelerin vücutta nerelere ne yaptığını gösteriyordu.
  • Şöyle bir cümle vardı sunumda: “İtinayla data imhası yapılır.”  Gözlerinizin önünde büyük bir titizlikle eski harddisklerinizi parçalayabiliyorlar. Bu olay epey de ciddi bir işmiş yahu.
  • Exitcom’un atık ürün aldığı yerlerden birisi de Media Markt. Ben bunu hafızası iyi olan okur bilir daha önce de yazmıştım. Çok sevindim.

İzaydaş'ta

Exitcom’dan yolumuz İzaydaş’a düştü. Ancak geldiğimizde adamlarda açık olmasada bir tepki vardı. Sonradan sebebini öğrendik. Meğer biz daha tesise yaklaşmadığımız halde İstanbul ekibi gecikmeyi bir sebebe bağlamak için kapıda güvenlik içeri almadı demiş 🙂 Gülmekten öldük. İşin aslını buradaki yetkililere de anlattıktan sonra bir hayli pembe bir tablo çizerek İzaydaş’ı tanıdık. Yalnız yiğidi öldürüp hakkını veren bir insan olarak şunu söyleyebilirim, adamların izzeti ikramı on numara! Çıkarken de epey bir eşantiyona boğdular bizi. Diyorum ya aslında pek çok yerde hata bizzat İzaydaş’da staj yapan birinden dinlediklerimle adamların gösterdikleri çok farklı şeylerdi. Sonra da minibüs içerisinden tesiste bir tur attık. Dediğim gibi adamların ilgisi alakası mükemmeldi. O açıdan her arkadaşımızın (özellikle Kocaeli’nde çevre okuyan ama halen daha burayı görmeyenlerin) burayı görmesi gerek. İzaydaş’ta ben fotoğraf çekmedim. Not da almadım. Çünkü tesis sağolsun bunların hepsini bizim için yaptı. Tesisin prosesini anlatan kitspçıklar ve cd verdiler bizi. Yolum bir daha düşer inşallah buraya.

Moda sahillerinde geziyorum

İzaydaş’tan sonra İstanbul’a döndük. Ama karşıya geçmedik. Trenimizin vakti gelene kadar vakit öldürdük. Mesela Moda‘da sahile gidip güneşin batışını izledim. Sercan’la konuştum telefonda 10 dakika. Balık ekmek yedim. Oradan tekrar şehir içine dönüp kendimize yemek yiyecek bir yer bulduk ve yemek yedik evet. Sonra Erman’ın bizi soktuğu karanlık sokaklardan bir yerlere çıkarak ilk gün geldiğimiz vapur iskelesine geldik. Karşıda Haydar Paşa Garı’nın ışıkları yanıyordu. Burada epey deneysel fotoğraflar çektim. Bu arada civardaki bir yer gece olduğu için denize gayet yoğun bir çamur deşaj ediyordu. Gece olduğu halde bulanıklık belliydi. Onun da fotoğrafını çektim. Sonra üç beş tane midye götürdüm. Oh nefis.

Deşarj Noktası

Haydar Paşa

Prof. Dr. Nişan NİŞAN

İlkim

En son trene bindim. Tren ilk geldiğimize göre iyiydi. Zira priz vardı. Laptopu kurdum ve bir yandan yazı yazıp diğer yandan çektiğimiz fotoğrafları topladım. Sonra yanıma küçük bir kız geldi oturdu. Onunla konuştuk bir süre. Sonrasını hatırlamıyorum Uyumuşum. Artık maceranın İstanbul kısmı sona ermişti.

Donas Neden Tırttır?

Donas

NOT: Bu yazı bir işletme karalama yazısı değildir. Bu yazı bir işletme uyarı yazısıdır. İşletme, uyarı alır kendine gelir. Müşterisi de memnun olur, işletmecisi de. O yüzden artistik yorumlara kapalıyız efendim 😀

Bakma sevgili okur başlığın böyle olduğuna. Bu yazıyı yazan kardeşin bir zamanlar Donas dürüm hayranı bir insandı. Çarşıya her gittiğinde mutlaka ziyaret ederdi o mekanı. Ancak şimdilerde çok seyrek giderek oldu. Bunun sebebi de tamamen Donas’ın işi bozmasıdır. Bu yazı da bu durumla ilgili bir yazı olacak. Bir zamanların efsanesi Donas, nasıl oldu da gözümden düştü böyle? Bunu anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle bir fast food’tan ne beklersiniz? Çabuk olmasını, lezzetli olmasını, temiz olmasını ve o mekandan sonuçta memnun bir şekilde ayrılabilmeyi. İlk olarak Donas, en başından beridir çok hızlıdır. Özellikle bu kasada ödeme sistemini getirdikten sonra neredeyse masaya oturduktan hemen sonra siparişiniz gelir oldu. (Bilmeyenler için Donas ilk açıldığında şimdiki gibi fiş alma olayı yoktu. Hesabı klasik bir biçimde çıkarken ödüyordunuz.) Donas hız olarak iyi. Peki lezzet? Malesef hayır. İşte donasın, “bozdu abi” dedirten en önemli yanı bu. Donasın ilk lezzeti ile şimdikinin arasında dağlar tepeler, iki ay bir güz kadar fark var artık. Kattıkları sosun tadı acayip, tavuğun tadı nedense sizi bir türlü tatmin etmiyor. Ayrıca donasın boyu da küçüldü ya. Hatırlıyorum eskiden daha uzundu. Belki içeriğindeki malzeme aynı miktardadır diyerek buna ses edemiyorum.

Donas temiz mi peki? Yok zannetmiyorum. Ha, yiyorum orası ayrı. Ama istisnasız her seferinde masadaki birinin ya da tekseniz sizin donasınızdan bir kırıntı, çiğnenemeyen, ağza sert gelen ve dolayısıyla bayansanız özellikle, donası yarıda bırakmanızı sağlayan bir madde çıkıyor. Buradan da tavuğun etlerini o şişe dizerken nasıl bir “titizlik” içerisinde olduklarını anlayabiliyoruz. İnternette araştırın bakın. İnsanlar neler neler çıktığından şikayet ediyor. Donası hazırlayan ustanın da bu işi aslında ne kadar sallayarak, özen göstermeden yaptığını görebiliyorsunuz. Bir dürümde olması gereken o eşit dağılım ilk başlarda donasta mevcut iken şimdilerde unutulmuş. Etler donasın göbeğinde birikiyor, donasınızın altına sosu sızıyor, patatesler acayip acayip geliyor ağzınıza. Yalnız şu noktaya dikkat etmek lazım. Yıllardır donasımın altına en ufak bir sos dökmemekle, paketin altına 1 gram bile malzeme kaçırmamakla övünürüm. Halen de öyleyim 🙂

Donas mekan olarak, bir zamanlar Eskişehir’in en entel mekanlarına ait olan konumlarda açmış şubelerini. İlk şubesi Şair Fuzuli Caddeside Eskişehir’in en ciks kebapçısı Ar Kebab‘ın hemen yanında açıldı. İkinci şubesi yine aynı cikslikle bilinen Kızılcıklı Caddesi‘ne açıldı. (Yeri gelmişken, burası Donas’ın halen daha lezzet olarak bozmayan tek yeridir. Bir ara kapandı falan diyorlardı. Bilemiyorum, epeydir o taraflara yolum düşmüyor.) Ve Donas son şubesini de çok mükemmel bir noktaya; Anadolu Üniversitesi‘ne, Haller Gençlik Merkezi‘ne ve Kanatlı Alışveriş Merkezi‘ne yakınve Eskişehir’in kalbi dediğimiz İsmet İnönü Caddesi üzerinde olan bir yere açtı. Bu mekanda da önceden acayip entel, pahalı bir restoran vardı. Donas böyle bir anısı olan mekanı alıp yeniden kendine göre restore etti ve para basmaya başladı. Evet para basmaya! Önce zam yaptı, sonra donası küçülttü falan. Enteller, zengin insanlar ne kadar dirense de dayanamadılar ve onlar da donas yemeye başladılar. Böylece donas Eskişehir’de fastfood piyasasını ele geçirdi. Lakin zamanla bozmaya başlayınca bir anda insanların ilgisi Espark‘taki KFC, Burger King ve hatta Pino gibi mekanlara kaymaya başladı. Bunun üzerine Donas’ta yepyeni bir dekor yaptı ama ne dekor! DONAS TURKISH FAST FOOD! Ve altında minicik minicik yazılar falan. Havalı iç kaplamalar, posterler vs. Ancak o posterlerin altındaki minicik minicik yazılara hiç dikkat etmemişler. O yazılarda da Boston‘da 1800lerde kurulmuş bir kereste fabrikasına ait bilgiler yer alıyor. Her tür kereste işi itina ile yapılırın ingilizcesi yani 🙂 Google’dan mı buldular altı boş kalmasın diye yoksa birebir başka bir şeyden kopyalayıp silmeyi mi unuttular orasını meçhul. Ve işte Donas, bu yüzden çakmadır, bu yüzden kolpadır! Bu grafik tasarımı yaptırdın eyvallah, be adam merak edip bir bakmadın mı ulan ne yazıyor burada diye. Eğer sizinde dikkatinizi çekmediyse yarın gidin bakın. DONAS TURKISH FASTFOOD yazan levhaların hepsinde var bu geyik. Yarıla yarıla gülün, sonra sipariş almaya gelen garson yüzünüze baksın ters ters:)

Söz garsonlardan açılmışken Donas’ın bir diğer kötü yanı ise özellikle bir ara (ki bu yaklaşık 4-5 ay öncesi oluyor) çalıştırdığı garsonları. O garsonların istisnasız tamamında ya da dur hakkını yemeyeyim biri hariç hepsinde aşırı bir laubali tavır hakimdi. Sipariş alırken sağa sola bakması, sizi sallamaması, siparişinizi verirken ki hareketleri, sizin içinde olmasın dediğiniz bir şeyin genelde gözden kaçmasına sebep olması, getirdiği turşuların diğer tabaklardan artanlardan oluştuğu hissiyatını yaratması, turşu istediğinizde nedense size düşmanca bakması ve daha pek çok şey. (Donas’ın tuvaletinde bugün gördüğüm şeyi yazmayacağım buraya.) Gidin KFC’ye ya da ne bileyim Mc Donald’s a, sorduğunuz en saçma soruya, en uçuk isteğinize bile nasıl cevap verildiğini görün.

Şimdi bunların toplamında bakıyorum ki Donas ne kadar kötü bir yer olmuş. Ama bunları bilen ve yazan ben az önce donastan geldim. İnsan bir şeyi başlarda severken sonlara doğru böyle bozulduğunu görünce üzülüyor. Volkan‘dan yine kırıntı çıktı mesela. Ancak şunu da inkar etmiyorum. Ben, o özlediğimiz donasın geri gelmesini inanın sabırla bekliyorum. Yoksa donasın kendisi kaybedecek. Pek çok alternatif mekan açıldı çünkü Chicken, Katık, Samsa gibi. Haydi Donas, inanıyorum başarabilirsin. Yeniden bizi mutlu edebilir ve daha güzel bir fiyata daha kaliteli hizmet verebilirsin. Ben inanıyorum sana. Eskişehir sana inanıyor!

Sıkıştırma Sanatı

İlk Hali

İlk Hali

Evet yaptığım şeye bu adı koydum. Önceki gün, Sercan “tamamen içinden gelerek” bana KFC’den yemek ısmarladı. İki tane bir alana bir bedava menü aldık. Yani toplamda 4 menü oldu masada.  Yemeği yedik. Daha sonra kendimi bir süredir yaptığım bir şeyi yapmak üzere hazırlanırken buldum 🙂 Önceden Merve ile yerken de yapıyordum aynı.

Efendim ben de şöyle bir huy var. Ne zaman fast food vs yesek, ben yemeğin sonunda tüm o kutuları, kağıtları vs sıkıştırıp tepiştirip içecek bardağına koyuyorum. Yani iki masadan kalktıktan sonra masada sadece bir tane içecek bardağı kalıyor 🙂

Sercan’layken de yaptım lan aynısını. Masadan kalktığımızda masada sadece 2 tane bardak kaldı he he. İçeceğimiz 4 bardak olduğundan son bardak kolayı da ben içtim 🙂 Lan bu acayip bir huy ya. Mesela geçen de ymek yiyordum yine. Yine aynı şeyi yapıyordum. Kafamı çevirdim yan tarafa bir baktım ki herkes beni izliyor. Şimdi o noktada insanların kafasında muhtemelen iki soru vardı:  1. Bu herif deli mi? 2. Bu herifin yaptığı bir mucize olabilir mi? Tamam, ilk şıkkı düşünenlerin sayısında ciddi bir fazlalık olacağı apaçık.

Cidden bugün biraz bunun üzerine düşündüm. Acaba diyorum olayı meslğimle mi bağdaştırıyorum? Merve’ye aynı düşüncemi söylediğimde “Amaan, çöpçülükle ne alakası var ya” demişti. Bunun bendeki düzen takıntısı ile bir alakasının olduğunu da sanmıyorum. Ama hoşuma gidiyor masadan kalktığımda ardımda yalnızca bir bardak bırakmak. Hedefim de yakın zamanda 3 menüyü bir bardağa sıkıştırmak. Bunu da gerçekleştirip jübilemi yapıyorum.

Mutlu Son :) (En başta duranın içinde kola vardı onu da içtim)

Mutlu Son 🙂 (En başta duranın içinde kola vardı onu da içtim)

Kova Deneyimi

30 Parça Kanat

30 Parça Kanat

Şimdi bunu hemen bambaşka bir anlamda anlayanlar olabilir. Yok, birazdan anlatacağım şeyin o düşündüğünüz kova ile alakası yok 🙂

Malum dün Sercan’ın iade aldığı paradan bahsetmiştim. Bugün, Sercan bize paramı geri alırsam yapacağım  diye verdiği sözü tuttu ve Kentucky’de KOVA ısmarladı 🙂 Halbuki daha geçen gün şu yazıyı yazmıştım 🙂 Neyse, güzel oldu kahvaltı niyetine. 5 kişi, adam başı 6 kanatla doyduk. Şu biscuit denilen ve bana feci halde margarin tadını andıran ekmeği de bugün yedim beğendim.

Hep düşünmüştüm lan bu kovanın muhabbeti ne güzel olur diye, hakikaten güzel oluyor. Kova bir geliyor, ağzına kadar dolu 🙂 Haa, bu arada beni çok yakından tanıyanların tahmin edebileceği üzere tavuklar bittikten sonra kovayı kolonyalı mendille temizleyip koleksiyona aldım 🙂

Bu Ne Pislik Lan!

Yavrukuş, Burcu ve Sercan’a atfen 🙂

Koka Kola

Koka Kola

Lan bu hafta içinde 2. defa böyle bir mail alınca, yazmaya

KFC

KFC

karar verdim bu başlığı. Severek yediğimiz içtiğimiz herşeyin pislikten ibaret olduğu gerçeği midemi bulandırdı yeminle. Lan içimden diyorum lan n’olur gerçek olmasın diye. Birazdan görecekleriniz midenizi bulandırabilir. Ya da “Yaa, ben demiştim valla” diyebilirsiniz.

KFC ve Coca Cola malum sevdiğimiz olaylar. Coca Cola hakkında zaten yıllardır söylentiler vardı içerisindeki pisliğe dair. KFC‘nin ise özellikle ‘Fried Chicken’ durumu, yani yağda kızartılması olayı sağlık açısından zararlı olarak biliniyordu. Ama şu sıralar ortalıkta dolaşan iki mail bunun bizim düşündüğümüzün biraz daha üzerinde olduğunu ortaya koydu. Gerçi doğrulukları şüpheli. Umarım doğru değillerdir hatta. Önce Coca Cola ile başlayayım;

Cochinecal Böceği

Cochineal Böceği

Coca Cola’nın özütü COCHINEAL diye bilinen bir

Kurutulmuş Böcek

Kurutulmuş Böcek

böcüğün ezilmesiyle elde edilen sıvıymış. Bu böcek Meksika’da kaktüslere yapışarak parazit olarak yaşarmış. Bunu Meksika köylüleri toplayıp kola fabrikasına satarmış. Bunların ezilmesiyle çıkan sudan Karmin diye bir boya pigmenti elde edilirmiş. Köylüler bunu ataları olan Aztekler’den kalan bir gelenek olarak yaparmış ve boyayı ip boyamada kullanırlarmış. Ama bu Coca Cola, bunu kolaya renk vermesi için kullanıyormuş. Bu böcek suyu, çok farklı bir tada sahipmiş ve içen insanı rahatlatırmış. Evet, tahmin ettiğiniz üzere uyuşturucu özelliği varmış. Bağımlılık

Kaktüs Üzerinde Böcekler

Kaktüs Üzerinde Böcekler

yaratıyormuş ve uzun vadede insanı içten içe çürütüyormuş. Hani hep derler ya, kırmızı etin

Lavralar

Larvalar

üzerine kola dök. Ne olduğuna bak diye. İşte bu olay.  Ya böyle işte. Eğer bu yazanlar doğruysa yıllardır içtiğimiz kola bizim ağzımıza hafiften … Lan zaten çoğu ülkede artık ilkokullarda falan yasaklanmış kola. Bana gelen mailin devamında daha da iğrenç bir iddia vardı da, artık onu buraya yazmayacağım.

KFC Yaratığı

KFC Yaratığı

İkinci olarak KFC’ye geleyim. Şimdi benim

KFC Yaratığı

KFC Yaratığı

yıllardır duyduğum, ki bunda KFC bir süre çalışan kuzenimin de etkisi var, bu KFC tavukların genetiği ile oynayıp çift kanatları tavuklar üretiyormuş. Böylece üretimin miktarı artıyormuş. Bu biraz uçuk bir teoriydi belki de ama gelen mailde gördüklerim buna çok yakın görüntüler olunca inanmaya başladım. Kentaki, bu tavukların genetiği ile oynayıp yani bir yaratık üretmiş. Bunun kemikleri ince, eti bol oluyormuş. Ayrıca tüyleri olmadığı için de daha kolay hazırlanıyormuş. Lan çok inandırıcı geldi bana. Yani bu yeni ürettikleri yaratık o kadar iğrenç ki, bir daha KFC’ye gidebilir miyim bilmiyorum yav. Halbuki nasıl da severdim Extreme Menü’sünü be.

Evet, iki teoriyi de okudunuz. Lan inşallah ikisi de yalandır, iftiradır. Samimi söylüyorum midem bulandı be. Televizyonlar falan bunu yayınlamamışlar. Çünkü Coca Cola’nın ve KFC’nin inanılmaz bir reklam bütçesi varmış. 20 – 30 saniyelik reklamlara inanılmaz ücretler ödüyorlarmış. Kim böyle bir paydan vazgeçmek ister ki? Şimdi bu ürünleri artık yemeyin falan demeyeceğim. Bu size kalmış. Ama biraz daha dikkatle yaklaşın derim. Sorun mesela KFC’ye falan nasıl bir üretimleri varmış diye.

Karar Sizin :)

Karar Sizin 🙂


Bu yazıyı istediğiniz yerde yayınlayabilirsiniz fakat yayınladığınız yerde bu
sayfanın linkini vermek zorundasınız. Vermemeniz durumunda ayıp edersiniz. Ayrıca
emek hırsızlığı da yapmış olursunuz değil mi? Bu kadar tantanaya gerek kalmadan
siz en iyisi kaynak olarak buraya link verin kurtulun, rahat rahat yayınlayın.
Aklınıza bir şey takılırsa buraya tıklayıp bana ulaşın.