Tag Archives: Orta Dünya

İthaki Yayınları’nın Tolkien Mirası Serisi

Son üç beş yıldır, kitapların ve diğer basılı işlerin gördüğü ilgi, içeriklerinin / konularının yanı sıra tasarımları ve okuyucuda uyandırdıkları görsel estetikleriyle de doğru orantılı olarak artmaktadır. Özellikle kültleşmiş edebi eserler, okuyucuda ilgi uyandıracak yeni formatlarla, kapak tasarımlarıyla ve dizgilerle sunuluyor piyasaya.

Bunun kaymağını en güzel yiyen yayın evlerinden birisi de şüphesiz, okuyucuyu yıllardır Metis Yayınları‘yla birlikte Orta Dünya‘ya kavuşturan İthaki Yayınevi. Çok büyük ihtimalle kitaplığımda en çok kitabı bulunan yayıncı da onlar. Tolkien‘in eserlerinin Yüzüklerin Efendisi hariç hepsini Türkçe’ye çevirerek yayımlamaları bile takdire şayan.

Geçen yılın son aylarından itibaren İthaki, koleksiyoncuların ağızlarının suyunu akıtacak bir işe imza attı. Cep kitabı denilen boyutta (11 x 16 cm), ciltli, özel kapak ve dış kapak tasarımlı beş tane farklı kitap yayımladı. Bunlardan ilki, “Tom Bombadil’in Maceraları” ismiyle yayımlandı. Bu karakter, Yüzüklerin Efendisi serisinde yer almasına rağmen ne filmde, ne de sonrasındaki herhangi bir sohbette adı geçmedi, ilginçtir, adeta görmezden gelindi. Dolayısıyla Tom Bombadil ismiyle yayımlanan bu kitap, çok şık formatı ve tasarımı da göz önüne alınınca çok tuttu. Ben de Idefix‘in sürpriz bir indirimi sayesinde hemen aldım. Rahatladım, arkama yaslandım. Çok geçmedi ki bu sefer de aynı formatta ve tasarımda “Hobbit” yayımlandı. Bir of çektim. Yine masraf. Biraz bekledim, birikmiş bonusları denk getirip bunu da aldım. İşte şimdi rahatlamıştım, huzur içinde arkama yaslandım.

Ancak öyle olmadı. Üç ay sonra iki yeni kitabın, “Ham’li Çiftçi Giles” ve “Büyük Wootton Demircisi” isimli kitapların yayımlandığını gördüm. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Tolkien’in yazdığı, alışveriş listeleri bile best-seller olduğundan, adamcağızın eksik tamam demeden, hayattayken yazdığı her şeyi yayımlıyorlardı artık. Bu iki masal da Yüzüklerin Efendisi evreniyle bir bağlantısı bulunmayan eserlerdi. Koleksiyon bozulmasın dedim. Bozulmadı, aldım. Ama nasıl sinirliydim anlatamam.

Sıcak bir yaz günüydü. Bir bildirim geldi telefonuma. Başta sen sandım. Değilmiş, Roverandom‘u da yeniden basmışlar bu formatta, onu haber veriyormuş vicdansızlar. Almayacağım, dedim. Çok sinirlenmiştim. Neden sonra Caner mi ikna etti, ne oldu anlamadım. Ama aldım. Son defa bunu da aldım.

Keyifler gıcır tabi. Özel serinin beş kitabı da var elimde. Artık, “Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” diyen o dallamanın çok bilmişliği vardı üzerimde. Bir gün bambaşka bir sitede gezerken, sitede sağda solda açılan reklamlarda gördüm ilk kez. “Tolkien Mirası” diyordu. Aynı beş kitap, üstelik kendi özel kutusunda, üstelik ayrı ayrı almaktan daha ucuza. Sövdüm saydım kapattım sayfayı.

Sonra kendimi Caner’in odasında, Caner’i Idefix’e üye yaparken, özel kutusunda Tolkien Mirası setini sipariş verdirirken buldum. Tam bir film şeridiydi. Bugün bile hatırlayamıyorum detaylı.

Uzatmayayım, ertesi gün set geldi. Caner yoktu iş yerinde. Ben aldım kargocudan ve sinsi planımı devreye soktum. Özel kutunun dört bir tarafını çok yüksek çözünürlükte taradım. Akşam evde, taradığım parçaları Photoshop’ta birleştirdim, orijinal boyutları da girince baskı hazır oldu. Ertesi gün gidip folyoya bastırdım parlak parlak. Benzer kalınlıkta bir kartonun üzerine folyoyu sıvayıp kestim. Güçlü yapıştırıcıyla kenarlarını yapıştırdım. Ve hazırdı: Kendi kutumu kendim yapmıştım işte. Böylece kendimce İthaki’den intikamımı almıştım. Şimdi elimde bir tabaka daha kaldı. Onunla da boş bir kutu yapıp diğer kitaplarını yerleştireceğim.

Son söz: Yayın evleri, yayımladığınız serilerin kitaplarını günü gününe alan sadık okuyucuya kazık atmayın. Sonradan tüm kitapları daha özel ve daha ucuz bir set içerisinde satmayın. Üzmeyin bizi.

Hastalandım, Orta Dünya’ya Veda

randmillAşağı yukarı geçen hafta perşembe gününden beri hastayım. Özellikle haftasonu çok daha ciddiydi durumum. Terlere battım çıktım. Haliyle bu durum beni herşeyden alıkoydu. Neyse ki Merve ve annem sayesinde iyileştim. Gerçi boğazımda halen yutkundukça acı veren bir kitle var. Antibiyotikle bunu da muhtemelen bu haftasonuna kadar temizlerim.

Önceki gün Bilecik’te İlkan Abi‘nin aile hekmine gittim sağlık ocağına. Doktor boğazıma baktı ve “Ooovv bu son zamanlarda gördüğüm en kötü boğaz, çok kötü iltihap kaplamış” dedi. Sonra ateşimi de ölçtü. Şaşkınlıkla “olum senin ateşin de var, sen hastasın” dedi. 1000 mg’lık Klamoks antibiyotik yazdı. Bu ilacı 8 gün boyunca 12 saat arayla kullanmak gerekiyormuş.

Bu hafta işler epey yoğun. Bugün Mahalli Çevre Kurulu toplantısı vardı mesela Valilik’te. Onunla uğraşıyordum günlerdir. Bugün sabahtan itibaren de içine gömülmüş durumdaydım. Neyse ki öğlen saat 14.00’de toplantı başladı ve saat 15.30 civarında bitti ve kurtuldum. Güzel gitti herşey. Ancak tabiki önümüzdeki yıl “Temiz Hava Eylem Planı” hazırlayacağımız için sevincim çok da uzun sürmedi. Yıl bitiyor, hemen her sektörde olduğu gibi bizde de işler yoğun.

Dün gece, üniversite 1. sınıftan beri beklediğimiz film serisi, The Hobbit‘in son kısmı “The Battle of the Five ArmiesBeş Ordunun Savaşı“nı izlemeye gittik. Üç yıllık bir macera da (filmi IMDB’de gördüğümüz andan itibaren beklediğimiz süreyi de sayarsak aşağı yukarı 7 sene olmuş) böylece bitti. Bakalım Peter Jackson‘ın bir sonraki J.R.R. Tolkien uyarlaması ne olacak? Ya da olacak mı? The Hobbit’in ilk iki bölümünü topluca izlemiştik. Bu bölümü de vizyona girmesinden ancak bir hafta sonra birlikte izleyebildik. Her birimiz topluca gideceğimizi bildiği ve ortak bir gün belirleyebilmek epey zor olduğu için birazcık geç oldu ama temiz oldu.

Orta Dünya’ya Veda” diye yazdım başlıkta. Evet, uzun bir süre Orta Dünya hakkında yapılmış yeni bir film olmayacak gibi duruyor. Peter Jackson, her ne kadar The Hobbit’te b.kunda boncuk bulmuşsa da diğer Tolkien kitapları için bunu yapamayacaktır. Hobbit gibi tek ciltlik bir romandan üçer saatlik üç film çıkarmak için kitapta yeri olmayan epey bir takım kurgular eklemiş. Serinin son filmini de getirmiş Yüzüklerin Efendisi‘nin ilk filmine bağlayıp bitirmiş. Benim aklıma hemen Star Wars serisi geldi böyle olunca 🙂 Filmi bu kadar uzun tutup, bu kadar eklemeler yapıp da şöyle efsane bir cenaze töreni eklememiş mesela. Şüphesiz ki filmin en keyifli anları ikinci yarıdan itibaren başlayan ve filmin sonuna dek süren aralıksız savaş sahneleri. İlk defa bir cüce ordusu görmüş olduk böylece. Ancak o yetenekli cüceleri daha çok takım taklavat, techizatla görmeyi yeğlerdim. Oysa gördüğümüz başlarında bir domuzu binek olarak kullanan kralları ve bir cüce ordusu oldu. Tavsiyem şu ki bu filmi muhakkak sinemada izleyin. Olur da Peter Jackson bir daha film yapmazsa Orta Dünya hakkında yapılmış son filmi sinemada izledim diyebilirsiniz.

Eve aldığım LG marka televizyonun yanında verdikleri 3D gözlükleri de sinemada kullanabildiğimi farkettim. Demek ki 3D teknolojisi olarak aynı teknoloji. Aynı şekilde filme girerken ilave 2 TL karşılığında aldığınız gözlükle de LG televizyonun 3D gösterimlerini izleyebiliyoruz. Demek ki yeni televizyon alacaklar 2 adet gözlük hediye bilmem ne ekstralarına kanmasınlar. 2 liralık gözlük.

Son olarak, geçen gün yıllar önce Volkan‘ın evinde dinleyip bilinçaltıma kazıdığım şu şarkıyı yeniden hatırladım (yine Volkan’ın sayesinde). Birkaç gündür dinliyorum.

Proofhead Bolu Yedigöller’de!

1 Mayıs resmi tatilini değerlendirmenin en güzel yollarından birisi piknik yapmaktır. Önceki senelerde de aynısını yapardım, bu sene de aynısını yaptım. Organizasyon aşamasında yaşanan olayları atlayıp doğrudan piknik gününü anlatmaya başlıyorum.

1 Mayıs Çarşamba sabahı saat 7.30’da önceden kararlaştırdığımız kahvehanenin önünde toplandık. Bu kahvehane, Haktan Fire’ın sürekli olarak takıldığı, marjinal bir kahveydi. Sabah uyandım ve akabinde Şemre’yi de uyandırdım alt kattan. Hazırlandık ve elimizde bir mangalla buluşma yerine doğru gittik. Onur Abi ve Muhsin’de dahil oldular yolda. Kahvenin önünde İlkan Bey ve Haktan Fire ile buluştuk. Biz bazı ufak ayarlamaları yaparken Sinem ve Nurcan da gelip bize dâhil oldular.

Gidiş güzergahı

Piknik için gitmeyi hedeflediğimiz yer Bolu Yedigöller Milli Parkı’ydı. Bu park, ülkenin ilk milli parklarından birisi. İki araçla (Muhsin ve İlkan Beyin araçları) gidecektik. Yolda Ramazan ve Sibel’i de aldık. Yakıtı da aldıktan sonra yolculuk başladı. Gidiş yolunda önde İlkan Beyin arabasında Haktan Fire, Onur Abi, Şemre ve ben vardık. Diğer arabada ise ekibin geriye kalanı oturuyordu. Toplamda 10 kişiydik.

Onur Abi

Toplamda 260 kilometrelik uzun bir mesafeydi gideceğimiz yol. Ortalamaya vurunca üç buçuk saate gidiliyor gibi görünse de bizim gidişimiz dört saatten daha uzun sürdü. Bu uzun süre içerisinde üç defa uzun molalar verdik. Piknik alışverişini Sakarya il sınırları içerisinde, yol üzerindeki yeni açılan bir marketten yaptık. Alışverişten sonra hiç durmadan yola devam ettik. Yolun da zaten en sıkıntılı kısmı bu kısımdı.

Uzunca bir süre doğanın içinde yolculuk yaptık. Yolculuğun son 40 kilometresi tamamen bozuk yollardan oluşuyordu. Bu mesafeyi araçla bir saatlik bir sürede alabiliyorsunuz ancak. Toprak ve bol virajlı yollardan geçtik. İyi şoför değilseniz burada araç kullanmayı düşünmeyin bile. Toz çok ciddi bir problem. Yolun bozuk olması çok ciddi bir diğer problem.

Tam “ulan bu kadar yol için değdi mi acaba?” diye düşünmeye başladığınız anda Milli Park levhasını görüyorsunuz. Bu levhayı gördükten sonra da yaklaşık 15 dakikalık bir yolculuk yapıyorsunuz. 15 dakikalık bu yolculuğun ardından park girişine geliyorsunuz. İçeriye giriş ücretli. Otomobil 10 lira, araçsız geldiyseniz de 3 lira. Siz içeri girince bekçi hemen aracınıza hortumla iyice bir su tutuyor. Aracın üzerinden akan çamurları görmeniz lazım! O noktada biz Muhsin ile İlkan Bey’i araçlarla aşağıya yolladık uygun bir yer bulmaları için. Biz de yaya olarak parkın içerisinde aşağıya doğru sürecek olan yeni bir 15 dakikalık yolculuğa başladık. Epey bir yürüdükten sonra nihayet, nihayet başka insanların da bulunduğu o piknik alanına ulaştık. Burada tuvalet ve lavabo yer alıyor. Ancak herhangi bir sosyal tesis yok. Herhangi bir market vs. de yok.

Göle sıfır bir konumda, hiç vakit kaybetmeden yan yana olduğu halde iki mangalı da yakmaya başladım. Başladım diyorum çünkü hayatımdaki tüm pikniklerde olduğu gibi bu piknikte de mangal işi bana kaldı. Erzurumlugillerden olduğu için Haktan Fire da yanımda semaver olayına girişti. Aşağı yukarı 15-20 dakikalık bir hazırlıktan sonra mangal faslı biber ve patlıcan közleme ile başladı. Bu esnada Şemre ve Muhsin mangalın civarında dolaşıyorlardı. Açlığın insanı nasıl terbiye ettiğini gözlerindeki kıvılcımlardan anlayabiliyordum.

Bilecik’ten neredeyse 300 kilometre uzaklıktaydık. Yedigöller Milli Parkı’na gidenlerin ilk fark edeceği şey çok derin bir çanağın tam ortasında olduklarıdır. Evet, telefon ve bilimum iletişim cihazları daha parkın kapısına geldiğinizde çoktan sinyal yitirmiş olacaklar. Yani şehirden kaçmak istiyorsanız gelip burada hayattan tamamen izole bir şekilde takılabilirsiniz. Müthiş bir kamp mekanı olmasına rağmen kamp yapmak yasak. Göllerde alabalık varmış. Avlanmak da yasak ancak pek çok kişinin oltayla balık tutmaya çalıştığına şahit olduk.

Yedigöller’de gerçekten de yedi tane göl varmış: Büyük Göl, Kuru Göl, Derin Göl, Serin Göl, Nazlı Göl, Sazlı Göl, İnce Göl. Bunlarla ilgili olarak anlatılan bir de hikaye var. Kim anlattı hatırlamıyorum ama hikaye şu şekilde. Sözüm ona bir zamanlar yedi tane çift varmış. Bu yedi karı koca bu bölgeye gelmişler. Şu an her bir gölün yer aldığı konumlarda ayrı ayrı gecelemişler. Sabah hiçbirinden haber alınmamış ve bulundukları yerlerde bu göller oluşmuş. (Ya da işte o şekilde bir su birikintisi falan oluşmuş.) Bu göllere de o çiftlerin özellikleri ad olarak verilmiş. Mesela Nazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte kadın çok nazlıymış. Ya da Sazlı Göl’ün olduğu yerde konaklayan çiftte adam saz çalıyormuş. Böyle bir efsanesi varmış işte Yedigöller’in.

Yemek faslı tabi ki pikniğin en eğlenceli kısmıdır. Bizim için de öyle oldu. Mangallar çift olmasına rağmen hiç durmadılar, çalıştılar zavallıcıklar. Haktan Fire bir yandan çay yaptı sürekli. Yemek nihayet bitip son adam da karnını doyurunca bu sefer Yedigöller’de bir keşif turuna çıktık.

Gülen Kaya isminde bir kaya varmış. Sağda solda gördüğümüz oklar ormanın derinliklerini gösteriyordu bu kaya için. Biz de tereddüt etmeden yola koyulduk. Karşımıza gülen kaya diye baya normal, sıradan bir kaya çıktı. Oradan yakınlardaki bir şelaleye gittik. Burada da bir dilek çeşmesi varmış. Buz gibi suyu vardı yeminle. Ve bu çeşmenin yakınlarında insanlık tarihine geçecek bir keşif yaptım: Bir kaynak buldum! Kaynağı bulup, etrafını iyice temizledim. Su yolunu da açtıktan sonra adını “Mesut” koyup oradan ayrıldım. Bir gün eğer bu dilek çeşmesine giderseniz hemen yanındaki Mesut Kaynağı’nı da bulun. Benim yerime selam verin.

Mesut Kaynağı’nı binlerce yıl boyunca akacağı yeni yatağında bırakıp yolumuza devam ettik. Onur Abi’yle birlikte Orta Dünya’ya açılan bir delik bulduk. Bataklıklara falan rastladık. Biraz daha ilerleyince uzaktan ork sesleri işittik. Elimde kılıcım ve baltam vardı, o açıdan çok tedirgin olmadık. Biraz daha turladıktan sonra aynı delikten tekrar Yedigöller’e döndük. Her zaman olduğu gibi bu sefer de fantastik olaylar yakamızı bırakmamıştı işte.

Mesut Kaynağı

Dönüş güzergahı

Biz geriye döndüğümüzde Haktan Abi, Muhsin, Şemre ve İlkan Bey çoktan eşyaları toparlamışlardı. Yola çıkmaya hazırdık. İşte bu noktada çok kritik bir hata yaptık ve dönüşü Mengen üzerinden yapmaya karar verdik. Böyle bir seçim yapmamızın sebebi yolun geldiğimiz yoldan daha düzgün olacağını umuyor olmamızdı. Ancak maalesef umutlarımız boşa çıktı ve geldiğimiz yoldan daha uzun ve daha kötü bir yola, dahası hiçbir levha vs. olmayan bir yola çıktık. Bu hata bize tam 100 kilometre fazla yola mâl oldu. 360 kilometreye çıktı toplam yolumuz ve 5 saat sürdü.

Dönüş yolunda sinirler gerilmiş, yorgunluk gözlerden akar olmuştu. Gece mola verdiğimiz bir yerde mekandan taşan taverna havaları bir nebze olsun uykularımızı açtı. Bu arada dönüş yolunda aynı araçlara yine aynı kişiler bindi. Dönüş yolunun bir kısmında sadece Ramazan ile Haktan Fire yer değiştirdiler. Artık iyiden iyiye yorulduğumuz dakikalarda İlkan Bey’in arabada çalan doksanlar pop CD’si imdadımıza yetişti. Yıllar sonra Snap’ten Rhythm Is A Dancer dinledim. Yolculuğumuzun sonlarına doğru “metçi baks” çalmaya başladı. Aklıma gelen komik Antalya anıları eşliğinde gece saat 01.00’e doğru Bilecik’e girdik. Misafirhaneye girdiğim anda aklımda olan iki şeyden biri uyumaktı. Uyudum ve bu uzun gün böylece bitmiş oldu.

Yüzüklerin Efendisi Karakter Çizimleri

Bugün madem şöyle bir girdi yaptım, bu şekilde devam edeyim diyorum. Bir süredir Facebook’ta özellikle Orta Dünya temalı mizah sayfalarına takılıyorum. Hakikaten komik olmalarının yanında, bazen görsel olarak çok kıymetli işleri de paylaşabiliyorlar.

Geçen gün yine böyle bir grupta müthiş bir Saruman çizimi gördüm. Hemen Google Görsellerde aratıp söz konusu görsel setinin tamamına yani toplamda 10 farklı karakterin çizimine ulaştım. Uğraştığıma değdi ve birbirinden harika ve alışıldıktan bağımsız çizimlere ulaştım. Bunların her birini kuşe kağıda bastıracağım. Zira her biri çerçevelenip saklanmaya layık olmuş. Çok dikkatli incelememe rağmen bu çizimleri kimin yaptığını bulamadım. Bilen varsa lütfen yorumlarda belirtsin.

Blogun bu paylaşımını geçtiğimiz günlerde doğum gününü kutlayan kardeşim Savaşalp’in onuruna yapıyorum. Doğum günün yeniden kutlu olsun. Bu arada eklediğim görsellerin tamamı yüksek çözünürlüklüdür, ekrana sığdırmak için küçülttüm. Siz bilirsiniz işinizi 🙂

Okumaya devam et