Tag Archives: Ennio Morricone

Tarantino Filminde Bir Tanıdık: The Mercenary

onceuponatimeinhoQuentin Tarantino‘nun son filmi (ve ciddi anlamda son filmi) olan 2019 yapımı Once Upon a Time… in Hollywood‘u (Bir Zamanlar Hollywood’da) sinemada izleyememiştim. Geçtiğimiz gün şans eseri denk gelince fırsat bu fırsat diyerek oturduk 3 saatlik filmin karşısına. Tarantino filmlerini çok sevdiğim için genel kanının aksine, sıkılmadan ve ilgiyle izledim. Özellikle filmin ortalarında denk geldiğim bir sahne ise beni hem heyecanlandırdı hem de mutlu etti.

Bu blogda daha önce defalarca Tarantino filmleri ve Sphagetti Western (SW) filmleri hakkında yazılar yazdım. Bugün Tarantino’nun bir anlatma biçimi, kendine has bir üslubu varsa, kendisinin de çok defa itiraf ettiği üzere bu durumda sphagetti western kültürünün etkisi çok büyüktür. Filmlerinde kendisi gibi sıkı SW hayranlarının kolaylıkla fark edeceği pozlar, açılar, sekanslar, renk kartelaları ve kurgular yer alır. Ancak asıl en önemli husus ise müziklerdir.

morriconeTarantino’nun yer yer filmlerinin de ötesine geçen, belki de en büyük silahı filmler için seçtiği soundtrack‘lerdir. Elbette filmler için bestecilerin yaptığı özel eserler de var ancak özellikle 60-70-80’li yılların film müziklerini sıkça, hiç umulmadık yerlerde duyarız filmler boyunca. Bu açıdan Tarantino’nun favorilerinden birisi de günümüzün yaşayan efsanelerinden Ennio Morricone‘dur. İtalya’nın dünya kültürüne armağan ettiği bu deha, dönemin SW filmlerinde, neredeyse her filme bir başyapıt olacak parça bestelemiştir. Bana göre bunların en iyisi de, yine en iyi SW filmlerinden birisi olan, 1968 yapımı The Mercenary (Il Mercenario) için bestelediği L’Arena‘dır.

mercenary07Bir Zamanlar Hollywood’da filmi içerisinde bir sahnede, filmin geçtiği 1968 yılında gösterime giren The Mercenary’nin afişlerinin ısrarla gösterildiği bir sahne var. Yine ilerleyen sahnelerde The Mercenary’nin yönetmeni olan Sergio Corbucci‘den “Dünya’nın en iyi ikinci western yönetmeni” olarak bahsediliyor. Talihe bak ki dünyanın en iyi western yönetmeni olan kişi de yine bir başka Sergio olan Sergio Leonne. Her iki usta da, filmlerinde kullanılacak müzikler için Ennio Morricone ile anlaşmışlar. Ortaya çıkan filmler ise bana göre bugün sinema tarihinde apayrı yerlere sahipler.

 

mercenary03

The Mercenary filminin afişi

Tarantino için The Mercenary filminin önemi ne peki? Bu filmde kullanılan ve İtalya’da milli marştan sonra en çok bilinen melodilerden olan “L’Arena” isimli başyapıt, Tarantino’nun Kill Bill serisinde kullanıldı. Kill Bill’in soundtrack albümde sadece bu parça değil, 1968 yılında çekilen The Mercenary filminden bir sürü şarkı var. Yani Tarantino bu filme de, müziklerine de, yönetmenine de kafayı takmış. Çektiği son filmde de kendince bir saygı duruşunda bulunmuş.

mercenary05

Ben Tarantino’nun yerinde olsam belki bir adım ileri giderdim. Filmde Sharon Tate karakterinin sinemaya girdiği bir sahne var. Ben olsam filmde senaryo gereği, kızı önce yanlış salona sokar, orada The Mercenary filminin meşhur arena sahnesinden kısa bir kesiti gösterirdim. Ama olsun, böyle tadımlık da olsa, insan kişisel zevklerinin kesişmesini gördükçe haz duyuyor.

mercenary06

Bu da benim odamda yıllardır duran aynı afiş

Şubat Dolunayı – Batının Güneşi

subatmoon20

08.02.2020 Eskişehir’de dolunay

Günlerdir kapalı, günlerdir tipiyle boğulmuş gündüzlerin; bulutların esiri olmuş akşamların ardından nihayet gösterdin yüzünü. Aslında güzel bir kış manzarası çekmek için çıkmıştım pencereme. Ancak hiç umudum yokken birden dağılıverdi bulutlar ve sen peyda oldun dünyama.

Artık bir gelenek haline geldi. Her ay yeni bir parça çalıyoruz. Belki ufak prodüksiyonlar ama başlangıcından bitişine epey bir emek istiyor. Parça seçimleri için belli bir kuralımız yok. Bazen çok popüler olan ve gerçekten kaliteli bulduğumuz şarkıları seçiyoruz. Bazen de yıllardır aklımızın bir kıyısında olan parçaları. Bu ay işte böyle bir parça seçtik. Ennio Morricone‘nin çoğu zaman filminin ötesine geçen harika bir eseri olan Wild Horde‘yi çaldık. Bu parça, My Name Is Nobody filminin soundtrack’leri arasında benim en çok sevdiğim parça. Her şeyiyle dört dörtlük bir western klasiği. Vahşi Batı’nın insanı yakan o güneşini hissettiriyor her dinlediğinizde.

Bu videoda, ritm gitarlar Yağızhan, elektrogitar solosu ise Alper tarafından çaldı. Flüt ve perküsyonu ise ben çaldım. Koro sesleri ise üçümüze ait. Video boyunca duyduğunuz tüm sesleri de yine Yağızhan kaydetti ve miksledi sağ olsun. Videonun kurgusunu ise ben yaptım. Kurgudaki birkaç hata bu yüzden zaten 🙂 Bu videoyla ilgili tek eksiklik belki de orijinalinde olan “ıslık” bölümünün olmayışıydı.

Bana seni hatırlatan o kadar çok ses var ki… Ne zaman Göksel çalsa mesela sen gelirsin aklıma. Ne zaman Mabel Matiz‘in ilk dönemini duysam aklıma astrolojik seyahatlerimiz gelir. Bazen de Melankoli çalar bir nostalji radyosunda ve hayatımın en garip döneminde yaptığım bir konuşmayı hatırlarım, canım geçer. Seni hatırlatan günler, aylar ve yıllar var. Tüm bunlar belki de bir ömür dolusu geliyor, tüm bir hayata değer. Notalar, kelimeler, renkler ve sayfalar dolusu sen varsın. Anlatabilmek için usulca doğmanı bekliyorum.

subatmoon21

Bu ay dolunayı erken bir saatte karşılayınca, etrafa şöyle bir göz gezdirmek için de zaman kaldı. Makinede takılı 75-300 mm objektifle epey bir çekim yaptım. Elbette böyle bir donanımla çalışmanın en büyük dezavantajı muhakkak bir tripoda ihtiyaç duyuyor olması. Bir de odak uzaklığı arttıkça –ki Ay çekimi için olabildiğinin en açığı– netlemeyle ilgili olarak gözünüze güvenmeniz gerekiyor zira otomatik netleme pek işe yaramıyor.

Bir sonraki buluşmamız artık baharda olacak. Kış bitiyor, bu ay nasıl geçer bilmiyorum. Belki de gerçek kışı bu ay bitene kadar yaşarız. Karanlığı, soğuğu, çaresizliği. Ancak elbette ilk cemre gönüllere düşecek ve baharın müjdecisi olacak.

The Good The Bad and The Ugly Plağım

Watercolor Wild West Scene Background 800 x 800 px_1

Oradaydım diyorum sana ya

Plak koleksiyonu yapmaya başladığım ilk dönemlerde, bir gün arkadaşım Gil‘in koleksiyonundaki The Good The Bad and The Ugly sountrack albümünün plağını gördüm. Spagetti Western‘lere olan hayranlığım bir yana, Ennio Morricone‘nin yaptığı bu müziklere ulaşmanın belki de o dönemin ruhuna en uygun yolu elbette plaklardı. Artık o albüme karşı olan hislerimi nasıl belli ettiysem Gil sağ olsun bana içerisinde filmin esas müziğini (The Good The Bad and The Ugly isimli parçayı) içeren bir kırk beşlik hediye etmişti. Halen de arşivimin en değerli parçalarından bir tanesidir.

Aradan geçen onca yılda ne bu soundtrack albüme karşı olan sevgim, ne de Ennio Morricone’ye karşı olan ilgim azaldı. Geçtiğimiz haftalarda Çılgın Koleksiyoncular Grubu‘na atılan bir mesajda yine bu albümü gördüm. Londra‘da yaşayan Oğuz abinin paylaşımında adeta parlıyordu plak. Ben de yorum olarak yukarıya yazdığım hikayenin küçük bir özetini bıraktım.

goodbad02

Bir süre sonra Oğuz abi bana ulaştı ve Türkiye’ye geldiği zaman plağa ulaşabileceğimi söyledi. Her şey birkaç gün içerisinde oldu ve kendimi kargoda sıra beklerken buldum. Bu arada “Şahane cuma” olaylarından sonra Türkiye Cumhuriyeti’ndeki tüm kargo firmaları akıllarını kaybettiler, dengeleri şaştı. Kargolar gelemez, ayağına çağırır oldu. Neyse, 30 lira kargo parası ödeyip plağı aldıktan sonra eve geldiğimde o heyecanla pikaba taktım. Hemen B yüzündeki dördüncü parçaya ayarladım ve ilk piyano vuruşları duyulmaya başladı: The Ecstasy Of Gold. Albümün altını, incisi, pırlantası. Basit bir western müziği olmaktan çok öte, tarifsiz bir hissiyat. Yazıyı okurken bırakın alttan  çalsın.

Elbette ki seneler içerisinde albümün onlarca farklı versiyonları basılmış. Ancak bendeki versiyon Discogs.com’a göre de ilk baskılardan bir tanesi. A1’de yer alan ve filmin adını da alan parça, ülkemizde “kovboy müziği” denilince şüphesiz akla gelen ilk melodi.  Yukarıda da yazdığım gibi bu parça bende zaten kırk beşlik olarak vardı ancak uzun çalar olarak elde etmek muhteşem oldu. Albümün çalma listesi şu şekilde (Parantez içerisinde parçaların İtalyanca orijinal isimleri yer alıyor):

Sıra Parçanın Adı Süresi
A1 The Good, The Ugly And The Bad (Main Title) (II Buono, II Brutto, II Cattivo) 02:38
A2 The Sundown (II Tramonto) 01:12
A3 The Strong (II Forte) 02:20
A4 The Desert (II Deserto) 05:15
A5 The Carriage Of The Spirits (La Carrozza Dei Fantasmi) 02:04
A6 Marcia (Marcetta) 02:46
B1 The Story Of A Soldier (La Storia Di Un Soldato) 03:50
B2 Marcia Without Hope (Marcetta Senza Speranza) 01:47
B3 The Death Of A Soldier (Morte Di Un Soldato) 03:05
B4 The Ecstasy Of Gold (L’Estasi Dell’oro) 03:20
B5 The Trio – Main Title (II Triello) 04:54

goodbad01Tek bir keşkem oldu: Ulan keşke şu plağın gatefold versiyonu elime geçseydi. Umarım bir gün aklı başında bir fiyatla karşıma çıkar. Bu elimdeki de “filmin yayımlandığı dönemde İngiltere’de basılan” versiyonu. Düşünsenize, birisi size 1968 yılında aldığınız bir plağı elli üç sene boyunca ilk günkü gibi saklamanızı söylüyor. İşte bu aldığım plak tam da öyle bir plak. İlk baskı. Muazzam!

Bu yılın son plağı bu oldu. Umarım 2020 yılı plak açısından çok daha renkli bir yıl olur 🙂

Çerçeve Koleksiyonum

Dolunay‘da yayımladığım şu videodan sonra, pek çok güzel yorum aldık. Bir kişi ise beni şaşırttı ve video benim ve Alper‘in gözüktüğü kısımdaki çerçeveleri özellikle sordu. Bu soru gelince, bende fark ettim: Evin her yerinde asılı bir sürü çerçevem ve aslında her birinin de güzel hikayeleri var. Bu yazıda, aslında bir tür koleksiyon da denilebilecek bu çerçevelerden bahsedeceğim.

Yazı içerisinde birbirinden farklı tam 19 tane çerçeve yer alıyor. Her biriyle ilgili açıklamayı ise resim yazısı olarak ekledim. Mobil cihazınızdan girdiğinizde bu açıklamalar hemen görselin altında yer alacak.

ce01

Bin parçalık bir puzzle bu. Merve evlenmeden önce yapmış. Eve astığımız ilk çerçevelerden birisi. Departure of the Winged Ship isimli tablonun çizeri ise Vladimir Kush isimli Rus sürrealist ressam.

ce02

Bu evdeki en siyah çerçeve ve çalışma. Bu çalışmayı 2018 yılı Mart ayında yapmıştım. İsmi “Ay’ın Üzerinde Yaşamak“. Kendi ürettiğim ilk çerçevelerden biri olması bunu benim içim ayrıca çok değerli kılıyor.

Okumaya devam et

Bu Hafta Yıllık İzindeydim

Her güzel şey gibi bu güzel şey de, beş günlük yıllık iznim, bitti sevgili okur. Geçtiğimiz haftalar benim için her açıdan çok zordu. Bunalımlar, sıkıntılar, sıkışmalar derken çıkış yolumu yıllık izinde buldum. Geçen sene askerde olduğum için kullanamadığım  yıllık iznimden küçük bir parça kullandım. Geçen sene askerde demişken, geçen sene tam da bugün, 28 Şubat’ta yemin törenim vardı sevgili okur. Usta asker olmuştum, ödül almıştım. Sonrasındaki cumartesi ve pazar günleri de çarşı iznimiz vardı. Vay be ne zamanlarmış.

Geride bıraktığım haftanın en güzel yanı sabahları erken kalkmak zorunda olmayışım oldu 🙂 Evde yalnız kaldığım dört günün bir kısmında bazı özel işleri hallettim. Eh uzun süredir hafta içi Eskişehir’de olamıyordum. Diğer kısmında ise annemlere gittim.

Dün gece mesela… Annemin seramik kursundan getirmiş olduğu çamurla birbirinden komik şeyler yaptık. Şimdi bunların her biri fırınlanacak ve sırlandıktan sonra komik birer obje olarak sahiplerini bulacak. Dün öğleden sonra da Savaşalp‘le buluştuk. Çok uzun süre yine metal müzik muhabbeti yapabildiğim bir dostla bir araya gelmiş olduk. Playlistimiz Slayer, Disturbed, Pentagram ve bilimum sert abilerden oluşuyordu. Bu arada Savaşalp’e teşekkür etmek istiyorum. Tam da ihtiyacım olduğu anda bana harika bir kulaklık hediye etti.

Yazıda belirli bir kronolojik sıra izlemiyorum, aklıma geldikçe ekliyorum. Bugün evdeki sifonun bozulduğunu fark ettim. Lan daha birkaç hafta önce yenilemiştim. Ama sifonun tahliye sistemini tetikleyen kısmı bozulmuş. Yarın Koçtaş‘a gidip durumu anlatacağım, bakalım yenisini verecekler mi. Ha bir de ufak bir masa yapacağım kendime. Bugün gerekli vidaları falan almıştım ama ölçüde hata yapmışım, bu iş de yarına kaldı.

Önceki hafta ufak bir kaza atlatan yol arkadaşım Hasan Hüseyin arabayı yaptırmış. Bu hafta yine gidip gelmeye devam ediyoruz. Bu güzel bir gelişme oldu. Önümüzdeki ay muhtemelen dopdolu geçecek denetimlerle. En azından sürekli eve gidip gelebilmek iyi olacak.

Yüksek lisans tezimi nihai olarak geçtiğimiz pazartesi günü Fen Bilimleri Enstitüsü‘ne sundum ve mezuniyet için gerekli işlemleri başlattım. Eğer bir aksilik çıkmazsa bu hafta içerisinde ilişkim kesilecek ve mezuniyetim gerçekleşecek. Bu süreçte çok koşturduğum ve pek çok defa vakit kaybettiğim için güzel ve detaylı bir yazıyla tüm süreci anlatacağım. Olur da siz de bizim okulda Fen Bilimleri Enstitüsü’nde yüksek lisans yaparsanız bu yazı size epey faydalı olacaktır.

Bu yazıyı yazarken yıllardır kaliteli görüntülü bir versiyonunu aradığım Küçük Kovboy filmi yan sekmede iniyor. Cüneyt Arkın‘ın belki de sen sevdiğim filmlerinden olan bu Yeşilçam klasiğinin asıl özelliği ise film müziklerinin Ennio Morricone‘dan araklanmış olmasıdır 🙂 Ayrıca filmde pek çok yabancı artist ve aktrist rol alıyor ve yönetmeni de İtalyan Guido Zurli. Hemen inerse bu gece bu filmi izliyorum. Aslında bu filmle ilgili de bir yazı yazmakta fayda olacakmış gibi görünüyor.

Zaman zaman bizim çocuklarla benim evde toplanıyoruz, bisküvi yiyip çay içiyoruz. Demlik poşetiyle demliyorum çayı. En az beş altı çeşit de bisküvi açıyorum, kremalısı, kakaolusu, fındıklısı falan o biçim yani.

Bu hafta içi geç uyanmak çok iyi oldu ancak hep hastalıklarla uğraşmak zorunda kaldım, o açıdan kötüydü. Bir de uzun süre sonra ilk defa CV hazırladım. Bununla ilgili olup bitenler başka bir yazının konusu olacak.

Önceki gece Erol‘la konuştuk gece yarısından sonra. Şaşırttı, üzdü, güldürdü ve özlediğim Erol gibi konuştu. Erol bana epey yeni havadisler verdi. İstanbul’da buluşamadığımızdan dert yandık. Neyse, Eskişehir’e geleceği günü bekliyoruz artık.

IMG_20150228_005124

Mustafa – Murat – Ben

Hani bir başlığım var: Aniden Karşıma Çıkan İnsanlar diye. Heh işte, pazartesi günü tam da böyle bir şey oldu. Caner‘le, ilkokul arkadaşım ve hatta ilk arkadaşım Caner’le. Birkaç yıl önce yine karşılaşmıştık ancak ilk defa oturup sohbet edebilme imkanımız oldu. Sivrihisar‘dan konuştuk uzun uzun. Bilinçaltımızdaki Sivrihisar arka planını eşeledik. Gideceğim, kendime söz verdim, gidip aynı yerleri aynı sokakları tekrar, teker teker dolaşacağım.

Evet, yıllık izin sürecinde bilgisayarda da epey iş yaptım. Biriken işleri erittim. Ferhat abime yeni bir kartvizit yaptım yeni dükkanı için. Bir de askerden geldiğimden beri izleyemediğim bazı dizilerin sezonlarını toparladım. Bunları izlemeye başlarım yakında. En başta dediğim gibi, her güzel şey gibi bu güzel şey de bitti sevgili okur. Yarın bu saatler çoktan sendrom başlamış olacak. Yine Bilecik’in kabusu saracak her yanımı. Ulan artık yavaş yavaş sonuna geliyorum.

Geçen Haftasonu İşleri

Bu perşembe yüksek lisans tezi sunumum ve sınavım var sevgili okur. Bu ayın ortasından beri bir yandan tezi hazırlayıp bir yandan da sunum için hazırlanıyorum. Bu hafta sonumu da bu tez için ayırdım ama elbette araya bambaşka işler de girdi, güzel oldu.

whiskyŞu yazımda anlatmıştım bit pazarından epey bir kaset topladığımı. O kasetlerden bir tanesi, çok da değerli bir tanesi, Whisky‘nin Güneşin Tahtı albümü, kırıktı. Şansıma kasetin bantı sağlamdı bu yüzden kutuyu değiştirmek yeterli olacaktı.

Çocukken kasetlerle pek uğraşırdık sevgili okur. Açar döker, sokaktan bulduğumuz bantların içerisinde ne olduğuu keşfetmeye çalışırdık. Böyle taka çıkara epey bir el pratiği kazandım. İşin özellikle bant sarma kısmı epey bir dikkat istiyordu. Bunu da kendi kendime öğrendim. Eskiden kasetler vidalı olurdu. Bunların içerisindeki bantı atıp yerine yeni bir bant takmak mümkün olurdu. Babam polis olduğundan yol kenarlarında çok fazla bantı koptuğu için atılmış kaset bulurdu. Ben oturur, bu bantları yeniden sarar, yapıştırır ve elimdeki boş kutulardan birine monte ederdim. Bu şekilde epey bir kasete can verdim. Devir zaten çekme kaset devri olduğundan, elimdeki azıcık parayla da gider boş kaset alırdım. Onur diye bir arkadaşımdan kaset çektirirdim. Ne günlerdi be.

kasetNeyse, dediğim gibi Whisky’nin bantı sağlamdı. Sadece kasetin kutusu parçalanmıştı ve keçesi kayıptı. Şans eseri geçen gün okula gittiğimde Ahmet‘in benim için ayırdığı bir kaç tane kaset almıştım. Bunlar poşeti dahi açılmamış ıvır zıvır kasetlerdi.

Cumartesi sabahı kalktım. Önce evi süpürdüm, toparladım. Sonra Whisky’nin kırık kutusunu çıkardım. Daha sonra da Ahmet’in verdiği kasetin sağlam kutusunu çıkardım. Dikkatlice Whisky’nin bantını sardım ve sağlam kutuya aktardım. Burada kasetin üst kısmında küçük bir keçe parçası var. Bunun püf noktası bu keçeyi fazlaca elleyip sıkmamak. O yüzden kenarlarından tutmak gerekiyor. Neyse, uzatmayayım daha fazla, sağlam bantı sağlam kutuya aktardım. Vidalarını sıktım ve yıllar önce Serhat‘ın verdiği Walkman’e taktım. Sonuç? Bingo! Çalışıyor 🙂

Ben tam kaseti bitirmek üzereyken Alper ve kardeşi Cener geldiler. Kaset işini bitirdik ve sıra Alper’in neredeyse iki ay önce bana bıraktığı bilgisayar kasasına geldi. Bu kasada da problem ekrana görüntü vermemesiydi. Ben elimdeki yedek parçalarla deneyerek sorunun anakartta olduğunu saptadım. Alper’le birlikte internetten uyumlu anakartlara baktık. Daha sonra da Eskişehir’de bilgisayar parçası arayan, takan, çıkaran herkesin uğrak noktası olan Esnaf Sarayı‘na gittik. Burada pek çok parçacı gezdikten sonra nihayet anakartı tamir edebilecek bir yer bulduk.

kasa

Anakart arızalarının çok büyük bir kısmı anakart üzerinde her biri farklı bir birimle ilgili olan kondansatörlerin şişmesi sonucu oluşuyor. Eğer dikkatli bir şekilde bu kondansatörler değiştirilirse anakartın devre kartında bir hasar yoksa, anakart çalışmaya devam eder. Yalnız lehimin çok dikkatli yapılması gerekiyor. Alper’in anakartında da işlemci yuvasının yanında bulunan 3 adet kondansatör şişmişti. Tamirci bu kondansatörleri değiştireceğini, çalışırsa 30 lira, çalışmazsa da 5 lira alacağını söyledi. Hemen kabul ettik tabiki 🙂 Tamirciden saat 19’da güzel haber aldık, anakart tamir olmuştu.

Hemen hep birlikte eve geçtik. Evde hemen kasayı toparlamaya başladım. İşlemciyi yerleştirip fanı taktık. Sonra da diğer bağlantıları yaptık. Bilgisayarı fişe taktım ancak kasaya elektrik gelmiyordu bu sefer de. Ulan aksiliğe bak! Sonradan anladık ki sorun benim evden getirdiğim güç kablosundaymış. Alper’in adeta ışınlanarak bir arka sokakta oturan arkadaşından alıp getirdiği güç kabalosuyla kasayı çalıştırdık ve ivedilikle format işlemine başladık.

Windows 7 Ultimate 32 bit kurduk. Alper ve kardeşini uğurladık 🙂

Az önce mutlu bir haber aldım. Deftones, yeni albüm kaydetmek için stüdyoya giriyormuş. Sabhankra yeni albüm çıkardı malum. O yüzden bu sene, çok büyük bir sürpriz yapmazlarsa yeni albüm çıkarmayacaklar. In Flames desen zaten ümidi keseli çok oldu. Geriye bir Deftones kaldı yaşama sevincim. Umarım iyi şeyler duyarız. Söz Deftones’tan açılmışken güzel bir aşk şarkısı ve çok daha güzel bir kliple veda ediyorum.

Perşembe günü görüşürüz sevgili okur.

NOT: Pazar sabahı bir sphagetti western klasiği olan Navajo Joe‘yu izledim TRT 1’de. Yazmayı unuttum. 1966 yapımı bu klasiğin, sphagetti western olması yanında bir diğer özelliği de müziklerinin Ennio Morricone tarafından yapılmış olması. Sergio Corbucci‘nin yönettiği filmde tipik spagetti özelliklerini aynen görüyoruz. Ancak benim takıldığım nokta bu filmin soundtrack albümünde bir Ennio Morricone klasiği olan A Silhouette Of Doom‘un yer alması. Bu parça Kill Bill’de de kullanılmıştı.

Çağının Ötesinde İşler

Geçen gün evde otururken aklıma geldi, hemen not aldım sevgili okur. Türkiye’de geçmişte yapılmış, ancak ülkemizin o zamanki sosyal, ekonomik ve kültürel durumlarını düşünecek olursak, çağının çok ötesinde diyebileceğimiz işler var yahu. Elbette bu işlerin hemen hepsinde bir Avrupa etkisi var ama cesaret etme bakımından her biri ayrı ayrı takdire layık işler bunlar. Bundan 40 sene önce yurtdışına gidip, gördüklerinizi gelip bu ülkede aynen kopyalasanız, hiç kimse kalkıp da itiraz edemezdi. Çünkü ne internet vardı ne de Türkiye’nin dış dünyayla çok canlı bağlantıları. İşte bu yüzden Türk sinema sektörü yıllarca telif ödemedi. Örneğin yeşilçam filmlerinde kullanılan filmlerin müziklerinin pek çoğu aynı dönemlerde yurtdışında vizyona giren filmlerin müzikleri. Pek çoğu izin alınmadan kullanılmış. Cüneyt Arkın‘ın başrolünü oynadığı Küçük Kovboy isimli filmin müzikleri baştan sonra Ennio Morricone‘a aittir. Peki kaç para telif ödenmiş? Tek bir kuruş bile ödenmemiş 🙂 Şimdi o gün evde otururken aklıma gelen ve not aldığım “çağının ötesindeki o işlere” bakalım.

Barış Manço‘nun oynadığı ilk ve tek film olan Baba Bizi Eversene (1975) filminde bir sahnede evin genci ağlayan bebeğin sesini bastırmak için bir parça açıyor. Yıllar önce biraz araştırınca bu parçanın bizzat Barış Manço’ya ait Trip Fairground isimli parça olduğunu keşfetmiştim. Daha sonra bu parçanın da aslında taa 1968’de kaydedilen “Trip” isimli parçanın bir yeniden düzenlemesi olduğunu öğrenmiştim. Dikkat edini, yıl 1968, Barış Manço Türkiye’de böyle bir parça yapıyor 🙂 Bu arada 1968’de bu parçayı Kaygısızlar isimli grupla kaydediyor Manço. Bu grubun kadrosunda kimlerin olduğunu öğrendiğinizde epey şaşıracaksınız 🙂

Yetmişli yıllar beni her zaman şaşırtmıştır sevgili okur. Müziğiyle, filmleriyle ve kitaplarıyla. Yetmişler dünya müziği zaten her tarzında aşmış, coşmuş, çığır açmış, öncü olmuştur. O yıllarda Türkiye’de çığır açtı denilebilecek müzisyen sayısı çok azdı ne yazık ki. İşte Osman İşmen, bu müzik adamlarından biriydi. Devir tek kanallı televizyon, devlet radyolu radyo devri iken Türkiye’de jazz yapmaya çalışan biri vardı, Osman İşmen ve orkestrası. 1978 yılında çıkan Diskomatik Katibim albümü Türkiye’de daha önce yapılmamış bir işti. Her ne kadar bugün bu albüm “oyun havaları” kategorisi altında geçse de kesinlikle bir oyun havası değildi. Biri ekşisözlük’te çok güzel bir yorum yapmış: “Bu albümün neden komedi filmlerin kullandıldığını anlıyorum. O zaman ki ülkeye bakın, tüp yok, gaz yok, bunalım var. İnsanlara böyle eğlenceli bir şey lazımdı.” Bu albüm, Osman İşmen’e o sene yılın aranjörü ödülünü kazandırıyor. Dinleyince anlayacağınız üzere o dönem çekilen pek çok filmde kullanılıyor. Hemen ardından gelen Disko Madımak‘la çıta hiç düşmüyor, çok daha yükseğe çıkıyor. O dönem Türkiye’sinden çok ötede, çağının ötesinde bir iş oluyor özetle.

1974 yılında Erkin Koray, Fesupanallah / Komşu Kızı isimli bir kırkbeşlik yayımladı. Yaylılar ile başlayan bir parça ilk dakikasından itibaren herkesin inanılmaz ilgisini çekti ve şarkı o günden beri nerede çalmaya başlasa teybin sesi biraz daha açıldı. O kırkbeşliğin bir özelliği daha vardı: Kapağındaki Erkin Koray. Türkiye’de ilk defa bir müzisyen, albüm kapağına makyajlı olarak çıkıyordu ve bunun için herhangi bir açıklama yapmak gereği duyuyordu. Aynı dönemde Dünya’da bir Kiss örneği vardı ama Türkiye’de makyaj geleneğinin ilk temsilcisi (tarzında pek çok şeyde olduğu gibi) Erkin Koray olmuştur. Ona boşuna “Türk Rock’ının babası” demiyoruz. Keşke o dönemde insanların bu makyaja ne tepki verebildiğini yaşayıp da öğrenebilseydim.

Bu yazı aslında burada bitiyordu. Ancak bir son saniye kararıyla birkaç cümle daha ekleyeyim istedim. Şu an başucumda Saatleri Ayarlama Enstitüsü isimli baş yapıt duruyor. Günlerdir okuyorum, yavaş yavaş, tane tane, tekrar tekrar okuyorum. Farkettim ki açık ara en iyi Türk yazarı olarak kabul ettiğim İhsan Oktay Anar‘ın üslübuna çok benziyor bu eserin üslübu da. İhsan Hoca, ilk kitabını 1994’te yayımladı. Bu kitap ise 1961’de çıkmış. Ahmet Hamdi Tanpınar, 30 sene önce bu üslubun temelini atmış. İhsan Hoca ise almış, zirveye taşımış.  Tanpınar’ı çağının çok ötesinde bir iş yaptığı için efsaneleştirmekten daha doğal ne olabilir ki?

Muhteşem Bir Konser Haberi

italyanfilm

15 Haziran’da Eskişehir’de olanlar lütfen dikkat! Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası‘nın 15 Haziran cumartesi günü saat 20.30’da muhteşem bir konseri olacak: İtalyan Film Müzikleri. Bu blogu uzun süredir okuyanlar hemen Ennio Morricone ismini hatırlamıştır. Daha önce defalarca bu efsane müzik adamından bahsetmiştim. İşte şimdi o efsanenin eserleri 15 Haziran gecesi senfoni eşliğinde müzikseverlerle buluşacak.

gulay

Tülay Uyar

Lanet olsun böyle şansa ki ben o tarihte Çorum‘da olacağım. Ancak sen Eskişehir’deysen sevgili okur sakın kaçırma. Ender SAKPINAR yönetimindeki orkestranın solistliğini soprano Tülay UYAR yapacak. Gecede sadece Morricone değil bir diğer unutulmaz film müziği bestecisi Nino Rota‘nın da eserleri çalınacak. Nino Rota’nın en bilinen eserleri herhalde The Godfather serisi için hazırladıklarıdır. Ben kendi adıma bir Morricone hayranı olduğum için Rota hakkında pek bir bilgi sahibi değilim.

Konsere gidecek olan sevgili okurun duymasu kuvvetle muhtemel Morricone parçalardan bir kaçı şu filmlerin soundtrackleri olacaktır: A Fistful of Dollars, For a Few Dollars More, The Good, the Bad and the Ugly, Once Upon a Time in the West, The Mercenary. Çok merak edenler, nasıl bir şey izleyecekleri hakkında fikir sahibi olmak isteyenler, aşağıdaki videoyu izleyebilirler.

Konser, 15 Haziran Cumartesi günü Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Kültür Sarayı’nda yapılacak. Blogda daha önce Ennio Morricone ve İtalyan film müzikleri hakkında yazdığım şu yazılara göz atabilirsiniz:

  1. Yeni Başlayanlar İçin 8 Videoda Spaghetti Western
  2. Western Coşkusu

Quentin Tarantino‘yu Neden Severim?

03 25

Django (En iyi senaryo Oscar’ı)

Hemen yazının başında belirtmekte fayda var, bu yazıyı bir film eleştirmeni, sinema yazarı edasıyla yazmıyorum. İnternette spesifik olarak bu konuda yayımlanmakta olan yüzlerce kaliteli blog ve internet sitesi var. Dolayısı ile okuyacaklarınız hiç bir iddiası olmayan bir takım saptama ve beğenilerin dile getirilmesinden ibarettir.

07 5Benim Quentin Tarantino ile tanışmam 2004 yılında oldu. Sivrihisar ilçe pazarında bir korsan tazgahında Kill Bill isimli bir filmin sarı renk kapaklı bir korsan vcdsini almıştım. Yalan yok, Uma Thurman‘ın kılıçlı pozu etkilemişti beni. O sıralar Sivrihisar’da hayatı ezbere yaşadığımızdan ve şimdiki gibi geniş internet olanaklarımız olmadığından ne filmin yönetmenine dair detaylı bilgi bulma şansım oldu ne de filmin o sıralar dünyada fırtınalar kopardığından haberim oldu. Çok umrumda da değildi zaten. Ergen dönemlerimdi zira. Lise 1’e gidiyordum ve aşıktım.

Birkaç yıl sonra Eskişehir’de liseye devam ederken, muhtemelen lise son sınıfta, bir gün bu Kill Bill muhabbeti 05 15yine açıldı ve ben o zamana kadar halen Kill Bill II’yi izlemediğimi farkettim. Birkaç gün içinde ikinci filmi de bulup izledim ve o günden sonra sırasıyla Kill Bill ve Quentin Tarantino hayranı oldum.

Bu yazı bir Tarantino hayranlık yazısı olacağından birazcık da uzun olacak. Zira yazıyı IMDB, ekşi sözlük ve Vikipedi‘nin hem İngilizce hem de Türkçe sayfalarından alacağım bilgiler ile zenginleştireceğim.

Pornocu kılıklı bir herif Tarantino, ama bana göre bir sinema dehası. Pek çok kişinin popüler kültür sinemacısı dediği bu adam bence popüler kültürle, sinema klişeleriyle en zekice biçimde dalga geçebilen az sayıdaki adamlardan birisi. Tarantino, sadece bir yönetmen değil, yapımcı, oyuncu ve aslında çok iyi bir senaristtir. Sektörün her dalında proje üretebiliyor olması, belki de tezgahından çıkan karelerin bu denli ses getirmesinin yegane sebebi.

13

Kill Bill Vol. I’in soundtrack albümünde iç kapakta bu fotoğraf vardır.

09 4Kendisi hipster olarak tanımlanıyor. Röportajlarından anladığım kadarıyla bu yakıştırmadan hiç de rahatsız değil. Sonuç olarak övündüğü yegane şeyler ortaya koyduğu, koyabildiği şeyler. Yapabileceğinin üzerinde işlerle kendisini pazarlamaya çalışmıyor. Ancak belki de işin en kötü yanı, giderek Tarantino isminin markalaşıp sırf “Tarantula film yapmış, gidelim” bayat esprilerine mahal vermesi. Tarantino, eleştirdiği popüler kültürün karşısında giderek popülerleşen ve özellikle son dönemde de tavan yapan bir adam oluyor.

02 29Tarantino denince akla gelen ilk unsurlardan birisi elbette ki oluk oluk akan kandır. Hemen her filminde vurulma, yaralanma sahneleri, abartı denecek kadar kanlıdır. Bir noktadan sonra bu abartı artık sizi rahatsız etmemeye başlar. Evet, bugüne kadar hiç “Ayy çok kanlıydı dayanamadım kapattım” diyen duymadım. Burada Tarantino, şiddetin aslında sürekli olarak etrafımızda bulunduğuna vurgu yapar.

Tarantino, çok iyi bir Western izleyicisidir. Kill Bill’de ve son filmi Django‘da bunu çok açıkça görebiliyoruz. Filmleri için seçtiği soundtracklerde çoğunlukla Ennio Morricone‘nin efsaneleşmiş Spagetti Western müzikleri yer alır. Filmlerindeki müzik kullanımı çok başarılıdır. O sebeptendir ki filmlerin soundtrack albümleri de en az filmleri kadar ünlüdür ve satış 01 33başarısı yakalamıştır. Benzer şekilde filmlerinde Spagetti Westernlere ve Japon sinemasına yaptığı atıflar daha çok bir saygı duruşu niteliğindedir. Pek çok filmindeki pek çok sahne (düello sahneleri) Western filmlerinden alınmadır. Çoğunluğu Spagetti Western’lerin de özellikleri arasında yer alan özel kamera açıları, karakterlerin gözlerine yapılan yakın çekimler, kadraj dışındaki karakterinin sesinin duyulurken uzun süre konuşmayan başka bir karaktere yapılan yakın çekim, kapı açma/kapama sahneleri, karakterlere verilen takma isimler ve bu karakterlerin çoğunlukla melez ırklardan oluşması (Japon-Fransız, Çinli-Amerikan,  birer klasikleşmiş Tarantino özellikleridir.

Filmlerindeki detaylar hiç şüphesiz bir diğer Tarantino sevme nedenini teşkil ediyor. Kahvaltılık gevrek takıntısı pek çok filmde ön plana çıkar. Hayali markalar yaratması da yine bu detayların sürekli olanlarındandır. Meksika açmazı denilen ve üç ya da daha fazla karakter aynı anda birbirlerine silah doğrulttuğu sahneleri Tarantino filmlerinde görebiliriz.

06 10Rezervuar Köpekleri filmi adamın üslubuna ve sinema anlayışına yönelik müthiş bir eserdi. Filmin başında aralıksız 5 dakika boyunca bir birlerine küfreden adamlar, olay örgüsü, kameranın çekim açıları vs. Herşeyi görmeye çalışıyor; sözlüklerde, internet sitelerinde okuduğum detayları filmin içerisinde bulmaya çalışıyordum. Tarantino’nun ses getiren ilk filmi olması ve yıllardır biriken sinema deneyiminin ekrana yansıması sebebiyle vizyona girdiği zaman inanılmaz bir ilgiyle karşılanmış. Bu film vizyona girdiğinde ben 5 yaşındaymışım. Muhtemelen de Tunceli’de oturuyorduk ya da Eskişehir’e yeni taşınmıştık.

04 20Inglorious Basterds, belki de İkinci Dünya Savaşı dönemini anlattığı için, bana hep diğer filmlerinden ayrı gelmiştir. Elbette bu sadece bir his. Yoksa filmde klasik Tarantino özellikleri fazlasıyla yer alıyor. Kill Bill projesinden de önce çekilmesi planlanmış bu filmin. Ancak izlemesi taa 2009’a nasipmiş. Bu filmde biraz da ticari bir kaygı ile Brad Pitt oynamıştır ama ön plana çıkan adam başkadır. Hans Landa rolünde oynayan adam ile Django’da King Schultz rolündeki adam aynı kişi, Christoph Waltz. (Zaten bu sene de Django’yla oscarı aldı.) Tarantino filmlerinde aynı aktörleri görmeye alışmak gerekiyor. Önceki projelerinde de aynı şeyi yapmıştı zira. (Samuel Jackson, Uma Thurman gibi.)

Çok iyi bir senarist olması onun filmlerinde kullandığı öykü anlatma şekillerini de çeşitlendirmiştir. Geriye dönük ve bölümler halinde anlatım Tarantino’nun öyküleme 08 5biçimleridir. Özellikle Kill Bill’deki bölümlemeler gayet başarılıdır.

Tarantino filmlerinde erotizm pek fazla bulunmaz (Inglorious Basterds’ta vardı gerçi bir ufacık sahne). Ancak Tarantino açıkça bir ayak fetişisti olduğu için hemen her filminde bir kadın ayağına yakın çekim yapılır. (Kill Bill’de gaza basma sahnesi, domuzcuklar sahnesi; Death Proof’un giriş sahnesi; Jackie Brown‘da Bridget Fonda ayak yüzüğü; Karanlıktan Şafağa bar sahnesi vb.) Özellikle yönetmediği ama senaryosunu yazdığı Karanlıktan Şafağa filminde kendisinin bu fetişik arzularını tamamen doyurduğunu görebiliyoruz 🙂

Yönetmenliğini yaptığı filmlerde Tarantino küçük, çoğunlukla önemsiz ve çabuk ölen roller oynar. (Django’da havaya uçtuğu sahne bugüne kadar en sevdiğim oldu bu arada.)

Yönettiği, oynadığı, senaryosunu yazdığı, yapımcılığını üstlendiği onlarca filmiyle bence Tarantino yaşayan bir efsane, pornocu kılıklı herifin tekidir. Şu anda tüm dikkatimizi Kill Bill 3’ün ne zaman çekileceğine vermeliyiz. Aferin Quentin.

tarantinodeathlist

Tarantino filmlerinde ölenlerin sayısı ve ölüm şekilleri

NOT: Tarantino filmografisini aşağıya yazıyorum. Oturup izleyin.

  1. Django Unchained (2012): Yönetmen, Oyuncu, Senarist
  2. Inglourious Basterds (2009): Yönetmen, Oyuncu, Senarist
  3. Death Proof (2007): Yönetmen, Oyuncu, Senarist
  4. Grindhouse (2007): Senarist (kısmen), Yönetmen (kısmen)
  5. Kill Bill Vol. I (2003): Yönetmen, Senarist
  6. Kill Bill Vol. II (2004): Yönetmen, Senarist
  7. Jackie Brown (1997): Yönetmen, Oyuncu, Senarist
  8. Pulp Fiction (1994): Yönetmen, Oyuncu, Senarist
  9. Reservoir Dogs (1992): Yönetmen, Oyuncu, Senarist
  10. From Dusk Till Down (1996): Senarist, Oyuncu
  11. Skuyaki Western Django (2007): Oyuncu
  12. Planet Terror (2007): Oyuncu

10 4

 

Kill Bill II Soundtrack Plağı

89688334Geçen gün hepsiburada.com‘dan alamayınca çok içime oturmuştu. Ama şans yüzüme güldü ve yakın bir fiyatta başka bir yerden buldum bu plağı. Hemen sipariş ettim ve bugün geldi.

Herhalde aldığım plaklar arasında beni en çok mutlu edenlerden birisi bu olmuştur. Zira benim için Kill Bill I ve II‘nin soundtrackleri çok çok değerlidir. Özellikle Kill Bill II’nin soundtracki her biri birbirinden süper parçalar içerdiği ve Ennio Morricone‘nun efsanevi L’ Arena parçasını içerdiği için çok daha değerlidir.

Aldığım plak sıfırdı yani iğne değmemişti. Dolayısı ile sesteki kayıp sıfırdı. Hemen taktım plakçalara eve geldiğimden beri dinliyorum. Özellikle L’ Arena’yı belki 5 kere dinlemişimdir. Dediğim gibi o kadar mutluyum ki böyle bir plağı nacizane arşivime katabildiğim için anlatamam!

73737788

İleride biraz param olursa Kill Bill I’in de soundtrack plağını arayıp bulacağım ve alacağım sevgili okur. Ve sen o zaman da bunu görebileceksin. Neyse şimdi bu yazının şerefine belki sonsuz kere bir L’ Arena diyoruz ve bu yazıyı bitiriyoruz: